Belgesel Sinemacılar Birliği’nin temelleri, 1996 yılında bir grup belgeselcinin kaleme aldığı bir çağrı metniyle atıldı. Belgesel sinemanın dönüştürücü gücüne inanan, henüz mesleğinin başında bir belgeselci olarak o metnin altında benim de imzam vardı.

1997’de Feriye’de bir araya gelen belgesel sinemacılar, Türkiye’de ilk kez seslerini toplu biçimde duyurdu. O buluşma, yalnızca bir meslek örgütünün değil; bir dayanışma kültürünün, bir söz söyleme ısrarının ve birlikte düşünme pratiğinin başlangıcıydı.

Belgesel Sinemacılar Birliği, 1999 yılında meslek birliği statüsüne geçerek yoluna devam etti. O yıllarda Bahriye Kabadayı Dal, bir televizyon-sinema öğrencisi, bir belgeselci adayı olarak bu yapının içindeydi. Zamanla roller değişti; ikimiz de bu çatı altında başkanlık yaptık, festivaller yönettik, krizler yaşadık, sözümüzü yükselttik. Bugün Bahriye Kabadayı Dal, Belgesel Sinemacılar Birliği ve 1001 Belgesel Film Festivali’nin başında.

17 yıl boyunca 1001 ile birlikte yol alan Belgesel Sinemacılar Birliği, verdiği 10 yıllık aranın ardından bu yıl yeniden izleyiciyle buluşuyor. 30 Mart–5 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek bu yine, yeni, yeniden buluşma vesilesiyle; geçmişi romantize etmeden ama hafızayı da eksiltmeden bu yolu başından beri yürümüş iki belgeselciden biri olarak ben sordum Bahriye cevapladı. O sustu ben konuştum. Ben sustum o konuştu.

En çok merak edilen soruyla başlamak istiyorum: Festival neden ara verdi? Bu süreç belgesel sinemayı ve 1001’in çevresinde oluşan yapıyı nasıl etkiledİ?

2014’te, Altın Portakal’da bir belgesel filmin sansürlenmesiyle başlayan protestolar diğer festival ve etkinliklere de yansımıştı. 1001 Belgesel Film Festivali de o dönemki Belgesel Sinemacılar Birliği yönetiminin aldığı bir kararla, 1997 yılında başlayan 17 yıllık serüvenine ara vermek zorunda kaldı.

Aslında ne kadar süreceği bilinmeyen bir süreç başlamış oldu. Yani 1001’den ne kadar süre uzak kalacağımızı, özellikle BSBliler’in rutin gündeminde olan böylesine önemli bir festivale tekrar ne zaman kavuşabileceğimizi bilmiyorduk.

1001’in eksikliğini öncelikle kendi aramızdaki iletişim ve dayanışmanın zayıflamasıyla, ardından o güne kadar hem ülke çapında hem de yurtdışında 1001’in itici gücüyle sağladığımız network’ün giderek azalmasıyla oldukça fazla hissettik. Dünyada da belgesel sinema güç kaybediyordu. Örneğin EDN (Avrupa Belgesel Ağı) gibi bir kurum o dönemlerde dağıldı. IDFA’nın (Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali) dünya belgesel sinemasına yönelik destekleri azalıyordu.

Ülkemizin yoğun ve yorucu gündemi de elbette her zaman başroldeydi. Sonuçta zaman içinde yerel yönetimler ya da sivil inisiyatifler aracılığıyla ufak ufak başka hareketlenmeler, yeni festivaller doğmaya başladı. Hiçbiri, bizler için aynı zamanda bir okul olan 1001’in yerini tutmasa da bugün hâlâ devam edenler var aralarında.

Hatta şu anda belgesel sinema etkinliği; gösterim, söyleşi, atölye gibi yapmayan kültür-sanat kurumu neredeyse kalmadı diyebiliriz. Özetlersem, 1001’in on yıl boyunca yapılamamış olması bir meslek birliği olarak BSB’ye çok şey kaybettirdi; ama öte yandan Türkiye’de bugünkü belgesel sinema ortamına, temelde ve dolaylı olarak, önemli katkılar da sağlamış oldu.

Evet Bahriye, 1001’in yokluğu sadece bir takvim boşluğu değildi; bir düşünme biçiminin, bir ortak dilin ve birlikte üretme pratiğinin askıya alınmasıydı. Bugün dönüp baktığımda, her türlü olumsuzluğa rağmen on yıl ara vermiş olmamıza hâlâ inanamıyorum. Bu, belgesel sinema için çok uzun bir sessizlik. Başlayalım, yeniden kuralım dedik elbette; niyet vardı ama o itici gücü, o ortak iradeyi ve o zemini bir türlü bulamadık, yaratamadık. Oysa 1001’in yıllar içinde oluşmuş bir seyirci kitlesi vardı. Onlar için de bir yokluk, eksiklik oldu. Her yıl aynı salonlarda yan yana oturmak, aynı filmler karşısında birlikte susup sonra konuşmak, birbirini hiç tanımasa da aynı karanlıkta buluşmak da kayboldu.

On yıllık aradan sonra festivalin yeniden başlaması nasıl karar verildi? Bu senin için nostalji mi, yoksa yeni bir başlangıç mı?  

Aslında bu karar tek başına benim aldığım bir karar değil. Ben, 2023 Ekim ayında yaptığımız genel kurulda yönetim kurulu başkanlığını üstlendim. 2025 Ekim ayındaki son genel kurul sonucunda ise yeni yönetim kurulu üyeleriyle birlikte aynı göreve devam ediyorum.

2023 genel kurulunda, 1001’i yeniden hayata geçirmek konusunda bir söz vermiştik. Fakat meslek birliğinin acil idari işleri nedeniyle bu iki yıllık dönemde bunu gerçekleştirememiştik. Geçen baharda, 1001’in hazırlıklarına başlamak üzere üyelerimizden oluşan bir ekip kurduk ve yavaş yavaş çalışmalara başladık.

BSB için hâlâ yapılması gereken çok iş var. Ama inanıyoruz ki festivali, günümüz ihtiyaçlarına uygun bir formatta yeniden hayata geçirmek de en az idari işlerimiz kadar önemli.

1997’de henüz mezun olmamış bir Radyo TV Sinema öğrencisi olarak adım attığım BSB, her zaman hayatımın bir parçası oldu. 2012’ye kadar çok yoğun bir şekilde, sonrasında ise daha az ama her zaman iletişimde kalarak geçen yıllar oldu. Bu nedenle 1001’i yeniden başlatabilmek, benim açımdan ister istemez pek çok anıyı da yeniden çağırıyor.

Bu anıların içinden, motivasyon veren ve keyifli birlikteliklere ortam sağlayan, kolektif olarak bir şeyleri başardığımız zamanların duygularını öne çıkararak çalışıyorum. Esas önemlisi ise şu andaki yönetim kurulu üyesi ve festival ekibindeki arkadaşlarımla birlikte, filmlerimizi daha güçlü ve daha evrensel çizgilere çekmek üzere tüm belgeselcilere katkı sağlayacağını umduğumuz çeşitli etkinliklerle 1001’i kurguluyor olmamız.

Neyse ki senin başkanlığın döneminde, pek çok üyemizin ve ardı ardına görev alan yönetim kurullarımızın inancı, isteği ve ısrarlı çabasıyla yeniden yola çıkıyoruz. Bu, sadece bir görevi üstlenmek değil; kesintiye uğramış bir hafızayı yeniden omuzlamak anlamına geliyor. Aldığın bu kurumsal sorumluluk, yalnızca bugüne değil, Belgesel Sinemacılar Birliği’nin tarihine de düşülmüş çok önemli bir not.

1001 Belgesel Film Festivali’nin temel amacı neydi? Festival Türkiye belgesel sineması için ne ifade ediyordu ve bu yıllardan senin için unutulmaz olan ne kaldı? 

 1001’in temel amacı; belgesel filmlerimizi görünür kılmak, onları seyircisiyle buluşturmak için ortamlar yaratmak ve Yarına Ne Kaldı başlıklı yola çıkış metninde belirtildiği gibi “toplumsal hafıza boşluklarını” belgesel filmlerimizle doldurmaktı. Türkiye’deki belgeselcileri bir araya getirmek, dünya belgeselcileriyle tanışmak, dünya belgesel sinemasından haberdar olmak gibi temel amaçlarımız vardı. Festivallere her yıl bir ulusal konferans eşlik ediyordu. Böylelikle belgesel sinemada kuramsal çalışmaların da önü açılıyordu.

1998 sonrası 2008 yılına kadar festivalin ve konferansın her türlü işinde koşturan iki-üç kişiden biri olduğum için yüzlerce anım var tabii ki; acı ve tatlı. 2009’daki 12. festivali de ben yönetmiştim. Çok ses getiren ve başarılı bir festivaldi; aynı zamanda hem fiziksel hem de mental olarak oldukça yıpratıcı bir süreçti açıkçası.

En unutulmaz tek bir an yok. En unutamadığım ve hatırlamak istediğim anlar, festival coşkusunu hep birlikte yaşadığımız anların duyguları. CRR’deki heyecan dolu açılışlarımız, en ufak bir destek bulduğumuzda yaşanan sevinç, yerli ve yabancı pek çok konukla bir arada yaşanan yoğun zamanlar, Stefan Jarl filmlerinin etkisi, Melankoli’nin Üç Odası gibi etkileyici filmlere rastladığımızda başlayan heyecan dolu film incelemeleri…

Başından beri yarışması hiç olmayan 1001’in en önemli özelliklerinden biri şuydu: Festivale başvuru yapan tüm belgeseller, kalabalık bir ekip tarafından iki-üç günlüğüne bir yerde kapanılarak hep birlikte izlenir, tartışılır ve programa alınıp alınmayacağına karar verilirdi. Bu izleme kampı, belki de festivalin kendisinden daha önemli, son derece eğitici bir gelenekti.

Evet, 1001 hiçbir zaman sadece film izlenen bir festival olmadı. Belgesel sinemanın nasıl üretileceğini, nasıl izleneceğini, nasıl tartışılacağını, nasıl birlikte düşünüleceğini öğreten bir uluslararası atölye gibiydi. Yarışmaların yokluğu, hep birlikte geçirilen izleme kampları, konferanslar ve bitmek bilmeyen tartışmalar, izleyiciyi ve belgeselciyi sürekli eğiten bir deneyim ortamı sunuyordu.  

Bugünkü festival, bir “devam” mı yoksa önceki deneyimlerle hesaplaşan yeni bir çerçeve mi? Program ve içerik kurgusunda özellikle vazgeçtiğiniz ya da dönüştürdüğünüz şeyler oldu mu? Neler var bu festivalde?

Elbette devam ama önemli değişiklikler var. Örneğin, az önce bahsettiğim izleme kampını gerçekleştirmek mümkün olmadı; zira filmler için açık çağrı da yapmadık. Küratöryel bir seçki oluşturduk. Uzun bir aradan sonra, neredeyse sıfırdan başlarken, daha odaklı ve dağılmadan, elimizdeki imkânlarla bir başlangıç yapmayı festival ekibi olarak tercih ettik.

Bu yıl, eskiden olduğu gibi programımızda onlarca film yok; küçük bir yerli seçki, aynı şekilde uluslararası bir seçki ve bolca etkinlik planladık. Belgesel sinemada yapım ve arşiv, ana başlıklarımız olarak öne çıkıyor. Yapay zekâ ise bir diğer tartışma konumuz. Festivalleri tartışacağımız Açık Kapı Çalıştayı da çok önemsediğimiz etkinliklerden biri.

1001’i heyecanla bekleyen herkes gibi, biz de bu büyük kavuşmayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

Önceki yıllara kıyasla daha küçük, daha odaklı ama belki de her zamankinden daha fazla söz söylemeye niyetli. Asıl mesele büyüklük değil ki; yeniden yola çıkabilme cesareti. Bazen en güçlü söz, durduğu yerden tekrar yürümeye karar vermek…

Sence bugün belgesel sinemanın ve bir belgesel film festivalinin en büyük ihtiyacı ne? (Bütçe meselesini bir kenara bırakırsak.) 

Her ikisi için de en büyük ihtiyaç bence kamudan gerçek anlamda bir destek. “Kamu”yu, ilgili yöneticiler ve halk anlamında söylüyorum. Çünkü hem üretim hem de gösterim alanlarımız her geçen gün daralıyor. Günümüz koşullarında, gerçeğin/gerçekliğin peşinde koşturmak zaten yeteri kadar zor.

Belgesel sinema elbette yaratıcı endüstriler içinde önemli bir alan. Fakat bu ekosistem içindeki pek çok alandan farklı olarak, tümüyle ticari düşünülemeyecek bir özelliği var: o da “kamu yararı”. Yaygın ekran ve perdelerde belgesel filmlere yer açmak bile, basit gibi görünen ama çok önemli bir kamusal destektir. Bütçe meselesini bir kenara bıraktın ama o da elbette şarttır.

Belgesel sinema elbette piyasanın insafına bırakılamaz. Doğası gereği kamuya dair bir söz söyler. Gösterim alanlarının daralması yalnızca belgeselcilerin değil, toplumun da meselesi. Bu yüzden özel sektörün de sadece kâr amaçlı bakmayıp belgeselin yanında durması şart, en azından toplumun bir parçası olarak. Üstelik bu mesele yalnızca belgesel üretenlerin değil, seyircinin de sorumluluğu. Ben seyircinin belgesel filmlere olan talebinin ve sahipliğinin artmasını diliyorum. Benimki biraz da bilinçli bir toplum özlemi belki de. Belgesel sinemaya alan açmak,  gerçeklere alan açmak aslında. Bu kadar basit ve bir o kadar da zor. Özellikle gerçek ile sahte arasındaki farkın bu kadar silikleştiği ve insanların giderek uyuştuğu bir dünyada.

Bu uzun yolculukta aynı yolda kalabilmiş olmak senin için ne ifade ediyor? Ve izleyiciye, genç belgeselcilere veya yıllardır küskün olanlara tek bir cümle söyleyecek olsan ne derdin?  

Ardımızda bir iz bırakmaya çalışıyoruz: “Ben de geçtim buradan ve bu öyküleri paylaşmak istiyorum” diye. Tarif edilmesi zor bir duygu, belgesel sinemada ısrar etmek. Her filmde yeni bir yolculuk ve bitmek bilmeyen bir merak var. Meraklı ruhların yeniden buluşmasına, bunun bir parçası olmak isteyen herkesi bekliyoruz.

Belgesel sinema, hız çağında yavaşlamayı, gürültü çağında bakmayı, unutmanın kolaylaştığı bir dünyada hatırlamayı ısrarla vurguluyor.

1001’in dönüşü sadece bir festivale değil, hafızaya, yarına ve birlikte düşünmeye yeniden açılmış bir davet.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.