Yine bir festival sonrası herkesin işin içine dahil olduğu bir festival sonuçlarıyla karşı karşıyayız! Ben de SİYAD jürisinde olduğum için filmleri izledim. Biz Ümit Ünal’ın Aşk, Büyü, Vs… filmine en iyi film ödülünü verdik. Festivalde en son izlediğimiz Ali Özel imzalı Bozkır ise büyük ödülleri de toplayarak 11 ödülün sahibi oldu. Ana jüri beş kişiden oluşuyordu ve verdikleri  karar aslında kendilerince bir öze dönüş kararıydı. Nasıl mı? Jüri başkanı Zeki Demirkubuz’un kapanış gecesinde yaptığı abartılı konuşmadan ve diğer yarışan filmlerin özüne baktıktan sonra jürinin bir mesaj vermek istediğini düşündük… Kendince bütün abartılı hikaye ve sunumlarınız bir yana ben burada bir sadelik, sahicilik yakaladım demek istiyordu sanırım. İyi de sinemamız bu tarz minimal filmlerle yeterince sınanmadı mı sizce? Bozkır görüntülerle desteklenmiş, konunun geri planda kaldığı ve bir türlü açılamadığı bir film. Bir baba oğul hesaplaşması. Başrolde oynayan babanın sahici oyunculuğuyla (muhtemelen oyuncu değil) bir nevi etkisini yükselten bir film. Ama o kadar. Ne evin önündeki mezarın neden orada olduğu belli, ne de babayla oğul arasındaki çatışmanın zemini? 15 dakika boyunca hikayeye girilemedi, yani kişiler arasındaki boyut anlaşılamadı. Sonrasında da köylerini su basacak olan beş tane insanın çözüm yollarını, iç hesaplaşmalarını gözlemledik. Gözlemledik diyorum ben hikayenin içine giremedim affola! Demem o ki, sinemamız minimal yolculuğunu tamamlayıp, şehre, cinsiyetlere, kadınlara, betonlaşmaya yönelmişti ki ana jüri bu anlayışa bir tokat attı! Tabii bir de politik doğruculuk mesajı vermek istedi ki bence sinemamız o anlamda tam bir kaynayan kazan! Zeki Demirkubuz belli ki bu nereden alırsam alayım da alayım diyen, ödenekler, destekler, fonlar vs. peşinde koşan yapımcı ve yönetmen tayfasından uzak kalmış, durmuş! Buna zaten dikkat çeken, eleştiren kişilerin başında sinema yazarları gelir. Ki ben de bu durumu zamanında çok eleştirmiştim ama yapımcı ve yönetmenler bu durumu içselleştirmeyi gayet iyi başarmıştı!

Şimdi öte taraf diyelim dokuz filmi neredeyse yok sayıp tek filmi bu kadar, hak etmediği ölçüde yüceltmek de başka bir kibir ve yanlışlık olmuyor mu? Bozkır eksikleri olmasına rağmen kendisini sinemanın merkezinde hissediyor olmalı artık. Tekrar minimal sinemanın yolunu açar mı açmaz mı bilemeyiz ama tepki ödülleri de en az tepkisizlik kadar böbürlenme taşıyor, kimse kusura kalmasın! Jüri zaman zaman skandal kararlara imza atardı, kimsenin benimsemediği filme aradan bir ödül verirdi ama Bozkır aldığı onca ödülle adeta yeşillendi, bambaşka bir filme dönüştü!  İroni bir yana ama böyle oldu demek de yanlış olmaz. Bozkır o kadar ödülü sırtlanacak kadar güçlü bir film değil, tekrar etmek de fayda görüyorum.  Ve En iyi İlk Film’le, En iyi Film’i Bozkır’a verebilmek için yönetmelik değişikliğine gitmiş ana jüri. Bu da tartışılması gereken başka bir konu! Yönetmelikler bu kadar şeffaf olmamalı belki de!

Bu durumda bizim ödül verdiğimiz Aşk, Büyü, Vs’den bahsetmek de yerinde olacak. Öncelikle yarışan bütün filmler ortalamaydı, yani heyecanlandıracak bir film yoktu bana göre. Ortalama kelimesini iyi anlamında kullanıyorum, hepsi belli bir seviyenin üstündeydi sonuçta. Ümit Ünal’ın hikayesini, onu anlatım şeklini, mekanların duygulara eşlik eden yanını, iki kadının duygularına bakış şeklini, yaşayamama koşullarını naif bir anlatımla karşımıza getirdiğini düşünüyorum. Yönetmen olarak dikte etmeden, hikayesine erişmemizi sağlayarak önümüze getirmiş. Bu anlamda değerli olduğunu düşünüyorum.

Sinemamızdaki ödüllendirme sisteminde kayırmacılığın ön planda olduğu söylenir.  Zeki Demirkubuz, Mert Fırat, Emre Erkmen, Şebnem Bozoklu ve Latife Tekin’den oluşan jüri hem bunun önüne geçmiş olduklarını hem de hikayede düzlük istediklerini ama bunun yanında kırılma, zorlama aramadıklarını belirttiler kendilerince. Bu onların kararı elbette. Bozkır’ın bundan sonraki festival yolculuklarına baktığımızda bu denli bombardıman ödüller alacağını sanmam. Sinema kayırmacılıktan olduğu kadar tepkilerden, had bildirmelerden ve yüksek egolardan da beslenmemeli… hepsi birlikte sinemaya, sektöre zarar veriyor. Öze dönmek yanlış anlaşılmamalı!

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.