dav

Belgesel yönetmeni ve prodüktör David Grabias ile İstanbul’da çekmek istediği yeni belgesel projesi için araştırma yaparken tanıştık. İlk kez doksanlı yılların başında Türkiye’ye geliyor ve “Aşıklar” diye bir belgesel çekiyor. Amerikalı, Los Angeles’ta yaşıyor. Pek çok belgeseli, ödülleri var. Daha çok sosyo-kültürel-politik konularda yapımlara imza atıyor.  Doğrusu David’in öyküsü ve yeni belgesel projesi ilgimi çekti. İki belgeselci; belgesel nedir, ne değildir, gazeteci-belgeselci-aktivist arasındaki farklar üzerine uzun uzun konuştuk. Batılı yapımcı ve yönetmenlerin çoklukla oryantalist bakış açıları ve ön yargıları üzerine özellikle ben çok konuşup, bizzat şahit olduklarımı, yaşadıklarımı, izlediklerimi ve düşüncelerimi anlattım. Asıl derdinin ne olduğunu açık açık sordum. O da içtenlikle anlattı, dürüst yaklaşımım ve iç görüm için teşekkür etti.  Özel hayatımızda da pek çok ortak nokta da olunca sohbet uzadı gitti. Sohbetimizden bir kesiti sizlerle de paylaşmak istedim:

Belgesel senin için ne anlam ifade ediyor?

Belgesel film yapmak bir düşünme, arama, öğrenme, anlatma, gösterme süreci. Her film bir mücadeledir. Eğer bir mücadele değilse, buna değmez,  öyle değil mi?

Kesinlikle.

Belgesel film soru işaretleri yaratmalı, duygusal, içsel bir yolculuğa çıkartmalı insanları. Sorular sormalı yani. Belgesel soru işaretleri bırakır yani. Tabi işin sanatsal kısmı da çok önemli. Sanatsal öğeler; görüntü dili, ses, müzik, efekt çok önemli. Bu enstrümanları nasıl kullandığınız sizin sanatsal yaklaşımınızı belirliyor.  Karakterleri seçmek, analiz etmek, girdiğiniz hayatları yansıtabilmek, gerçeği verebilmek, seyirciyi o hayatın içine alıp kendi hayatını ve yaptıklarını sorgulamasına zemin hazırlamak… yani belgesel bunları başardığı zaman çok anlamlı ve sanatsal bir yapım oluyor bana göre.

Aşıklar belgeseli nasıl doğdu?

Türkiye hep gelmek istediğim bir ülkeydi. Elimizdeki çok küçük ve kısıtlı bilgiler ailemizin bir kanadının Türk kökeni olduğunu düşündürüyor bize. Buda tabi Türkiye’ye olan ilgimi daha da arttırmıştı hep. Fransa’da yüksek lisansımı bitirdikten sonra İstanbul’a geldim. Sonra Anadolu’ya geçtim. Kafamda bir belgesel çekmek falan yoktu. Konya’ya giderken bir köyde mola verdik. Köy kahvesinde gördüğüm adlarının Aşık olduğunu öğrendiğim saz çalıp türkü söyleyen, şiir okuyan, köyden köye haber getiren, hikayeler anlatan bu insanlar çok ilgimi çekti. Yani Aşıklar belgeselini çekmeye karar verdim. Amerika’da bir fondan destek bulup hemen hemen bütün Anadolu’yu gezerek filmi çektim. İki yıl İstanbul Cihangir’de kalarak kurgusunu da burada yaptım. Biraz Türkçe öğrendim. Çok güzel bir deneyim oldu yani.

Film ne tür tepkiler aldın?

Aşıklar, modernleşme ve değişim süreci ile mücadele ederek geleneksel Anadolu köy kültürünün duygu ve güzelliğini aktarmasıyla da çok ilgi çekti. Tam da internetin hızla yayıldığı, medyanın çeşitlendiği bir dönemde köy köy gezen bu hikaye anlatıcılarının, habercilerin, ozanların modernleşme karşısındaki yeri de çok ilgi çekti. Festivallerde , özellikle üniversite gösterimlerinde çok güzel tepkiler aldı, yorumlara, düşünme biçimlerine yol açtı. Türk kültürünün tanınması anlamında da etkili oldu bence.

 Aradan geçen onca yıldan sonra tekrar İstanbul’a gelmek nasıl bir duygu?

Çok değişmiş. Ben buradayken metro yoktu. Metro şehrin farklı kesimlerini birbirine bağlamış, ulaşımı bayağı kolaylaştırmış. Beyoğlu’nun demografisi değişmiş. 90’lı yıllarda daha çok Avrupalı turistler vardı sanki. Cihangir bir expat bölgesiydi. Yine yabancılar gördüm Cihangir’de ama sanki eskisi gibi değil. O zamanlar bana nerelisin diye sorduklarında Amerikalıyım dediğim de “a abi, hoş geldin” deyip yoğun ilgi gösterirlerdi. Bugün de soruyorlar. “Amerikalıyım” dediğim de “iyi tamam”, diyorlar.

Yani o kadar ilginç değil. Normalleşmiş bir durum anlamında mı söylüyorsun.

Evet yani normal. Kendimi iyi hissediyorum burada. Gerçi biraz durgun sanki. Beyoğlu’nun o eski enerjisi yok gibi. Kadıköy’e taşınmış pek çok şey. Kafeler, restoranlar, mağazalar, kitapçılar değişmiş, taşınmış. Şehir daha kalabalıklaşmış. Yeniden burada olmak güzel.

Yeni projenle ne anlatmak istiyorsun?

Yaşadığımız çağ ilginç bir dönem. Bütün kavramlar neredeyse yeniden tanımlanıyor sorgulanıyor. İstanbul’daki sanatçıların, bilim insanlarının, medya mensuplarının, belgeselcilerin, sokaktaki insanların İstanbul’da yaşamanın anlamı, özgürlük ve sanat üzerine duygu ve düşüncelerini, günlük hayatın nasıl aktığını merak ediyorum. Bunu anlatan bir film özde ancak işin çok başındayım. Araştırma sürecindeyim. İki haftadır çeşitli kişilerle görüşmeler yapıyorum. Kafamda çok şey dönüyor… Bakalım inşallah iyi bir film olur.

Neden İstanbul? Neden Berlin değil, Tokyo değil, Amsterdam değil, Buenos Aires değil de İstanbul?

Çok güzel bir soru.

İstanbul’u biliyorum. Yani daha önce iki yıl yaşadığım bir yer. Az buçuk Türkçe biliyorum. Unutmuşum ama beynimdeki kutudan yavaş yavaş çıkıyorlar. Sonra İstanbul özel bir şehir. Pek çok farklı duygu ve düşüncenin bir arada yaşandığı bir yer. Benim ülkem Amerika’ya benziyor pek çok açıdan.

Evet. Türkiye’ye küçük Amerika dendiğini biliyorsun sanırım.

Evet biliyorum.

David kafasında pek çok kurum, kuruluş ve kişiden aldığı  bilgi, duygu, düşünce, kanı… ile ayrıldı İstanbul’dan. Eminim bunları zihninde, ruhunda ve yüreğinde bir simyacı gibi eritip yeni bir form vererek İstanbul’a dönüp filmini çekecek. Bakalım nasıl bir film izleyeceğiz. Bu filmden evrensel bir çıkarıma varabilecek, kendine sorular soracak mı seyirci ?.. İstanbul’da yaşamak her anlamda ama her anlamda bugün ne ifade ediyor sahi sizin için?…   

Semra Güzel Korver
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü’nde okudum; sonra yetmedi, aynı alanda yüksek lisans ve doktora ile derinlere daldım. 1992’den bu yana medyanın içindeyim ama en çok belgesel sinemanın peşindeyim. Hikâyelerin, bilginin, belgenin gerçek hayatta nasıl yankı bulduğunu görmek, insanın dünyaya nasıl dokunduğunu keşfetmek benim için hâlâ en heyecan verici şey. Prodüktörlükten yönetmenliğe, danışmanlıktan eğitmenliğe uzanan farklı şapkalarla pek çok projede yer aldım. Kültür-sanat, haber ve belgesel türlerinde ürettiklerim bana ödüller getirdi; ama asıl kazancım, hayatı ve insanı biraz daha yakından tanıyabilmek, hikâyelerin içinde kendimi yeniden keşfetmek oldu.” Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri koltuğunda oturduğumda da, atölyelerde genç sinemacılarla bir araya geldiğimde de aynı merakla yaklaşıyorum sinemaya. Bir dönem Avrupa Yayın Birliği’nin Çeşitlilik ve Kültürlerarası Programlar Grubu’nda çalıştım, başkanlığını yaptım. Avrupa Konseyi’nin “Ayrımcılığa Karşı Sesini Yükselt” kampanyasında yer aldım. Belgesel Sinemacılar Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olarak başkanlık görevini üstlendim. Kısacası, hikâyelerin sadece anlatılmasıyla değil, çoğalmasıyla da ilgileniyorum. “Suriyeli Belgeselcilerin Kamerasından Suriye İç Savaşı” kitabım Kabalcı Yayınları’ndan çıktı. Cinedergi başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıyorum; bir röportajım Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından övgüye değer bulundu. Akademik yazılarım ise çeşitli dergi ve kitaplarda yer buluyor. Kamera arkasında ise Kavak Ağacının Gölgesinde, Uçurumun Kıyısında gibi projelerde danışmanlık; Mabedin Gölgesinde Süleymaniye, Hast Vakti, Orada Doğdum Burada Büyüdüm, Multikulti Haberler, Alamanya Alamanya, Şehir İnsanları, Fan-Atik, İsyan Günleri, Dönüşüm ve İlhan Amca belgesellerinde ise yönetmenlik ve prodüktörlük yaptım. Kısacası araştırmayı, öğrenmeyi, keşfetmeyi, hikâye anlatmayı seven biriyim. Bazen kamerayla, bazen kalemle. Burada da sinema üzerinden dünyayı anlamaya, anlatmaya ve biraz da birlikte düşünmeye niyetliyim. 🎬

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.