Orhan Tekeoğlu ve Nurdan Tümbek Tekeoğlu, uzun yıllardır belgesel sinema alanında birlikte üreten, insan, hafıza ve mekân ilişkisini merkezine alan işleriyle tanınan iki isim. FİLOS’da bu çizginin bir devamı.
FİLOS, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın – hepimizin Halikarnas Balıkçısı olarak bildiği o büyük anlatıcının – sürgün yıllarında Bodrum’da doğayla, insanla ve kültürle kurduğu derin ilişkiye odaklanan bir yapım. Film, onun Bodrum’a kazandırdığı ağaçları, tarımı, düşünce dünyasını ve kültürel mirasını; arşiv materyalleri ve 23 farklı isimle yapılan söyleşiler eşliğinde anlatıyor.
62.Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında ilk kez seyircisiyle buluşan belgeselin yönetmenleri Orhan Tekeoğlu ve Nurdan Tümbek Tekeoğlu’na sorularım vardı. İşte onların cevapları.
Öncelikle belgeselin adından başlamak istiyorum.

FİLOS oldukça şiirsel ve merak uyandırıcı bir isim. Belgeselin adının FİLOS olmasının özel bir anlamı olmalı. Neden bu adı seçtiniz?
NURDAN TÜMBEK TEKEOĞLU: Belgesellerimizde isim babası genellikle Orhan’dır. Cevat Şakir Yunanca biliyordu; Eski Yunanca’dan da anlıyordu. Annesi Giritliydi; aile kökleri de oradan geliyordu.
Biz de bu yüzden hem kısa, akılda kalıcı, hem de uluslararası festivallere hitap eden bir isim aradık. Araştırırken “Philos” kelimesiyle karşılaştım. Philos (φίλος) Yunanca bir kelime; en temel anlamıyla “dost, arkadaş” demek. Köken olarak “sevgi duyan, bağlılık hisseden” anlamını da taşıyor. Orhan’la üzerine uzun uzun konuştuk, tartıştık ve sonunda kararımızı verdik. Çünkü Cevat Şakir’in insan sevgisi gerçekten çok güçlüydü.
Cevat Şakir Kabaağaçlı gibi çok yönlü, tarihsel ve kültürel açıdan güçlü bir ismi merkezine alan bu belgeselde, sizi yola çıkaran asıl motivasyon neydi? Bu filmi yaparken “bizim derdimiz bu” dediğiniz şey neydi?
ORHAN TEKEOĞLU: Bizi FİLOS belgeselini yapmaya neden olan asıl motivasyon, Cevat Şakir’in Bodrum’a bıraktığı mirasın sadece edebî değil, aynı zamanda yaşayan bir ekoloji ve kültür mirası olduğunu hatırlatmaktı.
Bugün Bodrum’un dönüşümünü, doğanın ve hafızanın hızla silinişini gördükçe şunu düşündük: Bu hikâye bir “nostalji” değil, bir sorumluluk. Bizim derdimiz, Halikarnas Balıkçısı’nın doğaya, toprağa ve insana açtığı yolu bugünün insanına yeniden göstermek; “Bodrum’u Bodrum yapan değerler nasıl kuruldu, nasıl korunur?” sorusunu görünür kılmaktı.
Bu belgesele başlama sebebimiz ise çok basit: Bodrum’un hafızası ve doğası hızla kayboluyor. Cevat Şakir’in yaptığı şey yalnızca yazmak değil; yaşatmaktı. Bizim derdimiz, tek bir “büyük ismi” anlatmaktan çok, onun sayesinde büyüyen kolektif bir kültürü kayda geçirmekti. Bu belgesel, bir anlamda “Bir yerin ruhu kimlerin emeğiyle oluşur?” sorusunun cevabını arıyor.
Evet, bu yaklaşımınız, FİLOS’u klasik bir portre belgeselinden ayıran temel bir tercih olarak öne çıkıyor.
Belgeselin omurgası büyük ölçüde arşiv materyalleri ve 23 kişiyle yapılan söyleşiler üzerine kurulu. Buna ek olarak, Selahattin Paşalı’nın Cevat Şakir’i canlandırdığı sahneler yer yer filme eşlik ediyor. Bu canlandırma fikri nasıl ortaya çıktı? Belgeselin anlatısına nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?
ORHAN TEKEOĞLU: Bu belgeselde omurga zaten arşiv ve tanıklardı. Ama Cevat Şakir’i anlatırken şunu fark ettik: Onu sadece anlatılan bir isim olarak bırakmak istemedik. İzleyicinin onunla duygusal bir temas kurmasını amaçladık. Canlandırma fikri de buradan çıktı. Arşivlerin ve söyleşilerin arasında, zaman zaman bir “nefes aralığı” gibi devreye giren kısa sahnelerle Cevat Şakir’i bugüne taşıyan bir köprü kurduk.
Selahattin Paşalı gibi ünlü bir oyuncuyu seçmemizin nedeni, Cevat Şakir’in ruhunu, bakışını, sakin ama dirençli duruşunu hissettirecek bir yorum aramamızdı. Bu canlandırmalar belgeselin gerçeğini gölgelemek için değil; tam tersine tanıklıkları ve arşiv bilgisini izleyicinin zihninde canlandırmak, ritmi güçlendirmek ve anlatıya sinemasal bir katman eklemek içindi.
Arşiv ve röportajlarla “kanıt” ve “bilgi” katmanını kurarken, canlandırmaların izleyiciyi hikâyenin içine alıp Cevat Şakir’in dünyasını hissettiren bir katman olmasını istedik.

Filmi izleyenlerin salondan çıkarken hangi duygu ya da düşünceyle baş başa kalmasını istediniz? İzleyicide kalıcı olmasını umduğunuz şey neydi?
ORHAN TEKEOĞLU: İzleyicinin salondan çıkarken içinde hem bir sızı hem de bir umut taşımasını istedik. Çünkü FİLOS bir “nostalji” değil; bir hatırlama ve sahip çıkma belgeseli olsun istedik. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’a bıraktığı mirası izlerken, “Bir insan tek başına neyi değiştirebilir?” sorusunun izleyicinin aklında kalmasını istedik.
Kalıcı olan şey şu olsun istedik: “Doğayı sevmek, onu korumaya karar vermektir.” İzleyici, belgeseli izledikten sonra sadece etkilenmiş değil, biraz da sorumluluk yüklenmiş olsun istedik.
NURDAN TÜMBEK TEKEOĞLU: Balıkçı’nın beni en çok etkileyen yanı şu: Bir insan isterse tek başına neler başarabilir, bunu canlı canlı gösteriyor.
Düşünebiliyor musunuz? Bodrum’a bir “sürgün yeri” olarak geliyor. Tek başına… Parası yok, pulu yok; sefil denecek kadar zor bir halde. Ama daha ilk andan itibaren kendine acımak ya da kaderine küsmek yerine şunu düşünüyor: “Ben Bodrum’a ne katabilirim? Burada neyi değiştirebilirim?”
Ailesinden, geçinmek için istediği paralarla Fransa’dan ziraat kitapları getirtiyor. Tarımı öğreniyor, tohumu öğreniyor. Kırkın üzerinde tohum getirtiyor. Bodrum’da tarıma dair düşünme biçimini dönüştürüyor. Mesela ilk greyfurtu Bodrum’a onun getirdiği söylenir. Mandalinayı çeşitlendiriyor. Okaliptüs, palmiye… Bugün Bodrum’da gölgesine sığındığımız ağaçların bir kısmının hikâyesinde onun izi var. İlk fidanları ekiyor, ilk adımları o atıyor.
Sadece ekmekle de kalmıyor. Narenciye üzerine kitap yazıyor. Bodrum’un kadrolu bahçıvanı olarak çalışıyor; yani “ben yazarım” deyip bir kenarda durmuyor, gerçekten emek veriyor. Süngercilerle, denizcilerle dost oluyor; onları eğitiyor, onlarla birlikte öğreniyor. Yakaladığı balığı bile tüm Bodrum’un yoksul insanlarıyla paylaşıyor. Elinde ne varsa paylaşıyor.
Ve bütün bunları yaparken yanında bir ekip var mı? Hayır. Arkasında büyük bir destek var mı? Yine hayır. Tek başına yapıyor.
Elbette ekolojik tarafı devrimsel; bugün hâlâ konuşuyoruz. Ama beni asıl sarsan şey şu: Bir insan, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, “Ben buraya ne katabilirim?” diye düşünüp harekete geçtiğinde gerçekten dünyayı değiştirebiliyor. Balıkçı bana bunu hissettiriyor. Bu güç, bu irade ve bu insan sevgisi…

Cevat Şakir’i mitolojik bir figüre dönüştürmeden, somut eylemler üzerinden düşünmeye alan açan bir yaklaşım benimsediğiniz okunuyor. Biraz da işin mutfağına girelim…
Bu belgeselin yapım süreci nasıldı? Sizi zorlayan ya da tam tersine beklemediğiniz şekilde yolunuzu açan anlar oldu mu?
NURDAN TÜMBEK TEKEOĞLU: Belgeselin yapım sürecinde en büyük desteği açık ara Bodrum Deniz Müzesi’nden aldık. Müzenin müdürü Selen Canbazoğlu, fotoğraf arşivini bizimle paylaşabileceğini söyleyince bizim için çok kritik bir kapı açıldı. Çünkü arşiv, bu filmin omurgalarından biri oldu.
Tabii Meltem Ulu’nun katkısı da çok değerliydi. Tanıdığı kişileri bize yönlendirdi, doğru insanlara doğru yerlerden ulaşmamıza yardımcı oldu. Zaten belgesel onun “Halikarnas Balıkçısı’nın Yolculuğu” kitabından esinlenerek gerçekleştirdik. Bir de biz daha önce Bodrum’da Paramparça belgeselini çektiğimiz için bölgede zaten tanıdığımız, tanıştığımız pek çok insan vardı. Bu da bazı kapıları daha kolay çalmamızı sağladı.
Toplamda yaklaşık iki buçuk yıl sürdü; hem araştırması hem planlaması hem de çekimleri… 23 kişiyle röportaj yapmak gerçekten çok zor bir süreçti. Bazen bir görüşme için beş-altı kez gidip geldiğimiz oldu. Çocuk oyuncu bulmak başka bir zorluk.
Bodrum’da mekân bulmak da ayrı bir zorluktu. Bodrum artık çok dolu bir yer. Bizim ise çekim yapacağımız alanların “bakir” ve fazla kirlenmemiş olması gerekiyordu. Doğru mekânları bulmakta gerçekten zorlandık.
Ama şunu da yadsıyamayız: Kuki ve Derya Kabaağaçlı gibi aile tarafı, Bodrum Deniz Müzesi ve sürece destek veren insanlar bizim niyetimizi anlayınca gerçekten çok sahip çıktılar. Bu destek olmasa, bu kadar güçlü bir arşiv ve bu kadar sağlam bir tanıklık ağı kurmak çok daha zor olurdu.
Sonuç olarak, çok emek isteyen, çok sabır isteyen bir yapım süreciydi. Ama belki de bu yüzden film bittiğinde “iyi ki” dediğimiz bir yolculuk oldu.

Bugüne kadar yaptığınız belgesellerde genellikle yapımcı ve yönetmenlik rollerini ayrı ayrı üstleniyordunuz. Yanılmıyorsam, FİLOS’ta ilk kez ortak yönetmenlik yaptınız. Bu deneyim sizin için nasıl geçti? Birlikte üretmek filme nasıl yansıdı?
NURDAN TÜMBEK TEKEOĞLU: Aslında Orhan’la sahada ilk ortak yönetmenliğim değil. 2023 yılında, mübadelenin 100. yıl dönümü vesilesiyle Girit mübadele kültürünü anlatan Paramparça belgeselini birlikte imzalamıştık. Bu belgeseli yapma fikrini de ilk ben ortaya attım. Orhan’la paylaştım. Sonra o fikir, konuşa konuşa büyüdü; evin içinde, yolda, sette… Bazen bir cümleyle, bazen bir tartışmayla. Ama hep içimde şunu taşıdım: “Bunu anlatmalıyız.”
O00000rhan’la yıllardır yan yana üretiyoruz. Her işte, çekimde de kurguda da fikrimi söylerim; o da dinler, tartışırız. Ama bu belgeselde özellikle bir şeyi çok net savundum: Canlandırma olmalıydı. Çünkü genç kuşaklara dokunmanın bir yolu da bu… Sadece anlatmak değil, hissettirmek. “Görsünler, yaklaşsınlar, bağ kursunlar” istedim.
Ve sonra oyuncu meselesi… Cevat Şakir’in fiziksel dünyası da önemliydi benim için. Çok uzun boylu bir adam. O yüzden “Uzun boylu bir oyuncu olmalı” dedim. Mümkünse Bodrum’la bağı olsun istedim. Selahattin Paşalı fikri tamamen benden çıktı. Bunu söyleyince hâlâ içimde bir gurur oluyor; çünkü bu tercihin filme büyük bir ruh kattığını düşünüyorum.
Sahaya gelirsek… Ben gerçekten her şeyi yaptım. Şoförlük… İnsanları aramak… Röportaj yapılacak kişileri ayarlamak… İkna etmek… Mekânları çözmek… Bazen bir telefonla, bazen kapı kapı… Orhan’la birlikte tüm çekim sürecini taşıdık. Çok çalıştım. Yoruldum. Ama o yorgunlukların içinde acayip bir mutluluk vardı. Çünkü bu film benim için bir “iş” değil; bir hafıza, bir vicdan, bir iz bırakma meselesi.
Biz zaten küçük, bağımsız bir aile yapım şirketiyiz. Bu projede aile emeği daha da görünür oldu: Altyazıyı kızım Damla yaptı. Çok genç ve yetenekli bir kurgucuyla çalıştık. Az kişiyle, çok iş yaptık. İnanarak yaptık.
Ve evet… çatışmalarımız da oldu. Karı-kocanın birlikte çalışması romantik görünebilir ama gerçeği şu: Zor. Çünkü hem evliliği yürütüyorsunuz hem ortaklığı. Set ortamında bazen ses tonunuz yükseliyor, bazen kırılıyorsunuz, bazen “bu böyle olmaz” diyorsunuz. Ama biz bir şeyi öğrendik: Kızgınlıkla değil, beyin fırtınasıyla çözmek. Konuşarak, birbirimizi duyarak, birbirimizi kırmadan… En azından buna gayret ederek. Çünkü sonuçta ikimizin de derdi aynı: İyi bir film yapmak. Ve bu filmde benim derdim… sadece bir ismi anlatmak değil. Bir insanın, bir kentin doğasına bıraktığı o görünmez ama çok gerçek izi görünür kılmak. Ve bunu yaparken kendi içimdeki göç, aidiyet ve “ev” duygusuna da dokunmak.
FİLOS, Halikarnas Balıkçısı’nı, onun Bodrum’a bıraktığı ekolojik ve kültürel mirası görünür kılma iddiasını tutarlı bir belgesel diliyle karşılıyor. Yola çıkış gerekçesini filmin içinde kaybetmeyen, niyetiyle sonucunu aynı çizgide buluşturan bir yapım…

























