Feminizm ve sinema ilişkisi, sinemanın ilk yıllarına kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip… Film teorisi ve eleştirisi bazında feministler, sinemayı erkekler ve erkeklik hakkında olduğu kadar, kadınlar ve kadınlık hakkında söylenceleri de sunan bir kültürel eylem olarak ele alıyorlar.[1] Ata erkil sinemaya karşı durarak, kadın rollerine olan erkek bakış açısını incelemekle işe başlayan feminist kuram, bugün dünyanın pek çok ülkesinde üretilen kadın odaklı filmlerin de çıkış noktasını oluşturuyor.

Feminist teori, esasen 1960’lı yıllarda bilimsel bir ağırlık kazanıp güçlenmeye başlasa da, ilk feminist yönetmenler sinemanın doğduğu yıllarda ortaya çıktı. Bilinen ilk kadın yönetmen ve konulu filmin de öncü isimlerinden Fransız Alice Guy’dan, kürtaj konulu ilk uzun metraj filmini çeken Lois Weber’e değin pek çok isim, sinemada kadın varlığını gösteren ve erkek egemen bakışın ilk farkına varan sinemacılar oldular.[2] Avrupa’ya nispeten daha rahat bir ortam oluşturan Amerika’da görülen ilk kadın yönetmenlerden bu yana, sayısız ülkeden kadının toplumsal hayattaki konumu sorgulayan, eşitsizliği irdeleyen, erkek bakışını veyahut kadın algısını açıklamaya girişen sinema filmleri yapıldı.

İşte Orta Doğu’nun yasaklı kadınları, Avrupa ve Amerika’nın kadın istismarını ya da cinsel kimliklerini inceleyen filmleri gibi çok geniş bir yelpazede değerlendirebileceğimiz feminist sinemanın en göz alıcı örnekleri…

Ukrayna asıllı Amerikalı bir yönetmen ve oldukça nev-i şahsına münhasır bir kişilik olan Maya Deren’in, Meshes Of The Afternoon’u (1943) avant-garde türüne mensup deneysel kısa metrajı olmakla birlikte kadın bakışına, içeriden bir yaklaşım getiren ve rüya gibi imgelerle anlatımını destekleyen filmidir. Yine Fransız Yeni Dalga’sının büyükannesi olarak tanımlanan Agnès Varda, 1962 yılında çektiği Cléo de 5 à 7, 1977 tarihli One Sings, The Other Doesn’t ve 85 mahsulü Sans Toi, Ni Loi gibi filmleriyle feminist sinemaya katkı sağlayan yönetmenlerden. Özellikle 70’li yıllarda verilen kürtaj mücadelesini konu alan ve Fransız kadın hareketinden etkilenen filmi One Sings, The Other Doesn’t önemli feminist filmler arasında kabul ediliyor.

Ida Lupino’nun, Katolik bir okulda yetişkinliğe adım atan genç kızların dünyasına yolculuk yapan The Trouble with Angels (1966) filminin yanı sıra, Belçikalı yönetmen Chantal Akkerman’ın dul bir ev kadını ile annesinin hayatını anlattığı Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975) filmi ve Alman sinemasının öncü isimlerinden Margarethe von Trotta’nın gelenekselleşmiş toplumda kadın rollerini reddeden Three Sisters üçlemesi yine önde gelen yapıtlardan arasında…

1980’li yıllara ait eserlerden, Amerikalı yönetmen Susan Seidelman’ın Smithereens’i (1982), merkezine mükemmel olmayan bir kadını alan punk bir filmken, Marleen Gorris imzalı A Question of Silence (1982) bir kadının yönettiği ve yabancı film dalında ilk kez Oscar alan film oldu. Kanadalı yönetmen Patricia Rozema’nın I’ve Heard the Mermaids Singing’i (1987) tuhaf bir ofis çalışanı kadının rekabet ve hayal kırıklıkları üzerine söylem geliştirirken film, ünlü feminist akademisyen Camille Paglia’nın da beğenisini kazanmış. Yine İtalyan yönetmen Adriana Monti’nin bir grup ev kadının etrafında geçen hikâyeleri konu alan filmi School Without an End’i (1983) ile bir sonraki feminist filmi The Piano sayesinde Altın Palmiye’yi kucaklayacak olan Jane Champion’ın uzun metrajı Sweetie (1989) ruhsal rahatsızlığı olan bir kardeşin, etrafındaki kız kardeşlere bakışı üzerine etkileyici bir anlatım geliştiriyor.

90’lı yıllarda sayıca artış gösteren feminist filmlere gelince… Uzak Doğu’nun bağrından kopup gelen Farewell China (1990), Clara Law imzası taşıyor ve Asya’dan Amerika’ya göç esnasında kadınların yaşadıklarına odaklanıyor. Ann Hui, otobiyografik filmi Song of the Exile (1990) ile Japon kültürü, aile ve kimlik sorunlarını inceliyor. Julie Dash, ilk uzun metraj filmi Daughters of the Dust (1991) ile Afrika-Amerikan kadınının 1900’lerin başındaki yaşamına değinirken; Michelle Parkerson, Storme: Lady of the Jewel Box (1991) yapımı belgeseliyle LGBT aktivisti Stormé DeLarverie’nin hayatına odaklanıyor. İngiliz – Nijeryalı yönetmen Ngozi Onwurah’nın otobiyografik kısa metrajı The Body Beautiful (1991), beyazların hâkim olduğu moda dünyasındaki modellik kariyerinden hareketle ırksal ve cinsel kimlikler üzerine söylev geliştiriyor. Vietnam savaşı sırasında arkadaşlarıyla “it dalaşı” adı verdikleri çirkin bir oyuna dâhil olan Eddie’nin, Rose ile tanışması ve ondan hoşlanmasını anlatan Dogfight (1991) da Nancy Savoca’nın insan farklılıkları konusundaki söylemlerini içeriyor.

Ve sonunda feminist sinemacılar vites yükseltip kadın cinselliğini sinemalaştırmaya başlıyor. Lezbiyen yazar ve yönetmen Monica Treut’ün dört kısımdan oluşan ve cinsellik ile feminizme enteresan bir yaklaşım getiren belgeseli Female Misbehavior (1992) ve Marion Hänsel’in Between Heaven and Earth (1992), hamile bir kadının doğmamış çocuğuyla birlikte dünyayı sorgulamasını anlatan bilim kurgu eseri söz konusu yıllara ait yapıtlardan… Sally Potter’ın Virginia Woolf’tan uyarladığı Orlando (1992), 400 yıl boyunca hiç yaşlanmadan iki farklı kimlikle yaşayan İngiliz bir aristokratın yaşamını ele alırken, Tilda Swinton’ın muhteşem performansıyla da göz dolduruyor. Hatta Underground filmlerin kraliçesi olarak tanımlanan Sarah Jacobson’dan I Was a Teenage Serial Killer (1993), sinemada kadın seri katillerin ender yansımalarından biri oluyor. Film, erkekleri öldüren bir seri katilin yaşadıklarından yola çıkarak feminizme değinmeyi ihmal etmiyor. Benzer bir biçimde Amy Heckerling’den Clueless (1995) ünlü yazar Jane Austen’ın Emma karakterinin enteresan bir yorumuyla komedide kadın varlığını güçlendirmeye çalışırken; Mary Harron, I Shot Andy Warhol (1996) ile merkezine aldığı radikal feminist manifesto SCUM yazarı Valerie Solanas’ın yaşadıklarıyla erkeklerdeki kadın düşmanlığını irdeliyor.

Nihayet 2000 sonrası… Lynne Ramsay’in enteresan ve donuk bir kadın karakterin hikâyesine yer verdiği filmi Morvern Callar (2002), sevgilisi ölen bir kadının bu duruma yaklaşımı ve tepkileri üzerinden tuhaf bir portre çıkarırken; Florence Ayisi ve Kim Longinotto’nun belgesel türündeki Sisters in Law’u (2005), Kamerun’da görev yapan kadın aile mahkemesi hâkimlerinin kadınlar ve çocuklar için adalet arayışlarını etkileyici bir dille aktarıyor. Catherine Breillat’ın femme fatale bir karakterden hareketle feminizme değindiği The Last Mistress’i (2007), seyircisini 19. yy Paris’inde yolculuğa çıkarırken, Lucrecia Martel’in Arjantin’in siyasal ortamı çerçevesinde kurguladığı The Headless Women’ı (2008), bir kadının ölümcül bir kaza sonrası yaşadıkları üzerine kuruyor hikâyesini. Kelly Reichardt’ın hayata yeniden başlayamaya çalışan bir kadını merkezine aldığı Wendy and Lucy (2008) cinsel ve sosyal eşitsizliklere değinen bir film oluyor; Shirin Neshat ve Shoja Azari’nin birlikte yönettikleri Women Without Men (2009) İranlı dört kadının hayatları üzerinden 1953 yılı Tahran’ına bakış atıyor… Ava DuVernay’nın I Will Follow’u (2010) çok boyutlu karakterleriyle; Nadine Labaki’nin Caramel (2007) ve Where Do You Go Now (2011) filmleri de Lübnan’ın siyasi karmaşalarıyla öne çıkan yapıtlar oluyor.

Son olarak, Sini Anderson’ın The Punk Singer’ı (2013) ‘Riot Grrrl’ hareketinin kurucularından, feminist ve art-punk aktivisti Kathleen Hanna’yı ele aldığı filmi; tamamı Suudi Arabistan’da bir kadın yönetmen (Haifaa Al Mansour) tarafından çekilen ilk uzun metraj film olan Wadjda (2012) ve İran’ın ilk vampir filmini çeken Ana Lily Amirpour’un A Girl Walks Home Alone At Night’ı (2014) değinmeden geçemeyeceğimiz feminist eserler arasında yer alıyor.

 

 

[1] Anneke Smelik, “Feminist Film Teorisi”, Çev. Gamze Deniz, www.arsivbelge.com, Son Görülme Tarihi: 17.03.2016.

[2] Mehmet Arslantepe,”Sinemada Feminist Teori”, 3. Uluslararası Bir Bilim Kategorisi Olarak Kadın: Edebiyat, Dil, Kültür ve Sanat Çalışmalarında Kadın Sempozyumu, 28-30 Nisan 2010, Selçuk Üniversitesi, Dilek Sabancı Devlet Konservatuarı, Konya.

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.