İspanyol sinemasının yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Carlos Saura denilince akla gelen şeylerden biri kuşkusuz, İspanyol kültürünü ölümsüzleştiren filmleridir.

Dans ve müziğin müthiş uyumunu, her biri bir fotoğraf karesini andıran büyüleyici bir görsellikle sunan Saura’nın bu başarısında, gençlik yıllarında fotoğraf sanatçısı olmasının büyük etkisi vardır. Filmlerinde, sanatın hemen her dalını ustalıkla kullanan yönetmen, bununla sınırlı kalmayıp ülkesinin siyasi çalkantılarına ve sosyal bunalımlarına da değinmeyi ihmal etmez. İspanya İç Savaşından Franco dönemi baskılarına, ulusal danslardan ve müziklere kadar uzanan geniş film yelpazesiyle Carlos Saura günümüzde, dünya sinemasının önemli yönetmenleri arasında sayılmaktadır.

Avukat bir babaya, piyanist bir anneye ve ressam bir kardeşe sahip olan Carlos Saura’nın, çok küçük yaştan itibaren sanat aşığı biri olarak büyümesi ve filmlerinde müzikten, dansa, resimden, baleye ve tiyatroya kadar birçok sanat dalının yansımalarını görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim kendisi de, fotoğrafçılığa merak salmasından sonra, bir süre profesyonel olarak fotoğrafçılık yapar ve mühendislik eğitimini yarıda bırakarak asıl ilgi alanı olan sinemaya yönelir. Ancak ülkeyi demir yumruğuyla yöneten General Franco iktidardayken sinemada, siyasi mesajlar vermek sansürü kaçınılmaz kılmaktadır ve Saura’nın ilk uzun metrajı olan Los Golfos (Sokak Serserileri) ile birlikte La Caza (Av) filminin de sansürle tanışması kaçınılmaz olur. Bunun üzerine dönemin diğer yönetmenleri gibi alegoriye başvuran yönetmen eserlerinde, çocukluğuna rastlayan İspanyol İç Savaşına da bolca göndermeler yapar. Bilhassa 1990 yılında çektiği Ay Carmela! iç savaşı anlatan önemli filmlerden biridir. 1975’te Franco’nun ölümünden sonra sanat filmlerine yönelmeye başlayan yönetmen, Federico Garcia Lorca’nın aynı adlı eserinden Bodas de Sangre’yi (Kanlı Düğün), Prosper Mérimée’nin Carmen’ini ve Manuel de Falla’nın El Amor Brujo’sunu (Büyülü Aşk) uyarlayarak dünya çapında üne kavuşur. Bu filmlerinde dans ve müziği bir hikâye çerçevesinde bir araya getiren Saura, Sevillanas ve Flamenco’da ise bu tarzın dışına çıkarak sinemayı tam anlamıyla dansın hizmetine sunar. Artık yönünü seçmiştir Carlos Saura, dans ve müziktir onun tapınağı. Önce alıp Arjantin’e götürür izleyicisini; tangoyla, aşkın dansıyla buluşturur. Ardından İspanya’ya getirir yeniden, flamenkonun ateşine bırakır. Sonra İber yarımadasının en ucuna, Portekiz’in fadolarıyla mest olmaya çağırır… Aralarda, İspanyol ressam Goya’nın dünyasına gitse, üstadı Luis Bunuel’e saygı duruşunda bulunsa da dansı sinemalaştırmaktan vazgeçmez. Bambaşka bir sinema tarzı koyar ortaya, seyircileri için de eşi bulunmaz eserler yaratır.

Tango, İberia ve Fados… Üç ülke, üç kültür, üç ayrı lezzet… Dansın ve müziğin ritmine kendinizi bırakabileceğiniz üç harika film… Herkesin sevmeyeceğini tahmin ettiğim ama beğenenlerin de, unutulmaz bir deneyim yaşayacaklarına emin olduğum filmler bunlar. Keyifli okumalar…

 

 

 

Tango (1998)

İberia ve Fados ile karşılaştırdığımızda, içinde bir hikaye barındırması sebebiyle onlardan farklı bir yerde duran Tango, Sevillanas ve Flamenco ile İspanyol sularında gezinen Carlos Saura’nın, bu kez Arjantin’in ulusal dansıyla olan yolculuğunu anlatıyor. Dans, müzik ve görselliğin mükemmel uyumunu sunan Tango aynı yıl, Arjantin’in En İyi Yabancı Film kategorisinde Oscar adayı olmuş.

Fonda Lalo Schifrin’in Los Inmigrantes’iyle, bir Buenos Aires sabahıyla açılan film, Mario Suarez (Miguel Angel Sola) isimli bir yönetmenin, bir tango müzikalinin senaryosunu okumasıyla başlıyor. Arjantin’de ün salmış bir yönetmen olmasına karşılık, hayatı karmakarışık olan ve eşi Laura (Cecilia Narova) tarafından terk edilen Mario’nun, filmin ilk dakikalarında bir de trafik kazası geçirdiğini öğreniyoruz. Fakat bu olay bana göre daha çok Mario’nun duygusal dünyasını simgeliyor. Çünkü uzunca bir süre bastonla dolaşmak durumunda kalan Mario, duygusal anlamda ciddi bir bunalım içerisine giriyor. Bastonla simgelenen desteği ise daha sonra Elena (Mia Maestro) isimli bir dansçısında buluyor ve onunla ilk buluşmasından sonra da bastonu bırakıyor. Asıl hikaye, bu noktadan sonra, Elena’nın ortaya çıkışıyla başlıyor çünkü Mario’nun çekeceği müzikalin yüzde ellilik bir kısmını finanse eden Angelo Larroca (Juan Luis Galiardo) adlı bir mafya babası, Elena’ya aşık. Zaten Elena’yı kadroya dâhil etmesi için Mario’ya öneren de yine kendisi oluyor. Ancak Mario’nun tek sıkıntısı Elena’ya âşık olması değil çünkü filminde, Franco döneminin faşist rejimine, asker baskısına, sorgulanmalara, kaybolan insanlara, işkencelere gönderme yapmak istiyor. Fakat filmi finanse edenler tarafından bu mesajlar lüzumsuz ve aşırı bulunuyor. Ve Mario kendisini bir anda, hem filmini bir araya getirecek parçaları birleştirmeye çalışırken, hem Elena’yla Laura arasında duygusal gel-git yaşarken, hem de filmine müdahale etmek isteyenlerle mücadele ederken buluyor.

Müzikalde, faşist iktidara yapılan göndermeleri, ilk dönem filmlerinde olduğu gibi alegorik bir üslupla ortaya koyan Carlos Saura, yine izleyicisini çoğu kez kurguyla gerçek arasında bırakıyor. Rüyaların, hayallerin hatta yaşananların bile kimi zaman müzikale mi yoksa filme mi ait diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Ama tüm bunlardan daha önemli bir şey var ki, o da Tango’nun muazzam görselliği… Her sekansın, bir fotoğrafçının elinden çıktığını kanıtlamaya çalışırcasına etkileyici renklerden, ışıklardan, gölgelerden oluşan kareler… Dansçılarla müziğin müthiş uyumuna eklenen renklerle Tango’da, sahnelerin büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz. Özellikle Laura ve Elena’nın bir erkek dansçıyla birlikte yeşilin ağırlıklı olduğu bir sekanstaki dansları ile filmin başında Laura’nın gösterisi muazzamdı. Kullanılan özel donanımlar sayesinde ortaya çıkan bu sekanslar, tango gibi eşsiz bir dansın filmini unutulmaz kılıyor.

Cannes’dan, Goya’dan ve Arjantin’den ödüllü Tango, en başından itibaren sizi alıp başka diyarlara götüren nefes kesici bir film. Arjantin’in ulusal dansının, Carlos Saura’nın ellerinde her biri, birbirinden güzel ve büyüleyici sekanslara dönüştüğü Tango, benim gibi Latin kültürünü ve sinemasını sevenlerin kaçırmaması gereken eşsiz bir deneyim. Soluksuz izleyeceksiniz!

 

Iberia (İberya) 2005

Romantik dönem İspanyol bestecilerinden Isaac Albeniz’i dünyaca ünlü bir piyanist yapan eseri, İspanyol şenliklerini anımsatan ve on iki piyano parçasından oluşan İberia Süiti’dir. İber yarımadasının ve bilhassa İspanya’nın çok kültürlü yapısının bir bileşimi olan bu başyapıtı, Carlos Saura, genel hatlarıyla esere sadık kalarak sinemaya uyarlamış ve ortaya birbirinden bağımsız muhteşem dans gösterileri çıkarmış. İspanya’nın önde gelen dansçı ve müzisyenlerini bir araya getiren film, İberia Süiti’nin bestelenişinin yüzüncü yıl dönümünde eseri beyazperdeye aktarıyor.

Albeniz’in ilk defterinin başlangıcı gibi Evocacion isimli bir bölümle giriş yapan Iberia, tıpkı bestecinin eserinde olduğu gibi bölümlerden oluşuyor ama farklı bir sıralamayla. İspanya’nın bazı şehirlerinin ya da bölgelerinin isimlerinden oluşan bölümlerde, yörenin kültürüne has danslar, kıyafetler sergileniyor; müzik, her bölümde yeni enstrümanlarla çeşitleniyor. Genel olarak Albeniz’e sadık kalınıyor ancak eser dans ritmine uygun bir hale getiriliyor ve flamenkonun yanı sıra folk, bale ve modern dans gösterilerini de izliyoruz. Özellikle Cadiz bölümünde Flamenko-Jazz karışımı gösteriye bayıldığımı söylemeliyim. Ama Iberia’nın en etkileyici kısmı hiç kuşkusuz, Albeniz’in de eserinin en zor bölümlerinden biri olan Asturias’tı. Bu sekansta Sara Baras’a, çellosuyla aynı zamanda filmin düzenlemelerini de yapan Rogue Banos eşlik ediyor ve muazzam bir iş çıkıyor ortaya. Zaten, Iberia’nın en harika dans gösterilerine imza atan Sara Baras, her ne kadar bazı bölümlerde sanki kendi için dans ediyormuş havası verse de, flamenkonun büyüsüne kapılmanıza engel olmuyor; çünkü Baras gerçekten olağanüstü…

Bunların dışında Cordoba’daki doğu ezgileri, Corpus Sevilla’daki Estralla Morente’nin büyüleyici sesi, El Abaicin’deki ateş dansı… Hepsi ayrı birer şaheser olan görsel ve işitsel şölenler… Tango’dan farklı olarak herhangi bir kurguya ya da hikâyeye sahip olmayan Iberia, birkaç küçük konuşma dışında neredeyse diyalogsuz ilerliyor. Yaşlısıyla, genciyle, çocuklarıyla bazen bir dans dersi, bazen de bir dans gösterisi havasında geçen film, stüdyoda, teatral bir havada, Saura’nın tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi ışık ve gölge oyunlarıyla sergileniyor. Dekor olarak genelde aynaların kullanıldığı Iberia’da, bazen film ekibini bile görüyoruz. Bölümler arasında her hangi bir geçiş uyumu ya da bir hikâyesinin olmaması, bazı izleyiciler için konsantrasyonu sağlama açısından zorlayıcı olabilir fakat sonuna kadar izlendiğinde, Iberia’nın damakta harika bir tat bırakacağına emin olabilirsiniz.

Film boyunca çeşitli sekanslarda, Albeniz’in fotoğraflarını gördüğümüz Iberia’nın final bölümü ise, Albeniz’in vurguladığı türden bir çeşitliliğe göndermelerle dolu. Farklı yaşlarda, ırklarda, dillerde dinlerde ve renklerde olan insanların bir araya toplanması ve dans etmesiyle, İspanya’nın o çok kültürlü yapısı gözler önüne seriliyor. Ve nihayetinde hepsini birleştiren unsurun da, Flamenko olduğunun altı çiziliyor.

Ülkemizde, 2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterilen Iberia belgeseli, Goya Ödülleri’nde En İyi Sinematografi dalında ödüle layık görülmüş. Genel hatlarıyla dans gösterilerinden oluşan bu filmin her kesimden izleyiciye hitap ettiğini söyleyemesem de, izlemeyi denemenizi tavsiye ederim.

Fados (Fadolar) (2007)

Fados, kökenleri 19. yüzyıla dayanan, Portekizlilerin meşhur halk müziği fadonun, Carlos Saura’nın ellerinde yeniden can bulduğu bir film. Flamenko, tango gibi ulusal dansları beyazperdeye aktararak ölümsüzleştiren İspanyol yönetmen, bu kez bizleri, Portekiz’in fadolarında unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyor; hem de efsaneleriyle birlikte!

Sözlükte; denizci sevgililerini ya da eşlerini bekleyen kadınların yaktıkları ağıtlardan türeyen fadoların karşılığı olarak alın yazısı, kader olarak verilir. Günümüzde modern ve klasik olmak üzere iki ayrı türü olan fadoların, en önemli fadistalarını bir araya getirerek muazzam bir belgesele imza atan Carlos Saura, tıpkı diğer belgesellerinde olduğu gibi Fados’u da bölümlerden oluşturuyor. Her bölümde, fadoların farklı bir versiyonuna, farklı bir enstrümanla seslendirilişine tanık oluyoruz. Fados’ta sanatçılar, öyle güzel şarkılar söylüyorlar ki, fadonun efsaneleri birleşip sizin için, size özel bir konser veriyormuş hissine kapılıyorsunuz. İnanılmaz sesler, büyüleyici şarkılar… Dansın bu kez daha az kullanılarak görselliğin sadece ışık, gölge ve aynalarla tamamlandığı şahane bir konser Fados. Carlos do Carmo, Caetano, Argentina Santos, Chico Buarque, Caetano Veloso, Camané, Lila Downs ve Mariza gibi sesleri içerisinde barındıran Fados aynı zamanda, Alfredo Marceneiro ve Amalia Rodrigues gibi ustalara, kısa kısa videolarla saygı duruşunda bulunuyor. Bir yandan kökleri 19. yüzyıla dayanan fadoların geçmişine uzanırken, diğer yandan Chico Buarque performansıyla Portekiz tarihinde de kısa bir yolculuk yapıyorsunuz. Benim de daha önceki yazılarımda değindiğim Karanfil Devrimi ve Salazar’ın devrilişini izlerken, arşiv görüntüleriyle tarihe tanıklık da etmiş oluyorsunuz.

Camané, Lila Downs ve Mariza’nın şarkılarını dinlediğimiz bölümlerin dışında, Fado Flamenco ve Saura’nın bizi bir Fado kulübüne götürdüğü Fado Evi bölümleri benim açımdan eşsiz birer müzik ziyafeti oldu. Elbette, fadonun herkesin dinlemek isteyebileceği bir müzik türü olduğunu ya da Fados’un herkesin seveceği tarzda bir belgesel olduğunu söyleyemem ancak, Carlos Saura’nın bu işin üstesinden en iyi şekilde geldiğini ve sevenlerine unutulmaz bir hediye armağan ettiğini de belirtmeden geçemeyeceğim. Çünkü öyle güzel sanatçılar, öyle harika parçalar bir araya getirilmiş ki, fadonun modern halinden klasiğine kadar birçok fadoyu bünyesinde barındıran arşivlik bir belgesele dönüşmüş.

Özetle, Fados üzerine çok fazla bir şey yazılmaz; sadece dinlenir demek yeterli olacaktır sanırım. Ayaklarınızı uzatın, Fados’u açın ve izlemeye/dinlemeye koyulun… Bırakın sizi dinlendirsin, kulaklarınızın pasını silsin. Eğer severseniz, alışkanlık yapacağını göreceksiniz!

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.