Senaryosunu Todd Philips ve Scott Silver’in kaleme aldığı, yönetmenlik koltuğunda Todd Philips’in oturduğu film, DC çizgi roman şirketinin en popüler karakterlerinden uyarlanmakta.

Joker karakteri süper kahramanlar arasında çok farklı bir konumda yer alıyor. Son yıllarda sinemayı adeta fetheden süper kahraman endüstrisi, Marvel ve DC şirketlerini de defalarca karşı karşıya getirmekte. Marvel yarattığı sinema evreninde dizi tutarlılığında ilerleyerek seyircinin isteklerini karşılayabiliyor. DC ise sinema evreni yaratamasa da solo filmleri ile büyük beğeni kazanıyor. Çizgi romanlarına baktığımızda DC şirketinin karakter sayısı belkide Marvel’in onda biri. Az karakteri olmalarına karşın her karakterin öyküleri derinlemesine işleniyor ve oldukça kaliteli biçimde işlenmiş. Joker ise bunların başını çekenlerden.

Sinemada defalarca karşımıza çıkan Joker birçok kişi tarafından canlandırıldı. 1966’da Cesar Romero tarafından canlandırılan karakter daha sonra Tim Burton yönetimindeki Batman filminde Jack Nicholson tarafından hayat buldu. Burton’un filmi ile Nicholson kült bir profile bürünmüştü ve akıllara kazınmıştı. Aradan yaklaşık 20 yıl geçti ve Christopher Nolan’ın yönetimindeki Batman üçlemesi Joker karakterini tekrar gün yüzüne çıkardı. Ölümünden sonra Oscar kazanacak kadar iyi bir performans ile Heath Ledger kuşkusuz en beğenilen Joker oldu ve ölümü ile ölümsüzlüğe ulaşmıştı. Dolayısıyla çıtayı oldukça yükseğe koymuştu. Ardından gelecek performansın da üste bir şey koyması gerekiyordu. 2016 yılında çekilen Suicide Squad filmi de bu kanının kurbanı olmuştu. David Ayer’in stilize dokunuşu ve aceleci tavırları yüzünden Jared Leto performansı çok geri planda kalmıştı. Silinen Joker sahneleri de bu durumu pekiştirmişti. DC şirketi ise Jared Leto hakkında düşündüğü birçok projesini rafa kaldırmak zorunda kalmıştı. Joker’in anlatılmaya değer bir hikayesi vardı fakat bunun tek yolu bağımsız bir solo film çekmekti. Çünkü yaratılan evren son derece vasat bir öyküye sahipti. Bu yüzden kolları sıvayan DC bağımsız bir film yapmaya yöneldi. Başta yönetmenlik ve yapımcı koltuğunda Martin Scorsese oturacağı söyleniyordu fakat daha sonra Todd Philips’de karar kılındı. Başrol olarak da Joaquin Phoenix seçildi.

Phoenix şüphesiz başarılı bir oyuncu. The Master, Her, Walk the Line gibi işler başta olmak üzere bağımsız filmlerde boy gösteriyordu. Dolayısıyla oyuncu seçimi hayran kitle tarafından olumsuz bir tepki almadı.

Filmin konusuna gelecek olursak yönetmen Todd Philips verdiği bir röportajda “önce filmi yazdığını ardından Joker karakterini” yerleştirdiğini açıklamıştı. Dolayısıyla çizgi roman motifleri filmin yalnızca süslemesinden ibaret. Film daha çok hastalıklı olduğu düşünülen bir toplumu yeniden yaratmak için kaostan beslenen bir adamın hikayesini konu alıyor.

Yıllarca Batman filmlerinden bildiğimiz Gotham, toplumsal eşitsizliğin revaçta olduğu bir şehirdir. Kapitalist düzenin ve kaosun hakim olduğu şehirde sınıflar arasında uçurum bulunmaktadır. Alt kültür son derece mutsuz ve refah düzeyi düşüktür. Tabakanın üst kesimi ise kibirlidir. Arthur Fleck ise bu kaotik toplumda insanları güldürmeye çalışan bir palyaçodur ve hayali Robert De Niro tarafından canlandırılan “Murray Franklin Show” adlı stand-up programına katılmaktır. Aynı zamanda hasta olan annesine bakmaktadır. Gençler tarafından saldırıya uğraması sonucu kendisini koruma kararı alır ve iş arkadaşından silah alır. Bu silahı çocuklara gösteri yaparken cebinden düşürmesi sonucu işinden olur ve karakterimiz iyice dibe vurur. Yaşadığı toplum gibi çıkmaza giren Fleck, günün birinde 3 adet genci öldürür ancak öldürdüğü gençler, şehrin önde gelen aile şirketi Wayne Holding’in çalışanlarıdır. Toplumda kıvılcım etkisi yaratan bu durum, Fleck’in maskesi ile birlikte adeta bir akıma dönüşür ve isyan başlar.

Gustave Le Bon’un da dediği gibi “kitle şuursuzdur”. Dolayısıyla bir sembolün peşinden radikal bir şekilde ilerlemesi kolaydır. Devlet kurumuna karşı tek direnişleri anarşi ve kaostan geçer. İlkel silahlarla şiddete başvurmaları tek dayanaklarıdır. Palyaço maskesi ise elbette çok manidar…

Joaquin Phoenix film için oldukça kilo vermiş elbette. Ancak akademi ödülünü kazanmasında bu sadece görsellik. Mimikleri ve anlık duygu değişimlerinin yanı sıra doğaçlama olduğu açıklanan performansları oldukça başarılı. Kuşkusuz dans sahnesi en akılda kalıcı olanıydı…

Müzikleri ise daha önce Reha Erdem ile de çalışmış olan, İzlandalı Hildur Guðnadóttir bestelemiş. Psiklojik türde ilerleyen film için gerilim dozu yüksek şarkılar bestelemiş. Keman sesi genelde bu temada çok kullanılmakta. Joseph Bishara’nın Ruhlar Bölgesi ya da Clint Mansell’in Bir Rüya İçin Ağıt bu türün çeşitli örneklerinden. Guðnadóttir de bu detayı iyi değerlendirerek Oscar’ı hak etti demek zor değil.

New York Times ya da Wall Street Journal gibi mecralarda filmin şiddet meşrulaştırması mesajı taşıdığını veya faşist tutumla ilgi çekici bir içeriğe sahip olmaması gibi olumsuz yorumlar da yapıldı. Zira filmin vizyona girmeden önce Venedik’ten ödül ile dönmesi filmi gündeme oturtmuştu. Variety, Guardian, Empire gibi daha prestijli mecralar ise gerçek hayata uyarlanan çizgi romanın başarılı bir iş olduğunu söylemekte.

Elbette dört dörtlük film yoktur fakat Joker’in altı doldurulmamış bir film olduğunu söylemek oldukça acımasız bir yorum olur. Referanslarından yola çıktığımızda filmin kalitesini tekrar anlayabiliyoruz. King of Comedy, V for Vendetta, Requem For a Dream, Taxi Driver, Modern Times gibi filmler başta olmak üzere birçok yapıma selam duran film dönem filmi olmasından dolayı Gotham kenti profilini de bu detaylarla süsleyebiliyor.

Hangover üçlemesinden bildiğimiz Todd Philips, seyirciye düz bir kurgu sunmuyor. Türk sinemasında Ümit Ünal’ın Nar filmi de belki bir örnek sayılabilir. Yaşananların birer hayal mi yoksa gerçek mi olduğu sorusunun cevabını seyirciye bırakıyor. “Son şakasını yapan” Joker, paradoks bir halde final veriyor.

DC, solo filmleri ile göz kamaştırmaya devam ediyor fakat bu filmi ile oldukça farklı bir prestij kazandı. Çizgi romanlarda unutulup gidilen bu denli anti kahramanların realist bir pencerede sunulması temennisiyle.

Film Box Office Türkiye verilerine göre ülkemizde yaklaşık 1.8 milyon kişi tarafından izlenerek 36.9 milyon lira civarı gelir elde etmiş. Boxofficemojo.com verilerine göre ise 1.07 milyar dolar hasılat elde etmiş.

 

erdinc bozkurt
3 Temmuz 1996 yılında Bodrum’da doğdum. Sinemaya olan merakım ilk olarak oyunculuk ve tiyatro ile başladı. Ortaokul yıllarımda televizyonda yayınlanan Çok Güzel Hareketler Bunlar adlı program, tiyatro skeçleri yazmama ve okulda oynamamda etkili oldu. Liseye geçtikten sonra yazdığım tiyatro skeçleri yerini film senaryolarına bıraktı. Her gün film izleyerek sinemalar.com da amatör yorumlar yazmaya başladım. Uşak Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü okumaya başladım ve sinemanın toplumsal boyutlarını incelemeye başladım. Lisans Bitirme Tezi’mi “Sinemada Amerikan Milliyetçiliği: Süper Kahraman Filmleri Üzerine Değerlendirme” çerçevesinde ele aldım. Yüksek lisansa hazırlanmaktayım ve yüksek lisans tezimi, yaşadığım yer Bodrum’un geçmişten günümüze kültürel ve sinema mekanı açısından dönüşümü üzerine yazmayı hedefliyorum.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.