Bir film düşünün ki, memleketin en çok can alan meselelerinin başında gelen işçi ölümleri gibi bıçak sırtı bir konuyu ajitasyona başvurmadan, provoke etmeden, kırıp dökmeden bu denli naif ama aynı zamanda da vurucu bir şekilde anlatabilsin. Son olarak katıldığı 53. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünden En İyi İlk Film, En İyi Erkek Oyuncu ve İzleyici Ödülü başta olmak üzere 6 ödül kazanan Babamın Kanatları, 2 Aralık’ta vizyona giriyor. Toplumsal gerçekçi akımın son yıllardaki en iyi örneği olarak karşımıza çıkan filmin genç ve başarılı yönetmeni Kıvanç Sezer, sinemamızın geleceği adına umut veriyor.

Gizem Ertürk

Birçok “deneyimli” yönetmenin hayal kırıklığı yaratan yapıtının bir hayli fazla olduğu şu günlerde bu kadar sahici, güçlü ve ayakları yere basan bir ilk filmle karşılaşmak umut verici. Öncelikle hem bunun için hem de aldığınız tüm ödüller için tebrik ederim.

Çok teşekkür ederim. Bunu duymak benim açımdan mutluluk verici.

Bu kadar başarılı bir “ilk film” çekmeden önce neler yapıyordunuz?

Ben aslında mühendisim. Biyomühendislik okudum hatta ama hem üniversitede hem de sonrasında kısa film ile ilgileniyordum. Kendi imkanlarımızla filmler çekiyorduk, tiyatro ile ilgilendiğim bir iki yıl da var.

Oyuncu mu olmak istiyordunuz?

Hayır, bunların hepsi sinemayı daha yakından tanımak için bir araştırmaydı. Tiyatroya oyuncu yönetiminin nasıl olduğunu görmek için girmiştim.

Sonra?

Tüm bunların sonucunda o dönemde aldığım bir burs ile İtalya’ya gittim. Orada sinema kurgusu üzerine iki yıl eğitimi aldım.

Neden kurgu eğitimi almayı tercih ettiniz?

Kurgu eğitimi almanın önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’ye döndükten sonra kurgu üzerine mi yoğunlaştınız?

3-4 yıl televizyon kanallarında kurgucu olarak çalıştım. Ancak bu dönemde üretmeye, kısa film ve belgesel çekmeye devam ettim. Kısa metraj ve belgeselin tıpkı uzun metraj gibi çok önemli bir ifade formu olduğunu düşünüyorum. Tüm bunlar bana çok şey kattı.

HER BAŞARILI ERKEĞİN ARKASINDA BAŞARISIZLIKLA GEÇEN YILLAR VARDIR

Babamın Kanatları’nın hikayesi ilk ne zaman ortaya çıktı?

2012 yılında “Babamın Kanatları”nı uzun metrajlı bir film olarak çekmeye karar verdim. Bir şey yapmak hatta bir şeyi becerememek bile insana çok şey öğretiyor. Her başarılı erkeğin arkasında başarısızlıkla geçen yıllar vardır.

Kadın yok muydu o sözün orijinalinde?

Kadın da vardır tabii. (gülüyor)

TÜRKİYE’DE HER GÜN 3 İŞÇİ ÖLÜYOR

Peki gelelim hikaye, İbrahim’in hikayesini neden anlatmak istediniz? Ya da şöyle sorayım size bu hikayeyi anlatmalıyım dedirten şey neydi?

İlk başta yalnızca haberdi. 2010 yılında bir gazete haberi okumuştum. Ömer Çetin adında bir edebiyat öğrencisi harçlığını çıkartmak için çalıştığı okulun inşaatından düşerek ölüyor.

Mezun olabilseydi öğretmen olarak çalışacağı okulda inşaat işçisi olarak can vermesi büyük bir trajedi…

Evet, bunu biraz okuyup araştırmaya başladım. Daha sonra Türkiye’de günde en az 3 işçinin öldüğünü, işçi ölümlerinde Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü olduğumuzu öğrendim.

Ve böylece konu sizin için bir haber olmanın ötesine mi geçti?

Aynen öyle. Yani bu konu benim de sorunum olmaya başladı. O duygunun üzerine hikayeyi yazmaya başladım.

Projenin danışmanı olan yönetmen Özcan Alper ile yolunuz nasıl kesişti?

O dönemde Kadıköy’deki Nazım Hikmet Akademisi’nin sinema derslerini takip ediyordum. Orada Özcan Alper’in bir atölyesi vardı. Sinopsisi ilk okuduğunda ben yapımcı olsam, senaryonu yaz bu filme yapımcılık yapayım derdim, dedi.

Böylece Nar Film ile çalışmaya başladınız…

Evet, tüm bu süreç boyunca da Özcan Alper projenin danışmanı olarak hep bizimle oldu. Senaryonun oluşması ve sonrasında bütçenin bulunması 3 yıl sürdü.

Senaryoyu yazarken en çok nelere dikkat ettiniz, hassasiyet noktalarınız nelerdi?

Senaryo üzerine titizlenmem gerektiğini biliyordum, demlenmesi uzun sürdü. Bu hikaye doğduran deneyimlediğim bir yaşam pratiği olmadığı için oradaki tüm detayları yakalamam, iyi çalışmam gerekiyordu. Yani o konteynırlarda işçilerle çay içip sohbet etmek gibi detaylardan söz ediyorum. Özcan abinin yanı sıra yurt dışından bir senaryo danışmanı ile de çalıştım. 3-4 kere Almanya’ya gidip geldim. Senaryo bir filmin her şeyi… İyi bir senaryodan kötü film çıkabilir ama kötü senaryodan iyi film çıkmaz.

İNŞAAT İŞÇİLERİ VE SET ÇALIŞANLARI BİRBİRİNE ÇOK BENZİYOR

Size göre insanların filmi izlediğinde kendilerine bu kadar yakın hissetme sebepleri ne?

İnşaat işçileri normalde pek tanıyıp bilmediğimiz, içinde olmadığımız bir dünya gibi görülebilir. Ama bu anlatılan senin hikayendir diye bir laf vardır ya, o aslında bizim de hikayemiz.

Bunu biraz açmanızı istesem…

Örneğin sinema çalışanları ve inşaat işçilerinin çalışma şartları birbirine çok benziyor. Çalışma saatleri, riskleri, istihdam edilme şekilleri… O kadar aynıyız ki… Bunu fark ettikçe projeye daha da motive oldum.

Daha en başından “sınıfsal” bir meseleyi ele alıyorsunuz ancak propaganda yapmadan… Bu kadar “insanca” ve “birleştirici” bir pencereden bakabilmek meseleye, arayıp da bulamadığımız bir şey…

Bizi ayrıştıran değil birleştiren ortak acıların üzerine gitmek istedim. Orada birleşmemizi sağlamaya çalıştım. Ortada ağır, dramatik ve karamsar bir hikaye var. Ancak ajite etmemeye, seyirciyi hüngür hüngür ağlatmaya yönelik adımlardan kaçarak belirli bir denge gözeterek yapmaya çalıştım.

Seyircinin çok ağlaması iyi bir film olduğunu göstermiyor zaten…

Evet, seyirci hüngür hüngür ağladığı zaman bir katarsis yaşıyor. Sadece o karakter ve kişiliği üzerinden bir empati kuruyor. Ağlıyor, boşalıyor ve parantezi kapatıyor. Film orada bitiyor onun için.

Çok gülmek de aynı şekilde…

Biri gelip sürekli bizi gıdıklarsa bir süre sonra rahatsız olursunuz. Güzel, düşündürücü bir söz söylerse bu sizin için daha iyi bir etki bırakır. Bizim filmimizde de hikayenin arka plandaki o büyük resim, insanların ezildiği çarkları düşündürtmeye bir kanal açıyor.

Seyirci filminizden nasıl çıksın istersiniz?

Boğazına bir yumruk oturmuş gibi…

İBRAHİM’İ MENDERES SAMANCILAR’DAN BAŞKADI OYNAYAMAZDI

İbrahim rolü için Menderes Samancılar ismi başından beri var mıydı yoksa başka isimlerle de düşünmüş müydünüz o rol için?

İbrahim karakteri ortaya çıktığından itibaren o rol benim için Menderes Samancılar’dı. Bu rolün altından kalksa kalksa Menderes Samancılar kalkar, diye düşündüm. Onun haricinde bildiğim bir isim yoktu. Senaryoyu gönderdim, deneme çekimi yapmadan rolü teklif ettim. O da okudu, beğendi ve kabul etti. Diğerlerinin çok daha uzun birer süreci var.

Yusuf ve Nihal karakterlerini bulmanız uzun zaman aldı mı?

Onları bulmak yaklaşık 6 ay sürdü. Çift olarak casting yapmayı tercih ettim. İkisinin uyumu çok önemliydi. Kimseyi bulamadık, rastgele iki kişi olsun gibi bir şey olmadı. Diğer tüm oyuncular için de aynı özenle çalıştık. Bazı sahnelerde gerçek inşaat işçileri de rol aldı. Tüm bu süreçte Songül Karaaslan ile çalıştık. Bana güzel şeyler sundu, sunduğu o güzel şeylerin üzerine iyi bir cast yapınca doğru rollere gitmek daha kolay oldu.

Filminizde Ken Loach’un sinemasından esintiler var. Takip ettiğiniz, feyz aldığınız bir yönetmen mi?

Evet, bazı yönetmenleri özellikle takip etmeye çalışıyorum. Kean Loach’un sinemasını çok önemsiyorum, biricik bir sineması var. İran sinemasından mümkün olan tüm filmleri izlemeye çalışıyorum. Asghar Farhadi’nin güçlü ve sade filmler yapmasını örnek alıyorum. Öyle filmler yapabilmeyi çok isterim. Mecid Mecidi, Abbas Kiarostami, Cafer Panahi, Dardenne kardeşler sevdiğim yönetmenlerin başında geliyor. Bunların dışında İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve o eski 40’lı yılların filmlerini seviyorum. Bisiklet Hırsızları filmini örnek olarak verebilirim bu dönemden. Sosyal gerçekçi sinemanın dünyadaki farklı örneklerini ilham verici buluyorum.

BABAMIN KANATLARI ÜÇLEME OLACAK

Bundan sonraki filmlerinizi hep bu sosyal kaygıyla çekeceğinizi söyleyebilir miyiz?

Bu filmin şöyle bir özelliği var; karakterlerini ilk planda sınıfsal olarak ele alıyor. Bir sonraki filmimde bir aşk hikayesi anlatsam da işin sınıfsal boyutunu es geçmeden bir dünya kurmak isterim. Bir hikaye bana dokunuyorsa, onunla duygusal bir bağ kuruyorsam anlatmaya değer buluyorum. Babamın Kanatları üçlemenin ilk filmiydi. İkinci film o inşaatta ev bakan çiftin hikayesi olacak.

 

 

 

Gizem Ertürk
Gizem, 2007 yılında Trakya Üniversitesi Radyo – Televizyon Yayıncılığı Bölümü’nden mezun oldu. Okuldan hemen sonra, bir yıl Mirror isimli bir kültür sanat dergisinde editörlük yaptı. 2009 yılının başında Kanaltürk’te metin yazarlığı yapmaya başladı. 2010 başında ise Kanaltürk’te Klak isimli bir sinema programı hazırlamaya başladı, metin yazarlığını da sürdürüyor. 2008 yılından beri de sadibey.com’da yazılar yazıyor, röportajlar yapıyor ve bundan büyük keyif alıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.