Banu Bozdemir

Bu ay vizyona giren Yağmurdan Sonra filminde rol alan Pelin Batu ile filmin konusuna uygun olarak 12 Eylül’e, toplumsal olarak getirdiklerine ve götürdüklerine ilişkin bir söyleşi yaptık… Sinemada 12 Eylül etkisinin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiği konusunda, oyunculuğun da yaşadığı değişimi konu alan bir röportaj oldu…

 Öncelikle Yağmurdan Sonra filmine nasıl dahil oldunuz?

Berlin – Amsterdam arası gidip gelmeyi planlarken elime geldi proje. Sade ve iddiasız olması benim çok hoşuma gitti. Çünkü son zamanlarda o kadar çok birbirine benzeyen ve abartı iddialı şeyler gelmesinden çok sıkılmıştım.

 

Projelerin iddialı olmasının sıkıcı olan yanı ne?

Aynı tür roller. Asıl kız karakter değil, karton roller. Çok fazla rengi olmayan, tek özelliği filmin asıl kahramanı ama özelliksiz. Dolayısıyla bana burada teklif edilen Sumru rolü beni çok heyecanlandırdı. Bir yanda mutsuz giden bir evlilik, diğer tarafta başka bir adama aşık bir kadın. Oyunculuk adına bir sürü şeyler yapılabilir diye düşündüm. Ayrıca 12 Eylül dönemine parmak basıyor. Her ne kadar böyle propaganda tarzı siyasi bir film değilse de, o dönemde yaşanan şeyleri hissettiriyor. Bence bu konuda ne kadar çok film yapılırsa o kadar iyi. Çünkü çok kötü şeyler yaşanmış ülkemizde ama bunlar yaşanmamış gibi davranılıyor. Dolayısıyla ben de böyle bir şeyin parçası olmak istedim. Yani beni hem işin politik kısmı ilgilendiriyor hem de karakter kısmı.

 

Rollerde dikkatimi çeken karakterlerin ne tam iyi ne de tam kötü olması. Yönetmenin ilk filmi. Bu konuda bir çekinceniz oldu mu?

Ben gençlerle çalışmayı çok seviyorum. Onlarda acayip bir tutku ve heyecan görüyorum. Bence ülkemizde film yapmak deli işi, çünkü garantisi yok hiçbir şekilde. Tüm dünyada öyle ama burada gerçekten çok zor şartlarda çalışıyorsunuz, acayip büyük maliyetlere çıkıyor bir film. Bu tarz filmlerin acayip gişeler yapmayacağını da zaten senaryoyu okurken anlıyorsunuz. Böyle bakınca bana Don Kişotluk gibi geliyor sinemacılık. Bazen korkuyor tabii insan istediği gibi bir şeyler çıkmayacak mı diye. Ya da dediğiniz gibi siyah beyaz oluyor bazı şeyler ve o siyah beyazlığın içinde bir sürü şey kayboluyor. Gerçek hayatta her şey gridir, hiçbir şey çok iyi ya da çok kötü değildir, önemli olan onu yansıtmaktır. O anlamda evet benim içimi rahatlattı. Ama dünyanın en iyi yönetmeniyle de çalışsanız saçma sapan bir şey ortaya çıkabilir. Hiçbir zaman hiç bir şeyin garantisi yok. O yüzden gençlerin heyecanı beni cezp ediyor.

 

12 Eylül etkisi ve içinde aşk olan bir film. Bu yüzden gişede zorlanacağını ve 12 Eylül’ü izlemek istemeyen bir seyirci kitlesi olacağını düşünüyorum.

Biz neredeyse on senede bir darbe yaşamış bir ülkeyiz. İnsanların bunlar hiç olmamış gibi davranması işlerine geliyor. Sistematik koyunlaştırma anlayışı içinde doğal olan budur zaten. Sürekli her şeyi sorgulayan insanlar tehlikelidir. Sanat bunu çok güzel yapıyor ama ders vererek ya da bu doğru bu yanlış diyerek değil. İnsanlara bir şeyleri sorgulatmaktır asıl amaç. O yüzden her eser politiktir bu anlamda. Her eser bir dönemle ilgilidir. O küçümsediğimiz komedi filmleri bile bu anlamda önemlidir. Daha uzak mesafeden bakınca bu yaşanan acılar bir yerden çıkmak zorunda diye düşünüyorum. Bunu çok dogmatik bir şekilde ya da sade ve düşündürerek de yapabilirsiniz. Ama bunlar bir şekilde çıkmak zorunda. Çünkü yaşanmış şeyler. Tarihle ilgili şeyler bizde zaten problematik.
Sinemanın dürüst olduğuna inanıyor muyuz ki seyircinin sinemanın dürüstlüğüne inanmasını bekliyoruz?
Bilimsel bir çalışmaya göre bir şey olduktan yirmi sene sonra ancak bu objektif bir şekilde anlatılır diye yazıyordu. Ben buna çok inanıyorum. Hakikaten bir şeye çok yakın olunca flu görür ve kavrayamazsınız ne olduğunu. Biraz zaman geçmesi lazım bunlarla yüzleşmek için. Sonuçta bu zamanı kat etmişiz ki bunun gibi eserler ortaya çıkıyor. Bence bunlar moda oldu ya da tuttu diye yapılmıyor. Dolayısıyla bir yerden hortluyor. Hortlaması da gerekiyor. Tabii sinema endüstrisinin de sorunları var. Bu ülke Nazım Hikmet okuyor diye hapse girmiş insanlarla dolu. Belki o insanlar şu an iş yapmıyor ama onların çocukları iş yapıyor. Belki de onlar çocuklarına “oğlum sen politik olursan acı çekersin” diye büyütmüş ya da kaçmış. Tabii bu insanlardan çok fazla şey bekleyemezsin. Ben kendi kuşağıma bakıyorum neden bu kadar apolitik diye. Çünkü kendi aileleri politik olmaktan dolayı çok acı çekmiş. Adam diyor ki benim bir tane hayatım var, rahat yaşamak istiyorum, arabam olsun evim olsun diyor. Ötekilerinin geldikleri noktaları görünce, politikanın da pis bir şey olduğunu herkes biliyor.

 

Filmdeki aşk hikayesinden biraz bahsedebilir miyiz? Onun farklı yanı ne?

Aşk hikâyesinden çok yürümeyen ilişki hikayesi beni heyecanlandırdı. Bir oyuncu olarak bakarsanız yürümeyen bir şeyi oynamak ve o gerginlik bana daha zor ve keyifli geliyor. Aşkta yürümeyen bir ilişki sonucunda o sarılma duygusu. Nuri karakteri benim aşık olduğum adam ama o olmasa da başka biri olurdu. Çünkü o kadar mutsuz bir evlilik ki, kadının bir şekilde kaçması lazım. Şunu biliyorum bir yerde mutsuzluk varsa başka bir yerden çıkar. Bir yerden kaçış gerekir. Kadın zaten adada bir hapis hayatı yaşıyor, sadece hapishanede yaşayanlar değil. Dolayısıyla fotoğraf kadın için bir kaçış. Başka bir adam onun için bir kaçış. Aşktan çok kadının kaçışı bence hikaye. Bazen kendimi bu adamlar nasıl bu kadar kısa sürede âşık oluyor derken buluyorum. Gerçek dışı geldiği için kendime böyle izah ediyorum. Çünkü benim aşk inancım birbirini görür görmez olan bir şey değil. Olan vardır eminim ama çok nadirdir. O yüzden yıldırım aşkından çok, her iki tarafın mutsuzluğu, huzursuzluğu bu aşkı tetikliyor.
Siz tiyatro kökenlisiniz. Hâlbuki şu an Türk sinemasının tabanını diziden gelen oyuncular oluşturuyor. Bu sinemadan bir şey götürüyor mu sizce?
Dizi piyasasının bence iyi bir yönü de var, oyuncu olmayan insanlar orada pişiyorlar. İyi ya da kötü ama en azından bir endüstri oluşuyor. Önce bir endüstri oluşması lazım, adam karnını da doyurabilecek ki öteki tarafta güzel şeyler yapabilsin. Ben bazen dizileri yargılıyorum doğruyu söylemek gerekirse. Zor şartlarda çalışıyorsunuz, ister istemez o hızda bir şeyler çekince iyi şeyler çıkmıyor, insanlar popüler oluyor, para kazanıyor falan ama her şey koşturma içince olduğu için oyunculuk adına belki de bir tat almıyor. İster istemez derinlemesine giremiyorsunuz. Ama ben şunu umut ediyorum. Bu kadar eleştirirken bunun içinden endüstrileşmek çıkıyor. Dizilerden kazanılan paralar sinemaya gitmeli. Para gerektiren bir meslek bu ve ne yazık ki para televizyonda. O yüzden ikisinin ilişkisi bence daha sıkı sıkıya girmeli. Ben sinemayı tercih ediyorum ama.

 

80 öncesi sinemanın oyuncuları tiyatrodan geliyordu. 90 sonrası televizyona kayıyor!

Şimdi ama o kadar çok dizi ve o kadar çok insan var ki tiyatroda o kadar insan yok mesela. Haliyle doldurmak lazım. Bir kaç tane iyi oyuncu birkaç güzel insan var birbirlerini tamamlıyorlar. Tam bir kolaj işi.

 

Size proje geldiğinde nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bana gelen senaryolarda, karakter değil tipler geliyor. Bundan çok sıkılıyorsunuz ve bir süre sonra ve oyuncu olarak tatmin olmuyorsunuz. Bazı şeyler senaryoda yazılı değildir ama konuşursunuz yönetmenle ve bunu birlikte yaratırsınız. O yönetmeni bulmakta çok zor bir şey. Bu olay çok kolektif bir şey. Müzikte de aynen öyle. Bir bu filmde oynayacağız ama altına iğrenç bir müzik döşenirse yandık. Işıkçı çok önemli, makyöz istediği kadar iyi makyaj yapsın ama ışık kötü ise hiçbir işe yaramaz. Bütün bunların bir araya gelmesi zaten çok zor. Bu sadece bizim değil tüm dünya sinemasının sorunu. Zaten bakıyorsunuz, çok iyi yönetmenlerin tuhaf tuhaf şeyleri çıkıyor. Bir şeyler oturmayınca olmuyor işte. Geçenlerde bir film izledim. “Sürgün” diye bir film onu izlerken dedim keşke böyle bir filmde oynayabilsem. Senaryoda hiçbir şey yok, karı koca ve iki çocuk gitmişler taşraya, kadın bir noktada diyor ki; ‘ben hamileyim ama senden değil.’ Bu kadar, trajedi bundan sonra başlıyor ama konuşmuyorlar bile doğru düzgün. Zaten gerek yok vücut dilini o kadar iyi kullanıyorlar ki. Cannes’ta zaten en iyi erkek oyuncu ödülü almış. Ben böyle filmlerde oynamak istiyorum.

 

Başka bir sinema filminde daha oynadınız bu sene?

Barut diye bir filmde Rus fahişeyi canlandırdım. Çok zevkliydi. O yüzden bu aralar Rus filmlerine taktım kafayı. Onların ritmini konuşma dilini falan kapmaya çalışıyorum. Tesadüf oldu zaten. Bir arkadaşımın arkadaşı Rusça hocası ondan ders aldım. Daha doğrusu hoca yarım yamalak Türkçe konuşuyor. Benim repliklerim Türkçe. Aksanlı konuşma çalıştık onunla. O da çok karakterde çok hüzünlü karakter. Çok kısaydı ama faklı bir tat bıraktı bende.

 

Hayat kadını çok klişe bir rol olabilir. Bu noktada neden sakındınız.
Daha filmi izlemedim umarım klişe olmamıştır. Kendi adıma şunu düşündüm, tamam bu ben değilim ama kendimde de bir şeyler kullanmam lazım, kadını olabildiğince abartısız oynamaya çalıştım çünkü. Rus diyince insanların aklına gelen belli şeyleri yapmamaya çalıştım. Yönetmende oyuncu olduğu için abartıya kesinlikle yer vermedi. En azından benim sahnelerimde ve çok yardımcı oldu. Türklerin Rus kadına bakış açısı olmadı yani. Bu yüzden klişe değil bence.

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.