Joker tipik bir postmodern /eklektik film gibi kendisinden önce gelen hangi filmlere göndermede bulunduğu üzerinden konuşulan bir film. Ancak göndermede bulunduğu filmleri bir kenara koyduğumuzda, Joker’le ilgili elimizde çok az şey kalıyor. Çünkü zayıf bir öyküye sahip.

Arthur Fleck’in yaşadığı kentin maddi gerçekliği somut biçimde oluşturulmamış. İzleyici Gotham City’de ne olduğunu ağırlıklı olarak duyuyor ancak çok az görüyor. Fareler ve artan yoksulluk Fleck’i çevreleyen koşullara dair sınırlı bilgimizi oluşturuyor. Filmin sıkça karşılaştırıldığı Martin Scorsese’nin Taksi Şoförü’yle (1976) arasındaki en önemli fark, Scorsese’nin Travis’i çevreleyen dünyayı somut biçimde yansıtmasıdır. Travis sürekli dışarıdadır, sokaklarda dolanır, politikacıların konuşmalarını dinler. İzleyici de onunla birlikte onun gözünden dış dünyayı gözlemler. Joker’de ise güçlü bir dış dünya tasvirine ihtiyaç duyulmamış. Film Comment yazarının uzun uzadıya ifade ettiği üzere, Joker tam da bu nedenle apolitik bir film. Karakter psikolojisine odaklanıyor ve melodram temeline yaslanıyor. Yine de Joker’i televizyon ve kitle kültürü, yoksulluğun ve siyah olmanın temsili (zira Fleck’in yaşadığı çevrede ağırlıklı olarak siyahlar var. Fleck’in film boyunca muhatap olduğu insanların büyük çoğunluğu siyah), sinema tarihinde intikam ve vigilante temsilleri, pandomim / palyaço sanatı ve delilik gibi farklı teorik zeminlerde ele almak mümkün.

Benim dikkatimi cezbedense Fleck’in annesiyle hastalıklı ilişkisi ve baba figürü arayışıydı. Nihayetinde filmin tüm melodram yapısı bu temel üzerine oturuyordu. Anneden ayrılamayan erkek karakter dendiğine akla elbette Hitchcock filmleri gelir. Hitchcock Sapık’ta (1960) ve Kuşlar’da (1963) erkeğin birey olabilmesi için kabaca, annesiyle arasına bir sınır çizmesi gerektiğini söyler.  Fleck, iki bölüme ayrılabileceğini söyleyebileceğimiz filmin ilk bölümünde annesine abartılı biçimde bağlıdır ve aynı zamanda baba figürü arayışındadır. Annesiyle birlikte düzenli biçimde Murray Franklin’in programını izler, ona hayrandır. Ulaşılmaya çalışılan kurtarıcı misyonu yüklenen diğer figür ise Thomas Wayne’dir. Hatta annesi tarafından öne sürülen Wayne’nin babası olduğu iddiasına inanıp, Wayne’e ısrarla baba dediği ancak reddedildiği tuvalet sahnesi baba figürü arayışının doruk noktasına çıktığı melodramatik bir sahnedir. Böylece Baba figürleri tek tek anlamını yitirir Fleck için. Franklin programında onunla dalga geçer Wayne ise evlat edinildiğini açıklar. Filmin ikinci bölümü deyim yerindeyse tüm hayatının yalan olduğunu yani evlatlık olduğunu, kendisini adadığı annesinin ömrü boyunca ona yalan söylediğini öğrenmesiyle harekete geçer. Fleck, pasif agresif kişilik bozukluğunu anımsatan tepkiler vermeye başlar. Sakinliğinin yerini hınç, şiddet kısaca suç edimleri alır. İkinci bölümün seyri hastalıklı bir erkeklik gösterisi aslında. Fleck adeta “madem babam yok annemse bir yalancı o halde batsın bu dünya” diyor. Fleck, babanın olmadığı bir dünyaya isyan ediyor.

Baba umudunun, babaya inancın sürdüğü bir hayatta her şey yolunda filme göre.

 

Gül Yaşartürk
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema Ana Bilim Dalı'nda Yüksek Lisans ve Doktorasını tamamladı. 2001 yılından buyana birçok mecrada sinema yazıları yayınlandı. Türk Sineması'nda Rumlar'ı yazdı, Sinema ve Diğer Disiplinler kitabını derledi, Ümit Ünal: Işık Gölge Oyunları'nı hazırladı, Sinema ve Toplumsal Cinsiyet: Türk Sinemasında Ev Emek Cinsiyet ve İktidar İlişkileri adlı son kitabı 2022'de Nika Yayınevi tarafından basıldı 2011'den buyana Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesidir

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.