Banu Bozdemir

 Bu sene 11. kez karşımızda olan, bizi kadınların sinemasıyla baş başa bırakan, onları bir kez daha anlamamızı sağlayan Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nden, festival koordinatörü Nil Perçinler ile konuştuk…

 Taa en başa dönersek, tamamen kadınlara yönelik bir festival fikri nasıl ortaya çıktı?

Uçan Süpürge’nin bundan on iki yıl önce kurulmasının sebebi büyük bir ihtiyaç olduğu anlaşılan, kadınlar ve kadın örgütleri arasında iletişimi ve etkileşimi sağlamaktı. Sinemada kadının görünürlüğünü arttırmak, kadın diliyle anlatılan hikayeleri duymak ve duyulmasına aracılık etmek için ise kuruluşundan bir yıl sonra kadın filmleri festivali yapmaya başladı Uçan Süpürge. Kadınların, yaşamı sanatla dönüştürme, sinemanın dilini kullanarak eşitsizliklere işaret etme ve aslında hep erkeklere ait olduğu düşünülen bu sektörde kendilerini ifade etme çabalarına katkıda bulunmak istiyor bu festival.

Sinemanın kadınlar üzerinde ne gibi bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Sinemanın pek çok açıdan kadınlar üzerinde etkisi var. Bu sebeple kadın hikayelerini erkek diliyle, toplumsal cinsiyet rollerinin dayattığı kalıplarla ve kadın bedeni üzerine kurulu hikayelerle değil kadının kendi hikayesini kendine dert edinen filmleri seyircimizle buluşturuyoruz. Ezberlerimizi tekrar ettiğimiz sürece ilerlememiz farklı bakış açıları kazanmamız mümkün değil. Bu sebeple sinemanın diliyle kadın dilinin buluştuğu yerlerde olmamız gerekiyor. Anlatabilmek, anlayabilmek ve paylaşabilmek için. Sinema kadınlar için önemli bir araç. İtirazları, kabulleri, hayalleri, protestoları dillendiren bir araç. Filmlerde izlediğimiz kadın karakterlerin öyküleriyle özdeşleştiririz kendimizi bazen; onun yerine koyarız ya da onunla uzaktan yakından ilgimiz olmadığını düşünür rahatlarız. Özdeşlik kurmak bizi “aslında hikayelerimiz birbirine ne kadar da benziyor” noktasına götürür çoğu kez; sinemada da bir kadın ortak paydası buluruz böylece.

Kadın olmak, aslında dünyadaki her şeye, her olaya iki kat daha fazla tepkili ve duyarlı olmayı mı gerektiriyor sizce?

Hayatta ikincil konumda kalan ve bu konumlarını fark eden kadınlar, tıpkı eşcinseller, azınlıklar, çocuklar gibi ihmal edilmiş topluluklar gibi daha duyarlı ve tepkili olmak durumunda. Her şeyden önce farkındalık lazım çünkü hepimize. Bunun biraz da hayatı okuma şekliyle de alakası var. Olduğu gibi kabul etmiyorsanız size sunulanları, itirazınız veya sorunuz varsa sisteme dair bir daha tepkisiz veya duyarsız olmanız mümkün olmuyor. Bu sebeple kadın olarak varlığını kabul etmek ve ettirmek için daha çok çaba sarf etmek gerekiyor hayatta. Tepkiyi hayata nasıl dahil ettiğiniz farklılık gösterse de duyarlı olmak önemli. Hayattan geri bırakılmaya çalışıldığımız, elimizi eteğimizi dünya meselelerinden çekmemiz öğütlenen, birey olarak varoluşumuzun koşullara bağlandığı bu dünya düzeninde, değil iki kat, kat kat tepki vermeliyiz sanki.

Ankara’da festival yapmanın olumlu ve olumsuz özellikleri nelerdir?

Ankara’da festival yapmanın gerçekten tam da birbirine zıt olumlu ve olumsuz tarafları var. Bir kere “sektörün” içinde olmanıza rağmen bir o kadar da uzakta olmak varlığınızı koruyan bir olumlu taraf sağlıyor. Bir diğer taraftan ise Ankara gün be gün yalnızlaştırıldı, unutulmaya yüz tuttu. Bu sadece Ankara özelinde değil ama tüm yatırımlar gibi kültür sanat alanındakiler de tamamen İstanbul hedefli yapılıyor ve algılanıyor. Bu da kendinizi gerçekleştirmek için varlığı elzem olan sponsor ve destekçilerinizin azalmasına veya yok olmasına sebep oluyor. 2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Şehri olma ihtimaliyle de Ankara tümden unutulmuş durumda. Ankara göz göre göre terk ediliyor. Hele tematik bir festival düzenliyorsanız, temanızda “kadın” ise ilk gözden çıkartılan gruplar arasında yer alıyorsunuz. Olumlu yanları da var tabii. Her şeyden önce dünyanın sineması Ankara’da buluşuyor; kadın sinemacıların bu alanın içinde harika işler ürettiğine tanıklık ediyor herkes. Bu tanıklığa aracılık ediyor olmak başlı başına güzel bir duygu. Ayrıca, filmler aracılığıyla verilen mesajların, siyaset ve bürokrasinin merkezi olan başkentte, siyasal süreçleri de etkilediğini söyleyebiliriz.

Festivalde kadınların çektiği filmleri bulmak da zorlanıyor musunuz? Sonuçta ülkemizde kadın yönetmenlerin sayısı bir elin parmakları kadar. Dünyada durum nedir?

Hiç zorlanmıyoruz aksine her sene yaptığımız ön çalışma ve araştırma kısmında kadın yönetmenlerin sayısının gittikçe arttığını, kadınların film üretmeye devam ettiklerini, yeni isimler kadar eski isimlerinde varlığını koruduğunu görmek sevindirici oluyor. Özellikle son yıllarda Türkiye’de kadınların iyi belgeseller yaptıklarını görüyoruz. Dünyada 20 bin erkek yönetmene karşılık yalnızca 600 kadın yönetmen var. Türkiye’de 2000 yılına kadar çekilmiş binlerce film arasında yalnızca 90 film kadınlar tarafından yapılmış ve bu filmleri çeken kadın yönetmenlerin sayısı 20’yi geçmiyor. Kadınları sinemadan da alıkoyan cam tavanlara rağmen, onlar yine de bir yolunu bulup yaratıyorlar, üretiyorlar.

Uçan Süpürge sadece festival yapmıyor tabii. Bizim bilmediğimiz, bize yansımayan bir sürü organizasyon, destek projeleri… Peki sizin el uzattığınız kadınların tepkisi ne oluyor?

Festival Uçan Süpürge’nin en çok bilinen tarafı olsa da aslında bütün bir yıl aktif olarak çalışan bir kadın sivil toplum örgütüyüz. Özellikle medya, internet haberciliği, televizyon ve radyo programları, film festivali gibi iletişimin pek çok alanını kullanarak kadın bakış açısını yaygınlaştırmak, eşitlikçi politikaların üretilmesi için bilinç yükseltme toplantılarını gerçekleştirmek, kamu kurum ve kuruluşlarını kadın konusunda buluşturmak için çalışıyoruz. Türkiye’de 81 ili de ziyaret etmiş bir örgüt olarak bu tecrübenin kendimizi yani kadınları tanımakta büyük bir etkisi olduğunu, yerel değişiklikler göstermesine karşın kadın konusunun, problemlerinin farklılıklar gösterse de temelde aynı olduğunu tecrübeyle sabit söylemek mümkün. Bu anlamda da kadınlarla buluşmalarımızda hep kendi hikayelerimizin çeşitli benzerlerini paylaşmış oluyoruz karşılıklı olarak. Kadınlar her yerde kalıpların içine sıkıştırılıyorlar. Bunun farkında olup çoktan kadın mücadelesinin bireysel veya örgütsel bir parçası olanlar olduğu gibi haklarının bilincinde veya farkında olmayan kadın arkadaşlarda oluyor.

Bu seneki programın içeriğinden kısaca bahseder misiniz?

8-15 Mayıs 2008 tarihleri arasında 11. Kez gerçekleştireceğimiz festivalin bu seneki teması “Kendin ol, düşlerini yarat!” Tüm festival filmleri Kızılırmak sinemasında yapılırken bir yandan da şehre kadınların ve öğrencilerin ayağına festivali taşıyoruz. Altındağ, Ankara İletişim Fakültesi, ODTÜ Gisam’da film gösterimleri yapıyoruz. 11 bölümden oluşan festival programının bu sene ki Sinemamız bölümünde Uçan Süpürge Onur Ödülü’nü alan Nilüfer Aydan ile Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nü alan Meral Çetinkaya’nın filmlerini izleyicisiyle buluşturuyoruz. Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI jürisinin katıldığı Her Biri Ayrı Renk bölümünde dünyanın dört bir tarafından filmler var. Selma Köksal’ın “Fikret Bey”i bu bölümde Türkiye’den gösterilen tek film. Bu sene Belçika’dan Chantal Akerman’ın toplu gösterimiyle buluşturuyoruz Ankara’da seyircileri. Virginia Woolf’un eserinden esinlenerek koyduğumuz “Kendine Ait Bir Oda” başlığı altından kadın yönetmenlerin çektiği edebiyat uyarlaması filmleri buluşturuyoruz. Bana özel başlığı altında bir tanesini Altyazı Sinema Dergisi Özel gösterimi ile bir diğerini ise Radyo ODTÜ katkılarıyla sunacağımız iki filmin yanı sıra bir de Sıkıysa İzle sloganıyla sunduğumuz festival izleyicisinin ilgisini merakla beklediğimiz bir filmimiz de var. Ayrıca “Erkekler Matinesi” başlığıyla sunduğumuz erk-ek-lik-ler üzerine odaklanmış kadın yönetmenlerin erkek hikâyelerini konu alan uzun ve belgesel filmlerimiz var. Ülkemizde geçtiğimiz günlerde öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca’ya adadığımız “Barış Ne Zaman” bölümünde kadınların gözüyle savaşı işleyen, eleştiren, gözler önüne seren filmleri izleyeceğiz. Mania Akbari’yi ilkinde oyuncu ikincisinde yönetmen olarak gördüğümüz 10 ve 10+4 filmlerinin ardında Mania Akbari ile de söyleşme imkanı bulacak seyirciler. Belgesel ve kısalarında programda önemli bir yeri olan program sözel bölümler, buluşmalar, atölye çalışması, modern dans gösterimi gibi çeşitli etkinliklerle de izleyicisini karşılamaya hazırlanıyor.

‘Kendin ol, düşlerini yarat’ güçlü bir slogan. Hep güçlü olmak mümkün mü?

Hayatta en zor şeylerden biri aslında kendin olmayı başarabilmek olsa gerek. Hep güçlü olmak mümkün değil, olmak zorunda da değiliz zaten. Bunun için önce kendini, sonra toplumu, sonra toplumda konumlandırıldığın yeri ve ardından çevrendekileri algılayışının da önemi var. Bir düşü yaratmak o düşe sahip olabilme isteğiyle de alakalı. Bunun için gücün değil düşün peşine düşmek gerekiyor sanırım.

Bu sene İran’dan da filmler var. Sonuçta İran’daki kadınların durumu bizden daha zor gibi görünüyor. Ama onlar film çekme konusunda daha aktifler… Bu konuda neler söylersiniz?

Festivalde hemen her sene İran’dan filmlerimiz oluyor. İran’da kadınlar çok iyi filmler üretiyorlar kısıtlı imkanlarına hatta imkansızlıklarına rağmen. Tahmineh Milani, Rahshan Bani Etemad, Merziyeh Meşkini gibi önemli kadın yönetmenler var İran’da. Güçlüklere, engellere rağmen sözlerini söylüyor, filmlerini çekiyorlar. Bize de filmlerini seyirciyle paylaşmak düşüyor çünkü filmler aslında kendi sözlerini söylüyor.

Festivalde yaşadığınız en güzel anılar, en güzel şeyler neler oluyor?

Film festivalleri, seyirciyi, yönetmeni, oyuncuyu, sinema eleştirmenini aynı platformda buluşturarak yeni projelerin doğmasına, ilişkilerin gelişmesine katkı sağladığı için önemli buluşma zeminleri. Festival esnasında en güzel anlardan biri ise o yoğun temponun arasında sinema salonuna kurulup film izleme şansına sahip olmak oluyor bizler için.

Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

8 Mayıs’ta Ankara’da Devlet Opera ve Balesi’nde yapılacak olan Açılış Gecesi’nin ardından bir hafta boyunca Kızılırmak sinemasında tüm sinemaseverlerle buluşmayı bekliyoruz. Bu yıl festival biletleri arasında öğrenci tam ayrımı yapmadık. Tek fiyat 5 ytl ile istediği filmi izleme imkanı bulacak festival izleyicisi. Herkesi bekliyoruz. Ayrıntılı bilgiyi www.ucansupurge.org adresinde bulabilirsiniz.

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.