<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeşim Ustaoğlu &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/yesim-ustaoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Aug 2018 12:02:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Yeşim Ustaoğlu: Şiddet sadece maruz kalanın değil, uygulayanın da kapanı</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/yesim-ustaoglu-siddet-sadece-maruz-kalanin-degil-uygulayanin-da-kapani/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/yesim-ustaoglu-siddet-sadece-maruz-kalanin-degil-uygulayanin-da-kapani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Banu Bozdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2017 11:57:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[banu bozdemir]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşim Ustaoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9688</guid>

					<description><![CDATA[Yeşim Ustaoğlu’yla son filmi Tereddüt üzerine detaylı bir söyleşi yaptık. Söyleşi yapmanın faydalarından biri de herkesin filmden aldığı algının farklı olduğunun ortaya çıkması ve yönetmenin buna son noktayı inceden çekmesi oluyor. Ve söyleşi huzurlarınızda! Önce bir röportajınızda verdiğiniz bir demeçten bahsederek başlamak istiyorum. Sanatçı dediğin buram buram muhalefet kokmalı demişsiniz, hala aynı düşünceniz devam ediyor [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeşim Ustaoğlu’yla son filmi Tereddüt üzerine detaylı bir söyleşi yaptık. Söyleşi yapmanın faydalarından biri de herkesin filmden aldığı algının farklı olduğunun ortaya çıkması ve yönetmenin buna son noktayı inceden çekmesi oluyor. Ve söyleşi huzurlarınızda! </strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/yeşim-ustaoğlu.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9690" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/yeşim-ustaoğlu.jpg" alt="" width="661" height="992" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/yeşim-ustaoğlu.jpg 661w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/yeşim-ustaoğlu-200x300.jpg 200w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/yeşim-ustaoğlu-280x420.jpg 280w" sizes="(max-width: 661px) 100vw, 661px" /></a></p>
<p><strong>Önce bir r</strong><strong>ö</strong><strong>portajınızda verdiğiniz bir deme</strong><strong>ç</strong><strong>ten bahsederek başlamak istiyorum. Sanatçı dediğin buram buram muhalefet kokmalı demişsiniz, hala aynı düşünceniz devam ediyor mu, en muhalefet edilmesi gereken süre</strong><strong>ç</strong><strong>te biraz baskılar nedeniyle sesimiz kısılmış durumda… </strong></p>
<p>Siz filmi gördünüz, pek kısılmış gibi görünmüyor. Herkes adına zor zamanlar, evet. Sanat dediğimiz şey gerçekten de özgürce yapılabilen birşey. Düşüncenizi paylaşmak ve söylemek istersiniz. Bir şekilde zapturapt altına alınmayı ben düşünemem. O zaman yaratamazsınız, yaratım çok özgür bir şey. <em>Zaten bir şey de kendi içinde muhalif olur. </em>Bu tür baskıları, sıkıntıları yaşayan toplumlarda da fikir bir şekilde yaşamını sürdürebilmiştir. En baskıcı yerlerde en kalıcı, en yaratıcı eserler de oluşmuştur. Bu bizim bireysel olarak kendimizle kaldığımızda da baş etmek zorunda kaldığımız bir şey.</p>
<p><strong><br />
Teredd</strong><strong>üt gibi bir film </strong><strong>ç</strong><strong>ektiniz, </strong><strong>ç</strong><strong>ekebildiniz. Ama bunun sınırlarına yaklaştığımızı da hissediyor musunuz bir yandan! </strong></p>
<p><em>Bir belirsizlik ve muğlaklıktan söz edilebilir belki ama bir yandan da yaşayıp göreceğimiz bir süreç olduğunu da düşünüyorum. Muğlaklığın içinde yüzmek çok hoş bir durum değil. Böyle bir süreçten geçiyoruz ama yaşayıp göreceğiz… </em></p>
<p><strong>Teredd</strong><strong>üt’deki bazı sahnelerin de bu tepkisellikten ve ayrıştırılmaya </strong><strong>ç</strong><strong>alışılan bir toplumun kadın dayanışması üzerinden tekrar toparlanması ve yeniden yazılması üzerine bir </strong><strong>ö</strong><strong>neri ü</strong><strong>retti</strong><strong>ğini s</strong><strong>ö</strong><strong>yleyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Bir ‘dayanışma’ demeyelim buna. Sonuçta bir hasta doktor ilişkisi karşımızdaki. Karşısındaki kim olursa olsun doktor profesyonel olmak zorunda, yoksa işini yapamaz. Tabii filmin asıl söylediği ilişkilerimizdeki değersizleşme, tahammülsüzlük, birinin diğerini tahakküm altına alması ve mahkûm etmesi. Hiçleştirme ve <em>suistimal.</em> Bütün bu kavramlar var. Bu iki kadının temasında gerçek bir empati görüyoruz gerçekten de. Bu empati ve kendi bireysel varlıklarını da yeniden değerli kılmaya çalışma ve önlerindeki yolu yeniden açma çabasını görüyoruz.</p>
<p><strong>Tabii ben daha okumuş etmiş ve kendi kararlarını verebilmiş gibi g</strong><strong>ö</strong><strong>züken kadının daha küçük ve istemsiz bir hayata zorlanmış diğer kadına yardımı olarak algıladım…</strong></p>
<p>Hasta ve doktor arasında o empati kurulamazsa o tedavide sağlıklı olamaz bence. Tabii doktorlar adına da konuşmuş olmayayım ama empati gerçekten de çok önemli. Şehnaz’la Elmas arasında kurulan ilişki profesyonel bir ilişki.</p>
<p><strong>Oyuncu y</strong><strong>ö</strong><strong>netimi konusunda başarılı olduğunuzu biliyoruz ama ilk defa bu kadar oyuncuyu ve seyirciyi zorlayan bir y</strong><strong>ö</strong><strong>ntem seç</strong><strong>miş gibisiniz. Özellikle Elmas’ın terapi sahnesinde seyirci olarak biz de sınandık ve zorlandık… Bu y</strong><strong>ö</strong><strong>ntem nas</strong><strong>ıl aklınıza geldi yoksa b</strong><strong>ö</strong><strong>yle bir y</strong><strong>ö</strong><strong>ntem var mı</strong><strong>? </strong></p>
<p>Benim çok zevk alarak yazdığım, bir o kadar da haz alarak çektiğim bir sahneydi. Bir mono drama sahnesi bu. Bu aslında kullanılan bir yöntem. Benim bunu öğrenmem, kavramam psikodramanın tekil olarak kullanılması. <em>Bir psikiyatristin aynı zamanda psikodramatist olması lazım. Bu yıllar süren bir eğitim süreci.</em> Biz buradan anlıyoruz ki Şehnaz hempsikiyatr hem de psikodramatist. Rüyanın çözümlemesini bu şekilde yapıyor. Bu yöntemi öğrendik, ama tabi ki çok yoğun bir konsantrasyon isteyen bir sahneydi.</p>
<p><strong>Bir yandan da aslında filmde hi</strong><strong>ç</strong><strong>bir karakter </strong><strong>ç</strong><strong>ok keskin anlamda k</strong><strong>ö</strong><strong>tü </strong><strong>ve ele</strong><strong>ştirilesi değ</strong><strong>il. </strong><strong>Özellikle de erkekler diyelim ama iki kadının tavrı biraz abartılı mı acaba? Bu bir tahammülsüzlük mü diyelim, nedir bu kırgınlığın sebebi? </strong></p>
<p><em>Aslında her an hayatın içinde karşılaşabileceğimiz olayların vahametini anlatmayı seviyorum. Burada psikolojik şiddet olgusu var. Bu tür bir şiddet sadece maruz kalanın değil, uygulayanın da işin içinden çıkılmaz bir kapana sıkışma durumunda olduğunu söyleyebilir bize. Bir çeşit tekerrür aslında. Sıradan bir durumun içine baktığımızdaki trajedi canımızı daha çok acıtıyor belki de. O tanıklık bile bizi eziyor, yoruyor. Bunun daha vahim hallerini düşünmeye zorluyor. Sıradan olan şiddet olgusunu kabullenirsek ötekine davetiye çıkarmış oluruz. O yüzden yoğun ve sıradan anlara bakmayı tercih ediyorum ki sonrasını görelim. </em></p>
<p><strong>Sonrasında Elmas’ın yaşadığı bir süreç var ve film </strong><strong>ç</strong><strong>ok dolaylı gitmeye </strong><strong>ç</strong><strong>alışıyor. Elmas’ın sebep olup olmadığına dair bir olay yaşanıyor ve seyirci ikircikli bir durumda kalıyor. Hatta kendi aramızda da konuştuk Elmas’ın neler yapıp yapamayacağı konusunda. Biraz açıklık istiyoruz sizden bu konuya? </strong></p>
<p><em>Ailesinin koruması altında, güven içinde bir yaşama sahip olması ve bir eğitim sürecinden geçmesi gereken, çocukluğunu yaşaması gereken bir çocuk, başka bir yere evlendirilerek gönderilmiş ve karılık ve gelinlik görevi üstüne yıkılmış. Bütün bunların altında ezilen bir çocuktan bahsediyoruz. Sırtında karşılaması zor bir yük ve sorumluluk var. Bu sürecin akışı beklenmedik bir durumla kesiliyor. Bir gece yine yaşadığı bedensel bir travmadan sonra fırtına nedeniyle, kendisi banyoda abdest alırken kocası karbonmonoksit zehirlenmesinden ölüyor. Kocasının kıpkırmızı suratıyla, ölü suratıyla karşılaşınca yapacağı ilk iş birilerine haber vermek gibi bir beklenti içinde olmamız gerekirken, tabii ki çok korkuyor ve kendini balkona kilitliyor. Sabah kayınvalidesinin yanına gidemediği için de kadın insülin iğnesini kendisi yapıyor ve doz aşımından ölüyor. Bir çocuğa haddinden fazla şey yüklenmesi böyle bir sonuç doğuruyor. Aslında korkmaktan ve o gecenin vehametini kayıt edemeyecek kadar bir travma yaşamaktan başka bir şey yok ortada.</em></p>
<p><em><strong>Karakterleri oluştururken nasıl bir yol izlediniz?<br />
</strong></em><em>Bunların çok bariz bir cevabı yok aslında. Tezatlıklar ve komplikasyonlar, yazarken benim çok ilgimi çekiyor. </em></p>
<p><strong>Bir taşra sıkışması hali mi var filmde, bir yandan daraldık</strong><strong>ç</strong><strong>a gidilen bol dalgalı deniz kenarları var ki, aslında asıl sıkışmışlığın yine şehirde olduğuna bir küçük tokat </strong><strong>ç</strong><strong>arpıyor gibi. Mekan araştırması da gayet iyi ve filme </strong><strong>ç</strong><strong>ok iyi eşlik ediyor. Sakarya Araf’tan bir keşif mi? </strong></p>
<p>Ben de yolculuklar vardır. İnsanın yolculukları, yolları ama bugünle ilgili şeyler anlatırım genelde. En sıradan gibi görünen yerlerin cazibesi beni çok çeker. Karasu ya da Karabük, içinden geçerken çok da yaşamayı düşünmediğimiz yerlerin cazibesi ve içine girdiğimizdeki büyüsü de beni çeker.</p>
<p><strong>Dalga ve kadın duygusu gayet iyi oturuyor filme. Dalgalar bana </strong><strong>ç</strong><strong>ok iyi geldi, filmin algısını çok iyi yerlere g</strong><strong>ö</strong><strong>türmüş. G</strong><strong>ö</strong><strong>rülmüş yerler mi, yoksa yazdıktan sonra keşfedilen yerler mi oralar? </strong></p>
<p><em>Ben Karadeniz çocuğuyum. O dalgalara bakarak büyüdüm. Yazmak bir imgenin peşinden koşmak aslında. Böyle bir imge hep vardı ben de yazarken. Sadece dalga değil tabii, kadınların içindeki yoğunluk hali de. Genellikle çok not tutan, onlarla yaşayan biri değilim ben. Benim notlarım, dipnotlarım hep zihnimdedir. Onların yoğunluğu ben de kalır ve sonra geri gelir. Çok uzun zaman yerimde durmayı da sevmem. Hareket etmek, gitmek, içinde yaşamak, o yerlere dokunmak benim çok ilgimi çeker. Karasu’ya da yolum düşmüştü bir zaman. Bir fırtına gecesi beni tekrar çağırdı yazarken. Bütün bunlar bir serüven aslında bir çeşit yolculuk… </em></p>
<p><strong>Kadın oyuncuları se</strong><strong>ç</strong><strong>erken neler düşündünüz, tam nokta atışı yaptığınız belli oluyor ya da </strong><strong>ç</strong><strong>ok </strong><strong>ç</strong><strong>alışma yapılmış herkes birbirinin reaksiyonuna girmiş gibi, neler s</strong><strong>ö</strong><strong>ylersiniz?</strong></p>
<p><em>Her zaman oyuncuma çok güvenirim. Bir çok ilişki kurduktan sonra bulursunuz olması gereken kişiyi. Süreci içinde yaşayarak, sonuna kadar giderek karar veririm. Yazma sürecinde kimlerin bu rolün altından kalkabileceğini hayal etmek. Bazen hiç ortada olmayan birini keşfetmeyle de sonuçlanır. Yeter ki o ve doğru kişi olduğunu keşfedeyim. </em></p>
<p><strong>İki başarılı oyuncudan sadece birinin </strong><strong>ö</strong><strong>dül alması konusundaki düşünceleriniz? </strong></p>
<p><em>Bence her iki rol de çok zorluydu. Her ikisinin de hem beraber hem ayrı sahneleri zordu ve birbirleriyle oluşturdukları kimya çok iyiydi. Her iki karakter de birbiriyle var oldu, dolayısıyla benim için çok zor ayrışması. </em></p>
<p><strong>Biraz kı</strong><strong>salt</strong><strong>ılarak ve 15+ alarak vizyona girecek sanırım </strong><strong>ö</strong><strong>yle değil mi? Bir de kadına bakış olarak en cesur filmlerinizden diyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Evet bir takım kısaltmalar olacak. Filmin hem Yönetmen Kurgusu hem de Vizyon Kurgusu olacak. Evet Türkiye’nin görebileceği cesur ve dünya sineması içinde önemli bir yere sahip bir film diyebiliriz. Mahremiyet çok konuşabildiğimiz bir alan değil çünkü. Buradaki insanlar ne hissediyorsa Hindistan, Toronto ve Varşova’daki insanlarda aynı duygular ve karınlarında bir yumruyla çıktılar ve günlerce etkisinde kaldıklarını söylediler. Bu önemli. Bir şekilde herkese değiyor ve herkesin derdi var ilişkilerimizde, varoluşumuzda. Bunu tartışabilmeye açmayı önemli buluyorum ben.</p>
<p><strong>Şehnaz’ın baş</strong><strong>lang</strong><strong>ıç hikayesi </strong><strong>ç</strong><strong>ok net de</strong><strong>ğil mesela, ama klasik modern bir ilişinin a</strong><strong>ç</strong><strong>mazları, saklanmışlığı var. Daha zor girdik… Elmas’ın ki ise daha net bir karşı koyuş. </strong></p>
<p>Çünkü Şehnazda öyle yaşıyor. Şehnazda kendi komplikasyonunun içine çok zorlanarak giriyor. Rüyaları, baskıladığı bütün duygularıyla kendisinin yüzleşmesi çok kolay olmuyor. Çünkü seçilmiş bir hayatın içindeki sızı daha büyük oluyor. İteklenmiş bir şeyin kurbanı değil o. Sevdiği, özlediğini düşündüğü bir hayatı, aşık olduğunu düşündüğü bir adamı yaşayamaması… İçindeki sızı bir kağıdın eli kestiğinde içimize oturan bir sızı vardır ya, öyle. Büyük sözler söylemediği, bize bunları yaşattırdığı ve hissettirdiği için komplikasyonla baş başa bırakıyor. Bunun fark edilmesi de çok zor demek istiyorum.</p>
<p><strong>Do</strong><strong>ğa ve taş</strong><strong>ra dedi</strong><strong>ğimiz şey biraz da insanın i</strong><strong>ç</strong><strong>indeki </strong><strong>ö</strong><strong>zün ortaya saçılmasına olanak da tanıyor gibi… </strong></p>
<p>Evet yalnızlık, kendinle kalma hali. Orası bir kenarda kalmış, karamsar, içinde yaşanılmaz bir kasaba gibi algılanabilir. İğreti bir bağ kurabilirsiniz orayla. Ama aynı yer siz de çok başka yoğun duygular da yaratabilir. Söylüyor zaten, onu çocukluğuna götürüyor, birtakım bağlar yaratıyor. Hayat ya algılanarak ya içinde yaşanarak hissedilen bir şeydir ya da bunu ıskalayarak varoluşunuzu sürdürebilirsiniz. Bir rutinin içinde. O rutinden çıkıyor aslında. Yeniden çocukluğunu hissettiğini söyleyerek, yeniden nefes almayı hissederek, içindeki coşkuyu patlatmayı yaşayarak…</p>
<p><strong>Son olarak neler s</strong><strong>ö</strong><strong>ylersiniz…</strong></p>
<p>Filmler, eserler böyle. Bir sürü şeyi bize söylüyor. Ama seyirci kendi dünyasından bakma özgürlüğüne de sahip. Her söylediğimi kafasına dikte ederek yapmam. O algısını kendi yaratır, bazen bana kızar, bazen benle örtüşür. Çok da kafasını yönlendirmek istemem yani buradan bir yönetmen olarak…</p>
<p><strong>Teşekkürler… </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/yesim-ustaoglu-siddet-sadece-maruz-kalanin-degil-uygulayanin-da-kapani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinema Sanatında Tereddüte Yer Yok!</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/sinema-sanatinda-tereddute-yer-yok/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/sinema-sanatinda-tereddute-yer-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2017 11:40:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Susmayan Köşe: Murat Tolga Şen]]></category>
		<category><![CDATA[murat tolga şen]]></category>
		<category><![CDATA[susmayan köşe]]></category>
		<category><![CDATA[Tereddüt]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşim Ustaoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9671</guid>

					<description><![CDATA[Murat Tolga Şen, Yeşim Ustaoğlu&#8217;nun son filmi Tereddüt&#8217;ün bizzat yönetmeni tarafından sevişme sahneleri yumuşatılarak vizyona sokulmasını ve bağımsız sinemacıların çaresizliğini yazı konusu yapıyor. Yazının başına not: Tereddüt’ü sevdim, Portakal’da ulusal yarışmada da ödül bu filmin hakkıydı, bunu defalarca yazdım ama mesele o değil. Filmin farklı bir kopya ile vizyona sokulacağını Antalya’da öğrenmiştim, diğer sinema yazarları [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Murat Tolga Şen, Yeşim Ustaoğlu&#8217;nun son filmi Tereddüt&#8217;ün bizzat yönetmeni tarafından sevişme sahneleri yumuşatılarak vizyona sokulmasını ve bağımsız sinemacıların çaresizliğini yazı konusu yapıyor.</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9672" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-1068x711.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/30798153114_704800aff5_o.jpg 1276w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Yazının başına not: <em>Tereddüt’ü sevdim, Portakal’da ulusal yarışmada da ödül bu filmin hakkıydı, bunu defalarca yazdım ama mesele o değil. Filmin farklı bir kopya ile vizyona sokulacağını Antalya’da öğrenmiştim, diğer sinema yazarları da biliyordu. Kimse yazı konusu yapmadı, röportaja kadar ben de, anlayışlı olmak gerekir diye düşündüm ancak röportajdaki “Ben otosansürle yıllardır savaşan, hiçbir filminde otosansür uygulamayan bir yönetmenim” cümlesi ve sonrasındaki savunudan kaynaklanan bir ihtiyaç bu.</em></p>
<p>Yeşim Ustaoğlu’nun, Altın Portakal’da gösterilenden farklı ( kendi tabiriyle, ince bir kısaltma yaparak) vizyona soktuğu filmi Tereddüt’ü konuşuyoruz ama bu tartışmanın da geleceği yer aynı, yıllardır sayfalarca yazdım; devlet fonlarıyla bağımsız sinema yapılamaz, yapılırsa da, yapan içine düştüğü durumu savunmak için işte böyle kırk takla atmak zorunda kalır.</p>
<p>Filmin 18+ vizyona çıkınca bakanlık desteğini geri ödemek zorundasın, neyle ödeyeceksin, festival filminin seyircisi yok, bunun sebebinin de sırf bakanlıktan aldığı parayı geri ödemesin diye jürilerin kötü film çeken sinemacılara ‘kıyak çekerek’ ödüllendirmesinin sonucu olduğunu yazdım. Dinleyen var mı, yok!</p>
<p>Herkes film çekmek için devletten destek almak zorunda mı, bunun başka yolu yok mu? Seyircinin parasıyla film çekmek neden kimsenin aklına gelmiyor? “Orada bir para var almalıyız ve geri ödememeliyiz” kafasına nasıl geldik? Bu destek Türk sinemasına ne kattı? Bu yıl vizyona çıkan festival filmlerinin gişesine bakıyorum. 20 filmin toplam gişesini 10 ile çarptığın zaman ancak Dağ 2’nin gişesini buluyorsun. Bu kadar seyirciden uzak düşmüş bir sinemayı hala desteklemeli miyiz? Burada yüksek sanat yapılıyor da sinemaya giden aptallar mı anlamıyor? Dürüst olalım; festivallerde afakanlar basıyor hepimizi, genellikle berbat filmler izliyoruz!</p>
<p>Bazı sinemacılar ve sinema yazarları itiraz ediyorlar, “festival filmi diye bir şey yoktur”. Al işte, bal gibi de var. Aynı filmin festivalde gösterildiği hali başka vizyondaki hali başka. Festival versiyonu, vizyon versiyonu diye bir şey olmaz ama oluyor. Kesen kim, bakanlık mı? Hayır, filmin 18+ sınıflandırması alarak sansürsüz gösterileceği belli, kimse “bu film gösterilemez” dememiş ama 18+ ibaresi yüzünden bakanlık “ödül de kazansan umurumda değil ver paramı” diyecek. Bu durumda Yeşim Ustaoğlu mecburen alıyor eline makası. Daha yazarken filmin makaslanacağı belliymiş yani. İşte bunu kabul edemiyorum ben. O zaman otosansürü en başında beyninde başlat, işin ucu bir şekilde oraya çıkacaksa madem. Festival sinemacılarının yıllardır yaptığı şey zaten bu. Yoksa biz bu yıl birkaç tane Soma, birkaç tane de Gezi direnişi filmi izlerdik Adana’da, Antalya’da…</p>
<p>Otosansürün en şahanesi bu, savunamazsın! Hâlbuki bunu yapmak yerine “evet, buna mecbur kaldım ve içim kan ağlıyor” dese daha samimi bir söylem olur ve bu konu tartışmaya açılır. Asıl tartışmamız gereken mesele bakanlığın neden 18+ filmlere yardım yapmadığı olmalıyken…</p>
<p><strong>OTOSANSÜR NEDİR, NASIL YAPILIR?</strong></p>
<p>Otosansürün ne olduğunu iyi biliyorum, şu durumda yapılmadığını iddia etmek toplumun zekasına hakaret etmek demek. Yazı bunu açıklama gayretindedir.</p>
<p>Milliyet gazetesine verdiği röportajın başında, “Ben otosansürle yıllardır savaşan, hiçbir filminde otosansür uygulamayan bir yönetmenim” diye iddialı bir giriş yapan Yeşim Ustaoğlu savunmasını verdikten sonra dayanamayıp –bilinçsiz bir şekilde de olsa- itiraf ediyor,</p>
<p>“Şu anda mevcut iki kopyamız var, biri +15, diğeri +18. Bu bir vaka tabii, bir emsal belki. Bu tür bir durumla baş edebilme hali ki, yaptırımlarla mücadele etmek lazım aslında. Bu yönetmelik maddeleri herkesi başından itibaren zaten kıskacı altına alıyor, otosansür uygulamaya itekliyor.”</p>
<p>Peki ama bu yaptırımlarla mücadele etmenin yolu tam olarak buradan geçmiyor mu? Yani filmi makaslamadan gösterime sokmak ve bakanlığın uygulamasına itiraz ederek kamuoyu oluşturmaktan… Y. Ustaoğlu böyle yaparsa genç sinemacıları hiç tutamazsın. Bugün sevişme sahnesi kesilir yarın başka bir şey, kaç dakika kesildiği de önemli değil, sürekli değişen dönüşen filmler izlemeye başlarız ve zaten bakanlığın istediği de bu. “18+ film çekersen yardımı geri ödersin” diyerek sansür takozunu baştan koymuş oluyor. Bu takoza hangi aşamada takıldığın çok mühim değil, bir şekilde sansüre uygun davranmış oluyorsun. Burada bakanlığın zekası, sinemacının eserinden taviz vermesi sayesinde işe yarıyor. Filmler devlet eliyle değil bizzat yaratıcısı tarafından sansürlenmiş oluyor. Eti kıyma makinesine bile sokmadan çekmek… Çok zahmetsiz ve işte bunun adı: OTOSANSÜR.</p>
<p>Gölgeler gerçek değildir ama bizi daha fazla korkuturlar çünkü kocamandırlar. Türkiye’de gölgeler giderek büyüyor. Sanat yapanların iddialı söylemlerine kanmayın, kimsenin bu gölgelerle savaşmaya yetecek cesareti yok.</p>
<p>Herkes gerektiği yerde taviz vermeye hazır çünkü devlet parasıyla film çekip devletin yaptırdığı festivallerden ödül toplayan ve bununla da övünen bir sinemacı nesli yetişti. Seyirciyle arası iyice açık bu sinemacılar devlet filmlerini fonlamayı keserse ya da festivaller hepten düzenlenemez hale gelirse ürün veremez hale gelecekler. Sinemanın sanat hali dahi seyirci tarafından takdir edilmelidir yoksa her geçen yıl daha da olmamış filmlerle, tuhaf söylemlerle karşılaşacağız.</p>
<p>80’lerin sıkıyönetim zamanlarında bile yaşanmayan bir şey bu, ne acı değil mi? Sansür bir kıyma makinesidir. İktidarın hazmedebileceği leziz köfte için eti (filmi) tekrar çekmen gerekebilir belki ama herkes yutacak diye bir şart yok. Eleştiriler olacaktır, olmalı.</p>
<p>Sinema sanatının sıradan insanı alıp dönüştürme gücü vardır. Eskiden böyle bir dert vardı ama artık yok. Çünkü nasıl olsa devlet filmleri fonluyor ve sonra da festivaller tertip edip bunları gösteriyor, ödüllendiriyor. Seyirci bağı koptu. Y. Ustaoğlu’nun derdi bu değil ama dert buna dönüştü.</p>
<p>Bakanlık desteği hibe değil ama belli şartlar karşılanınca hibeye dönüşüyor. Bir sinemacı filmini buna uygun hale getiriyorsa kafasında sinemadan çok ticaret vardır. Bu iş artık çok sıkıntılı. Bakanlık destekli filmlerin festival serüveni sinemamızı kuruttu. The Wailing diye bir film izledim bu yıl, çok iyiydi. Gişesini merak edip baktım. 7 milyona yakın bilet satmış Kore’de… İşte sinema budur, bu filmdir, bu gişedir. Biz artık saçmalıyoruz, her şey ucuz ticaretten ibaret.</p>
<p><strong>MURAT TOLGA ŞEN</strong> – <a href="mailto:murattolga@gmail.com">murattolga@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/sinema-sanatinda-tereddute-yer-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SONRA YEŞİM USTAOĞLU GELDİ…</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/07/17/sonra-yesim-ustaoglu-geldi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/07/17/sonra-yesim-ustaoglu-geldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Jul 2014 14:26:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşim Ustaoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6832</guid>

					<description><![CDATA[Sinemaya kısa metraj filmleriyle 1984 yılında başlayan Yeşim Ustaoğlu, Bir Anı Yakalamak, Magnafantagna, Düet, Otel filmleriyle çok sayıda ödüller almış ve 1992 yılında ilk uzun metraj filmi İz ile seyirci hipnoz süresini arttırmıştır. Adil olmayan her şeyin üzerine söz vermiş gibi, her şeyi tek tek anlatır. Azınlıklar, ilerlemek isteyip de geride bırakılanlar, ilerlediğini sanıp yiten [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sinemaya kısa metraj filmleriyle 1984 yılında başlayan Yeşim Ustaoğlu, Bir Anı Yakalamak, Magnafantagna, Düet, Otel filmleriyle çok sayıda ödüller almış ve 1992 yılında ilk uzun metraj filmi İz ile seyirci hipnoz süresini arttırmıştır.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6834" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-1024x765.jpg" alt="" width="696" height="520" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-1024x765.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-300x224.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-768x574.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-265x198.jpg 265w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-696x520.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-1068x798.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu-562x420.jpg 562w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Yesim-Ustaoglu.jpg 1600w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Adil olmayan her şeyin üzerine söz vermiş gibi, her şeyi tek tek anlatır. Azınlıklar, ilerlemek isteyip de geride bırakılanlar, ilerlediğini sanıp yiten ruhlar… Bu kara parçasında çok resim vardır onun için. Anlatmak için değil de, hatırlatmak için film yapar Ustaoğlu. Bazı şeylerin, sadece bazı insanlar için zor olduğu bir düzeni ya da düzensizliği güneşe tutar… Belki yanar bir yarısı, belki de toplanamayan tüm valizlerin fermuarı bozuk değildir, doğarken yerleştirilen bohçanın suçudur hepsi.</p>
<p>Oyuncu seçimlerinde başrolü dağlara, sulara, bulutlara, güneşe verir. Yas varsa su(s) sesiyle dinletir o yası, pişman olursan bulutlar evinin önüne kadar iner, hatırlamak için dağına çıkmalıdır insan ya da tamamen unutmak, güneş ise dönüşünü uzatan ve üveylerine iyi bakamayandır. Her şeyi titizlikle düşündüğü, uzun metraj filmlerinin tamamı kış mevsiminde geçer.</p>
<p>Filmlerinde amatör oyuncuları da, ustaları da görmek mümkündür. Tecrübe, ruhtan daha kıymetli değildir, katılan değerin mutlak bir deneyim sonucu geleceğine çok da itibar etmez.</p>
<p>Yeşim Ustaoğlu’nun sinema evreninde, alt katmanlara inebilmek için ipuçlarını iyi takip etmek gerekir. Bir röportajında da belirttiği gibi sekans geçişlerini yaparken, hikaye örgüsünü kurarken seyircisine çok da cömert davranmaz. Etkinin süresi gibi bir meseledir vazgeçemediği. Sadece sinemada değil, her alanda ‘kalıcılık ve eskimişliğin karşısında devam eden etki’ değeri yaratır, eser niteliğine kavuşturur fikrindedir.</p>
<p>Film müziklerinde Makedon gitar ustası Vlatko Stefanovski’ye de yer verir, Amerikalı kompozitör Michale Glasso‘ya da. Fransız müzisyenler, Jan-Pierre Mas ve Bruno Torriere‘le de çalışmıştır. Tüm sesleri sade bir şekilde birleştirmeyi, onları sadeleştiği yerde yeniden buluşturmayı seçer… Viyolanın da yağmur sayesinde büyüdüğünü hatırlatır.</p>
<p>1999 dostluk yapımı Güneşe Yolculuk, İstanbul’a farklı nedenlerle göç etmiş, sular idaresinde çalışan Tire’li Mehmet ve Eminönü Meydanı’nda kaset satarak geçimini sağlayan Zorduç’lu Berzan‘ın kendilerine yer açma hikayesidir. İlgilerinin olmadığı bir sokak kavgasında yolları kesişen iki dost, inandıkları her şeye içten bağlılık duyan, sahip çıkan iki karakterdir. Berzan’ın toplumsal olaylar karşısındaki farkındalığı, aktivist tutumu Mehmet tarafından</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>anlaşıldığında saçlarını spreyle sarıya boyadığı sahnede mutsuzluğun ağırlığı doğallıkla verilmiştir. Filmin bitimine yakın Mehmet’in bir tren yolculuğu sahnesinde kompartıman arkadaşı olarak yanına gelen kendisi gibi Tireli bir yolcunun nerelisin sorusuna Zorduç’luyum diyerek gülümsediği ve değişimini sadelikte verdiği sahne, bu filmi çok kez izlemek için yeterlidir. 1999 yılında Ankara, İstanbul Uluslararası Film Festivalleri’nde en iyi senaryo, en iyi film, Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Mavi Melek ve Barış Filmi ödüllerine layık görülen (aldığı ödüllerden sadece birkaçıdır) film, ülkemizde sadece bir hafta vizyonda kalmıştır.</p>
<p>2004 yılında Doğu Karadeniz ve Selanik arasında kuzey hattındadır. Senaryosunu yazdığı ve yönettiği Bulutları Beklerken ile takalara bindirilerek uzaklara gönderilmiş bir Rum kadınını,                    Eleni (Rüçhan Çalışkur)’yi anlatır. 1916 yılında ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalan Eleni, bu sürgün sürecinde kardeşi dışındaki herkesi karlarda yitirip Türk bir aile tarafından evlat edinilir. Yaşadığı bu travma, kalan yaşamında yoldaşı olan ve son anına kadar yanında olduğu Selma’nın ölümüyle elli yıl sonra açığa çıkar. Küçük kardeşi Niko’yu terk ettiği düşüncesi, bunun yarattığı suçluluk duygusu ve gerçek kimliğiyle yıllar sonra buluşur<strong>.</strong> Yeşim Ustaoğlu başka yollardan anlatmak istediği tüm betimlerinde yöresel bir hikaye, mecaz veya ironiye başvurur. Filmin başında Eleni nin anlattığı ‘Karaconcolos’ isimli bir umacı hikayesi, bu elli yılın tarihini bir de yönetmenin gözünden dinletir. Türk, Bulgar ve Rum halk kültürlerinde yaşatılmış, kışın en soğuk zamanlarında gelen ve çok çirkin olan fantastik yaratık Karaconcolus, başa dönülerek iki-üç kez dinlenmeye değer bir bilinçdışı çözülmesidir. Filmin sonlarına doğru ise Trabzon’dan çıkarken çalan sazın, Selanik’te bir lokanta radyosunda devam etmesi yönetmenin neyi, nasıl vermek istediği konusundaki tutarlılığının altını çizer. 2004 İstanbul Film Festivali ve Orhan Arıburnu en iyi kadın oyuncu ödülleri ile Rüçhan Çalışkur’ un usta oyunculuğuna tanık olan film, birçok festivalden aldığı ödüllerle bulutları İsrail, Ermenistan gibi birçok ülkenin perdesine indirmiştir.</p>
<p>Senaryosu Yeşim Ustaoğlu ve Sema Kaygusuz’a ait olan, başrollerini <a href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Tsilla_Chelton&amp;action=edit&amp;redlink=1">Tsilla Chelton</a>, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Derya_Alabora">Derya Alabora</a>, Övül Avkıran ve <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Onur_%C3%9Cnsal">Onur Ünsal</a>&#8216;ın paylaştığı 2008 yapımı Pandora’nın Kutusu’nu 7 haftada çeker. İstanbul’da birbirinden kopuk yaşayan üç kardeş, Karadeniz’de tek başına yaşayan annelerinin kaybolduğu haberiyle bir araya gelerek annelerini bulmak üzere yola çıkarlar. Yolculuk, yaşanan bu sonucun kimden kaynaklandığı üzerine suçlamalarla başlar. Kardeşlerin yalnızlık, mutsuzluk ve dağılmış hayatlarını aperatif olarak seyirciye sunan film, birden fazla neden-sonuç ilişkisi kurabileceğiniz hazır bir yaşam öyküsü gibidir. Alzheimer hastası olduğu anlaşılan yaşlı annenin bakımı ve hangi kardeşle yaşayacağı kısmı, kapitalizmin sunduğu binlerce kalıptan yükselen ölçülerde faydalandığımız şu günlerde şimdiki zamanı sorgulatır güçtedir. Bir şeyin yararı kadar zararının da var olduğu metaforu, aldığımız konformist yaşamın karşılığında neler veriyoruz sorusunu beraberinde getirir. Filmin baş karakteri Nusret Hanım’ın dağına dönmek dışında bir şey istememesinde sadece bir yaşlılık hastalığı yatıyor olmadığını düşündürür. Gerçeklik boyutu için söylenecek pek söz bırakmayacak kadar hayatta bir film,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>insanı ayakta bırakıyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ve Uluslararası birçok festivalde başta kadın oyuncularını ödüllerle süsleyen film, dünya sinema tarihindeki en önemli ödüllerden biri olan 56. San Sebastian Film Festivali’nden de ‘Altın İstiridye’ ile dönmüştür. Filmin başrol oyuncusu Fransız asıllı Tsilla Chelton yine aynı festivalde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazanmış ve 2012 yılında mendilini elinden bırakmıştır.</p>
<p>2012 yılında Türkiye, Almanya, Fransa ortak yapımı Araf da bu kez Karabük’tedir. Yeşim Ustaoğlu’nun tanımıyla film, konum itibariyle her şeyin ortasında duran, her şeyin gelip geçici olduğu, bekleme yeri olan bir mekanda; otoban kenarında, içinde benzin istasyonu, alışveriş merkezi, lokantalar olan bir park alanında geçmektedir. Baş karakterler, 18 yaşında iki genç olan Zehra (Neslihan Atagül) ve Olgun (Barış Hacıhan) bu mekanda çalışan, çalışmadıkları zamanı televizyon karşısında pırıltılı bir yaşam istemiyle geçiren iki vardiya arkadaşıdır. Olgun’un Zehra’ya duyduğu sevgi, Zehra’nın kamyon şoförü Mahur’a (Özcan Deniz) aşık olmasıyla kendisini bambaşka bir yerde bulmasına neden olacaktır. Film, ne köy, ne sanayi sanayi şehri olan Karabük’ten, gençlerin ufuksuzluğuna, her şeyin ortasında kalmışlığa ve gitmenin bu denli zor olmaması gerektiğine incelikle eğilmiştir. Yeşim Ustaoğlu anlatmak istediğini bu filminde de kısa süren Zehra ve psikiyatrist diyaloğuna yerleştirmiştir.</p>
<p>50.si düzenlenen New York Film Festivali, Araf&#8217;ın Amerika prömiyerine ev sahipliği yapmış ve Yeşim Ustaoğlu, gösterimin ardından festivalin efsanevi direktörü Richard Pena ile film eleştirmeni Amy Taubin&#8217;in moderatörlüğünde seyircinin sorularını yanıtlamıştır. Amerika ve dünya basınının yoğun ilgisiyle karşılaşan film, Avrupa ve Asya’da katıldığı festivallerde de sihrin tesirini ödüllere dönüştürmüştür.</p>
<p>Yeşim Ustaoğlu, insan hayatındaki dönüm noktalarının başka bir kişinin elinden geldiğini hissettirmeden vurgular. Hayat, rutininde seyreylerken biri gelir doğum yerini değiştirir, bir film izlersin kamera arkasında gölgesini görürsün etkisinden kurtulamadığın bir yönetmenin, konuşur gibi…<em>”Gülümseyin, çekiyorum acınızı’’</em></p>
<p>*Onur Akyıl, Unutacak Kimse Yok, Şiirden Yayınları 2014</p>
<p>DİDEM PEKER BAŞARAN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/07/17/sonra-yesim-ustaoglu-geldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
