Koray Feyiz

İNSANIN YAZGISI, KAÇIŞIN SESSİZLİĞİ

Zeki Demirkubuz’un 2023 tarihli filmi Hayat, adeta keskin bir bıçak gibi bireyin iç dünyasına doğru derin bir kesit sunar. 193 dakikalık bu uzun metrajlı drama, zorla nişanlandırılan genç Hicran’ın evinden kaçışıyla başlar ve sadece fiziksel bir yolculuğu değil, aynı zamanda psikolojik ve metafiziksel bir arayışı da ortaya koyar. Demirkubuz’un kamerası, Hicran’ın özgürlük arzusuyla Rıza’nın saplantılı takibi arasında gidip gelirken, izleyiciyi kendi gölgeleriyle yüzleşmeye davet eder.

Film, yüzeyde bir kaçış hikâyesi gibi görünse de, altında yazgı ve çaresizlik kadar insanı kökünden sarsan bir imkânsızlık hissi taşır. Yönetmenin kendi yaşamından ve gözlemlerinden beslendiğini belirttiği Hayat, biçimsel olarak geleneksel bir aile draması izlenimi verse de, özünde insanın kaderle kurduğu çelişkili ilişkiye odaklanır. Kendi seçimlerinin ağırlığıyla yazgının kaçınılmazlığı arasında sıkışmış bir bilincin sessiz ama ısrarlı çığlığıdır bu.

Demirkubuz sinemasında sıkça rastlanan temel motiflerden biri burada da belirgindir: insanın kaçma arzusunun, çoğu zaman daha sert bir yazgıya çarpması. Hicran’ın evden çıkışı bir özgürleşme ânı olarak sunulmaz. Daha ilk sahnelerden itibaren kaçış, bir ferahlama değil, bir yüklenme duygusu yaratır. Kamera Hicran’ı idealize etmez, onu romantik bir direniş figürüne dönüştürmez. Aksine, attığı her adımı ağırlaştırır. Böylece film, en baştan şunu sezdirir: Burada anlatılan kurtuluş değil, sürükleniştir.

ALT METİN: BİREY VE TOPLUMSAL İRADE ARASINDA KIRILMALAR

Demirkubuz’un alt metni, “özgürlük” kavramına sığınılan yüzeysel bireyselliği sorgular. Hicran’ın evden kaçışı basit bir özgürlük talebi değildir; bu, aile kurumunun baskısına, toplumsal koşullanmaya ve bireyin kendi içindeki gölgeyle hesaplaşmasına karşı duyulan umarsız bir çığlıktır. Yönetmen burada modern Türkiye’nin sosyal dokusundaki çelişkileri bireyin iç dünyasında yoğunlaştırarak sinemaya taşır: aile, toplum, ahlak ve bastırılmış arzular arasında sıkışmış bir varoluş hâli.

Aile, Demirkubuz sinemasında çoğu zaman koruyucu bir yapı değil, bireyin hareket alanını daraltan bir baskı mekanizmasıdır. Hayat’ta bu baskı yüksek sesle değil, sessizlikle işler. Kimse bağırmaz, kimse uzun ahlaki nutuklar çekmez. Ama tam da bu suskunluk, baskının ne kadar içselleştirildiğini gösterir. Hicran kaçarken bile ailesinin bakışını sırtında taşır. Film bu yönüyle yalnızca patriyarkal düzeni eleştirmez; aynı zamanda bu düzenin bireyin bilincine nasıl yerleştiğini de karanlık bir netlikle gösterir.

Rıza’nın Hicran’ı arayışı ilk bakışta romantik bir takıntı gibi okunabilir. Ancak bu arayış, zamanın, ölümün ve belirsizliğin ortak hafızasında yankılanan daha derin bir boşluğa işaret eder. Rıza, Hicran’ı bulmaya yaklaştıkça aslında kendi kaybolmuşluğuyla yüzleşir. Bu, Demirkubuz sinemasının temel mantıklarından biridir: dış dünyadaki hareket, içsel bir çözülmenin yansımasıdır.

Rıza karakteri, Demirkubuz’un erkeklik temsillerinin tipik bir örneğidir. Duygularını adlandıramayan, arzusu ile ahlakı arasında sıkışmış, sevme ile sahip olma arasındaki farkı ayırt edemeyen bir figürdür. Onun arayışı bir sevda hikâyesi değil, kontrol kaybının hikâyesidir. Hicran’ın yokluğu, Rıza’nın varoluşunu tehdit eder; çünkü o, kimliğini bir başkası üzerinden kurmuştur. Bu nedenle aradıkça yoksullaşır, yaklaştıkça çözülür.

DEMİRKUBUZ SİNEMASININ MANTIĞI: İNSANI KESKİNLEŞTİREN SORGU

Zeki Demirkubuz’un sineması, psikolojik derinlik, varoluşsal sorgu ve ahlaki belirsizlik üzerine kuruludur. Onun filmleri yalnızca karakterlerin davranışlarını değil, bilinçlerinin karanlık kıyılarını da görünür kılar. Hayat, bu yaklaşımın geç dönem bir örneği olarak daha sade ama daha ağır bir ton taşır. Burada dramatik olaylar karakterlerin iç dünyalarını açıklamak için değil, iç dünyalarının sonuçları olarak vardır.

Bu anlatı biçimi klasik dramatik yapının bilinçli bir reddidir. Demirkubuz, seyircinin rahatlamasını istemez. Net çözümler, arındırıcı sonlar, katharsis yoktur. Bunun yerine bir tür ahlaki yorgunluk yaratılır. Seyirci karakterleri anlamaya çalıştıkça kendini rahatsız edici soruların içinde bulur: Ben olsam ne yapardım? Gerçekten farklı davranır mıydım? Yoksa aynı suskunluklara mı sığınırdım?

Demirkubuz’un sıkça vurguladığı “namuslu sinema” anlayışı burada belirginleşir. O, sinemayı ideolojik bir araç ya da didaktik bir söylem alanı olarak kullanmaz. Sinema, onun için insanın kendisiyle yüzleştiği sert bir aynadır. Ancak bu ayna pürüzsüz değildir; çiziklerle, lekelerle doludur.

İZLEYİCİYE NE VAAT EDİYOR?

Hayat, izleyiciye konfor vaat etmez. Daha baştan, alışıldık bir dramatik tatmin ya da duygusal rahatlama sunmayacağını açıkça hissettirir. Bu filmden beklenen şey; sürükleyici bir hikâye, net bir çatışma çözümü ya da karakterlerin ahlaki olarak “haklı” ve “haksız” diye ayrıldığı güvenli bir anlatı değildir. Demirkubuz, izleyicinin sinemadan çoğu zaman talep ettiği şeyi bilinçli olarak reddeder: rahatlama, anlamlandırma ve kapanış.

Bunun yerine Hayat, izleyiciden sabır talep eder. Zamanın ağır aktığı, boşlukların konuştuğu, sahnelerin aceleyle ilerlemediği bir sinema dili kurar. İzleyici bu filmde olayların değil, durumların peşine düşmek zorundadır. Beklentiyle izleyen seyirci için bu durum bir hayal kırıklığına dönüşebilir; çünkü Hayat, seyircinin alışık olduğu dramatik ipuçlarını özellikle geri çeker. Müzik duyguyu yönlendirmez, kamera karakterle özdeşleşmeye zorlamaz, anlatı seyirciyi elinden tutup bir sonuca götürmez.

Ancak tam da bu nedenle film, başka bir vaat sunar: farkındalık. Hayat, izleyiciyi pasif bir göz olmaktan çıkarıp, sürecin ahlaki ortağı hâline getirir. Film boyunca izleyici yalnızca Hicran’ın ve Rıza’nın hikâyesini izlemekle kalmaz; kendi suskunluklarını, kendi kabullenişlerini ve kendi kaçamadığı yerleri de düşünmeye başlar. Bu, rahatlatıcı bir empati değil; rahatsız edici bir yakınlıktır.

İzleyici çoğu zaman sinemadan “bir şeyler olmasını” bekler. Hayat ise “bir şeylerin olmamasını” merkeze alır. Konuşulmayanlar, yapılmayanlar, ertelenenler ve yarım kalanlar filmin asıl malzemesidir. Bu nedenle film, izleyicinin beklentilerini sürekli boşa çıkarır; ama bu boşa çıkış bir eksiklik değil, bilinçli bir estetik ve etik tercihtir. Demirkubuz, seyirciyi doyurmak istemez; onu açıkta bırakır.

Bazı izleyiciler bu filmi zor, uzun ve parçalı bulur. Bazıları için Hayat, sabır sınayan bir deneyimdir. Ancak bu bölünmüşlük filmin başarısızlığı değil, tam tersine etkisinin bir göstergesidir. Çünkü Demirkubuz sineması uzlaşma üretmez; direnç üretir. İzleyiciyi memnun etmekten çok, onu huzursuz etmeyi göze alır.

Hayat’tan beklenen şey, bir cevap değil; bir soru hâlidir. Film bittikten sonra bile devam eden bir iç konuşma, taşınan bir ağırlık, adını koymakta zorlanılan bir rahatsızlık. İzleyici bu filmden “iyi hissetmiş” olarak çıkmaz; ama daha uyanık çıkar. Ve Demirkubuz’un izleyiciye sunduğu asıl vaat de tam olarak budur: umut değil, uyanıklık.

ŞAİRİN GÖZÜYLE SON BİR NEFES

Bu film, bir kızın kaçışı değildir; belki de her kaçışın ardında bekleyen, adını koyamadığımız karanlığın çığlığıdır. Hicran’ın attığı her adım, bir özgürlük vaadi taşımaktan çok, insanın kendi içinden kaçamayacağına dair ağır bir hatırlatma gibidir. Onun yürüyüşü hızlandıkça film yavaşlar; çünkü Demirkubuz, kaçışın hızında değil, geride bırakılanın ağırlığında durur. Hicran’ın suskunluğu, kelimelerin kuramayacağı bir şiirin ritmini taşır: söylenmeyen, bastırılan, yarım bırakılan bir hayatın ritmi.

Hicran’ın bedeni hareket hâlindeyken ruhu sanki hep aynı yerde takılı kalır. Bu, Demirkubuz sinemasının temel trajedisidir: karakterler yer değiştirir, şehirler aşar, yüzler görür; ama içlerindeki düğüm çözülmez. Şairin gözüyle bakıldığında, Hicran’ın kaçışı bir dizeyi yarım bırakmak gibidir. O dize nereye giderse gitsin, eksik kalacaktır. Çünkü şiirde olduğu gibi hayatta da bazı kırılmalar onarılmaz; yalnızca taşınır.

Rıza’nın arayışı ise şiirin karanlık dipnotudur. Onun yürüyüşünde bir sevda yoktur; daha çok, anlamını yitirmiş bir bağlılığın tortusu vardır. Rıza, Hicran’ı aradığını sanırken, aslında kendi içindeki boşluğu iz sürerek dolaşır. Onun bakışı, bir insanı görmekten çok, kendi varlığını teyit etme çabasıdır. Şairin gözünde bu, sevmenin değil, tutunmanın trajedisidir. Ve tutunma, çoğu zaman sevmeden daha yıkıcıdır.

Demirkubuz’un kamerası burada şiirsel bir merhamet taşımaz. Ne Hicran’ı masumlaştırır ne de Rıza’yı şeytanlaştırır. Çünkü şiirin asıl gücü, taraf tutmamakta yatar. Kamera, karakterlere yaklaşmaz; onlarla arasına bir mesafe koyar. Bu mesafe, seyirciye bırakılan ahlaki boşluktur. Şair, bu boşlukta konuşur. Yargı vermez; sezdirir. Bağırmaz; yankı bırakır.

Hayat kelimesi, film boyunca neredeyse hiç söylenmez; ama her sahnede ağır bir nesne gibi dolaşır. Şairin gözünde hayat, burada bir vaat değil, bir yük gibidir. Taşınır, sürüklenir, bazen yere bırakılmak istenir ama bırakılamaz. Hicran’ın yüzündeki donukluk, Rıza’nın bakışındaki ısrar, yan karakterlerin sessiz kabullenişi… Hepsi aynı şiirin farklı kırık dizeleridir. Birbirine eklenmezler; yan yana dururlar.

Bu filmde İstanbul bile bir şehir değildir; daha çok içsel bir labirenttir. Sokaklar çıkış vermez, kalabalıklar yalnızlığı çoğaltır. Şairin gözünde mekân, ruh hâlinin izdüşümüdür. Hicran’ın geçtiği yerler genişledikçe içi daralır; Rıza’nın dolaştığı alanlar daraldıkça zihni çözülür. Demirkubuz, mekânı anlatmaz; mekânla susar.

Şiir, çoğu zaman bir son nefesle biter. Hayat’ta bu son nefes, filmin sonunda değil, her sahnenin içinde dağınık hâlde bulunur. Her bakışta, her duraksamada, her yarım cümlede o nefes vardır. Bu nedenle film bir sona ulaşmaz; tükenir. Ve tükenmişlik, Demirkubuz sinemasında bir estetik tercih değil, etik bir duruştur.

Şairin gözüyle Hayat, umutla kurulmuş bir cümleyi özellikle tamamlamaz. Çünkü tamamlanan cümleler rahatlatır. Demirkubuz rahatlatmaz. O, şiirin en sert yerinde durur: anlamın kırıldığı, sesin kısıldığı, nefesin yetmediği yerde. Hicran’ın kaçışı, Rıza’nın arayışı, izleyicinin bakışı… Hepsi aynı şiirin içinde sıkışmış hareketlerdir.

Belki de bu yüzden Hayat, izlendikten sonra hatırlanan sahnelerden çok, hatırlanamayan duygular bırakır. Şair için asıl iz budur. Film bittiğinde akılda kalan bir replik değil, tarif edilemeyen bir ağırlıktır. Ve o ağırlık, uzun süre insanın içinde kalır. Tıpkı bazı dizeler gibi: ilk okunduğunda anlaşılmayan, ama zamanla insanın hayatına sızan dizeler.

SONUÇ: HAYATIN SERT SESSİZLİĞİ

Hayat, iz bittikten sonra susmayan filmlerden biridir. Bitmez; yalnızca karanlığa çekilir. Demirkubuz seyirciyi bir katharsise değil, taşınacak bir ağırlığa mahkûm eder. Onun sinemasında kurtuluş yoktur; yalnızca fark ediş vardır. Hicran özgürleşmez, Rıza arınmaz, dünya düzelmez. Ama izleyici kendi suskunluklarını daha net duymaya başlar.

Bu sessizlik, Demirkubuz sinemasının etik merkezidir. O umut dağıtmaz, teselli sunmaz. Seyirciyi görmezden gelmeye alıştığı gerçeklerle baş başa bırakır. Bu nedenle Demirkubuz, Türk sinemasında seyircinin hoşuna gitmeme pahasına dürüst kalmayı seçen ender yönetmenlerden biridir.

Filmin asıl gücü büyük cümleler kurmamasındadır. Demirkubuz bağırmaz; fısıldar. Kamera sabırlıdır, zaman acımasızdır, karakterler eksiktir. Ve tam da bu eksiklik Hayat’ı dürüst kılar. Film “başka bir hayat mümkün mü” diye sormaz; daha acı bir sorunun etrafında dolaşır: İçinde yaşadığımız hayatla ne yapacağız?

Bu soru, Demirkubuz’un tüm filmografisini kat eden temel sorudur. Masumiyet’ten Yazgı’ya, Yeraltı’ndan Kor’a uzanan çizgide yönetmen, insanın kendisiyle kurduğu sorunlu ilişkiyi ısrarla kurcalar. Hayat, bu çizginin geç dönem bir durağı olarak daha sade ama daha ağır bir ton taşır. Öfke yerini yorgunluğa bırakmıştır; isyan sessiz bir kabullenişe dönüşmüştür. Ancak bu kabulleniş teslimiyet değildir; gerçeğin çıplaklığıyla yüzleşmenin yarattığı donukluktur.

Demirkubuz sinemasının izleyiciye verdiği şey umut değil, uyanıklıktır. Bir tür ahlaki huzursuzluk. Hayat, seyircinin yüzüne tutulmuş bir ayna değildir; aynayı yere düşürüp parçalayan bir sestir. Her parça başka bir gerçeği yansıtır, ama hiçbirini birleştirmek mümkün değildir.

Bu yüzden Hayat bir hikâye anlatmaz; bir durum yaratır. İnsanın kendi varoluşuna katlanma biçimini sorgulayan sert, inatçı, ödünsüz bir durumdur bu. İzlemek bir eylemdir; kaçmak mümkün değildir. Sonuçta Hayat, adını taşıdığı şey kadar ağırdır. Yaşamak gibi: eksik, adaletsiz, uzun ve çoğu zaman sessiz. Ve belki de tam bu yüzden bu film bize şunu hatırlatır: Hayat bazen anlaşılmak için değil, katlanılmak için vardır.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.