Baharla birlikte festivaller ardı ardına gelmeye başladı. Durağan bir döneminin ardından ama öyle ama böyle, az bütçeli ama orta bütçeli belgeseller seyirciyle buluşmaya başladı birer birer… Adeta belgesele cemre düştü.

Bu yıl, 30. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde  Kanat Atkaya ve Mehmet Turgut ile birlikte belgesel bölümün jürisinde yer aldık. Finalde 10 film vardı. Genel olarak dikkatimi çeken bir fil hariç tümünün Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli olması. Bir iki belgesel de ilaveten AB’den fon almış. Sadece bir belgeselin ciddi sponsoru vardı. Yanı başımızdaki konulara profesyonelce yönelmeler artmış. Ya ailelerinde ya da çevrelerinde gözlemledikleri hikayeleri anlatan, dedesinin, büyük büyük dedesinin izini süren iki belgesel: Bir Rüya Gördüm Anlatsam da Anlamazsınız ve Vatana Giderken Heimei-Maru.  Down sendromlu 3 karakterin kendini topluma kabullendirme mücadelelerini anlatan Kromozom Kardeşler…

Bir belgeselci olarak beni en çok sevindiren salonların dolu olmasıydı. Ankara seyircisinin 9 TL olan giriş biletini alarak  belgesele gösterdiği semaimi ilgi cidden harikaydı. İşte bir festivalin en önemli başarılarından biri de budur ya. Filmleri dolu salonlara gösterebilmek. Seyirci ile filmi ve ekiplerini buluşturmak, paylaşmak, tartışmak, birlikte yeniden düşünmek, yorumlamak, sorgulamak… Ayrıca jürinin filmi seyirci ile salonda izlemesi de çok doğru bulduğum bir uygulama.

Yalnız festivalde uzun, orta, kısa metraj belgesellerin aynı kategoride olması, öğrenci ve profesyonel filmlerin yine aynı sepette olmasını pek doğru ve adil bulmadım. Hem gösterim açısından hem yönetmenlerle seyircilerin söyleşisi açısından sorun oluşturdu. Ama, işte…  yine benzer yaklaşımlar, salon ve süre sorunu, bütçe sorunu vs. vs. Evet sorunları biliyoruz ama belgesel ve kısa filme yer verdiği için övünen ve bunu önemseyen bir festivalinde işi biraz daha itinalı ele alması gerekmez mi? Jüri üyelerinin, belgesel ve kısa film yönetmenlerinin davet edilmesinden, karşılanmasından, bilgilendirilmesinden, açılış ve galadan tutun da filmlerin kategorizasyonuna ve ödüllerin sunumuna kadar biraz daha özenli olunamaz mıydı?  Bazen bütçesel sorunlar neden olmuyor ki her olumsuzluğa. Film festivali dediğiniz de zaten kısa ve belgesel filmler de işin içine kendiliğinden girer, bu bir altı çizilecek durum olmamalı. Son yıllarda belgesellerin birkaç festivalden çıkarılması bu durumu altı çizilesi bir hale getirdi ne yazık ki. Bir normalleşse bir festivalde belgesel ve kısa filmlerin de kurmaca filmlerle aynı seviyede ve eşit özenle yer alması…

Maalesef bu yıl Anakara Film Festivali ekonomik nedenlerden dolayı her kategoride sadece bir filme ödül verme kararı almış. Jüri Özel ödülü dahi yok. Bu durum elbette üzücü. Ödülü pek önemsemediğimi, aslolanın devamlılık göstererek üretmek ve paylaşmak olduğunu defalarca yazıp söylemişimdir. Ama şu da var ki; ödül bir sonraki film için önemli bir motivasyon ve oyunun güzel bir parçası.

Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne? filmi ile yönetmen-yapımcı Rena Lusin Bitmez en iyi film ödülünü aldı. Belgesel Ermenistan’dan İstanbul’a göçmen olarak gelen Ermeni ailelerin yaşam mücadelelerini, çocuklarına eğitim verme çabalarını üç çocuğun hikayesi üzerinden anlatıyor. Gerek fikri ve konusu, gerek göç meselesine yaklaşımı, gerek sinematografisindeki başarısından ve bıraktığı güçlü etkiden dolayı en iyi film ödülünü bizce hak etti. Yönetmen ve karakterler arasında öyle güçlü ve güvenli bir ilişki kurulmuş ki aradaki kameranın varlığı erimiş gitmiş. Herkes o kadar kendisi ki filmde. Yönetmenin duruşu ve sade sinematografisi de oldukça etkili. Hiç ajite etmeden evrensel bir dille, yalın bir kamera ve kurgu ile anlatmış anlatmak istediğini. O göçmen karakterler Ermenistan’dan değil Suriye’den, Afganistan’dan, Afrika’dan da olabilirdi. Olay dünyanın bilmem neresinde de geçebilirdi. Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne?; zamanı, mekanı, kişilerin milliyetini, dilini, dinini ortadan kaldıran ve  tüm dünyanın  meselesi olan  göçmenliği, bir insanlık hali olarak oldukça iyi anlatan bir film olarak  ödülü kucakladı.

Ankara seyircisine, 30 yıldır bu festivali gerçekleştirenlere, özellikle de festivalin gönüllülerine ve jüri arkadaşlarım Kanat Atkaya ve Mehmet Turgut’a teşekkür ederek nice festivallere diyorum. Kültüre ve sanata candan destek olan sponsorlar da çok yaşasın…

Semra Güzel Korver
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü’nde okudum; sonra yetmedi, aynı alanda yüksek lisans ve doktora ile derinlere daldım. 1992’den bu yana medyanın içindeyim ama en çok belgesel sinemanın peşindeyim. Hikâyelerin, bilginin, belgenin gerçek hayatta nasıl yankı bulduğunu görmek, insanın dünyaya nasıl dokunduğunu keşfetmek benim için hâlâ en heyecan verici şey. Prodüktörlükten yönetmenliğe, danışmanlıktan eğitmenliğe uzanan farklı şapkalarla pek çok projede yer aldım. Kültür-sanat, haber ve belgesel türlerinde ürettiklerim bana ödüller getirdi; ama asıl kazancım, hayatı ve insanı biraz daha yakından tanıyabilmek, hikâyelerin içinde kendimi yeniden keşfetmek oldu.” Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri koltuğunda oturduğumda da, atölyelerde genç sinemacılarla bir araya geldiğimde de aynı merakla yaklaşıyorum sinemaya. Bir dönem Avrupa Yayın Birliği’nin Çeşitlilik ve Kültürlerarası Programlar Grubu’nda çalıştım, başkanlığını yaptım. Avrupa Konseyi’nin “Ayrımcılığa Karşı Sesini Yükselt” kampanyasında yer aldım. Belgesel Sinemacılar Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olarak başkanlık görevini üstlendim. Kısacası, hikâyelerin sadece anlatılmasıyla değil, çoğalmasıyla da ilgileniyorum. “Suriyeli Belgeselcilerin Kamerasından Suriye İç Savaşı” kitabım Kabalcı Yayınları’ndan çıktı. Cinedergi başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıyorum; bir röportajım Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından övgüye değer bulundu. Akademik yazılarım ise çeşitli dergi ve kitaplarda yer buluyor. Kamera arkasında ise Kavak Ağacının Gölgesinde, Uçurumun Kıyısında gibi projelerde danışmanlık; Mabedin Gölgesinde Süleymaniye, Hast Vakti, Orada Doğdum Burada Büyüdüm, Multikulti Haberler, Alamanya Alamanya, Şehir İnsanları, Fan-Atik, İsyan Günleri, Dönüşüm ve İlhan Amca belgesellerinde ise yönetmenlik ve prodüktörlük yaptım. Kısacası araştırmayı, öğrenmeyi, keşfetmeyi, hikâye anlatmayı seven biriyim. Bazen kamerayla, bazen kalemle. Burada da sinema üzerinden dünyayı anlamaya, anlatmaya ve biraz da birlikte düşünmeye niyetliyim. 🎬

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.