Çankaya Belediyesi tarafından bu yıl ilk kez 18-22 Ocak 2020 tarihleri arasında düzenlenen I. Sinemazon Kadın Yönetmenler Festivali, beş güne yayılan film ve etkinlik programı ile dopdolu bir organizasyon olarak geçti. Program direktörü Gülten Taranç ve ekibinin özverili çalışmaları ile oldukça yoğun ve verimli geçen festivalde yerli sinemamızın deneyimli ve öncü kadın yönetmenleri filmlerini seyirci ile buluştururken, aynı zamanda fikir alışverişi yapmak için de bir araya gelme şansı buldular. Hemen hemen her film gösteriminin ardından gerçekleştirilen söyleşilerde Ankaralı sinemaseverlerin izledikleri filme dair sorularını yönetmenlere yöneltebildiler.

Bu gösterimlerden biri de, söyleşi  moderasyonunu benim gerçekleştirdiğim yönetmen ve senarist Jale İncekol’un imzasını taşıyan Müzikli Bir Hikaye ve Umutlu Bir Hikaye filmlerinin gösterimiydi. İncekol’un arka arkaya gösterilen iki belgesel filmi, temalarının ortak olduğu, fakat karakterleri değişse bile müziğin birleştirici gücünü ortaya koyan yapımlardı. Köy enstitülerinin ruhunu yeniden hissettiren bu iki belgesel filmin, değişimin gücünü bilen ve hissettiren kadınları merkeze aldığını, daha umutlu yarınlara kapı araladığını belirtmek gerekiyor.

Vizyona girmemesine karşın festival gösterimleri devam eden Müzikli Bir Hikaye ve Umutlu Bir Hikaye filmlerine dair festival sonrası Jale İncekol ile röportaj yapma fırsatı bulduk. Herhangi bir festival ya da etkinlik programında karşınıza çıktığında kaçırmadan, seyretmeniz tavsiyesiyle…

Televizyon takipçileri sizi Kavak Yelleri dizisinin yönetmeni olarak biliyor. Biraz da geçmişe dönerek size tanıyabilir miyiz?

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo-Televizyon bölümünü bitirdim. Mezun olur olmaz İstanbul’a yerleşip televizyon sektöründe yönetmen asistanlığı yapmaya başladım. O yıllarda iş bulmak şimdiki gibi zor değildi. Özel kanallar yeni kurulmuştu ve sektörün yeni iş gücüne ihtiyacı vardı. Sonra çok sayıda televizyon dizisinde yardımcı yönetmen olarak çalıştım, 2003 yılında yönetmenlik yapmaya başladım. 2017 yılından beri bağımsız belgesel filmler çekiyorum.

 Televizyondan belgesel yönetmenliğine geçişiniz nasıl oldu?

Planlanmış bir şey değildi. Ben dizi çekmeye devam ederim diye düşünüyordum. Ancak hayat beklemediğim bir anda bir yol ayrımı çıkardı karşıma. Çok da iyi oldu. Belgesel çekmek benim çocukluk hayalimdi. Çektiğiniz filmlerin yapımcılığını da üstlenmek diğer bütün zorluklarına rağmen sınırlarını kendinizin belirlediği konforlu bir çalışma alanı yaratmanızı sağlıyor ve bunun keyfini sürerek daha rahat üretiyorsunuz. Hesap soran yok ‘Bunu neden böyle yaptın? ‘ diyen yok, bir yere yetişme derdi yok. Bunun yanında dizi sektöründe edindiğiniz sorunlara hızla çözüm bulma pratiği epeyce işinize yarıyor, güzel oluyor.

 Müzikli Bir Hikaye ve arkasından gelen Umutlu Bir Hikaye filmlerinin öyküleri ile nasıl karşılaştınız?

Aslı Tanrıkulu ve 11 Köyün Orkestrası’yla tanışmam İstanbul’da katılacakları bir festivalin haberiyle oldu. Hikayeyi duyduğum anda büyülendim ve filmi yapmaya karar verdim. Hiç vakit kaybetmeden aynı gün Aslı  Öğretmen’le irtibat kurmak için harekete geçtim. Umutlu Bir Hikaye ‘de de durum çok farklı olmadı, Müzikli Bir Hikaye’yi çektikten birkaç ay sonra hikaye bir televizyon haberiyle çıktı karşıma ve yine aynı gün projeyle ilgili çalışmaya başladım. Duygusu gereği bahar aylarında çekilmesi gerekiyordu, filmin kahramanlarının içinde uyanan umudu, doğanın uyanışıyla desteklemek gerekiyordu. Öyle de oldu. Mayıs ayında çekildi. Film, içinde müzik ve umut olan kadın hikayeleri anlattığım üçlemenin ikinci filmi.

 Müzikli Bir Hikaye filmi Muş’un Varto ilçesinde bir mezrada geçiyor. Filmde gençlerin müziğe olan tutkusunun yanı sıra aslında Aslı öğretmenin de bu hayalleri gerçekleştirirken karşılaştığı zorlukları görüyoruz. Sizin çekim sürecinde aldığınız (maddi-manevi) destekler ve yanı sıra karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

Yaparsam bana güzellikler vadeden iç sesimi dinledim diyebilirim ve hayatımda ilk defa nasıl olacağından çok sonuca odaklandım. Oraya gidip o çocuklara ben de varım buradayım diyebilmek bile yeterince büyük bir kazanımdı benim için. Okulların kapanmasına 1 ay vardı. Bu süre içinde Aslı Öğretmenle irtibata geçip onu filme ikna etmem, para bulmam ekip kurmam izinleri almam, hikayeyi yazmam ve tabii çekimleri tamamlamam gerekiyordu. Nasıl oldu anlamadım 3. haftanın sonunda Hamurpet Ortaokulu’nun bahçesindeydik ve çekimlere başlamıştık. Hem de uzun yıllardır alışkın olduğumdan çok farklı bir biçimde 3 kişilik amatör bir ekiple.

İlk defa göreceğiniz bir yerde tanımadığınız insanlarla film çekecekseniz kafanızda bir sürü soru olur, genelde olumlu düşünemez, karşılaşabileceğiniz aksilikler üzerine yoğunlaşırsınız. Ama bu defa öyle hissetmedim. Her şeyin yolunda gideceğini biliyordum. Aslı Öğretmen, onca çabasına, mücadelesine rağmen ‘Her şey kendiliğinden oldu’ demişti. Bu beni çok etkiledi ve sanırım ona sunulan kolaylıklardan ben de payıma düşeni aldım. Orada olmak öğretmenlerle, çocuklar ve aileleriyle zaman geçirmek bana ve ekibe çok iyi geldi. Bölge, haziran ayı başında gittiğimiz için yemyeşildi, sıcacıktı.  Karşılaştığımız, tanıştığımız herkes de öyle. Bize yolların karla kapandığı kış günlerinden, yaşadıkları zorluklardan bahsettiler. İki metre karın altında elektriksiz, susuz olmaktan… Doğdukları köyü çok seviyor olmalarına rağmen iş bulmak, para kazanmak için batıya, büyük şehirlere, yurt dışına gitmek zorunda olduklarını anlattılar. Cennet tasvirlerini anımsatan, uçsuz bucaksız yeşilliğin ortasında duyduğum en acıklı cümleler  ‘unutulmuş toprakların çocuklarına’ el uzattığım için duyulan minnetin ifade edildiği cümlelerdi.

 ‘Kadın’ bir yönetmenin bu kadar küçük köye gelip film çekmesine tepkiler nasıldı? “Burada ne işiniz var?” diye küçümseyen oldu mu?

Uzun yıllar yaptığım iş gereği  ülkenin farklı bölgelerinde pek çok şehir kasaba ve köyde çalıştım. Şimdi düşündüğümde kadın olmakla ilgili kötü bir anım olmadığını fark ediyorum. Bizim insanımız için ‘misafir’ zaten çok değerli, kadın olmaksa işinizi zorlaştıran değil tam tersine kolaylaştıran bir durum. Evlere daha rahat girip kadın erkek çocuk evin bütün fertleriyle rahatça iletişim kurabiliyorsunuz, sizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar ve bu içtenlik-naiflik karşısında çoğu zaman mahcup oluyorsunuz.

Kamera önünde çocuklarla çalışmak zordur denir. Oysa filmde oldukça doğal ve rahat görünüyor gençler. Sizin onlarla iletişiminiz nasıldı? Mesela bazı anların yeniden canlandırılarak çekimlerinde nasıl karşıladılar?.

’Orkestranın kuruluş hikayesini en başından itibaren yeniden canlandıracağız, şimdi Aslı Öğretmen kapıdan girecek ve siz onu ilk defa görmüş gibi davranacaksınız, bu sahneden sonra sabah giydiğiniz kıyafetleri yeniden giyeceksiniz, daha önce hiç keman görmediniz unutmayın ’ gibi cümleleri olağan karşılamalarına, istediğim her şeyi büyük bir disiplin ve beceriyle yapmalarına o zaman düşünüp şaşıracak vaktim olmamıştı ama şimdi hatırladıkça inanamıyorum.

Umutlu Bir Hikaye filminin detaylarından bahsedecek olursak, Şükran Öğretmen’den ve köyde yarattığı değişimi anlatabilir misiniz?

Emekli müzik Öğretmeni Şükran Akdeniz yıllar sonra memleketine dönüyor ve kendi köyünün kadınlarıyla Cumhuriyet Kadınları Korosu adını verdiği bir koro kuruyor. Kadınların yaşları 40 ile 82 arasında, tamamı ilkokul mezunu. Bir yıl içinde elliye yakın konser veriyorlar. Sahnede büyük bir özgüvenle hem türküler şarkılar marşlar söylüyorlar, hem de kendi kültürlerini tanıtıyorlar. Eşlerinin ve ailelerinin de desteğiyle farklı şehirlere seyahat edip yüzlerce izleyenin önünde ‘Aydın bir Türk Kadınıyım ‘ diye haykırıyorlar. Koro sayesinde köye farklı illerden turlar kahvaltıya gelmeye başlıyor, kadınlar hayatlarında ilk defa para kazanıyorlar, hem birbirleriyle hem de eşleriyle olan ilişkilerinde olumlu değişiklikler oluyor, kendilerini çok daha iyi ifade edebiliyorlar, umutlular, yüzleri gülüyor. Bu durumu röportaj yaptığımız koristlerden Şaduman Teyze ‘Köye Cumhuriyet geldi ‘ şeklinde tanımladı, ekipçe ağladık.

 Çocuklar için sorduğumuz soruyu Ertuğrul Köyü’nün Cumhuriyet kadınları için de tekrarlayalım, kamera karşısında onları nasıl yönettiniz, kamera-çekimlere ilgileri-tepkileri nasıl oldu?

Her sahne öncesinde ne istediğimi bir kere anlattım ve neredeyse tamamını bir kerede çektik. Uzun uzun prova yapmak için vaktimiz yoktu zaten buna gerek de olmadı. Koristler kamera yokmuş gibi davranıyorlardı. Sanki kendi aramızda sohbet ediyormuş ya da eğleniyormuşuz gibi. Tabii Şükran Öğretmen’in disiplini ve çalışkanlığı işimi çok kolaylaştırdı. Bizimle filmin hem oyuncusu hem de teknik ekibin bir parçası gibi çalıştı.

 Ertuğrul Köyü sakinleri tarafından nasıl karşılandınız?

Filmlerin isimleri ve hikayeleri kadar çekim süreçleri de birbirine neredeyse tıpa tıp benziyor. Yine aynı sıcak karşılama yine nasıl ağırlayacağını bilememe hali, kadın erkek her yaştan insanın samimiyeti…

Şükran Hanım’ın babası Şükrü Bey tam bir Cumhuriyet öğretmeni olarak karşımıza çıkıyor filmde. Aslında bir yandan da sözlü bir tarih çalışması örneğini yaptığınızı söyleyebilir miyiz bu çekimlerle? Belgeselciliğin böyle de bir sorumluluk tarafı oluyor mu sizce?

Şükrü Akdeniz kendini eğitim neferi olarak tanımlayan, Kepirtepe Köy Enstitüsü mezunu bir büyük kütüphane, bir koca çınar. Maalesef filmi çektikten 2 ay sonra 94 yaşında iken kaybettik O’nu. Ancak yetiştirdiği öğrencileri başta kızı Şükran Akdeniz olmak üzere izinden giden herkesle beraber yaşamaya devam ediyor. Ben çektiğim üç filmde de hikayeyi kahramanların duyguları üzerinden anlatmaya çalıştım. Ancak tabii bu tarihsel gerçekliği göz ardı edebileceğiniz anlamına gelmiyor. Özellikle son çektiğim 6 Köy Enstitüsü mezunu öğretmenin kendi hikayelerini anlattıkları Bu İşte Bir Umut Var isimli filminin ön çalışması sırasında çok fazla sayıda kitap okudum, kaynak taradım, bugüne kadar çekilmiş konuyla ilgili bütün filmleri izledim, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanma projesi olan Köy Enstitüleri’nin yeni kuşaklara en doğru biçimde anlatılması bizim sorumluluğumuz. Başta Mustafa kemal Atatürk’e, yol arkadaşlarına Hasan Ali Yücel’e Tonguç Baba’ya çok büyük bir borcumuz var.

 İki filmin pek çok paralel noktası var aslında. Müziğin her yaş için dönüştürücü gücü, Aslı Öğretmen ile Şükran Öğretmen’in sanki birbirlerinin devamı olan iki ayrı öğretmen olması… Hatta her iki hikayede de yardıma ihtiyacı olan iki insan (Vildan ve Samet) sıyrılıyor gibi… Coğrafya değişiyor ama hikayeler nasıl bu kadar benzer devam ediyor?

Aslında formül çok basit. İçinde iyi niyet birlikte başarı ve mutluluk olan her çaba karşılığını buluyor. Hem de aynı biçimde. Dünyanın her yeri için geçerli bu. Nerede ve kim olduğunuzun önemi yok. Yeter ki yalnızca kendiniz için değil herkes için iyi bir şeyler yapmayı isteyin ve vazgeçmeyin. Çok zor zamanlardan geçiyoruz. Yaşadığımız dünya bir tarafıyla acımasız, kötücül, zifiri karanlık, tarafı olmadığı acının büyümesiyle güçleniyor, diğer tarafı ise pırıl pırıl aydınlık yarattığı iyilikle göz kamaştırıyor. Ben ensemizde karanlığın nefesini hissederek de olsa yüzümüzü aydınlığa çevirmekten yanayım, teslim olmak yok. Başka çıkar yol göremiyorum, bazılarının zannettiği gibi safiyane boş bir çaba değil bu, gerçek. Tek bir kişi isterse kimseden bir şey beklemeden seyirci olmadan bütün dünyayı değiştirip güzelleştirir, bu iki güçlü hikayede bunu gördüm. O nedenle Aslı Öğretmenin de Şükran Öğretmenin de yaptıkları çok değerli ve onlardan öğreneceğimiz çok şey var.

 Bu hikayelerin bir üçleme olacağını dile getirmiştiniz. Bir sonraki filmin konusu yine müzikse üçüncü filmin yeri-süreci belli mi?

Evet bir süredir üzerine düşündüğüm bir hikaye var. ‘Neşeli Bir Hikaye ‘… Bu sefer hikayenin oyun kurucusu olmayı planlıyorum. Filmde yine gerçek kişilerle sanatın-müziğin dönüştürücü ve birleştiren gücünü anlatacağım ama bu sefer yolculuğun startını ben vereceğim, rol dağılımını ben yapacağım, çalışmayı uzun bir sürece yayıp reel zamanda bendeki ve filmin kahramanlarındaki dönüşümü değerlendirip hikayeye ona göre yön vereceğim. Yepyeni bir macera. Zor ama bir o kadar da eğlenceli ve öğretici olacak.

 Köy enstitüleri kavramıyla da yakından ilgileniyorsunuz. Ülkemizin çok büyük ümit vaat etmesine rağmen politik kararlarla çöpe atılmış bu proje için hala çok geç değil, değil mi? Her iki filmin merkezinde de Köy Enstitüleri var…

Her iki filmin merkezinde de Köy Enstitüleri var. Her iki öğretmen de Köy Enstitüsü ruhuyla hareket ediyor. O ruhun o yıllardan gelen temsilcisi gibiler. Türkiye’de eğitim sisteminin içinde bulunduğu vahim tablo içinde bu mucizevi eğitim modelinin yeniden canlandırılması mümkün değil maalesef çünkü sistemin karar vericileri düşünmeyen üretmeyen sorgulamayan eğitimsiz bir toplum yaratmanın çabası içindeler, başarılı olamayacaklarını söylemek çok da inandırıcı gelmiyor, tabii eğer biz vazgeçersek… Bu filmleri yaparken tanıdığım pek çok eğitimci beni büyüledi. Bilmediğimiz duymadığımız ne çok kişisel çaba var ve ne çok insan bu yola baş koymuş, sayıları zannettiğimizden çok daha fazla. Bundan haberdar olup umutsuz hissetmek mümkün değil.

 Peki, bağımsız sinemacıların film çekerken yaşadığı genel sıkıntılarını sorsak?

Kaynak bulmak keşke bu kadar zor olmasaydı da ve ben karşıma çıkan onca hikayeyi hiç aralık vermeksizin anlatabilseydim. Ama maalesef… Bir gün eski Türk Filmlerindeki gazino patronları gibi bir yapımcının karşıma çıkacağını ve kartını uzatıp ‘ Sen sadece film çek gerisini ben hallederim.’ diyeceğini hayal ediyorum, olur mu olur. Meğer dizi sektöründe işler ne kolaymış.

Müzikli Bir Hikaye’nin üç uluslararası festivalden aldığı 3 en iyi belgesel ödülü var. Filmlerinizin yurt içi ve yurt dışındaki gösterimleri sonrasında seyirciyle buluşma fırsatı yakalıyorsunuz… Vizyona girmemesine rağmen festivaldeki seyirci geri dönüşleri nasıl?

Vazgeçmeden devam etmek için en büyük motivasyon bu geri dönüşler. Her iki film de yurt içinde ve yurt dışında pek çok kere seyirci ile buluştu ve ben de bir çoğunda bulundum. Nerede olursa olsun benzer heyecanlarla karşılaşmak iyi hissettiriyor, doğru yoldayım dedirtiyor. Çektiğim filmler her yaş ve eğitim düzeyinden izleyenin sıkılmadan kolayca anlayabileceği türden filmler. Bir hayalim de filmleri köy köy kasaba kasaba dolaştırabilmek. Ne güzel olur düşünsenize köy meydanında kadınlar erkekler çocuklar kendilerine benzeyen gerçek insanların neler yapabildiğini görüyor bundan etkileniyor ve harekete geçiyor, rüya gibi.


Sizinle Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği 1. Sinemazon Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde tanıştık. Ankara ilk kez düzenlenen bu festivale dair izlenimlerinizi rica etsek?

10 yönetmenden birinin kadın olduğu ülkemizde kadın dayanışması ve güç birliği anlamına gelen festivalleri çok değerli buluyorum. Geçen sene İzmir Kadın Filmleri Festival’inde tanıdığım, genç ve yolun başında bir yönetmen olarak gösterdiği çabaya saygı duyduğum Festival Direktörü Gülten Taranç’ın  Ankara davetini seve seve kabul ettim. Benim için çok faydalı bir üç gündü. Her iki filmimde de salonun doluluğu beni mutlu etti, gösterim sonrasında yapılan söyleşide seyircinin olumlu geri dönüşleri çok iyi hissettirdi.  Festivale katılan yönetmenlerin gösterimler paneller ve atölyeler dışında bir araya getirilmesini  ve  ‘ Daha iyi nasıl olur, başka neler yapılabilir ‘ başlıklı toplantıları çok faydalı buldum. Dilerim önümüzdeki sene 2. Sinemazon Kadın Sinema Yönetmenleri Festival’inde yeni çektiğim filmle Ankara seyircisi ile yeniden bir araya gelirim.

 Cinedergi.com adına çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Duygu Kocabaylıoğlu
Egeli bir ailenin ilk kızı olarak 1984’te İstanbul doğan Duygu Kocabaylıoğlu Arazlı, lise eğitimini İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Lisans eğitimindense, İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden 2007’de Edebiyat Uyarlamalarının Sinemadaki Yansımaları üzerine hazırladığı bitirme projesi ile mezun oldu. İlkokul çağında başlayan edebiyat sevgisini görsel sanatlarla birleştirdi ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini sürdürdü. Türkiye’de ilk kez ele alınan Polonya Sinemasında Ahlaki Kaygı Sineması bitirme projesi ile 2010’da yüksek lisans eğitimini tamamladı. Kısa film senaryo ekiplerinde, web sitesi projelerinde yer aldıktan sonra 2010 Ekim ayında Beyazperde.com sitesinin editör kadrosuna katıldı. 6 yılı aşkın süre dizi, sinema editörlüğü, proje yönetimi ve genel yayın yönetmenliği pozisyonlarını sürdürdüğü Beyazperde.com’dan 2017 Mayıs ayında ayrıldı. Sinema yazılarına Beyazperde’nin yanı sıra Popüler Sinema, Cine Dergi ve Öteki Sinema gibi farklı yayın organlarında sürdürmektedir. Sinema dışında en çok bisiklet sürer, koşar ve Heybeliada’nın tadını çıkartır. Evli ve bir ayağı İzmir’de olan Arazlı, sinema-kültür projelerine çok yönlü devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.