<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Olivier Assayas &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/olivier-assayas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 26 Sep 2018 08:46:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Olivier Assayas&#8217;ın favori filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/06/26/olivier-assayasin-favori-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/06/26/olivier-assayasin-favori-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jun 2017 08:42:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[Olivier Assayas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10326</guid>

					<description><![CDATA[“16 Haziran’da gösterime girecek Personal Shopper’ın yönetmeni Olivier Assayas’nın favori filmlerine göz atmaya ne dersiniz?” 1955 Paris doğumlu Fransız sinemacı Olivier Assayas’nın son filmi Personal Shopper (Hayalet Hikâyesi), 16 Haziran’da gösterime giriyor. Assayas’nın filmografisine baktığımızda Demonlover (2002) gibi filmlerle daha önce de tür sinemasına yakınlaştığını gözlemleyebiliyoruz. Ancak Personal Shopper’daki hayalet öyküsü aracılığıyla korku türüyle ilk [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“16 Haziran’da gösterime girecek Personal Shopper’ın yönetmeni Olivier Assayas’nın favori filmlerine göz atmaya ne dersiniz?”</strong></p>
<figure id="attachment_10327" aria-describedby="caption-attachment-10327" style="width: 696px" class="wp-caption alignnone"><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-large wp-image-10327" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-1024x575.jpg" alt="" width="696" height="391" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-1024x575.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-768x431.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-696x391.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-1068x600.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-748x420.jpg 748w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/021-heaven-s-gate-theredlist-1920x1078.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a><figcaption id="caption-attachment-10327" class="wp-caption-text">Jeff Bridges as John L. Bridges, Isabelle Huppert as Ella Watson and Kris Kristofferson as James Averill in the 1980 Western <em>Heaven&#8217;s Gate,</em> a director&#8217;s cut of which was released in November.</figcaption></figure>
<p>1955 Paris doğumlu Fransız sinemacı Olivier Assayas’nın son filmi <strong>Personal Shopper</strong> (Hayalet Hikâyesi), 16 Haziran’da gösterime giriyor. Assayas’nın filmografisine baktığımızda <strong>Demonlover</strong> (2002) gibi filmlerle daha önce de tür sinemasına yakınlaştığını gözlemleyebiliyoruz. Ancak Personal Shopper’daki hayalet öyküsü aracılığıyla korku türüyle ilk kez flört eden Assayas, türle çok samimi olmamaya özen gösteriyor ve başkarakteri üzerinden acı, yabancılaşma ve kimlik arayışı gibi başlıkları kurcalıyor.</p>
<p>Olivier Assayas’dan muhteşem bir arşive sahip Criterion Collection’ın web sitesi için, koleksiyonda yer alan filmler arasından bir “en iyi on” listesi hazırlaması istenmiş ama Assayas minik hileler ile listeyi on filmin ötesine taşımış. Gelin hep beraber Assayas’nın favori filmlerine deneyimli yönetmenin yorumları eşliğinde göz atalım.</p>
<p><strong>The Leopard (1963, Luchino Visconti)</strong></p>
<p>Ölümünün üzerinden yaklaşık 40 sene geçmiş olmasına rağmen, hâlâ sinema tarihinin en rahatsız edici figürlerinden biri olan yönetmenin en iyi filmlerden biri. Visconti’nin filmleri; tutkuları, geçmişle geleceği birleştirmeleri, karakterleri, hem son derece insani, hem de her bakımdan üstün olmaları ile sinemanın sınırlarının ötesine taşıyorlar. The Leopard da onun zirve filmlerinden; iyi film yapmanın cisimleşmiş hali, gösterişli, eğlenceli, bıçak gibi keskin ve melodramatik. Sonsuza kadar sizinle kalıyor.</p>
<p><strong>Pickpocket (1959, Robert Bresson)</strong></p>
<p><strong>Andrei Rublev (1966, Andrei Tarkovsky)</strong></p>
<p>Robert Bresson olmasaydı, burada bu cümleleri kuruyor olmayacaktım. Genç delikanlılık çağlarımda bana sinemanın ne olabileceğini ve diğer sanatların başyapıtlarıyla nasıl rekabet edebileceğini gösterdi. Sinemanın, birinin hayatını adamasına değer bir şey olduğunu da.</p>
<p>Ingmar Bergman bir seferinde şöyle söylemişti: birçok sinemacının hayatları boyunca mücadele ederek ulaştıkları yerlere Tarkovsky hiçbir çaba harcamadan gelmiştir. Ondan daha iyi ifade edebileceğimi düşünmüyorum.</p>
<p><strong>White Material (2009, Claire Denis)</strong></p>
<p><strong>A Christmas Tale (2008, Arnaud Desplechin)</strong></p>
<p><strong>Chungking Express (1994, Wong Kar-wai)</strong></p>
<p><strong>Dazed and Confused (1993, Richard Linklater)</strong></p>
<p><strong>Frances Ha (2012, Noah Baumbach)</strong></p>
<p><strong>Moonrise Kingdom (2012, Wes Anderson)</strong></p>
<p><strong>Yi Yi (2000, Edward Yang)</strong></p>
<p>Sinemacıların (kendim dahil) listelerini okuduğumda, çağdaşlarının adlarının anılmamış olmasına feci bozuluyorum. Günümüz her zaman okunması en zor olandır. Onun yerine geçmişin ustalarına odaklanırsan listen tartışmasız kabul görür. Burada başlangıçlarından beri takip etme şansına eriştiğim birkaç sinemacının ismini anmam lazım. Az ya da çok sıklıkta birçoğuyla yolumuz kesişti ama ben onlara daima hayranlık besledim. Ayrıca bana esin kaynağı oldukları için de minnettarım. Kendimi onlarla ya da onların filmleriyle diyaloga girmiş gibi hissediyorum ve bu kendi işlerime de yansıyor. Edward Yang öldü, onu çok özlüyorum, Hou Hsiao-hsien ile birlikte modern Çin sinemasının yaratıcısıydı, arkadaşımdı.</p>
<p><strong>Nashville (1975, Robert Altman)</strong></p>
<p>Robert Altman’ın 1971 ile 1975 yılları arasında hata yapması mümkün değildi ve Nashville de o sürecin zirvesidir. Ondan önce Hollywood’da özgürlük, bağımsızlık ya da özgün doğallık hissi çok nadir görülürdü. Plan sekanslar, kaydırmalı çekimler, oyunculara verdiği alan, onların ses bindirmelerine izin verme şekli, serbestlik ve anlatının derinliği. Bunaltıcı ve düşmanca bir ortamda bir yudum temiz hava gibiydi. Çok uzun sürmedi gerçi.</p>
<p><strong>Heaven’s Gate (1980, Michael Cimino)</strong></p>
<p>Bu filmin inanılmaz bir şekilde restore edilmiş yönetmen kurgusunu birkaç hafta önce izledim. Michael Cimino’ya her zaman hayranlık duymuşumdur ve gösterime girdiğinde Heaven’s Gate’i de birkaç ufak detay hariç çok sevmiştim. Şimdi bu başyapıt hakkında herhangi bir itirazım olmuş olmasına inanamıyorum. Sadece güzel yaşlanmakla kalmamış. Her nasılsa üzerinden geçen zaman, bu filmin o zamanlar göremediğim olağanüstü ve üstün bir başarı olduğunu açığa çıkarmış.</p>
<p><strong>Videodrome (1983, David Cronenberg)</strong></p>
<p>Cronenberg bir dâhidir. Tür sinemacılığını yeniden keşfetmiş ve ona en iddialı kurgunun derinliğini vermiştir. Bu kelimenin tam anlamıyla öncü iş, onun başyapıtlarından biridir. Gösterime girdiğinde gözlerime inanamamıştım. Bir sinemacının sadece günümüzün ruhunu ya da onun gizli anlamını kıskıvrak yakalamakla kalmayıp, aynı zamanda onun şiirsel ve gizemli güzelliğini bulmasına inanamamıştım. 15 sene sonra çektiği ve çok başka bir dünyada geçen eXistenZ, bu filmin büyüleyici bir yankısı gibi. David Cronenberg’in en büyük modern sanatçılardan biri olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Che (2008, Steven Soderbergh)</strong></p>
<p>Steven Soderbergh bir harika! Bugün ABD’deki en cesur, en zeki ve en özgün sinemacıdır. Bütün filmlerini sevmiyorum ama çoğuna –bırakın sevmeyi- hayranım. En küçük işinde bile başkalarının en başarılı işlerinden daha fazla sinema sevgisi ve sinema anlayışı var. Che, bugüne kadar çekilmiş filmler arasında, askeri strateji ile bu ciddiyette ilgilenen tek film. Carlos’u, başka türlü sunulsa gözümü korkutacak bir seviyede hayal etmeme yardım etti.</p>
<p><strong>La Dolce Vita (1960, Federico Fellini)</strong></p>
<p><strong>Army of Shadows (1969, Jean-Pierre Melville)</strong></p>
<p>Asla bir Fellini tutkunu olmadım, benim için fazla barok. Ama La Dolce Vita insanı hayrete düşüren bir film; bir dönemi, bir kültürü, bir şehri özetleyen bir film; kendi tarzında bir tarihi önemi var. Belki de o dönemin en iyi İtalyan filmi, aynı Jean Eustache’in, şimdi tamamen yok olmuş olan bir şehri, bir zamanı, bir kültürü bünyesinde barındıran ve on yıl sonra, o zamanki hareketin marjinal figürlerinden biri tarafından yapılmış, son yeni dalga filmi The Mother and the Whore gibi.</p>
<p>Jean-Pierre Melville’e olan hayranlığım yıllar içinde büyüdü. O, Bresson gibi bir minimalist ama çerçeveyi boşaltmıyor, birçok görünenden kurtulup yerine görünmeyeni ekliyor. Çok fazla gangster filmi çekmedim ama onun, hayatları ihanet ve ölüm üzerine şekillenen polislere ve kanun kaçaklarına olan düşkünlüğünü anlayabiliyorum. Army of Shadows ile Joseph Kessel’ın yarı otobiyografik romanını uyarladı ve Fransız Direnişi’nin en iyi filmini yaptı. Army of Shadows sadece en önemli Fransız filmlerinden biri değil, aynı zamanda ulusal bir hazine.</p>
<p><strong>Fanny and Alexander-TV Versiyonu (1982, Ingmar Bergman)</strong></p>
<p><strong>Topsy-Turvy (1999, Mike Leigh)</strong></p>
<p>Fanny and Alexander’ın televizyon versiyonu, tabii ki Bergman’ın onayladığı tek versiyon. Televizyon versiyonu deniyor çünkü bu şekilde finanse edildi ama beyazperdede, tek bir ara verilerek izlenmesi gerekiyor. Bergman’ın son başyapıtı. Önceleri bu film biraz gözden kaçtı çünkü sinema versiyonu denilen kısaltılmış halinde bazı zenginliklerini kaybetti. Yavaş yavaş, tam hali tekrar seyredildikçe kendini kabul ettirdi ve bütün çalışmaları göz önüne alındığında anahtar bir rol üstlendiği anlaşıldı. En azından bende öyle oldu.</p>
<p>Topsy-Turvy’yi bu listeye almak zorundaydım. Bu anlaşılmamış ve gerçek değeri verilmemiş Gilbert ve Sullivan biyografisi, sanat ve ticaret arasında kalmış şov dünyasının en dokunaklı, en komik ve en acımasız tasvirlerinden biridir. Hem yaratım sancılarına, hem de gişe endişelerine tanık oluruz. Sadece Jean Renoir’nın French Cancan’ı ile karşılaştırabilirim.</p>
<p><strong>Desire (1937, Sacha Guitry)</strong></p>
<p><strong>Judex (1963, Georges Franju)</strong></p>
<p>Sacha Guitry’nin dehasının Fransa sınırları dışında anlaşılmamasına inanamıyorum. Fransız sinemasının en önemli figürlerinden biridir, hatta en büyüklerinden biri. Biraz kenarda kalmasının sebebini, film yapmaya başladığında -ki sesli sinemaya yeni geçilmişti- orta yaşını çoktan geçmiş ve sahnelerin aşırı tanınmış ve aşırı başarılı simalarından biri olmasına bağlıyorum. Sessiz dönemden hiçbir iz taşımayan bir stili vardı. Dile itibar eden ilk Fransız sinemacılardan biridir. Asla kendi oyunlarını basitçe kayda almakla yetinmedi; kafayı sinemanın özelliklerini kullanmaya takmıştı ve bu sayede yeni bir dilin öncülüğünü yaptı. Genelde başrolde yer alan önce Jacqueline Delubac, sonra Genevieve Guitry, daha sonra da Lana Marconi’den yani eşlerinden de ilham alan Guitry, ilk ve belki de en büyük Fransız senarist/yönetmendir. Desire, harikulade bir filmdir. Keşke Criterion, babası ünlü oyuncu Lucien Guitry’nin hayat hikâyesini anlatan ve benim de kişisel favorim olan Le Comedien’i de yayınlasa.</p>
<p>Bir başka anlaşılamayan Fransız yönetmen de Georges Franju’dur. Daha çok Eyes Without a Face ile bilinir ama aslında çok istikrarlı bir filmografisi vardır.</p>
<p><strong>Rififi (1955, Jules Dassin)</strong></p>
<p><strong>Thief (1981, Michael Mann)</strong></p>
<p>Tipik bir Fransız suç yazarı Auguste Le Breton’un romanından uyarlanan, kariyeri McCarthycilik nedeniyle tam da zirvedeyken sekteye uğrayan Amerikalı bir sinemacı tarafından yönetilen ve Paris’te Fransızca dışında bir dilde çekilen ilk film olan Rififi, garip bir hayvan gibidir. Jules Dassin’in, beş sene önce Londra’da çekilen bir önceki filmi Night and the City, başyapıtıdır. Çocukken bir Fransız kanalında keşfettiğim bu Fransız ve Amerikan kara filmlerinin kırması, beni daima şiddeti, umutsuzluğu, karanlığı ve güzelliği ile etkilemiştir. Sadece birçok filmi Rififi’den türeyen Melville değil, Fransız tür sinemasının birçok ikincil ismi üzerinde de etkili olmuştur.</p>
<p>Michael Mann’a hayranım; günümüz Amerikan sinemasının en ilham veren sinemacılarından biri ama o zaten en başından beri oradaydı. İlk filmi Thief’te Melville’den izler vardır; gerçekçilik adına keskin bir göz, ama aynı zamanda ilişkileri kusursuzca çizilmiş derin karakterler ve müthiş oyunculuklar. Mann’ın, geometrik modernliğe düşkünlüğü, her zaman tür sinemasına hizmet etse bile Antonioni’yi hatırlatır. Bu etki, Heat’in son sahnelerinde bariz biçimde görülür.</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/06/26/olivier-assayasin-favori-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerilimi seven Fransız yönetmen: Olivier Assayas</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/12/20/gerilimi-seven-fransiz-yonetmen-olivier-assayas/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/12/20/gerilimi-seven-fransiz-yonetmen-olivier-assayas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Dec 2014 17:03:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<category><![CDATA[Olivier Assayas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7177</guid>

					<description><![CDATA[2014 Cannes’da severek izlediğim filmlerden biri Clouds of Sils Maria idi. Film nihayet bu ay Türkiye’de de vizyon şansı buluyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini Olivier Assayas’ın üstlendiği filmin başrolünde deneyimli oyuncu Juliette Binoche yer alırken, kendisine genç oyuncular Chloë Grace Moretz ve Kristen Stewart eşlik ediyor. Etkileyici oyuncu Binoche’nin büyük bir başarıyla canlandırdığı Maria karakteri filmde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2014 Cannes’da severek izlediğim filmlerden biri <strong>Clouds of Sils Maria</strong> idi. Film nihayet bu ay Türkiye’de de vizyon şansı buluyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini <strong>Olivier Assayas</strong>’ın üstlendiği filmin başrolünde deneyimli oyuncu Juliette Binoche yer alırken, kendisine genç oyuncular Chloë Grace Moretz ve Kristen Stewart eşlik ediyor.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-7178" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Olivier-Assayas-Le-politique-determinait-notre-lecture-du-monde_article_popin.jpg 1027w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Etkileyici oyuncu Binoche’nin büyük bir başarıyla canlandırdığı Maria karakteri filmde yaşça geçkin bir tiyatro oyuncusu. Yıllar önce oynadığı genç lezbiyen rolü çok konuşulmuş ve yıllar sonra bu kez aynı oyunda öbür partneri, olgun olan partneri canlandıracak. Chloë Grace Moretz’in canlandırdığ Jo-Ann ile ise yıldızları maalesef barışmıyor. Kariyeri, mahremiyeti, özel hayatı ile ilgili sorunları sorgularken ona yardımcı olan ise menajeri Valerie oluyor. Valerie karakteri ile Kristen Stewart’ta başarılı bir performans sergiliyor doğrusu, ona bu menajerlik rolü epey yakışıyor. Fonda ise harika bir İsviçre (Sils Maria bölgesi)…</p>
<p>Fransız yönetmen <strong>Jacques Remy</strong>’nin oğlu olan Olivier Assayas, kısa film yönetmeni olarak genç yaşlarda başlıyor kariyerine, hatta şu meşhur <strong>Cahiers Du Cinema</strong> dergisinde film eleştirileri de yazıyor o dönemde. Babasıyla birlikte yazdıkları senaryolar da mevcut, özellikle TV için çekilen bazı film ve dizilere… 2006 yapımı <strong>Paris, Seni Seviyorum</strong> filmindeki kısa filmlerden biri de kendisine ait. (Quartier des Enfants Rouges)</p>
<p>Yönetmenin filmografisinde öne çıkan filmlere şöyle bir bakalım.</p>
<p><strong>Irma Vep:</strong> Assayas’ın ilk uzun metraj filmi. 96 yapımı bu film, o sene Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilmiş. Başrolde Maggie Cheung, kendisini canlandırıyor. Hikayede Fransız bir yönetmen (Jean Pierre Leaud canlandırıyor), Les Vampires isimli sessiz film serisini yeniden çekmek istiyor. Vampire kelimesinin anagramı olan Irma Vep karakterini canlandıracak olan Cheung filmde sürekli siyah deri lateks giysiler giymek durumunda. Bir seks objesi gibi görünmeye başlayan Cheung’a bir süre sonra yönetmen ve kostüm tasarımcısı aşık oluyor. Filmd Fransız film endüstrisine göndermeler var ve tematik olarak aslında Fransız sinemasının bugün durduğu yeri sorguluyor.</p>
<p>Bu filmin fikir aşaması Assayas, Claire Denis ve Atom Egoyan’dan çıkmış. 1915 yapımı orijinal film serisinde Irma Vep’i Musidor isimli sessiz sinema oyuncusu canlandırmış. Filmin bazı bölümleri François Truffaut’un Day for Night filmine çok şey borçlu. Fakat Assayas Truffaut’un filmine çok saygı duysa da aslında bunun film yapmanın gerçekçiliğinden çok fantastiklğiyle ilgili olduğunu düşündüğünü söylüyor ve aslında ona soracak olursanız ilham kaynağının daha çok Rainer Werner Fassbinder’in 1971 yapımı filmi Beware of a Holy Whore olduğunu söylüyor.</p>
<p><strong>Late August, Early September</strong>: 1998 yapımı dram türündeki filmin senayosu da Assayas’a ait. Farklı haftalarda ve aylarda geçen film bu şekilde altı bölüme ayrılmış durumda. 30’lu 40’lı yaşlarında olan bir grup Paris’li arkadaşın arasındaki ilişkilere, bu ilişkilerin nasıl da zamanla deüğişebildiğine odaklanan filmde Francis Cluzet, Mathieu Amalric, Mia Hansen Love gibi isimler var. Görsel olarak Irma Vep’ten oldukça farklı bir sinametografiye sahip olan film, yönetmenin filmografisinde daha boyutlu bir anlatımla daha olgunlaşmış bir örnek olarak kendini gösteriyor. Filmde bol bol kamera hareketi var, gündelik hayata dair de çok fazla detay, yemek yapmalar, yemeler, gezmeler, taksilere binip inmeler… Sanki hiçbirşey olmuyormuş gibi hissettirip, hayata dair söyleyecekleri olan filmlerden, Assayas’ın iyi işlerinden biri…</p>
<p><strong>Sentimental Destinies (Duygusal Yazgılar): </strong>2000 yapımı film aynı yıl Cannes’da gösterildi. Film, 1900’lü yıllarda Jean adında Protestan bir papazın, bir baloda tanıştığı 20 yaşındaki Pauline&#8217;e âşık olmasını, duygusal yazgılarının birleşmesini, yaklaşık 30 seneyi konu ediyor. Filmi çevreleyen dönem ve durumlar ise, 1914 savaşı, dünya çapındaki değişim sancıları, protestan toplumun baskıları… Filmde başrolleri Charles Berling, Emmanuelle Béart, Isabelle Huppert ve Dominique Reymond paylaşmış. Jacques Chardonne’in romanından esinlenen uzun süreli film, aşırı duygusal soslu bir yasak aşk hikayesi neticede…Yönetmenin en iyilerinden olduğunu söyleyemeyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Demonlover:</strong> 2002 yapımı film, yönetmenin diğer işlerinden oldukça farklı. Neo-noir gerilim türünde bir film demek mümkün sanırım. Aynı yıl Cannes’da gösterim fırsatı buldu. İnteraktif 3D anime pornografinin finansal yönlerine, küreselleşmenin sonucu olarak şiddete tepkisizleşen toplum yapılarına değinen film şiddet, küfür ve seks içeren sahnelerden dolayı Amerika’da R almış. Demonlover filmde internet şirketinin adı. Film dünya çapında çok farklı görüşler aldı, çok seven de nefret eden de var, izlemesi kolay bir film olduğu söylenemez ve sistemsel eleştirel yönleri yerinde, fakat estetik yapısı açısından da üzerine olumlu olumsuz konuşulabilecek, farklı bir deneme…</p>
<p><strong>Boarding Gate (Kaçış Yolu)</strong>: Yönetmenden yine bir Fransız gerilimi. Londra&#8217;da yaşayan Sandra eski bir para babasıyla ilişki yaşamaktadır. Diğer sevgilisi ise bu para babasını öldürecek olan bir tetikçidir. Tetikçinin karısı ise aslında herşeyi bilmekte ve kontrol etmektedir<strong>. </strong>Filmde Asia Argento, Michael Madsen gibi isimleri başrolde izliyoruz. Premiyerini 2007’de Cannes’da yapan film, Paris ve Hong Kong’da geçiyor. Filmde küreselleşmeyle gelen kapitalizmin eleştirisini görmek mümkün. Film yine yönetmenin en sevilen filmlerinden değil ama Asia Argento’nun performansı uzun süre konuşuldu.</p>
<p><strong>Something in The Air (Direniş Günlerinde Aşk)</strong>: 2013 sonunda ülkemizde de vizyon şansı bulan film, 1968 Mayıs’ını konu alıyor. Dönemin aktivist gençleri ve ufuktaki devrim… Devrime giden yolun heyecanı ve telaşını yaşayan üç genç, bu süreçte yaşadıklarını sanat üzerinden dışavurmaya çalışır. Üçü arasında yaşanan aşk üçgeni de dönemin kendisi kadar karışık bir hal alır. Yönetmen filmin yarı otobiyografik olduğunu, yani yaşadığı dönemden esinlendiğini ama senaryoyu yazarken hikayenin bambaşka bir hal aldığını söylüyor. Filmde devrimci sinemayla sanat sineması arasında süregiden bir tartışma da sözkonusu ve yönetmen bununla ilgili bu tartışmanın yüzyıllardır sürüp gittiğini, bu konuda kesin bir duruşu olmadığını, sadece durumu temsil etmeyi, betimlemeyi sevdiğini söylüyor sinemasıyla.</p>
<p>Yönetmenin son projesi olduğu konuşulan <strong>Idol&#8217;s Eye</strong> ise son duyumlarımıza göre maalesef finansal sıkıntılar nedeniyle iptal edilmiş. Robert de Niro ve Robert Pattinson gibi isimlerin rol alacağı konuşulan film epey ses getireceğe benziyordu. Farklı denemeler yapmaktan çekinmeyen usta yönetmenin yeni işlerini merakla bekliyoruz.</p>
<p><strong>Melis Zararsız</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/12/20/gerilimi-seven-fransiz-yonetmen-olivier-assayas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
