<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>tuğçe madayanti dizici &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/tugce-madayanti-dizici/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Aug 2018 11:48:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Hell or High Water: Melankolik sert bir ağıt</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/hell-or-high-water-melankolik-sert-bir-agit/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/hell-or-high-water-melankolik-sert-bir-agit/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2017 11:45:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hell or High Water]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9676</guid>

					<description><![CDATA[Bu sene en iyi filmler listesini farklı duygularla beni en çok etkileyen filmlere göre yaptım. İlk sırada yer alan The Childhood of A Leader güçlü atmosferi ve müziğiyle ilk saniyesinden itibaren kişiyi koltuğa mıhlayan bir film. Bir çocuğun dünyanın başına tarih boyunca musallat olan faşist liderlerden biri olmaya doğru adım adım nasıl yaklaştığını gösteren bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sene en iyi filmler listesini farklı duygularla beni en çok etkileyen filmlere göre yaptım. İlk sırada yer alan The Childhood of A Leader güçlü atmosferi ve müziğiyle ilk saniyesinden itibaren kişiyi koltuğa mıhlayan bir film. Bir çocuğun dünyanın başına tarih boyunca musallat olan faşist liderlerden biri olmaya doğru adım adım nasıl yaklaştığını gösteren bir film. İlk filmi ile genç yaşından bu denli çarpıcı bir filme imza atan yönetmen Brady Corbet müthiş müzik kullanımı ve yakaladığı atmosfer ile beni adeta koltuğa mıhlamayı başardı. Listede ikinci sırada yer alan Hell or High Water ise benim için tam bir sürpriz film. Taylor Sheridan (Sciaro) tarafından kaleme alınan senaryonun İskoç yönetmeni David MacKenzie (nedense yerli kaynaklarda hatalı bir şekilde İngiliz deniliyor). Sadece hikaye penceresinden bakınca belki yeni bir şey yok ama bu filmde kesinlikle yeni bir şeyler var.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9677" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Hell-or-High-Water-2016-after-credits-hq.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Hell or High Water son zamanlarda izlediğimiz Slow West ve Trur Grit gibi Western enerjisi olan bir suç dram filmi. İki erkek kardeş rolünde Chris Pine (Toby) ve Ben Foster’ın (Tanner) kimyasının tutmuş olması ikilinin ilişkisinin son derece gerçek ve anlaşılır olmasını sağlamış. Film başlar başlamaz kısa bir süre içinde bu iki karakteri adeta senelerdir tanıyormuş gibi hissediyorsunuz ve diyalogsuz anlarında bile akıllarından neler geçtiğini, neler hissettiklerini anlıyorsunuz. Banka soygunu yapan bu iki kardeşin peşindeki Texas polisleri rolündeki ikili ise eşsiz tarzı olan usta Jeff Bridges (Marcus) ve gerçekte de Komançi olan Gil Birmingham (Alberto). İkisinin dostane ilişkisi ve uyumunu izlemek çok keyifliydi. Marcus’un Alberto’ya film boyunca söylediği ırkçı espriler ve tarihsel iğnelemeler aralarındaki sıkı ilişkiyi ters köşe yaparak ortaya koyması açısından da çok başarılıydı.</p>
<p>Filmdeki tüm oyunculuklar unutulmaz. Yan roller bile. Örneğin filmde toplasan en fazla 80 saniye bir rolü olan garson kız ile bile seyirci bağ kuruyor. Onu bu kadar kısa izlememize rağmen onu tanıyor, anlıyoruz ve onun için üzülüyoruz. Zaten filmin en büyük artısı karakterlerin seyirci ile bağ kurması. Bunun başarılı oyuncu performanslarından önce senaryonun başarısı olduğunun altını çizmek gerek. Tam bir usta kalemi. Hikaye her nasıl beceriyorsa aynı zamanda yavaş ve seri ilerleyebiliyor. Zamanlamalar, olayların gelişme anlarının temposu muazzam.</p>
<p>Ve müzik&#8230; Filmin müzikleri Western filmi olan The Proposition’da (2005) ve The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007) beraber çalışan Nick Cave ve Warren Ellis’e ait. Bu tarz filmlerdeki sinematografi/senaryo/müzik hakimiyetleri çok güçlü olan bu ikili bir kez daha harikalar yaratmış. İnanılmaz bir önsezi eşliğinde filmle beraber senkronize olan müzik, filmin çok önemli bir ayağı. Kötü bir şey olmak üzere hissini veren, tansiyon yaratan ve çaresiz anları vurgulayan o melodileri yaratma ve kullanma ustalığı karşısında saygıyla eğiliyorum.</p>
<p>Ekonomik gerileme içindeki çorak arazili Teksas’ta çaresizlik içindeki iki erkek kardeşin banka soygunu girişmelerini izlerken dönemin yerel halka ve çevreye yıkıcı etkilerini de gözlemliyoruz. Ve sinematografi&#8230; Filmin sinematografisi bu ekonomik gerilemeyi, verimsiz arazileri, etki yaratan bir görsellikle bizlere sunuyor. Toprak kurumuş, çiftçilik bitmiş, sığırlar otlayamıyor ve tüm bu olumsuzluklar sonucu, normal insanların banka soygunu gibi olağanüstü şeylere kalkışmasına sebebiyet veriyor. Yönetmenin uzun yıllardır arkadaşı olan Giles Nuttgens’in mükemmel sinematografisi ile hikayenin alt metni de ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bana kalırsa senenin en iyi senaryolarından biri Hell or High Waters filmine ait. Akademi’de birkaç adaylık alacağını düşündüğüm film, bu kompleks senaryosu ile En İyi Orijinal Senaryo adaylığı alacaktır. Bu melankolik sert ağıt benim için tartışmasız senenin en iyi filmlerinden.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/hell-or-high-water-melankolik-sert-bir-agit/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fakirlik fakirin suçu değil&#8230; I, Daniel Blake</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/10/12/fakirlik-fakirin-sucu-degil-i-daniel-blake/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/10/12/fakirlik-fakirin-sucu-degil-i-daniel-blake/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2016 12:18:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film Kritik]]></category>
		<category><![CDATA[Daniel Blake]]></category>
		<category><![CDATA[I]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9298</guid>

					<description><![CDATA[Ken Loach filmlerinin çoğunda mikro hikayeleri detaylandırarak büyük kötülüğü okumamızı salık veren ender bulunur yetkin bir yönetmen. Bir dava adamı gibi bunu yaparken yanında her daim çalıştığı dostu olan Paul Laverty’nin kaleme aldığı ‘I, Daniel Blake’, sosyal içerikli gerçekçi bir kurmaca. Bu sene Cannes Altın Palmiye ve Locarno İzleyici Ödülü alan film Newcastle’da yaşayan sağlık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ken Loach filmlerinin çoğunda mikro hikayeleri detaylandırarak büyük kötülüğü okumamızı salık veren ender bulunur yetkin bir yönetmen. Bir dava adamı gibi bunu yaparken yanında her daim çalıştığı dostu olan Paul Laverty’nin kaleme aldığı ‘I, Daniel Blake’, sosyal içerikli gerçekçi bir kurmaca. Bu sene Cannes Altın Palmiye ve Locarno İzleyici Ödülü alan film Newcastle’da yaşayan sağlık durumu sebebiyle artık çalışamayan marangoz Daniel Blake’in çarpık bürokratik sağlık sistemi içinde yaşadığı zorluklara odaklanırken iki çocuğu ile çaresizlik içinde hayatta kalmaya çalışan dul bir annenin dramı da anlatıyor.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake.png"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9299" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-1024x597.png" alt="" width="696" height="406" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-1024x597.png 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-300x175.png 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-768x448.png 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-696x406.png 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-1068x623.png 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake-720x420.png 720w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/I-Daniel-Blake.png 1200w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Ken Loach işçi sinemasının en önemli ismi olmasının yanında siyasi duruşu ve söylemleriyle de solun her zaman sahiplendiği bir figür. Bu filmi hakkında konuşulmaya başlamadan önce kendisini İngilere’nin AB’den ayrılma sürecinde medyada takip edenler bunu bir kez daha fark etmişlerdir. Ken Loach bu tartışmalar sırasında AB’de kalmak isteyenler tarafında yer almıştı. Bunun sebepleri elbette ki AB’de kalmak isteyen sağcılardan ve genel çoğunluktan farklıydı. Loach, Avrupa’daki sol siyasetin bu birlik içinde kalarak neo-liberalizme karşı daha avantajlı savaş verebileceğini düşünüyordu. Ancak İngiltere AB’den ayrıldı ve ne yazık ki daha tehlikeli bir neo-liberalizm anlayışını uygulamaya koymak için bunu fırsata dönüştürdü. Bütün bunlar Ken Loach’un filmleri aracılığı ile verdiği savaşın büyük ölçekteki motivasyonları olabilir.</p>
<p>Filmin ilk ayağı ile, ekonomik sistem çarpıklığını ve bunu koruyan bürokrasiyi çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Mikro bir hikaye anlatan film büyük bir maharetle makro bir okuma yapabilmemize imkan veriyor. Kapitalizm çok keskin sınırlarla ekonomik olarak insanları ayırmış durumda. Paraları takip dahi edilemeyen, sakladıkları paraları vergilendirilemeyen zenginler ve ciddi geçim sıkıntısı içinde bu çarpık düzenin devam etmesi için cezalandırılan çok geniş bir kesim var. Ve tabi en altta tamamen yok edilmiş çaresiz ve umutsuz bir kesim de her gün ezilmeye devam ediyor. Filmin bir diğer ayağı ise meselenin insani tarafını ortaya çıkaran yardımlaşma ve protesto etmek üzerine kurulu. Filmde bunun mesajını veren sahnelerden birinde küçük kız kendini eve kapatmış olan Daniel’in kapısını ısrarla çalar fakat Daniel cevap vermez bunun üzerine kız şöyle der ‘Sen bize yardım etmiştin şimdi neden bizim sana yardım etmemize izin vermiyorsun’. Bunun ardından Daniel kapısını açar. Dul genç kadın, iki çocuğu ve Daniel, birlikten güç doğar hissiyatıyla adaletsizliğe ve çarpık sisteme karşı bir kez daha birlik olurlar.</p>
<p>Ken Loach’un ‘My Name is Joe’ (1998) filminden sonra yaptığı en sahici, en özgün çalışmasının ‘Ben, Daniel Blake’ olduğunu düşünüyorum. Hatta bana göre Loach’un en iyi filmi diyebilirim. Hep sarsıcı hikayelerle, etkileyici gerçek insan portreleriyle biliriz filmlerini. Loach’un bu filmlerinden her ne kadar etkilensek de, bu iyi bir film izlemiş olmanın getirdiği hazzın ve takdir etmenin ötesine pek geçmez. Fakat açık söylemem gerek ağlamaktan ve öfkelenmekten helak olduğum bu film hepsinden başka. Bazı sahneler var ki ayağa kalkıp çığlık atmak istiyorsunuz öfkeden. Bu sahnelerin ajitasyon içerdiğini söyleyenler ise bence sadece laf kalabalığı yapıyorlar. Belki bu onun son filmi belki de değil bilemeyiz (o bile bilmiyormuş) ama öyle bir film çekmiş ki sanki gider ayak mide boşluğumuza sıkı bir yumruk atmış. Sosyal adaletsizliğin, sınıfsal dengesizliğin, işçi sınıfının bitmek bilmeyen sömürüsünün içimizde yarattığı öfke bir noktada politik bir harekete dönüşecektir. Benim hala umudum var. Fakirlik fakir olanın suçu gibi gösterilmeye çalışılsa da bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Fakirlik çalanın suçu, adaletsizliğe susanın suçu. Asıl utanması gereken hırsız zenginler, mafyalaşmış siyasiler, ucu takip edilemeyen güce sahip büyük güçler ve onlara tapanlar. Bu filmi Filmekimi kapsamında hemen izlemeniz mümkün. Yanınızda mendil getirin ve filmden çıkınca ‘ben ne yapabilirim bu korkunç gidişata bir dur demek için’ diye düşünün.</p>
<p>Tuğçe Madayanti Dizici</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/10/12/fakirlik-fakirin-sucu-degil-i-daniel-blake/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enteller ve Tinsellerle Aşkın Geometrisi&#8230; Maggie’s Plan</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/06/30/enteller-ve-tinsellerle-askin-geometrisi-maggies-plan/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/06/30/enteller-ve-tinsellerle-askin-geometrisi-maggies-plan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jun 2016 10:16:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Maggie’s Plan]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8909</guid>

					<description><![CDATA[Maggie’s Plan (Kördüğüm) etrafımızda kadına karşı dayatılan onca kalıp ve tehdit varken modern ilişkilerin iç tırmalayan mantıksal zorbalığı hakkında zekice işlenmiş bir screwball komedisi. Kadın olmak önemlidir. İnsanın tüm kağıtlar dağıtılıp bahisler kapatıldığında nasıl davranacağı ise daha çok önemlidir. Kadınlar hakkında yazmak, film çekmek ise çetrefillidir. Bu konuda, çekenin cinsiyetinden hayat tecrübelerine kadar pek çok [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Maggie’s Plan (Kördüğüm) etrafımızda kadına karşı dayatılan onca kalıp ve tehdit varken modern ilişkilerin iç tırmalayan mantıksal zorbalığı hakkında zekice işlenmiş bir screwball komedisi.</em></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM.png"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8910" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-1024x606.png" alt="" width="696" height="412" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-1024x606.png 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-300x178.png 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-768x455.png 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-696x412.png 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-1068x632.png 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM-710x420.png 710w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Screen-Shot-2015-09-28-at-12.28.06-PM.png 1416w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Kadın olmak önemlidir. İnsanın tüm kağıtlar dağıtılıp bahisler kapatıldığında nasıl davranacağı ise daha çok önemlidir. Kadınlar hakkında yazmak, film çekmek ise çetrefillidir. Bu konuda, çekenin cinsiyetinden hayat tecrübelerine kadar pek çok done söylenenin ne anlama geldiğine dair ipucu taşır. Örneğin Woody Allen’ın nevrotik ve yüzeysel kadınları ile Rebecca Miller’ın zeki ve iyimser bakışın temsilcisi kadınları gibi.</p>
<p><strong>Sanat Tozu</strong></p>
<p>Fotoğraf sanatçısı bir anne, Arthur Miller gibi bir baba ile büyümüş ve Daniel Day-Lewis gibi entelektüel bir eşle hayatını sürdüren Rebecca Miller zeka ve yaratıcılık açısından son derece geniş spektrumlu bir dünyaya ait. Rebecca Miller’ı sadece yazar ve yönetmen olarak görmemek gerek. Kendisi bir sanatçı. O yüzden çektiği filmler benim için sadece sinema değil başlı başına birer sanat eseri.</p>
<p>Yönetmenlerin kendi filmlerinde birer karakter olduklarını varsayarız. Bence Rebecca Miller bu son filmi Maggie’s Plan (Kördüğüm)’de filmin ta kendisi. Film de Miller gibi tüm yönleriyle çekici, komplike, zeki ve karizmatik. Sundance Film Festivali’nde sansasyon yaratan ilk filmi Angela’dan (1995) beri Miller kadınları kendi hayatlarındaki kritik anlarda zeka, güç ve yaratıcılık gösteren bireyler olarak resmetmeye devam ediyor. Sanki modern hayatın bütün kadınları Miller’ın içerisinde toplanmış ve ara sıra onlardan birinin hikayesini paylaşıyormuş gibi.</p>
<p><strong>New York tarzı aşk üçgeni</strong></p>
<p>Rebecca Miller’ın bu beşinci filmi romantik komedinin bazı kurallarını es geçmeyen ama romantik komedinin kalıplarına da hükmetmeyi beceren bir yapıya sahip. Film temelde kendisini özgürleştirmek isteyen bir kadın kahramanın hayatında çıkış yolunu aramasını konu alıyor; suni yolla çocuk sahibi olmak isteyen Maggie (Greta Gerwig), kitap yazan akademisyen John (Ethan Hawk) ve John’un eleştirel-teorisyen karısı Georgette (Julianne Moore) arasındaki New York tarzı bir aşk üçgenine odaklanıyor. New York şehrinin entelektüel ve kültürel çevresinde sınırlı tutulan hikayenin modern komik karakterlerinden nevi şahsına münhasır Greta Gerwig ile Julian Moore atışmasını izlemek ise son derece keyifli.</p>
<p><strong>Hawk’un Masumiyet Kumaşı</strong></p>
<p>John akademik yayını sonrasında ünlenmiş ve roman yazmaya karar vermiş yakışıklı bir akademisyendir. Son derece ilgi delisi, benmerkezci, hiç büyümemiş bir oğlan çocuğu gibidir. İlişkilere dair gözlemi ise ‘İlişkilerde biri bahçıvandır diğeri güldür’ sözünde gizlidir. Hayatın gerçek zorunlulukları ile ilgili ne yapacağına dair en ufak bir ipucu yoktur daha doğrusu bunlarla uğraşamayacak kadar narsistir. Kısacası John şapşal bir erkektir. John karakterine sonuna kadar kızma hakkımız varken imdada Hawke’un akıllara durgunluk veren oyunculuğu yetişiyor adeta. Hawke’un artık kanıksadığımız varoluşsal, köklü masumiyeti, karakterini bir anda çok yukarıya taşıyor. Açıkçası nasıl başarıyor bunu bilemiyorum ama başka bir oyuncunun John karakterine bu müthiş zor ayarı hesaplayarak yapabileceğinden kuşkuluyum.</p>
<p><strong>Viking Kraliçesi</strong></p>
<p>Julian Moore’un acayip ve korkunç karikatür olarak resmettiği Georgette karakteri filmin komedi vitesini de yükselten bir özelliğe sahip. Kelimeleri tonlaması, heceleri kullanırken ses telleriyle oynaması, cümleleri tamamlarken cümlenin sonunu yok ederek bitirmesi gibi detaylar izleyiciyi mest edecek kalitede. Üstüne üstlük söyledikleri son derece yenilikçi, öğretici, merak uyandırıcı ve yaratıcı. Kuzey Avrupalı olan Georgette adeta bir Viking kraliçesi gibi resmedilmiş. Özellikle kostümleri karaktere yarayacak şekilde dizayn edilmiş. Zaten Julian Moore hangi filmde hangi karakteri oynasa, onun için o karaktere özel bir dünya kuruyor. O yüzden dışarıdan gözüken aslında çok derinlerden geliyor.</p>
<p><strong>Sempatik Nihilist</strong></p>
<p>Ve gönüllerimizin Frances Ha’sı Greta Gerwig. Bağımsız Amerikan Sinemasının son zirve ismi. Nihilizmin en sevecen portresini çizen kadın. Pek önemli bir vasfı olmayan, hayata artılarla başlamamış ama ait olduğu şehirlerde kendisine yer edinmeye çalışan kadınların sesi gibi. İnanılmaz derecede sahici, samimi, dolaysız ve bir o kadar da hayalperest. Taklitlerini hemen fark etmemizi sağlayacak bir sahiciliği var. Bir oyuncunun bu kulvarda yeni ve özgün bir karakter yaratımı ortaya koymasını çok zorlaştırdığı kesin. Hayata yön veren, onu yöneten pozisyonda gördüğümüz Maggie hayatı kolaylaştırmaya çalışan bir karakter. Söyledikleri ile çok gerçek gözüküyor zaten filmin en önemli özelliklerinden biri de bu aslında, insanların fikirler hakkında, kendileri hakkında gerçekten konuşuyor olmaları. Gerçekten böyleyiz ve gerçekten konuşuyoruz tüm bunları gerçekte.</p>
<p><strong>Espri Hayat Verir</strong></p>
<p>Bazen yavaşlayan, birden yükselen, şakalar için ara verilen olay örgüsü ile değişik ritimler deneyen Miller’ın tercihlerini tartışmak pek kolay değil. Fars, satir ve duygusal dengeyi iyi ayarlayan Miller filme bazen kaba espriler katarken, işin içine aynı zamanda tüm oyuncuların entelektüelliklerini gözlerinde görmemizi de sağlıyor. Kurgunun hız ve zamanlaması, sıcak lens kullanımlı görüntü yönetimi, dengeli müzik kullanımı ile Maggie’s Plan tüm aşamalarda başarıyla işlenmiş bir film. Filmin sonunda benzer karakterlerin birbirlerini seçmesi yani entelektüeller ve tinselciler şeklinde ikiye ayrılarak birleşmesi, yönetmenin belli bir mesajını taşıyor mu bilinmez ve bunun seyirci yorumuna açık bir durum olduğunu düşünüyorum. Maggie’s Plan etrafımızda kadına karşı dayatılan onca kalıp ve tehdit varken modern ilişkilerin iç tırmalayan mantıksal zorbalığı hakkında zekice işlenmiş bir screwball komedisi. Bana kalırsa, kapitalizmden ve savaşlardan önce dünyayı espri anlayışını yitirmek yok edecektir.</p>
<p>Tuğçe Madayanti</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/06/30/enteller-ve-tinsellerle-askin-geometrisi-maggies-plan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendi vicdanına sadık kal&#8230; İnsanlıktan Uzakta-Loin des Hommes</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/kendi-vicdanina-sadik-kal-insanliktan-uzakta-loin-des-hommes/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/kendi-vicdanina-sadik-kal-insanliktan-uzakta-loin-des-hommes/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Sep 2015 14:23:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlıktan Uzakta]]></category>
		<category><![CDATA[Loin des Hommes]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8026</guid>

					<description><![CDATA[Cezayir doğumlu Fransız varoluşçu yazar (her ne kadar kendini bir akıma ait görmese de) Albert Camus’nün kısa hikayesi ‘Misafir’ temel alınarak, David Oelhoffen tarafından yazılıp yönetilen ‘İnsanlıktan Uzakta-Loin des Hommes-Far From Men’ son derece kayda değer bir film. Bunun en başlıca sebebi elbette ki Camus’nün hikayesi. Özellikle Camus’nün felsefesine ve dünyasına aşina iseniz bu varoluşsal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cezayir doğumlu Fransız varoluşçu yazar (her ne kadar kendini bir akıma ait görmese de) Albert Camus’nün kısa hikayesi ‘Misafir’ temel alınarak, David Oelhoffen tarafından yazılıp yönetilen ‘İnsanlıktan Uzakta-Loin des Hommes-Far From Men’ son derece kayda değer bir film. Bunun en başlıca sebebi elbette ki Camus’nün hikayesi. Özellikle Camus’nün felsefesine ve dünyasına aşina iseniz bu varoluşsal yolculuk filmi, özellikle Dünya’nın yangın yerine döndüğü bugünlerde sessiz ve derinden bir sorgulama yaşamanızı sağlayacaktır.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8027" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/farfrommen-2.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Cezayir’in Fransız sömürgesi olduğu günlerde, taraflar gerilmiştir ve Cezayirliler Fransız hükümetine karşı ayaklanmaya başlamıştır. Cezayir bağımsızlık savaşının başladığı bu günlerde, ıssız, kurak bir bölgede öğretmenlik yapan Endülüslü göçmen Daru (Viggo Mortensen) aynı zamanda bu ilkokulda yaşamaktadır. Mohamed (Reda Kateb) isimli Arap bir köylüyü eşeğinin arkasına bağlamış bir şekilde sürükleyerek getiren Fransız polis memuru, Daru’ya adamın katil olduğunu ve mahkemeye çıkarılmak üzere bir kasabaya götürülmesi gerektiğini söyler. Fransız polisi ayaklanmalardan dolayı çok yoğun olduğundan ve Daru’yu da Fransız devletinin bir çalışanı olarak gördüğünden bu nakil işlemini Daru’ya görev olarak verir ve okuldan ayrılır. Hikayeyi henüz okumamış olanlar için konusunu daha fazla anlatmayacağım. Camus’nün siyasete, adalete bakış açısını net bir şekilde ortaya seren öykünün ilerleyişi, Daru ve Mohamed arasındaki insani ilişkiyi, suç kavramını irdelerken, bir yandan da, o dönemlerde Camus’nün Cezayir bağımsızlık savaşına karşı mesafeli takındığı tavrı da ortaya koymaktadır.</p>
<p>İnsanlıktan Uzakta, Misafir hikayesini en çok giriş bölümünde kullanmış, bunun dışındaki gelişmelerin çoğu senarist-yönetmen Oelhoffen’in hayal gücüyle doldurulmuş. Daha çok Daru’nun ruhunda ve beyninde kaldığımız filmde ağırlık Daru’nun bakış açısında. Göçmen olduğu için Fransızlar tarafından Arap, Araplar tarafından ise Fransız olarak görülen Daru karakteri aslında şahane bir metafor. Daru’nun her iki tarafa da ait olmaması gayet normal. Çünkü aslında o bir yabancı. Düşünceleriyle, savaşa ve siyasete bakış açısıyla Daru yabancı bir vicdanı temsil ediyor. Eylemsiz ve davrandığından başka türlü davranamayan ‘Yabancı’ gibi yabancı. Artık başarısı tamamen tescilli olan Viggo Mortensen, yaşadığı dünyaya ve eylemlerine yabancılaşan Daru rolünde çok iyi iş çıkarmış. Oyuncunun katmanlara ayrılmış gözleriyle seyirciye geçirdiği derinlik çok değerli. Yönetmenin, Daru karakterine, final sahnesindeki hamle ile katmaya çalıştığı idealist insan yorumunu yanlış bulduğumu söylemem gerek. Mohamed’i canlandıran Cezayir asıllı Fransız oyuncu Reda Kateb tek kelimeyle rolünün hakkını veriyor. Karakterine doğru yaklaşımı ile, Mohamed’in suçu işleyip işlemediğinin önemi yitirmesini sağlıyor. Aynı zamanda çok az diyaloğu olan oyuncu, vücut dilini kullanış şekli ile bizlere suç kavramını kolayca sorgulatıyor.</p>
<p>Filmin hikayesi, görüntüleri, anlamı, oyunculukları dışındaki en önemli artısı ise müziklerine Nick Cave’in elinin değmiş olması. Böyle bir atmosferi ve hikayeyi ondan daha iyi algılayıp değerlendirebilecek bir müzisyen daha olduğunu düşünmüyorum. Film bu serüveni mükemmel bir dağlık manzara eşliğinde sunuyor. Western tonunun yarattığı atmosfer filmi zamansızlaştırıyor ve ülkesizleştiriyor. Bu insanlar herkes olabilir ve burası her yer olabilir diyorsunuz. Bu filmin ülke ve dönemsel okumalarına bu yüzden karşıyım. Özellikle yönetmenin finalde kattığı kendi yorumu ile hikayenin ülkesizleştirdiği kişilere haksızlık yaptığını düşünüyorum. Filmin finali benim için, yol ayrımının yaşandığı sahnedir. Mohamed’in seçimi ile Albert Camus tüm varoluşçuluğa dair temel düşüncesini ve Sartre’dan ayrıştığı en temel bakış açısını özetlemiştir. Veba kitabıyla daha geniş ve net anlaşılan Albert Camus, eğer kurtuluş başkalarının ölümündeyse bu kurtuluşu reddeder ve kötülükle adaletsizliğin bütünüyle ortadan kaldırılamayacağını söyler. Görünüşte yok edilen kötülük tekrar ortaya çıkacağını bilir. Doğa, dostluk, dengeli davranış, asalet ve en önemlisi dayanışma yeğlenmelidir.</p>
<p><strong>TUĞÇE MADAYANTİ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/kendi-vicdanina-sadik-kal-insanliktan-uzakta-loin-des-hommes/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Konformist Gazeteci Bahari</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/03/23/konformist-gazeteci-bahari/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/03/23/konformist-gazeteci-bahari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 08:31:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Maziar Bahari]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7468</guid>

					<description><![CDATA[Rosewater (Gül Suyu), The New York Times’ın en çok satanlar arasında bulunan, Maziar Bahari&#8217;nin &#8220;Then They Came for Me: A Family&#8217;s Story of Love, Captivity, and Survival&#8221; isimli kitabından beyazperdeye aktarılmış. İF’te izleme fırsatı bulduğumuz bu filmin ülke vizyonu ise henüz belirsiz. Yönetmenliğini 17 yıldır severek izlediğimiz, “The Daily Show” programının sunucusu Jon Stewart üstlendiği [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rosewater (Gül Suyu), The New York Times’ın en çok satanlar arasında bulunan, Maziar Bahari&#8217;nin &#8220;Then They Came for Me: A Family&#8217;s Story of Love, Captivity, and Survival&#8221; isimli kitabından beyazperdeye aktarılmış.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/RoseBahar.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7470" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/RoseBahar.jpg" alt="" width="582" height="291" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/RoseBahar.jpg 582w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/RoseBahar-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 582px) 100vw, 582px" /></a></p>
<p>İF’te izleme fırsatı bulduğumuz bu filmin ülke vizyonu ise henüz belirsiz. Yönetmenliğini 17 yıldır severek izlediğimiz, “The Daily Show” programının sunucusu Jon Stewart üstlendiği filmin başrolünde Gael García Bernal (Maziar Bahari) bulunuyor. Bernal’a babası rolünde Haluk Bilginer’i görmek ise bizler için güzel bir sürpriz. Tahran doğumlu Kanadalı Bahari’nin 2009’da İran’a Mahmoud Ahmedinecad’ın tek rakibi olan Mir-Hossein Mousavi ile röportaj yapmak üzere Tahran’a gitmesiyle hikaye başlar. Seçimlerde Ahmedinecad’ın galip çıkmasının ardından Mousavi taraftarları ayaklanır. Bu ayaklanma sırasında vurulan bir direnişçinin fotoğrafını çeken Maziar Bahari, bu fotoğrafı BBC’ye gönderir ve ertesi sabah İran polisi tarafından tutuklanır. Kendisine “Rosewater (gül suyu)” diyen bir polis tarafından 118 gün boyunca sorgulanır. Uluslararası bir kampanya başlatan Bahari’nin eşini, belki haberlerden daha iyi anımsarsınız. Bu kampanya sonucu Batı medyasının bir numaralı meselesi haline gelen olay günlerce taze haber olarak canlı tutulmuştu. Sonunda İran otoritesi 300 bin dolar kefalet ile Bahari’yi serbest bırakmıştı. Serbest bırakma sırasında bir anlaşma daha yapılmıştı. O da Bahari’nin casus olduğunu kabul eden bir bildiri vermesi ve gizli bir anlaşma ile İran için casusluk yapacağını kabul etmesiydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gerçek olan bu anlaşma kısmı da zaten beni filmin hikayesinde en rahatsız eden kısmı. İnsanların ne koşullarda, nasıl işkencelere maruz kalıp ideallerini gene de satmadıklarını ve anlaşmaya varmadıklarını biliyoruz. Ve asıl bu insanların öyküleri sinemaya daha çok yakışan hikayeleri oluşturuyor. 118 gün gibi kısa bir sürede, hem de anlaşıldığı üzere ciddi bir işkencede söz konusu olmadığı bir durumda, Batılının kendi konforunu öne alarak imzaladığı anlaşma pek de bir filme konu olmayı hak edecek cinsten değil. Bu anlaşmayı 118 gün sonra kabul etmesinin başlıca sebebi de babası (Haluk Bilginer). Bahari’nin vicdanının temsii olan babanın kendisine söyledikleriyle daha önce pes etmiyor. Bilginer’in bu noktada ikna edici ve başarılı bir oyun ortaya koyduğunu da söylemeliyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Filmin başındaki ilk 20 dakika çok daha can alıcı ama maalesef kısa tutulmuş. Ahmedinecad karşıtlarının, bizim buralarda verdiğimiz sivil itaatsizlik benzeri direnişlerini izlemek, dünyanın artık sadece benzer olan net iki tarafa bölündüğünün kanıtı gibi. Bir yanda yerini korumak isteyenler diğer yanda ise sistem karşıtları. Bu İran’da da, Türkiye’de de, Amerika’da da, Pakistan’da da böyle. Bu umut verici bir şey. Filmin tutuklama sonrasındaki uzun olan kısmı ise birbirini çok fazla tekrar eden sahnelerden dolayı olayın bütününün etkisi kaybettiriyor. Zaten hikayeye haberlerden aşinaysanız, kahramanın başına gelecekleri bildiğinizden dolayı beklentiniz de azalıyor. Tutukluluk sırasında Rosewater ve Bahari arasında İranlıların cinsel bastırılmış dürtülerini öne çıkaran alt metinini ise sorunlu buluyorum. Bu filmi neden çektim veya filme nasıl bir genel anlamlandırma katabilirim telaşı son derece acemi bir halde ortaya çıkmış oluyor. Ve hikayenin bu alt metnini tutacak hiç bir dayanağı olmadığından gülünç geliyor. Ortada bir kahramanlık hikayesi yok. Sert gerçekliklere dayalı bir anlatım yok. Kaldı ki eğer bu hikayeye daha psikolojik ve farklı siyasi bir yorum ekleyerek irdelemek istendiyse de bundan maalesef eser yok. Gene de izlemeye değer bir film olduğunu düşündüğüm Rosewater sonuçta, sevdiğimiz değerli bir muhalif olan Jon Stewart’ın ilk filmi, hataları mazur göreceğiz artık.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/03/23/konformist-gazeteci-bahari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jazz Eşliğinde Adrenalin&#8230; Whiplash</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/12/20/jazz-esliginde-adrenalin-whiplash/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/12/20/jazz-esliginde-adrenalin-whiplash/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Dec 2014 16:48:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film Kritik]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<category><![CDATA[Whiplash]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7166</guid>

					<description><![CDATA[Damien Chazelle’in güçlü, etkileyici, gerilimi yüksek, harika oyuncu performanslarıyla dolu, çok iyi yönetilmiş “Whiplash” filmi tek kelimeyle mükemmel… Damien Chazelle’in 2014 Sundance Büyük Jüri Ödülü kazandıktan sonra Cannes’da da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen son filmi “Whiplash” bir şeyi iyi yapmakla, bir şeyde en iyi olmak arasındaki büyük farkı çok etkileyici ve net bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Damien Chazelle’in güçlü, etkileyici, gerilimi yüksek, harika oyuncu performanslarıyla dolu, çok iyi yönetilmiş “Whiplash” filmi tek kelimeyle mükemmel…</em></p>
<figure id="attachment_7168" aria-describedby="caption-attachment-7168" style="width: 696px" class="wp-caption alignnone"><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-7168" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/whiplash-3.jpg 1500w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a><figcaption id="caption-attachment-7168" class="wp-caption-text">Whiplash-5570.cr2</figcaption></figure>
<p>Damien Chazelle’in 2014 Sundance Büyük Jüri Ödülü kazandıktan sonra Cannes’da da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen son filmi “Whiplash” bir şeyi iyi yapmakla, bir şeyde en iyi olmak arasındaki büyük farkı çok etkileyici ve net bir biçimde ortaya koyuyor. Henüz 29 yaşında olan yönetmen Damien Chazelle Whiplash’in senaryosunu yazıp çok kişisel bulduğu için kimseyle paylaşmamış. Ardından The Black List’e giren film, burada yapımcılar tarafından keşfedilip çekilmeye karar verilmiş. The Black List henüz yapım aşamasına geçmemiş, senenin en beğenilen senaryolarının bulunduğu bir keşif sitesi. Bu listeden bulunarak çekilen, izlediğimiz çok sayıda başarılı film var. Örneğin “Whiplash”in 2012’de yer aldığı listeden seçilen be büyük prodüksiyonlarla çekilen filmlerden bazıları; “The Judge”, “The Equalizer”…</p>
<p>“Whiplash” filmi yapı olarak spor filmlerini andırmakta ancak bu sefer yol aldığı alan jazz müziği. Genç ve hırslı Andrew Neiman (Miles Teller) jazz bateristi ve alanında efsane olmuş gaddar Fletcher da (J. K. Simmons) Manhattan’da bir konservatuarda jazz hocası. Bu ikilin arasında başlayan enteresan ilişki adım adım psikolojik bir gerilime dönüşüyor ve hızla tırmanıyor. Stres yumağı halinde ilerleyen bu mükemmel filmde kusursuzluğa ulaşmak için neleri göze alabileceğimizi bize gösterirken, izleyicisini elektrik çarpmış bir halde baygın bırakıyor. Özellikle filmin kurgusunun jazz müziğinin ritmine uyumu ve hikaye ile kurgunun tonlarını tutturması çok iyi başarılı olmuş. Akademi benimle aynı fikirde olur mu bilemem ama başrollerdeki Miles Teller ve J. K. Simmons kesinlikle oscar adaylığı hakkettiklerini düşünüyorum. Özellikle J.K. Simmons Fletcher rolüne kendini adeta adamış ve karakterin kendisi olmuş.</p>
<p>Filmi izlerken tırnaklarımı kemirdim ve koltuğun kenarında oturdum diyebilirim ki bu başıma normalde hiç gelmez. Sıklıkla filmin nereye gideceğini anladığınız anlar olur fakat bu filmde öylesine derin psikolojik ayrımlar ve yön değiştirmeler var ki duyguları allak bullak edebiliyor. Özellikle finalinde Fletcher, karakterinin gücüyle ve size de manipüle edebilecek kadar gerçek oyunculuğu ile filmin finalinin yorumunu arada bırakıyor. Kiminiz için bu final bir zafere işaret iken kiminiz için bir trajedi olarak yorumlanabilecek kadar göreceli. Herhangi bir alanda gerçekten çok iyi olmak için yetenekten fazlasının gerektiğini söyleyen filmin evrensel teması, Fletcher’ın öğrencisi Newman’dan talep ettikleri gibi, bu uğurda içten gelen gücün, dayanıklılığın, azmin motivasyonun, her birinin önemi çok büyük olduğunu sinemasal adrenalini yoğun bir şekilde gösteriyor. Film eleştirisinden ziyade filme bir övgü tadında kaleme aldığım bu yazı filmi izledikten sonra daha anlamlı gelecektir. Size kendinizi boks maçı izler gibi hissettiren bu jazz filminden sonra ortalamayla yetinen bünyenizi sorguya çekmeyi unutmayın&#8230;</p>
<p><strong>TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/12/20/jazz-esliginde-adrenalin-whiplash/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köpek Devrimi White God</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/11/19/kopek-devrimi-white-god/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/11/19/kopek-devrimi-white-god/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Nov 2014 19:53:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film Kritik]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Tanrı]]></category>
		<category><![CDATA[tuğçe madayanti dizici]]></category>
		<category><![CDATA[White God]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7088</guid>

					<description><![CDATA[Macar yönetmen Kornel Mundruczo&#8217;nun altıncı ve en iyi filmi olan “White God-Beyaz Tanrı” bu senenin en etkileyici, kan dondurucu filmlerinden biri. 2014 Cannes En İyi Film–Belirli Bir Bakış ve Palm Dog ödüllü bu garip film iki ayaklılar ile onların dünyasında var olmaya çalışan dört ayaklıların çatışması üzerine kurulu. Film, hikayesini sınıf farklılıkları ve saf-ırk ideasına [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Macar yönetmen Kornel Mundruczo&#8217;nun altıncı ve en iyi filmi olan “White God-Beyaz Tanrı” bu senenin en etkileyici, kan dondurucu filmlerinden biri. 2014 Cannes En İyi Film–Belirli Bir Bakış ve Palm Dog ödüllü bu garip film</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/15-10-2014-20-23-59GOD.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7090" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/15-10-2014-20-23-59GOD.jpg" alt="" width="320" height="480" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/15-10-2014-20-23-59GOD.jpg 320w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/15-10-2014-20-23-59GOD-200x300.jpg 200w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/15-10-2014-20-23-59GOD-280x420.jpg 280w" sizes="auto, (max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>iki ayaklılar ile onların dünyasında var olmaya çalışan dört ayaklıların çatışması üzerine kurulu. Film, hikayesini sınıf farklılıkları ve saf-ırk ideasına karşı ayaklanan köpekler üzerinden anlatan alegorik bir fantezi. Günümüzde şiddetle devam eden ırkçılık ve baskı rejimleri ile alakalı ise ağır bir ders veriyor.</p>
<p>“Beyaz Tanrı” filmi kimilerinin aklına, kullandığı gerilim öğeleri ve atmosferi sebebi ile Hitchcock&#8217;un “The Birds-Kuşlar”ını getirebilir. İnsanlara karşı savaşan hayvanlar deyince “Planet of the Apes-Maymunlar Cehennemi”ni de çağrıştırabilir. Fakat tüm bu filmlerin “Beyaz Tanrı”nın ancak çok uzaktan akrabaları olabileceğini düşünüyorum. “Beyaz Tanrı” insanın bünyesinde barındırdığı tüm duygulara temas eden, unutulması zor bir sahne ile açılıyor. Bomboş bir sokakta bisikleti ile tek başına ilerleyen genç bir kız ve arkasından çılgınca koşan yüzlerce köpek. 13 yaşındaki konservatuar öğrencisi Lili’nin annesi üç aylığına Avusturalya’ya gidince, safkan olmayan köpeği Hagen ile babasında kalması gerekir. Ülkede yeni çıkan politik bir yasaya göre safkan olmayan köpeklerin apartmanlarda yaşaması imkansız hale gelmiştir. Halihazırda köpek sevmeyen otoriter baba (<strong>Sandor Zsoter</strong>) Lili’nin can dostu Hagen’ı yolun ortasında bırakır. Hagen’in Lili’ye ulaşma çabası ve Lili’nin köpeğini araması filmin görünen hikayesi diyebiliriz.</p>
<p>Acımasızca bir anayol kenarına terk edildikten sonra Hagen’ın Budapeşte’nin karanlık yeraltı dünyasında macerası başlar. Başlarda Lili’yi arayan Hagen kısa bir süre sonra hayatta kalma savaşı vermek zorunda kalır. Hagen’ın başına gelen olayları onun bakış açısından izlemeye başlarız. Burada kullanılan alt-açı kamera görüntüleri bu serüveni içselleştirmemizde oldukça önemli bir rol oynamakta. Hagen’in başına kötü şeyler geldiğinde kullanılan sarsıntılı kamera hareketleri ile de gerginlik ve stres rahatlıkla bizlere geçmekte. Köpek dövüşçülerine satılan Hagen’ın eğitilerek bir ölüm makinasına çevrilmesiyle Hagen tamamen değişir. Sevecen bakışları kaybolur. Ve insan ırkına karşı düşmanlaşır. Hagen’daki bu değişim kendisi gibi zulüm gören diğer safkan olmayan köpeklerle bir araya gelmesini ve böylece bir köpek ayaklanmasına öncülük etmesini sağlar. Köpeklerin birleşip intikam almaları, barikatları aşmaları, polislerden kaçışları, kendilerine zamanında vuran elleri ısırmaları gibi tüm bu intikam serisi filmi izlerken seyircide bir rahatlama yaratır.</p>
<p>Lili rolünde izlediğimiz yeni ve genç oyuncusu <strong>Zsofia Psotta asık suratlı, hayli huysuz resmedilen rolünü sağlam bir şekilde ortaya koymakta. Soğuk ve mesafeli bakışları her daim sorgulayıcı gözükmekte. Kendisi bir şey söylerken ve bir eylemde bulunurken aklından başka bir şeyler geçtiğini, bir şeyler kurguladığını hissettirebilmekte. </strong>Lili babasını atlatarak köpeğini bulmak için gayret etse de Lili’nin hem Hagen gibi hayatta kalma mücadelesi yoktur hem de onu bulmak konusunda azmini yer yer kaybetmektedir. Filmde Lili’nin bu azmini kaybettiği anlarda konunun bir boşluğa düştüğünü ve Lili’nin Hagen’ı unutup sarışın ve Macar ırkını temsil edercesine yakışıklı olan sınıf arkadaşı bir gencin peşinden sürüklenmeye başladığını görüyoruz. Lili’nin arayışından vazgeçişinin altında he ne kadar bir metin gizli olabileceğini hesaba katsam da, bunun filmin kendi iç dinamiğinde matematiksel bir hata gibi göze battığını düşünüyorum.</p>
<p>Macaristan&#8217;da yapılan 2010 genel seçimlerinde yüzde 16.67 oy oranı ile ülkenin en büyük üçüncü partisi konumuna gelen ve mecliste 47 (386) koltuğa sahip olan “Jobbik &#8211; Daha İyi Bir Macaristan Hareketi”nin bu filmin oluşturma motivasyonunda yer aldığı göze çarpıyor. Aşırı sağ milliyetçi olan bu Macar siyasi partisinin ülkede ırkçı rüzgarlar estirdiği biliniyor. Etnik temizliğe meraklı Nazi görünümlü olan bu partinin söylem ve icraatlarının filmdeki etkisi gayet net hissediliyor. Şu an ülkenin başında ise 1988’den itibaren hızla güçlenen, Ulusal muhafazakar parti “Fidesz” bulunuyor. Macar halkı özeli olan bu mesele haricinde film bir yandan elbette evrensel büyük bir sorunu anlatıyor. Bir toplumda insancıl, sevgi dolu bir varlığın bile ayarlarıyla oynanıp, itilip kakılınca, dışlanınca, zulüm görünce bir canavara dönüşebileceğini gösteriyor. Sistemin bir grubu asimile etmek için uyguladığı tüm hukuksuzlukların ve baskıların tarihte nasıl karşılık gördüğünü biliyoruz. Dışlananların, ötekileştirilenlerin beraberce güçlendiklerini ve haksız sisteme karşı ayaklandıklarını biliyoruz. İşte bu filmde de ayaklanan ve “Köpek Devrimi”ni başlatan Hagen’ın ve yoldaşlarının haksız olduklarını söylemek oldukça güç.</p>
<p>Yönetmen Kornél Mundruczó’nun ülkesinde safkan köpeklerle karma ırk köpeklere uygulanan farklı vergilendirmeden esinlenerek çekmiş filmi. Macar, Alman, İsveç ortak yapımı olan film güçlü bir prodüksiyona sahip. Kullanılan etkileyici prodüksiyon teknikleri ve özellikle çok iyi eğitilmiş köpek oyuncu ekibini bunların arasında sayabiliriz. Filmlerde hayvanlar kullanılınca “hiçbir hayvana zarar verilmemiştir” yazılarının artık seyirciyi tam anlamıyla tatmin etmediğini düşünüyorum, en azından beni etmiyor. Bu kadar çok köpek kullanılınca, film ekibi izleyicinin aklında soru işaretleri kalmasını engellemek adına, arşiv görüntüleriyle, basın açıklamalarıyla tüm prodüksiyon detaylarını anlatarak başarılı bir halkla ilişkiler yürütmüş. Filmde toplamda yaklaşık 200 küsur safkan olmayan köpek barınaklardan alınarak küçük gruplar halinde eğitilmiş. Film izleyince anlayacaksınız ki köpek eğitimcisi ve köpek sahnelerinin koreografisini hazırlayan Teresa Miller takdiri hakkedenlerin başında yer alıyor. Ve hatta filmin köpek oyuncularının Cannes’dan Palm Dog Ödülü de bulunmakta. Ayrıca filmin çekimleri bitince bu köpeklere yeni aileler bulunmuş. Ekibin kendi çabalarının yanı sıra bunu internette bir site kurarak başarmışlar. Sadece bu bile bu filmi izlemek için yeterli bir sebep.</p>
<p>Asher Goldschmidt’in müzikleri ve özellikle disko sahnesindeki Volkova Sisters’ın “At The Home of The Giant Wolfe” isimli parçası filmin oldukça yükselmesini sağlıyor. Hissettiğim sıkıntılardan biri; filmin finalinde Lili’nin “Hungarian Rhapsody No. 2” yi trompetiyle çalıyor olması. Her ne kadar müzik hipnotize edici bir baş döndürücü olsa da ırkçı karşıtı bir filmde “Macar halkını yücelten” anlamına gelen bir beste ile sonlanması bir tezat oluşturuyor. Her şeye rağmen nihayetinde “Beyaz Tanrı” mantıktan ziyade duygulara dayanan bir ölçü içinde kendi evrenini oluşturabilmiş bir film. Edebiyatın şövalyesi José Saramago hayatta olsaydı da bu filmi izleseydi dedirtecek kadar güçlü bir film.</p>
<p><strong>Tuğçe Madayanti Dizici</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/11/19/kopek-devrimi-white-god/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
