Evrim Çervatoğlu’nun Keçi 501 belgeseli Cengiz’in öznelinde doğayla bütünleşme, onun tüm zorlu koşullarına rağmen onun içinde kalma, onunla kalma belgeseli. Film akışı destekleyen öyle güzel görüntüler sunuyor ki bizlere, elinizi uzatıp o muhteşem doğanın içine dalacakmış gibi hissediyoruz. Hikayeyi dinledikçe, Cengiz’in her şeyi maddiyatın ötesine taşıdığını gördükçe ona saygı ve hayranlık duyuyoruz. Film 501. keçi olarak Cengiz’i seçiyor ve o bütünsellik içinde belgeseli bitiriyor. Filmi İstanbul Film Festivali’nde izlemeniz mümkün… 

Merhaba Evrim öncelikle seni tanıyalım mı? Keçi 501’in hikayesi nasıl ortaya çıktı? Yalnız bir çoban olan Cengiz gerçekten de ilginç bir karakter. Değişik bir karizması var. Onu bu belgesel konusunda ikna etmek nasıl oldu? 

Cengiz’i aslında çocukluğumdan beri tanıyorum. Onu diğer çobanlardan ayıran en temel şey, çobanlığı bir geçim kaynağı ya da meslek olarak görmemesi. Para ilişkisine neredeyse hiç girmiyor; hayatını, ona alınan ve getirilen çay, sigara, erzak gibi basit şeylerle sürdürüyor. Bu da onun yaşamını tamamen kendi ritmi ve doğayla kurduğu bağ üzerine kurmasına olanak sağlıyor. Bu yüzden onu film için ikna etmek, aslında pek de zor olmadı. Zaten birbirimizi tanıyor olmanın verdiği güven vardı. Ona bir film yapmak yerine, birlikte hayatının bir yolculuğunu paylaşacağımızı anlattım , Cengiz de kamera karşısında kendini rahat hissetti. Film biraz da işte bu güvenin ve doğal ilişkinin hikâyesi oldu.

Sanırım 501. Keçi Cengiz. Onlarla o kadar bütünleşmiş, onlardan biri olmuş ki tüm o çarkın dışında gerçekten de. Bir yandan da o olmasa işler yürümüyor. Biraz da o sömürü ve çıkar üzerinden işleyen çark sistemine Cengiz üzerinden bir çomak sokmak istemiş gibisiniz? Aslında orada kurguvari bir işleyiş de var, yani filmde dram öğeleri de var. Bu konuda neler söylemek istersin?

Evet, Cengiz gerçekten de o çarkın dışında bir karakter. Ama filmdeki dramatik öğeler ve kurgu, onun hayatının gerçekliğiyle iç içe geçiyor. Cengiz’in yaşamı doğayla ve hayvanlarla kurduğu bağ üzerine şekillenmiş; ama bu bağ, aslında çarkın içinde onun ne kadar vazgeçilmez olduğunu da gösteriyor. Filmde dramatik ve kurguvari unsurlar kullanmamızın amacı, sadece bir hikâye anlatmak değil; izleyiciyi o yaşamın ritmine, zorluklarına ve güzelliklerine dahil etmekti. Cengiz üzerinden sistemin dışında da var olabilmek mümkün mü sorusunu düşündürmek, ama bunu yargılayıcı veya öğretici bir şekilde değil, doğal bir gözlemle sunmak istedik.

Hızır karakteri kötü biri olarak anlatıldığını biliyor muydu? 

Evet, Hızır karakterinin nasıl kurgulandığını baştan beri biliyordu. Tüm senaryoyu ona anlattık ve buna göre çekimlerde hareket etmeye çalıştık. Filmde keçi sürüsü, bir patron, bir yardımcı ve 501 numaralı keçi olarak Cengiz’in hikâyesi bu şekilde şekillendi.

Filmin görüntüleri muhteşem, her karede anlam fışkırıyor, şiirsel bir yanı da var. Keçiler de Cengiz de bu görüntülerin bir parçası gibi adeta…  Ama keçileri yönetmek çok zordur, bunu nasıl başardınız? 

Keçileri yönetmek gerçekten zordu, ama bu işin sırrı yönetmek yerine, alanda onlarla birlikte zaman geçirmeyle ilgiliydi ve daha çok ehil olan keçilerle yakın planları çalıştık. Sürekli onları takip ettik; doğal anlarını ve hareketlerini yakalamaya özen gösterdik. Aslında onların kendi ritimleriyle, bizim sabrımızın birleşimiyle ortaya çıktı diyebilirim.

Bir de filmin 4 yıllık bir geçmişi varmış, bu süreç nasıl geçti, neler yaşandı bu kadar uzaması bir ilgi kaybı yaşattı mı sizler de? Nasıl tamamlandı bu film? Kurgu kısmı nasıl geçti? 

Filmin dört yıllık bir geçmişi var ve bu süre tamamen doğa şartlarını, hayvan hareketlerini ve devamlılığı yakalamakla ilgiliydi. Karadeniz’de bir gün içinde dört mevsim yaşanabiliyor; bu nedenle her mevsimde, her göç zamanında sürüye ulaşıp çekim yapmak devamlılığı yakalamak gerekiyordu. Bazen planladığımız kareler istediğimiz gibi çıkmayınca, çekimi bir sonraki yıla bırakmak zorunda kalıyorduk. Bir de Cengiz abinin, bizim bilgimiz dışında saçlarını usturaya kestirmesi bir yılımızı geriye attı:)Toplamda hiçbir klaket kullanmadan yaklaşık 360 saatlik görüntü kaydettik. İlgi kaybı yaşamadık; aksine projeye olan inancımız ve heyecanımız süreci taşıdı. Kurgu kısmında ise oldukça sistematik çalıştık. Kurgucumuz Erkana, hangi karelerin nerede olduğunu söylüyordum ve dosyalar arasında bu şekilde ilerledik. Bütün bu süreç, küçük parçalar hâlinde ilerledi ve toplamda kurguyu tamamlamamız yaklaşık iki ay sürdü.

Arka planda mutlaka çok çile çekilmiş olabilir ama biz doğayla ritim içinde olan, bir yandan çok gösterişli bir yandan da çok sade bir filmin içindeydik. Amacım güzelleme yapmak değil ama şehirde yaşayan insanlar için romantik bir özlem barındırabilir. Çünkü tamamen doğanın kucağındasınız. Bu konuda neler söylersin? 

Evet, dışarıdan bakıldığında filmde doğayla kurulan o ritim ve görsellik ister istemez bir estetik ve hatta yer yer romantik bir duygu yaratabiliyor. Ama benim derdim hiçbir zaman bu hayatı güzellemek ya da idealize etmek değildi. Çünkü o hayatın içinde gerçekten ciddi bir emek, zorluk ve yalnızlık var. Biz filmde bunu özellikle abartmadan, olduğu haliyle göstermeye çalıştık. Ne dramatize ettik ne de parlattık.

Bir yandan da geldiğimiz noktayı göstermek açısından önemli bir yapım. Kendisini doğaya, hayvanlara adamış bir adamın yolunu izliyoruz. Çoğu insan o kadarına cesaret edemez, kendisini o kadar adayamaz, Cengiz’i oraya getiren nedenleri pek göremiyoruz, hayvanlarla olmaya iten yan nedir? 

Aslında Cengiz’i o noktaya getiren nedenleri filmde doğrudan ve açık bir şekilde anlatmıyoruz ama ipuçlarını özellikle radyo sahnesinde paylaşılan Rubezahl hikâyesinde görmek mümkün. Küçük yaşta annesini kaybetmesi ve sonrasında toplum tarafından bir ölçüde ötekileştirilmesi, onun insanlardan uzaklaşmasına neden oluyor. Bu nedenle Cengiz zamanla kendine başka bir yaşam alanı kuruyor. Bu alan da doğa ve hayvanlarla kurduğu ilişki üzerinden şekilleniyor. Keçilerle kurduğu o döngü, aslında onun için bir kaçış değil; tam tersine ait olduğu yeri bulma hali. İnsanlardan uzak ama tamamen yalnız olmayan, kendi dengesi olan bir yaşam kuruyor.

Film festivallerde ve özel gösterimlerde seyirciyle buluşuyor, nasıl tepkiler alıyor seyircilerden. En çok neyi merak ediyorlar? 

Film gösterimlerinden sonra seyircilerin tepkileri genelde çok güçlü oluyor. Cengiz’e karşı ciddi bir hayranlık ve ilgi oluşuyor. En çok merak edilen şeylerden biri, Cengiz’in gerçekten bir ailesi olup olmadığı. Çünkü filmde çok yalnız bir hayat izlenimi var. Oysa onun da hepimiz gibi bir ailesi var; kardeşleri ve babası var. Sadece annesini küçük yaşta kaybetmiş olması, hayatındaki önemli kırılma noktalarından biri. Bunun dışında müzikler çok soruluyor. Bir de keçilerin hepsini nasıl ayırt edebildiği izleyicilerin en çok şaşırdığı konulardan biri. Açıkçası bunu ben de tam olarak açıklayamıyorum. Ama onun keçilerle kurduğu bağ, alışık olduğumuz ilişkilerden çok farklı. Sanki kendi içinde başka bir dil, başka bir hayat kurmuş gibi.

Cengiz bu belgeseli izledi mi, izlediyse onun için ne anlam ifade etti?

Evet, Cengiz filmi izledi. Doğup büyüdüğü yerde, en yakın akrabalarının, arkadaşlarının ve Rize’nin Fındıklı ilçesinden yaklaşık 300 kişinin katıldığı bir gala gerçekleşti. Büyük bir alkış aldı; gururlandı, heyecanlandı… Aslında hepsi bir arada yaşandı diyebilirim. Bu onun için ilk kez deneyimlediği bir durumdu, o yüzden başta biraz çekingen davrandı. Ama insanların ona gösterdiği ilgi ve takdir, onu gerçekten çok mutlu etti

Bir yandan da görüntü yönetmeni çok zoru koşullardan bahsediyor çekimlerde, sanırım bayağı zorlu olmuş onun için. Senin için süreç nasıl işledi merak ettim. 

Evet, görüntü yönetmenim Okan için gerçekten zorlu bir süreçti. Karadeniz zaten başlı başına zor bir coğrafya. Üstüne bir de kendisi uzun boylu, iri yapılı biri olunca fiziksel olarak daha da yorucu oldu diyebilirim. Ama işini çok seven, sanata değer veren biri. Aynı zamanda benim gibi Karadenizli, yani o zorluklara karşı dirençli, kararlı ve azimli bir dostum, yol arkadaşım.. Bu yüzden bütün zorlukların üstesinden gelmeyi başardı.Benim için ise süreç biraz daha çok yönlüydü. Sadece çekimleri yönetmek değil; anı yakalamak, hava şartlarını takip etmek, süreci akışında tutmak… Hepsi bir aradaydı. Ama iş sadece teknik bir süreç değildi. Yeri geldi yemek yaptım, yeri geldi yaralı keçi taşıdım, bazen gerçekten çobanlık yaptık. Yük taşıdık, uzun yollar yürüdük. Hatta bazı günler çekim bile yapmadık, sadece sürüyle ilgilendik. Aslında biz bu filmi biraz da sahada birlikte var olarak yaptık diyebilirim. Okan, Hızır, Cengiz, ben ve keçiler… Hep birlikte, aynı hayatın içinde üreterek ortaya çıktı bu film.

Bundan sonra yine kendi coğrafyanın filmlerini mi çekeceksin, neler göreceğiz senden bundan sonra? 

Coğrafya benim için sadece bir mekân değil, bir hafıza. İçinde büyüdüğüm yerin sesi, ritmi, insanı ve doğası anlatılarımın temelini oluşturuyor. Bu yüzden oradan tamamen kopmam mümkün değil. Ama anlatmak istediğim şey sadece bir bölgeye ait de değil; daha evrensel bir yerden besleniyor.Ben hikâyelerin yalnızca popüler şehirlerde ya da büyük metropollerde var olduğuna inanmıyorum. Aksine, çoğu zaman en güçlü hikâyeler daha görünmeyen, daha az konuşulan yerlerde saklı oluyor. İçinde bulunduğumuz toplumsal yapı da bu hikâyelerle daha sık karşılaşmamıza imkân tanıyor.Bu yüzden yaşadığım coğrafyada karşılaştığım, bana dokunan ve anlamlı bulduğum hikâyeleri dünya insanlarıyla buluşturmak istiyorum.

Son olarak neler söylersin? 

Son olarak ilk soruya cevap verecek olursak, aslında kendimi anlatmayı pek sevmeyen, kendini anlatmakta da zorlanan biriyim. Hayatın içinde sürekli kendimi tanımaya çalışan bir yolculuğun içindeyim. Yeni şeyler öğrenirken, aynı zamanda verdiğim tepkilerle kendi iç dünyamı keşfetmeye çalışıyorum; yani ben “Evrim” kim, onu bulmaya çalışıyorum.Son olarak da sinema benim için , keşfetmek ve bu keşfi izleyiciyle paylaşmak demek,bu yüzden bu yolculuğuma devam etmek istiyorum.Bu film, bana göre sadece bir çobanın hikayesi değil; doğayla, hayvanlarla ve kendi ritmimizle kurduğumuz ilişkinin de hikayesi.Umarım sinemaseverler, yalnızca Karadeniz’i değil, görünmeyeni, sessizi ve saklı kalanı da görür ve hisseder.

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.