Yönetmen koltuğunda Andreas Horvath oturduğu Lillian, Lillian Alling’in hayatından esinlenen bir yol filmi olarak karşımıza çıkıyor. Amerika’da yaşayan Doğu Avrupalı bir göçmen olan Lillian, vizesi bulunmadığından yasal bir işe girememiş ve geçimini sağlayamadığı için de ülkesine geri dönme kararı almıştır. Ülkesine dönmek için yeterli bir maddi imkana sahip olmadığından, 1926 yılında New York’tan yola çıkıp Bering Boğazı’na kadar yürümeye karar verir.

Amerika’nın farklı yollarında yürürken, sarhoş bir kamyon şoförü ve bir eyalet polisi dışında kimse durmuyor Lillian için. Karnını doyuramayacak ve onu ısıtacak bir kıyafet alamayacak kadar parasız bir kadın hayatta kalmak için çalarken, herkes tarafından da bir o kadar görünmez ve fark edilmez. Sıcaktan ve susuzluktan baygın düştüğünde kimseden yardım istemeyen belki de isteyemeyen ancak bir yardım eli uzandığında da, görünmezliğe ve yalnızlığa alışmış Lillian’a yabancı ve ürkütücü gelen o eli geri çeviren bir göçmen, Lillian.

Mevsimler geçiyor, yürüdükçe eskiyen ayakkabılarımızın altında. Zaman zaman duyduğumuz radyo yayınları, her şeye rağmen akıp giden hayatın varlığını hissettiriyor. Lillian’lar Amerika’da yokmuşçasına, duyduklarımız ya hava durumları ya da ürünler, satışlar, indirimler oluyor yalnızca.

Tüm bu süreç boyunca sınırlı tutulan diyaloglar, ağırlıklı olarak yerini ‘’yol’’un kendisine bırakıyor. Bulunduğu ülkenin dilini hiç bilmeden ve cebinde hiç parası olmadan bir başına ülkesine dönmeye çalışan bir göçmenin gözünden Amerika’yı seyrediyoruz. Yol boyunca karşılaştığımız birbirinden farklı yaşamları, manzaraları izliyoruz. Bizler de Lillian gibi bir yolcu oluyoruz, Lillian da bizler gibi bir seyirci oluyor yaşananlar karşısında.

Yer yer belgesel fotoğraf geleneğinden izler taşıyan Lillian, alışkın olduğumuz Hollywood Sineması’na özgü ‘’Amerikan Rüyası’’nın aksine, perdeye pek de yansımayan hayatın gerçeğini seyirciye sunuyor.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.