<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nuri Bilge Ceylan &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/nuri-bilge-ceylan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 05 Feb 2019 11:30:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Nuri Bilge Ceylan’ın insan volkanı</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2019/02/05/nuri-bilge-ceylanin-insan-volkani/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2019/02/05/nuri-bilge-ceylanin-insan-volkani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Feb 2019 11:30:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11717</guid>

					<description><![CDATA[Bakırköy’le çevrelenmiş günlerden, taşınma kuvveti yüksek günlere geçmek için iki yıl yetmişti. Birkaç yıllık İstanbullu ’yken Ziraat Mühendisi babanın aklında, doğduğu yer için ayırdığı bir iyilik daha vardı; canlandırmak istediği ve tüm aileyi taşıyarak ileri fikirleriyle kolaylaştırabileceği hayatlar. Dolaylı olarak eklendiği 3000 nüfustan biri olarak gece-gündüzü artık Cüneyt Arkın olmaya elverişli hürriyet alanı Yenice’de yanıp [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bakırköy’le çevrelenmiş günlerden, taşınma kuvveti yüksek günlere geçmek için iki yıl yetmişti. Birkaç yıllık İstanbullu ’yken Ziraat Mühendisi babanın aklında, doğduğu yer için ayırdığı bir iyilik daha vardı; canlandırmak istediği ve tüm aileyi taşıyarak ileri fikirleriyle kolaylaştırabileceği hayatlar. Dolaylı olarak eklendiği 3000 nüfustan biri olarak gece-gündüzü artık Cüneyt Arkın olmaya elverişli hürriyet alanı Yenice’de yanıp sönecekti…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-11718" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1920x1280.jpg 1920w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original.jpg 2000w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Çocukluğu çocuk gibi yaşamaya mani olmamış 9 yıl sonrasında ise kendisinden beş yaş büyük ablasının lise eğitimi, uzunca bir süre yerinden kımıldamayacak olan  Bakırköy, tecrübesini tekrarlayacaktı. Devlet okullarından gelen müfredat bir yana, 70’li yıllarda üst kat komşularının karanlık odayla ilgili  hediye ettiği bir kitapla; tab edilen fotoğraflarla başlayacaktı bildiklerimiz.</p>
<p>16 yaşın eğlenceyle açılan bir uğraşının, içeri indikçe inecek bir dehlize geçeceğini bir süre duyurmayacaktı. Tenha gibi görünse de 80’li takvim kalabalık geçecekti. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği, kayıttan öteye gidememiş, yurttaşlık bilincinin coşkuyla karşılandığı devre olarak devamlılık sağlayamadığı bir yerde duracak, ruhi mahkemeler masadaki en iyi eli açınca da… Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’nde ayıklananlar devamı hakkında konuşmaya Londra’ya gidecekti.</p>
<p>Zamanın bir kısmı, Yunan lokantası ve burger sektörüyle hizmet-ücret ilişkisini içine alırken bu emek-değer teorisinin nişanında olan sergiler ve filmler kalan zamanın tamamına sığacaktı. Londra’da kitapçının birinde eline aldığı ve sonrasında üzerinde 400 km’lik bir yürüyüş yapacağı yere kadar…</p>
<p>Himalayalar! Ancak Kathmandu’ da olmamış; Budist tapınağının tepesinde yapılan tüm mesaiye rağmen içten bir karşılamaya yeltenmemişti. Sonrası ülkeye dönüş ve sinemaya yapma kararının çıkacağı, en çok kitabın okunacağı, fikrin çoğaltılacağı geniş zamanın hikayesi askerlik yani Ankara günleri. Birlikler döneminin bıraktığı eşi benzeri olmayan yalnızlık bağışıyla, kitaplığının yüzde doksanını bu dönemde kuracaktır.</p>
<p>Lise dönemine sessiz bir sirayetle sokulan I.Bergman ve M.Antonioni için, Ankara ‘daki bir kitapevinden sinemayla ilgili tüm kitapları aldıran kusursuz azmettiriciler olarak bahsetmek yanlış olmaz. Geride bir şey bırakmamacasına yoklamalara eklenen onca karakter bir yana, Roman Polanski’nin otobiyografisinde bir uzunca bir süre bekler. Dönüşüm eğrisi, sinemacı olabileceği düşüncesine son bir tekrar alıp askerlik bitimi yeniden Londra’ya bükülene kadar. Günde üç film, algıya takılan yeni perdeler, yanılgı payı azalan sezgiler…</p>
<p><em>Belki de ilk sinema okulumdu </em>olarak nitelediği, altı ay süren sinematekli bu imtiyaz dönemi,  biraz ileride Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sürecek sinema eğitiminle birleşip yönetmene 35 mm lik bir kamera alacaktır. Okul arşivinin açılan kapılarına karşın, girizgahtan hızlıca ayrılmak diğer bir deyişle daha fazla vakit kaybetmemek için devam edilmeyen akademik kısım, çözünmüş ve kullanılabilir durumdadır ki ilk kısa filmi Koza için hiç yardım almadan ve kendi dahil iki kişilik bir ekiple çalışmaya başlayabilsin. 1995 yapımı, 20 dakikalık siyah-beyaz filmin Cannes Film Festivali’nde yarışma bölümüne seçilmesiyle fotoğraf dinlenme, sinema efor alanı olmayı üstlenecektir.</p>
<p>Düşünme süreci hiç durmayan ya da devam etmeliymişçesine kararsızlıkları olan, kesinlik ve emin olma durumuna uzak, gerçeğe yaklaşmakla ilintili bir şüpheciliğe yakın, akılcı bir ruh düzeninde durur yönetmen. Röportajlarda kullandığı <em>bilemiyorum</em> sözcüğünün altından, üstünden ve içinden geçme sıklığı gösterir ki, neredeyse hiçbir şeye sonuna kadar bağlanacak bir tutkusu, uzun süreli sabırları, kırılmayan inançları yoktur. 15 yıl dağcılık yapmış olmasına karşın zirveye 100 metre kala geriye dönme vaziyeti gibi hayal sürecindeki anlam,  işin içindeyken birdenbire anlamsızlaşıp yaşadığı değer düşüşü kaynaklı boşluğa/isteksizliğe bürünmüş bir halde bulunabilir.</p>
<p>Dışarıdan aldıklarına gelince, kent yaşamını, kalabalığın içinde hissedilen yalnızlığı seven yönetmen için İstanbul ve özellikle Beyoğlu açık farkla önlerdedir. The Times’a 2006 yılında verdiği bir ropörtajda <em>“Belki de dünyanın en melankolik insanı benimdir”</em> diyecek ve vizörünü nazikçe kasvetli hava sevgisine kaldıracaktır. Rus Edebiyatı’nı daha yakınına aldığı bilinen N.B Ceylan’ın, A.Çehov, D.Dimov, F. Dostoyevksi, Sait Faik gibi hatırına düğümlediği yazarları; Y. Ozu, I.Bergman, A.Kiarostami, D.Omirbaev, T. Ming-liang gibi başka türlü muhafaza ettiği yönetmenleri vardır.</p>
<p>Ana hattına, insanın yapısal yoksunlukları, zayıflıkları, örtülü şiddetini nasıl dindirdiği, hayret verici zenginlikleri, yüzleşme-ödeşme- suçluluk gibi karşılaşmamak için türlü özveri gösteren karanlık bölgeleri, iyi olmayan parçalarımızın açtığı çıkış yolları, ruhun makamla alışverişi gibi realistik alanları alarak sinemadaki evrensel dilin çeviriye çok da gereksinim duymayacağını kanıtlar… Şüphesiz sinemanın en zor bulduğu kısmı senaryo ve bitmeyen yaratım sürecini, kendi dahil yakın çevresinden gelen esinle başlatır. Sinemaya başladığı ilk yıllarda senaryo yazma konusunda sürekli bir eyleme geçememe durumu ve tereddütleri olan yönetmen Mayıs Sıkıntısı’na değin bitmiş bir senaryoyla çalışmaz. Çekim süreci dahil son ana kadar yeni fikirlere açık, yaratım süreci son ana kadar devam eden bir anlayışla, hikaye dışı her unsuru kurguda netleşeceği bir esneklikte tutar.</p>
<p>Bahsi geçen arayış ve süregelen enerjisi kısmında Abbas Kiarostami, Wong Kar-Wai ‘i sistem olarak kendisine yakın bularak sinemasının ilk yıllarını gerçeği açık etmek meselesine adayacaktır. Konuşurken rahatlıkla uzaklaşabileceğimiz doğrular, sessiz kaldığımız anlarda gizlenmesi zor bir yere yerleşir&#8230; Pürüzsüz(!) yüzümüzde toplanan jest ve mimiklerse gerçeklikten düşüp yalana sarılma konusunda o denli başarılı değildir. Tam da bu yüzden kısası dahil ilk altı film, gerçekliğin aktarımı ile ışık, mekan, az diyalog gibi ortada yüzen diğer unsurların yapay/kurgusal olması arasında bağa sıkı sıkıya itaat eder.</p>
<p>Yönetmenin gençlik takıntıları olarak nitelediği bu cevabı, tam anlamıyla ağzından ilk kaçıran belki de Bir Zamanlar Anadolu (2011) ’da olacaktır. Sokak dilinde diretmeyen, sarf alanını uzun diyaloglara açan bu filmle çoğalan sayfaları, yeni endişeleri olacaktır. Hemen hemen her filminde eşi Ebru Ceylan’la olan kurduğu senaryo ortaklığının yanı sıra, Cemil Kavukçu’nun Uzak (2002)’ ın senaryo çalışmalarındaki üç günlük katkısı, Üç Maymun(2008) kaleme alınırken Ercan Kesal’ın da eklenerek ilerlenmesi (ki E.Kesal’ın ilk senaryo ve oyunculuk deneyimi olacaktır), Ahlat Ağacı(2018) ’nda Akın Aksu’nun 80 sayfalık bir özetinin senaryo masasına giden yolu gösterir ki, bu kısımda iş birliğine yakın, tek başınalık aramayan bir yaklaşımdadır. Bazen ayrı ayrı yazıp sonradan çakıştırılan, bazen interaktif bir masada bütünlenen bir yöntemle buradaki çok sesliliğe karşı durmaz.</p>
<p>Olanağı dar koşullarla çekilen ilk iki filmden sonra tanıtım fotoğrafçılığı yaparak buradan kazandığı parayla sesli çekebilen bir kamera alan yönetmen, öncelerde başvurabildiği ses dublajı faslını geride bırakır. Birbirine bağlı sahnelerde yapılacak bir değişikliğin devamındakilerin önünü kapatmaması amaçlı çekimlerde kronolojiye bağlı kalmak, sahne planlarına sete gittiğinde karar vermek, yakın plan-sabit kamera kullanımı gibi benimsediği ilkeleriyle yürür. Çekimler tamamlanıp tek başına oturduğu kurgu masasına geçerken üç filme yetecek kadar seçenekle ayrıldığı, bir sahneyi üç günde çektiği gibi şöhretli bahisler, sonrasında kendisini evde tek başına ilan edilecek 15 günlük bir seferberliğe, 200 saati geçkin bir çalışmaya kapatır.</p>
<p>Sette işi olmayan kişilerin ağır ilerleyen çekim sürecinde sıkıntı frekansını duyan yönetmen için az insan prensibi hemen hemen her filminde uygulamadadır. Öyle ki, ekiptekilerin kişilikleri, yeteneklerinin önüne geçebilir söz konusu uzun soluklu bir çalışmanın içinde yer almak olunca. Az ekiple, az ışık kullanıyor gibi görülse de, bir gecede 150 kw ışığın vinçler üzerinde yükseltilerek kullanıldığı not düşülmelidir. Yine de pek çok yönetmenin aksine hava koşulları, mekan, dekor/obje kullanımları, senaryoda eklenti ve eksiltmeler gibi hikaye dışı unsurlar yerinden oynatılabilir katalizörlerdir sinemasında.</p>
<p>Bir mekandan etkilenip hikayeyi bunun üzerine kurduğu ya da mühim bir esin aldığı söylenemez yönetmenin. Sette zamanın ve dolayısıyla emeğin büyük dilimine gelindiğinde, oyuncuları mühim birer yüklenicidir. 90’lı yıllarda aile bireyleri ve amatör oyuncularla ilerlemekten kaçınmayan tutumu, dördüncü uzun metrajı İklimler(2006) itibariyle değerlendirme alanını genişletecek; kalıplara yatkınlık, kötü bir diyaloğu parlatıp iyileştirme gibi risk olarak nitelenebilecek yönler bulmasına karşın; diyalog ezberleri, tutkuları, yüz liflerinin hız/saniye oranı, adaptasyon ve tekrar yapma güçleri  gibi nedenlerle profesyonel oyuncularla çalışma dönemini açacaktır.</p>
<p>Masa başında yapılan okuma provalarından, setin atmosferine girilmemesi kaynaklı memnuniyetsiz olarak ayrılmak , doğaçlamaya verdiği imtiyazın oyuncunun yeteneğiyle ilintisi gibi sabitleri vardır. İstediği oyunu alabilmek için durum neyi gerektiriyorsa sakınca görmeksizin ilerleyen yönetmen, bazen asılsız-yürüteç bir övgü, bazen sahici bir suskunluk sergileyerek karavan hakimiyetinde netice odaklı davranır. Söz gelimi erkek çoğunluğuna dair ise; kanıksanmış bir muğlaklığı yerinden oynatmadan aynen nakletmeye kurulu form için, erkek mühim bir olanaktır; tüm düğmeleri söz konusu mekanizmaya yardımcı, konuşup sökülmeye elverişli.</p>
<p>Gerçeklikten uzaklaşmayı reddeden yönetmenin, dahili ve harici kadın hakları sorununu etabından ayırmaksızın, karşılaşmayı erkek bedeninde oynatması formaların yırtılmaya yatkınlığındandır. Müzik ve ses yönetimi, başında zevkle bulunduğu; bıkkınlık hissini bir sivrisinek sesinden bulaştırabileceği gibi bir sonatın yavaşlatılmış versiyonuyla da azaltabileceği başka bir egemenlik alanıdır. Sonrasında sevmeme ya da kullanmak zorunda hissetme ihtimaline, müzik tarihinin uygun olanı sunacak zenginliğini ekleyince, yaklaşık iki ay sürecek başka bir işi daha üstlenir. İtalyan besteci Domenico Scarlatti&#8217; den Neşet Ertaş’a, W.A.Mozart’tan Ali Kayacı klarnetine değin seyircinin duymasını istediği, yerleştirme sürecinde tek tek ele aldığı tüm müzik ve ses kayıtları, yaratmak istediği yuvarı özenle sahiplenir.</p>
<p>Reklam yapmaktan utanan; Eurimages gibi kaynakların peşine düşmeye üşengeçlikle bakan pazarlama eksikli tarafına karşın,  bir sonraki filmin koşullarını iyileştirecek kadar bir kazançtan söz edilebilir. Yurtiçi seyirci sayısını yukarı çekmek adına gala yapmak dahil herhangi bir aksiyon almayan yönetmen, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapmama hakkını her zaman saklı tutar. Yanı sıra bugüne kadar Cannes, Berlin, Venedik gibi festivallere seçilmiş olma ve bu festivallerden ödülle ayrılma durumunun var ettiği etiketin filmin yurtdışı pazarlamasında yarattığı etki otonomdur. Özetle, <em>sevmediği ortamlarda bulunmama özgürlüğü her platformda en büyük lüksüdür </em>kendi deyimiyle&#8230;</p>
<p>Tanınma alanını genişletmek ve dünya sinema çevrelerindeki etkiyi de arttırmak açısından yıllar içinde ödülün olumlu eklentisi olduğu fikrini benimser ancak bir işin niteliğinden çok, etiket kısmıyla ilgilenen bir dünya algısında bu böyledir Ceylan için. Asıl mesele olan sinemadan uzaklaşmamakta ısrarlı; ödül sistemi gibi görkemi ve yayılmacı etkisi büyük diğer işler için &#8211;<em>bir oyun gibi görmek ve fazla anlam yüklememek lazım- </em>kanısındadır.</p>
<p>Teknik ekibinde sadece kendisi ve asistanı Sadık İncesu’nun yer aldığı, Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması&#8217;na davet edilen ilk kısa Türk filmi Koza (1995), yine iki kişiyle çektiği, ablası Emine Ceylan’ın bir öyküsünden hareketle A.Çehov’dan alıntılara yer açarak çektiği ilk uzun metrajı Kasaba (1997), en otobiyografiği Uzak (2002), görüntü yönetimini Gökhan Tiryaki’ ye teslim ettiği ilk filmi İklimler (2006), Platon ve Nietzsche’yle kurtuluş ihtimalinin doğduğu ilk film Üç Maymun(2008), sonrasında <em>**gerçeğin kişinin razı olmaması gereken şey olduğu</em>-nu uzun uzun anlatmaya profesyonelleriyle giden diğer ilkleri Bir Zamanlar Anadolu’da(2011), Kış Uykusu(2014), Ahlat Ağacı (2018)…</p>
<p>Geride kalan 23 yıl ve daha fazlasını kaplayan fotoğrafçılığın parmağı olan bittikten sonra pek de izlemediği sekiz filmden, son yapımı çekip uzaklaşmalı. Ahlat Ağacı, üniversite mezuniyeti sonrası yaşadığı kasabaya geri dönen bir gencin, babası başta olmak üzere kendisini çevreleyen tüm değerleri karşısına alarak başlattığı varlık ispatı üzerine kuruludur. Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve filmdeki imam rolüyle izlediğimiz aynı zamanda yönetmenin akrabası olan Akın Aksu birliğinde, bir yıla yakın bir sürede senaryo halini alan filmin pratiği Aksu’nun babasına ait dokular taşıyan İdris’in biyopsisi çıkışlıdır.</p>
<p>Öğretmenlik ataması için gereken başarı skalasından uzakta, köklerini koparıp atmak isteyen hırçınlıkta ve basıma hazır romanı Ahlat Ağacı’nın kurtarıcı gücüne inanmakta olan Sinan (Doğu Demirkol) film süresince, hayatının kalan kısmı için bir kumar çeşidini uygun bulan baba İdris (Murat Cemcir), hissiyatını televizyon ekranına yapıştıran anne Asuman (Bennu Yıldırımlar) ve civardaki yabancılar yardımıyla kendisine hazırlandığı yere sarkıtılır… Soldan sağa kuyuya, kitabına, anne kanadına, babayı imhaya. Aile bireyleri dışında, bölgenin şöhretli yazarı, köyün anti-reformist genç imamı, kasaba bürokratları, imdat kolu kırık kum tüccarı, imkan kılınmamış eski aşkı ve ataması gerçekleşmediği için polis olan okul arkadaşıyla açtığı uzun sohbetlerse, Sinan reddi miras yaptıkça sayfasını öfkeye batırır. Öte yandan bu silahsız eylemin odağı babasıyla arasındaki mesafe, İdris’in oğlunun kitap bastırmak için ayırdığı paranın sadece 3/7’ ünü çalıp müptezel sargısı at yarışı kuponlarına yatırmasıyla, kitap bastırma gayesi için onun iktidarını yaşattığı belki de tek varlık olan köpeğini satması kadardır.</p>
<p>Dahası, oğul Sinan’ın babası tarafından eksiltildiği düşünülen cebindeki o paranın da, dede Recep’in antik nitelikteki eşyalarını habersizce satarak edinildiğinde toplanır. Dede-baba ve oğul gerçekliği seyreltilmeden birbirinin izdüşümü olarak yerleştirilir filme. Plana maddesel algı ve dışavurumunun geçmiş -günümüz açısından değerlendirmesini aldığında ise, bu benzerlik tam tersine dönüşür. İdris, gençlik yıllarını kasabada öğretmenlik yaparak gözden çıkarırken derebeyi baba, yüksek bürokratlar(!) ve vefayı kalıp olarak ezberlemiş eşin yeri, başka bir şeyle dolacaktır: Bilgelik! At yarışlarına yazdığı kurtuluş planının o dünyada oyalanırken ki bir uğraştan başka şey olmadığını da bilmektedir. Bırakmıştır; pasaportunu alma çabası, sulu tarıma geçmek, sorumluluk saydığımız tüm vazifeler dünyadadır…</p>
<p>İdris, pişkin değil; herkesi ve her şeyi kabul edip seyre geçmiş, kayıtsızlığından bilgelik sızan, ölüp yeniden doğandır. Nihilizmin bayrağı, öğrendiklerine eklenince babanın idealar alemi, oğulun cebindekine uzanmakta herhangi bir çekince görmez, kağıda basılı hiçbir mevzunun önemi yoktur “Ahlat Ağacı” dışında. Lakin oğul için aynı şey geçerli değildir. Sinan, varoluşunu ispat için matbaaya, düşünebilmek için şehir hayatına, teşekkür için hediyeye, aşk için paraya ihtiyaç duyan alemin diğer tarafıdır; dünyaya geldiğinden beri saf değiştirmeden buradadır… Bugünde ve bu takvimdedir. Benzer bir durumdan emekli imam dede ve köyün genç imamı için de bahsedilebilir.</p>
<p>Dedenin karşılıksız iyilik üzerine kurulu inanç kanalı, köyün genç imamı Veysel’de çekmemektedir. Veysel, mesleğini sofizmle beslemiş;  gözlerini hilenin sempatikliğinden, ellerini son kavimden almış yepyeni bir neslin asil üyesidir. Eski ve yeni insanın gündelik borç farklarındaki kasisler bir yana, Sinan yazgı tarihine çalıştığı salonda günde 20 km yürüyedursun onamı bir çocukluk fotoğrafından alamıştır. Zenginliğine Rus Edebiyatı’nda bekleyen Dimitri Karamazov müşfikliğinin(!), Tarkovsky’le olan vizör kardeşliğinin, tek bir doğru olmadığı vurgusuyla yürüyen Doğu Felsefesi’nin karıştığı film, kuramsal ve psikanalitik çözümlemelere elveren diliyle Sinan’a 188 dakika tanır; Jacques Lacan’ın oedipus kompleksi yaklaşımındaki, annenin arzu nesnesi olamamakla başlayan ve baba karşısında güçsüzlüğünü fark edip onunla özdeşim kurarak gerçekleştireceği evrimi için tam 188 dakika.</p>
<p>Ve çözülme karla gelir; sanki görüş alanını temizleyip kabule imkan için rengini açmıştır yerin. Asker dönüşü ayrı ayrı yaptığı anne-baba ziyaretinde sorduğu hatırlar arasında matbaa basımı varlık ispatı da yer alır. Annesinden gelen cevap, miyokartta hafif bir yırtılma ile işitilmeyen ıslığına bağımsızlık marşını dolarken babanın cevabını kendi eliyle bir gazete kupüründen alır. Onun biçtiği değer, anlamak-onamak- sevip yüceltmeyi saklamaktan ötededir. Sinan, baba cüzdanından çıkan sahiplenici bu takdirnameyi içinde çerçeveletip asarken baba bu barışmanın şerefine Sinan’ı rüyasına alıp kuyuda kendisini asmış biçimde öldürür. Tıpkı Sinan’ın sanrısına alıp intiharına tanık olduğu babasını rüyasında yeniden doğurduğu gibi. Kendisiyle ve sahip olduklarıyla barıştıktan, sahip olamayacaklarını kabulünden sonraki sayfada babasının müptezel diğer bir sargısını sırtlanır…Yardım etme isteği içinde iner kuyuya ve ilk kez gönülden. Ki kökünden çıkacak su da dedesinin makberine dökülebilsin, bu kez İdris’in baba Recep için verdiği uygun bir saatte.</p>
<p>Karakterleri hikayenin bütünlüğü içinde de, ayrı olarak da uzun uzun düşünebileceğimiz bir zemin hazırlayan yönetmen, bu özerk bölgeyi kurarken kuşkusuz en mühim dayanağı filmin diyalogları olarak belirlemiştir. Uzun tiradlar, kitabi sohbetler ve eklektik çatışmaların içinde toplandığı bu diyaloglar, her ne kadar olumsuz söylemleri kendine çevirebilecek nitelikte tehlikeli bir uzunluk içerse de, acele edilmeksizin kendi yatay zamanında yürütüldüğü ve oyuncuların ölçüleriyle uyumlandırıldıkları açıktır. Bu sayededir ki şahibe yaratan bu konuşmalar, karakterlerin benzine dağıtılan J.S.Bach’ın üç farklı Passacaglia an Fugue pasajıyla aynı notada olabilsin, kuyu-kış-çamur seslerini birbirilerinin üstüne çırparak kısalabilsin.</p>
<p>Türkiye, Fransa, Almanya, Bulgaristan ortak yapımı sekizinci uzun metrajın, üzerinde uzun süre kalmaya değer oyunculukları bir Nuri Bilge Ceylan klasiği olsa da hala şaşırtabilmektedir. Kadronun tamamının doğasında büyüyen performans toplamı bir yana, Murat Cemcir ve Doğu Demirkol’ un muhafaza ettiği sahiciliğin feri yüksektir. Çanakkale merkez, Çan, Torhasan ve Asmalı Köyü’nde dört ayda tamamladığı çekimlerde, bir planı yüzlerce alternatifiyle kayıtlayan yönetmenin titizliği, kurgu masasında da devam edecektir. Etki gücü yüksek görüntülerini İklimler (2006) itibariyle birlikte çalıştığı Gökhan Tiryaki’ye (ki en kalıcı fotoğrafını eski aşk Hatice (Hazar Ergüçlü) ’yle yüzleştiği ağaç altına sakladığına büyük bir koro eşlik edebilir), ritme denklik sağlayan ses yönetimini Andreas Mücke Niesytka’ya bıraktığı film, bugüne değin göğüslediği 66 ödül ve 71. Cannes film festivalinde 15 dakika ayakta alkışlanmasının etkisinde kalmaksızın Ceylan’ın en iyi işleri arasında yerini alır…Eksik ya da fazla bulunan iyileştirme önerilerinin, bir yıl süren değerlendirmeler sonucu elimine edildiği göz ardı edilmeksizin -var edilen en iyi işler içinde-. Görünen odur ki; afiş ve lobileriyle dindirmeye çalıştığı fotoğrafçılık, devamsızlığına rağmen sinemaya ettiği iyiliğin karşılığını almaktadır. Evindeki Çehov’ları, kalabalıkta genişleyen caddeleri, yeniden doğma ihtimaliyle azalmaktan sakınmayan karakterleri, ateş düşüren kontrastları, görünenin muazzam tasviri ve görünmeyenin küresel resmiyle gösterir ki, evrensel dilde insan volkanı aynıdır…Hatta dışarıdan daha güzel. G.Deleuze ’ nin dediği gibi “<em>Sinema yapan bizler değiliz: Kötü bir film izler gibi bize bakan, dünyanın kendisi”.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Söyleşiler Nuri Bilge Ceylan, Mehmet Eryılmaz Norgunk Yayıncılık, 2012</p>
<p>**Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken, Graeme Gilloch, Craig Hammond, Metis Yayınları 2017</p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2019/02/05/nuri-bilge-ceylanin-insan-volkani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nuri Bilge Ceylan: Gıcık karakterlerle uğraşmayı seviyorum</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/08/03/nuri-bilge-ceylan-gicik-karakterlerle-ugrasmayi-seviyorum/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/08/03/nuri-bilge-ceylan-gicik-karakterlerle-ugrasmayi-seviyorum/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semra Güzel Korver]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Aug 2018 08:57:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgeselci: Semra Güzel Korver]]></category>
		<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlat Ağacı]]></category>
		<category><![CDATA[belgeselci]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[semra güzel korver]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9546</guid>

					<description><![CDATA[Ustalardan sinema dersleri ve sinema üzerine sohbetler; ister bu işe yeni başlayanlar, ister yol almış olanlar, ister sadece sinema izleyicisi olanlarca büyük ilgi ile takip ediliyor, esin kaynağı oluyor. Bu ay ki yazımda Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye aldığı yıl, 2. Rotterdam  Kırmızı Lale Film Festivali’nde seyircisiyle bir araya geldiği söyleşiden parçalar aktarmaya karar verdim. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ustalardan sinema dersleri ve sinema üzerine sohbetler; ister bu işe yeni başlayanlar, ister yol almış olanlar, ister sadece sinema izleyicisi olanlarca büyük ilgi ile takip ediliyor, esin kaynağı oluyor. Bu ay ki yazımda Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye aldığı yıl, 2. Rotterdam  Kırmızı Lale Film Festivali’nde seyircisiyle bir araya geldiği söyleşiden parçalar aktarmaya karar verdim. </strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/NBC-semra-güzel-korver.jpg"><img decoding="async" class="alignnone wp-image-9547" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/NBC-semra-güzel-korver.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/NBC-semra-güzel-korver.jpg 259w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/NBC-semra-güzel-korver-80x60.jpg 80w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><strong>Belki de diyeceksiniz ki; iyi de bu eski bir söyleşi… Evet, bu söyleşi geçmişte yapılmış bir söyleşi ama eski değil. Arada geçen zaman içinde usta yönetmen Ahlat Ağacı ile karşımıza çıktı. Yeni filmi hakkında yazıldı çizildi, söylendi. Belki de yeni filmini bu söyleşinin ışığında bir kez daha izler, zihninizden geçirir, sorular sorar, sorularınıza cevap bulur, ilham alırsınız… Belgeselciyiz ya, üzerinden zaman geçtikten sonra yeniden sormak, soruları çoğaltmak, bir daha okumak, izlemek önemli bizim için… İşte bu yüzden, çeşitli kültürlerden gelen seyirciden ve gazetecilerden sorulardan oluşan bu söyleşiyi bir de Cinedergi okuyucuları için yeniden derledim…</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Sinemaya başladığınızdan beri filmlerinizin temposu her zaman tartışma konusu oluyor. Filmlerinizin zamanlarını ayarlarken, filmin temposunu neye göre belirliyorsunuz?</strong></p>
<p>Filmin temposunu büyük oranda kurguda beliriyor ama tabii ki yazarken de, çekerken de karar veriyorum. Bu tempo, bu yavaşlık tamamen iç dünyamla ilgili bir şey. Bir filmi yaptığımda bana hızlı olmuş geliyor. Sonra bakıyorum yazılanlara yine yavaş diyorlar. Benim iç tempom yavaş biraz her halde. Herkes gibi ben de kendi izlemeyi sevdiğim filmler çekmeye çalışıyorum. Bir yavaşlık hesabı, hız hesabı kesinlikle yok. Ben tamamen refleksif olarak meselemi anlatmaya çalışıyorum. Sonuçta ortaya bir film çıkıyor. Yavaş filmler dünyasına ait olayım diye bir hesabım hiç yok.</p>
<p><strong>İlk filmlerinizde çok az diyalog vardı. Son filmlerinizde daha çok diyalog var. Bu bir devrim mi Nuri Bilge Ceylan sineması için?</strong></p>
<p>Valla pek çok soruya vereceğim cevap gibi, tam olarak cevabını bilmiyorum. Bunlar çoğu zaman sezgilerle verilen kararlar oluyor. Kasaba filminde çok uzun diyaloglu bir bölüm vardır, çok iyi beceremediğimiz bir bölüm. O sahneyi yaşatamamış olmak beni çok korkuttu o zaman. O yüzden bir süre diyalogdan kaçmış olabilirim, ben beceremiyorum bu işi, diye. Ama o sahneyi çekememiş olmak bana sinemada çok şey öğretti. Bunun nedenleri üzerine çok düşünmek ve araştırmak zorunda kaldım. Hayattaki gerçek diyalogları gizli gizli kaydettim. Onların yapısını inceledim diyaloğu oluşturan şey nedir diye. Diyaloğun doğallığına çok takmıştım o zamanlar. Birçok yönetmen için de bir meseleydi o zamanlar Türk sinemasında. Ama bugün Türk sinemasında doğal diyalog sorunu yok bence. Pek çok yönetmen, genç yönetmenler sıkıntı yaşamıyor bu konuda. Neyse. Tam da geldiğim bu noktada diyalogda doğallık o kadar da önemli görünmemeye başladı bana nedense. Bir Zamanlar Anadolu’da da çok uğraştım bu işle, biraz daha fazla diyalog vardı ve onların birbirinden çok farklı kasabalı karakterlerin ağzına oturtturulması gerekiyordu. Onda da Çehov’dan yararlandık, en az bu filmdeki (Kış Uykusu) kadar. Bir Zamanlar Anadolu’da’dan sonra bu filmde, o filme ait daha farklı bir dünya yaratma özgürlüğünü istedim biraz. Tıpkı bir romancının daha özgür hissetmesi gibi diyalog konusunda. Sinemada da sırıtmayacak bir hale getirilebilir mi diye.  Çünkü bana diyaloglar da çok keyif verir zaman zaman bir Çehov oyununda olsun ya da bir Dostoyevski romanında, Shakespeare oyununda falan… Bazen bir şeylerden sıkılıyorsunuz, bir şeyler deniyorsunuz. Girmediğiniz bölgeler, hala anlatmak istediğiniz, sizin için çok önemli, başat olan şeyler barındırıyor. Girmek istiyorsunuz, sırasını bekliyor bir şekilde. Herkes gibi ben de sürekli sorularla yaşıyorum. Merak ettiğim kendimin de  hâkim olamadığım, anlamadığım  konularda film yaptığımı düşünüyorum. Kaldı ki, hiç bir şey bildiğimi de düşünmüyorum. Ben insanlarla konuşurken de çok şey anlatmam, daha çok dinlerim.</p>
<p><strong>Uzun diyaloglar konusunda profesyonellerle çalışmak daha mı avantajlı?</strong></p>
<p>Amatör oyuncuyla da, profesyonel oyuncuyla da çalıştım. İkisinin de özelliklerini biliyorum. Amatör oyuncuyla çalışıyorsanız çok doğal, çok sahici şeyler almanız mümkün. Ama yazdığınız diyalogları kesinlikle değiştirmeniz lazım, sürekli. Onun yapabileceği, onun ağzına oturabilecek, sürekli yeni şeyler keşfetmek zorundasınız. Ama Kış Uykusu’nda biz yazdığımız diyalogları aynen istiyorduk. Çok dikkatli yazdık, tek bir kelimenin bile değişmesi, vurgusu bizim için çok önemliydi. O yüzden amatör oyuncu düşünülemezdi. Bir de amatör oyuncu zannedildiği kadar kolay değildir. En beklemediğiniz konularda sorun çıkarır. Çok naz yaparlar, mesela! Bu filmde iki üç tane amatör vardı. Bir hizmetçi karakteri var,  bir otelde. Yani üçüncü çekimi yapmaya kalktığınızda: “Neden? Bitmedi mi? Niye olmadı?  Ne gerek var?” diye soran birisi. Ama profesyonellerde ellinciyi çekseniz de hala elli birinciyi çekmek için bir iştah görüyorum. O da insanın hoşuna gidiyor doğrusu.</p>
<p><strong>İlk filmlerinizde kullandığınız oyuncular genellikle ailenizden kişilerdi. Son filmlerinizde ise profesyonel oyunculara yöneldiniz. Bu bir tercih mi? Yoksa ?..</strong></p>
<p>Aslında öyle çalışmak biraz şansa başladı. İlk filmim Kasaba’yı çekerken kendime güvenmiyordum. Kimse görmeden, rezil olmadan, hemen aile içeresinde bir deneme gibi bu işi halledivereyim düşüncesi. İlk kısa filmim Koza’yı da deneme gibi çekmiştim ama onda diyalog yoktu. Kasabayı’da aynı şekilde yaptım, bu defa da sesli çekemedik. Asıl sır olan sesli çekmek,  düşüncesi denenmemiş oldu. Mayıs Skıntısını’da yapmak zorunda kaldım gerçekten ne olduğumu, kim olduğumu anlamak için. Bu işe yeteneğim var mı, yok mu? Mayıs Sıkıntısı’na geldiğimde bu işi sevmeye başladım. Yakınlarınızla film çekmek incelik yaratıyor. Çünkü zayıflıklarını, karakteristik özelliklerini biliyorsunuz. Bir çekim anında hatırlıyorsunuz ve kullanıyorsunuz. Bir noktadan sonra kendinize güven başlayınca, sizin için daha başat, daha karanlık, daha gizli, daha bilinmeyen bölgelere girme arzusu başlıyor. O korkularınız da yenilmiş oluyor o süreçte. Ben de ki süreç böyle oldu. Bu benim tamamen kişiliğim ile ilgili bir şey.</p>
<p><strong>Filmlerinizi büyük bir beğeni ile izliyorum anacak  karakterlerinize gıcık oluyorum? Sizdeki duygu nasıl? O karakterler nasıl oluşuyor?</strong></p>
<p>Aslında doğru söylüyorsunuz. Ben gıcık olma potansiyeli yüksek karakterlerle uğraşmayı tabii ki seviyorum. Anlamaya çalıştığım karakterler de onlar. Gıcık olma duygumuzun ardında kendimizi koruma güdüsü bazen yatar. Mesela alaycı birine gıcık oluruz ama ondan korkarız da.  Gıcık olduğumuz karakterlere gıcık olmakla hayran olmak arasında aslında ince bir çizgi var. Bir lafla, bir tek şeyle öbürüne bir anda dönüşebilir. Filmlerle ilişkimizde böyledir insanlarla olduğu  gibi. Sinema yazarlığının önemi de belki burada, bir şey hep göründüğü gibi değildir. Anlamı birden değişebilir. Sanat eserleriyle ilişkide ben katalizörlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. İyi bir sinema yazarının da böyle bir katalizör olabileceğini düşünüyorum. Ben kendi tarihimden biliyorum. Hem insanlarla hem sinemayla ilişkimde. Bugün en sevdiğim filmler, en hayran olduğum insanlar önce en gıcık olduklarım aslında. Yani ilk görüşte sevdiğin bir insanı uzun süre sevemezsin. Kısa vadeli olur. Genellikle öyledir. Filmde de öyle . Hep yarısında çıktığım filmler sonradan hayatımın en önemli filmleri haline gelmiştir. Ya da yıllarca sinir olduğum bir insan, ilişkinin bir anda yön değiştirmesiyle en iyi arkadaşlarımdan biri olmuştur. Öyledir hayat, sürekli kendimizi koruyarak, kollayarak sağ kalmaya çalışıyoruz aynı geminin içinde. Tehlikeli bulduğumuz insanları, belli bir formülasyonla hayatımızdan uzak tutmaya çalışıyoruz, kafamızın içinde. Ben ilginç bulduğum, kendime göre anlaşılmaz bulduğum karakterleri filme koymaya çalışıyorum, sevgi duymuyorum, öyle bir kriterim yok. Onlara, sevgi duymam gerekmiyor daha doğrusu. Bir de  karaktere sevgi duymak tehlikelidir sinemada. Ona iltimas geçmeye kalkarsınız falan…</p>
<p><strong>Senaryo yazım süreçlerinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p>Karmaşık bir durum. Başladığımda imkânsız gibi. Bir  nehir gibi… Bir nehrin doğuşu gibi oradan buradan bir sürü damlalar küçük derelere dönüşüyor. Bir bakıyorsunuz bir gün yorgun bir ırmak akıyor. Nasıl ortaya çıktığı konusunda fazla bir fikrim yok. Her senaryoda da değişiyor bu. Bazısında bir görüntü başlatabilirken bazısında bir söz, bir fikir, bir öykü… Eninde sonunda her şey. Daha doğrusu bir sanat yapıtının ortaya çıkması gibi bir kolaj, bir sürü şeyin harmonik, uyumlu biçimde bir araya gelmesi. Ama senaryo yazımı benim için didaktik bir süreç. Senaryo yazımı sırasında insan daha akademik düşünüyor sanki biraz. O yüzden senaryo yazımını sette de kurguda da devam ettirmek gerektiğini düşünüyorum ya da bunu yapabileceğim bir esneklik yaratmaya çalışıyorum. Senaryodan hiçbir zaman emin olmuyorum. Çekimde daha iyi bir şey arıyorum. Kurguda çalışmayabileceği korkusu beni çekimde çok farklı  alternatiflere yöneltiyor. Çünkü insan psikolojisi o kadar tahmin edilmez ve bilinmez bir şey ki kurguda neyin çalışacağına emin olmak gerçekten çok zor. Muhakkak hepimiz bir tür  maskeyle yaşıyoruz; toplumsal hayatta bu maskenin nasıl kendi duygusunu gizlemek, başkalarını kandırmak ve bir sürü şey için ne şekiller alacağını bilmek, bütün o detaylar insanın senaryo aşamasında tümüyle hâkim olabileceği bir konu değil. Hiç aklınıza gelmeyecek bir yüz ifadesini başka bir şeyle çarpıştırdığınızda sadece duygusal olarak, etkisel olarak, ‘İşte bu insan doğasına daha uygun,’ diyorsunuz mesela. Hiç düşünmediğiniz bir şey. Onun için kurguya biraz fazla malzemeyle girmek gerektiğini düşünüyorum. O nedenle de  son filmde bayağı bir malzeme çektik, 200 saatlik çekim var. 3 saatlik bir film için.</p>
<p><strong>Nuri Bilge Ceylan deyince ilk akla gelen şey söz değil görüntü. Dünya sinemasında görsel olarak hakiki bir üsluba sahip olduğu kabul edilen yönetmenlerden birisiniz. İşte o plan, o ışık, o kompozisyon, o üslup nasıl oluşuyor? O üslup nasıl oluştu?</strong></p>
<p>Öncelikle güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Valla kendimi ifade etmek konusunda görüntüler yerine sözlerde daha becerikli olduğumu düşünseydim hiç sinemaya bulaşmazdım. Çünkü yalnızlığı seven bir insanım. Bir romancının yalnızlığını, bir edebiyatçının yalnızlığını her zaman kıskanmışımdır. Ama bu konuda çok yetenekli, becerikli değilim, sözleri kullanmak konusunda. Görüntülerde de reflekslerim daha gelişmiş. Daha doğrusu film yaparken görüntü konusundaki kararları daha çok reflekslerle veriyorum. Uzun düşünceler harcamama gerek olmuyor. O yüzden fotoğraf, sinema gibi sanatlara mahkûm kaldım. Hatta doğama çok daha aykırı  bir üretim süreci var sinemanın. Pek çok insanla cebelleşmek zorundasınız, bittikten sonra bile. Fakat onları nasıl yaptığımı da bilmiyorum ayrıca, görüntü konusunda gerçekten hiçbir stratejim yok. Ben senaryoda şuradan çekerim, buradan çekerim diye çok düşünmem. Hele bunca filmden sonra… Çok rahat sete giderim nereden çekeceğimi bilmeden. O setteki elemanlar, odanın şekli falan hemen nasıl çekeceğim konusunda kafamda şekillenir. Çok çeşitleme yapmam, kamerayı oraya koy, buraya koy gibi bir çeşitleme değil de oyuncuların oyunlarında, söyledikleri sözlerde, mimiklerinde özellikle bir çeşitleme yaparım. Tekrarla oluşan şeyler, anlatabileceğim, analitik biçimde ele alabileceğim konular değil. Ama stil konusu benim için çok önemli. Bir filmin anlatım şekli, neredeyse içerikten daha önemlidir. Çünkü yani hayatımızda bile bir insan size bir şey söyler, dinlemezsiniz, ikna olmazsınız ya da çok şey ilgilenmezsiniz. Ama başka biri başka bir şekilde söyler başka bir ilgi uyandırır. Söyleyiş şekli çok önemlidir, her şeyde. Dolayısıyla bir insanı belli bir dünyaya sokmak için bir yol bulmak zorundasınızdır. Biz bir olayı anlatırken bu yolu sürekli araştırırız, insanlar üzerinde daha etkili olmak isteriz, söylediklerimiz dinlensin isteriz. Bunu hayatta nasıl arıyorsak, sinemacı da söyleyeceği yolu bulma, stil konusunda kafa yormak zorundadır. Bu konu en çok dikkat ettiğim şeydir, ama içsel bir süreç. Dikkat ederim ama  yine de kendiliğinden olan bir şey. İzah etmem biraz zor ama böyle bir şey. En önemli şey benim için, özellikle kurguda çok dikkat ederim. Bir yönetmenin eninde sonunda bir filmde hesabını veremeyeceği bir tek karenin olmaması gerektiğini düşünüyorum. En küçük ayrıntının da hesabını verebilirim. Hata da olabilir bu önemli değil. Sonradan pişman olduğum şeyler de olabilir. Kurguya çok zaman ayırırım çünkü ufacık bir şeye dikkat etmezseniz o yirmi yıl sonra bile gözünüze batmaya devam eder.</p>
<p><strong>Filmlerinizi yaparken yurdumun içinde bulunduğu ortam sizin çıkış noktanızı oluşturuyor mu?</strong></p>
<p>Muhakkak ki etkisi oluyor. Etkilememesi mümkün değil. Her sanatçı için bu farklıdır. Kimi sosyal meselelere dikkat çekmek için film yapabilir ya da roman yazabilir. Bazıları da bunu çok arka planda farklı şekillerde yapıtlarına katar. Çok karmaşık bir ilişki var orada. Mesela Van Gogh, yoksulluğun, sorunların  çok fazla olduğu yıllarda buralarda yaşamış. Ama çiçek resimleri de yapmış. İç dünyasına yansıyan bütün o şeyler stiline de girmiş. Yani her sanatçı için bu etki vardır. Çok farklı şekillerde dışa vurur. Tek bir şekilde olmasını da zaten bekleyemeyiz. Bu çok sıkıcı olurdu. Sosyal meselelere değinmek ya da daha çok farkındalık yaratmak gibi gazetecilerin daha iyi yapabileceği bir işi, ben bir sanatçının birincil görevi olarak görmüyorum. Kaldı ki sinema gibi bir sanatta güncelliği takip etmek iyice zor. Bir gazeteci yazısını yazar ertesi gün çıkar. Bir filmin ortaya çıkması 3 yıl sürüyor. Takip etmesi çok zor, o meseleler hızla değişmiş oluyor.</p>
<p><strong>Ş</strong><strong>u ana kadar yapmak isteyip te, politik nedenlerle ya da film endüstrisinin yapısı nedeniyle yapamadığınız bir film oldu mu?</strong></p>
<p>Hayır. Film yapmaya çalıştığım günden beri en itina ile korumaya çalıştığım özgürlüğüm oldu. Yaptığım filmin süresi bile, film endüstrisinden gelecek ticari baskıları önemsemediğimi gösteriyor. Sanatçılar en iyi yapıtlarını tamamen özgür olduklarında verirler. Sanatçının sorumluluğu meselesini de her zaman özgürlük için feda edebilirim. Bu sorumluluk bir şekilde bir takım beklentilere, dışarıdan gelen etkilere göre film üretmeye neden olabilir. Benim yapmak istediğim şey başkalarının işine gelmeyebilir. Biz sonuçta insanların yüzleşmek istemeyebileceği, memnun kalmayabileceği konuları ortaya çıkarmak isteyen, motivasyonunu burada bulan insanlarız. Değilsek bile öyle olmalıyız bana göre. Kendisi için en problemli, en başat bulduğu konular üzerine karalılıkla gitmelidir sanatçı. Aksi takdirde ne iyi bir eser üretebilir ne de yaptığı iş samimi olur.</p>
<p><strong>Sizin filmlerinize baktığımızda her seferinde yeni bir şey deneme özelliğiniz de var. Cesur bir yönetmensiniz deneme konusunda. Bu konuda ne söylersiniz?</strong></p>
<p>Kendi en sevdiğim yönetmenlere baktığımda çok da denemeci tipler olduğunu düşünmüyorum. Mesela Ozu denemeci bir insan değildir. Hep aynı filmi çekerdi, ama sadece giderek daha sofistike bir hale getirdi. Son filmleri iyice rafinedir. Keza Bresson öyledir, nitelikleri son filmlerinde ortaya çıkmaya başladı. Cesaret tek başına saygı duyulacak bir şey değil bana göre. Nereye gittiğine bakmak lazım. Sonuçta aptal cesareti diye de bir şey var. Sofistikeleşmeye başladığı zaman bir sinema içten gelen bir yere doğru gitmeye başladığını görüyorsunuz. İçten baktığım zaman kendimi çok cesur görmüyorum, tam tersine çok korkak görüyorum. Onu da söylemem lazım. Sinema bir anlamda da korkuyla yapılan bir şey. Attığım her adım korkularla ve endişelerle de yaratılıyor. Daha sonra birisi cesaret diye de nitelendirmiş olabilir ama aslında süreç öyle işlemiyor. Sinema cesaretle yapılan bir şey değil bence, tam tersine sorular, korkular, kaygılar, zayıflık, yalnızlıkla yapılır. Bir sanatçının yalnızlık hissettiği için üretim yaptığını düşünüyorum. Benim için de en büyük meselelerden biri o. O korkunç yalnızlıktan kurtulmak için biraz… Neyse.  Bunlar derin konular…</p>
<p><strong>Yılmaz Güney’den 32 yıl sonra Altın Palmiye ödülünü alan Türkiyeli bir yönetmensiniz. Böyle büyük bir ödülü almak nasıl bir duygu? </strong></p>
<p>Böyle bir ödül almak tabii ki güzel bir şey, yadsıyamam. Mutlu oldum, onur duydum. Çok korkutucu bir şey aynı zamanda. Çünkü ben yalnızlığı seven bir insanım. Film yapma gücümü, kendimi yalnız hissettiğim bölgelerden alan biriyim. Bu tip şeyler sonuçta insanın bir sürü yapay ilişkiler şebekesiyle kuşatılmasına sebep olabiliyor. Bir havai fişek gibi büyük bir aydınlatma yaratıyor ama genellikle havai fişekten sonra insanın gözü kör olur gider. İyice bir karanlık gelir. Bunların bilincinde olan bir insanım. Ödülleri de çok abartmam. Bunları bir oyun gibi görmek oyunun bir parçası gibi görmek gerek sonuçta.</p>
<p><strong>Bu ödülle birlikte size pek çok kapı açılacaktır, açılmıştır. Yurt dışında, yabancı oyuncularla film çekme düşünceniz var mı?</strong></p>
<p>Bundan önce de çok teklif oluyordu. Bazen oyunculardan, bazen yapımcılardan teklif geliyor. Şimdiye kadar hiç düşünmedim, bundan sonra da düşüneceğimi sanmıyorum. Çünkü çok zor.  Nasıl olacak?  Çünkü bir yönetmenin dili, bir kültürün detayları. Kültürün detayları ile ilgilendiğim için benim sinema anlayışımda çok zor. Bir Türk’e baktığımda onun hangi bölgeden olduğunu, konuşmasından, kullandığı bir kelimeden, vurgusundan her şeyi anlayabiliyorum. Sonra bütün bunlar benim malzemelerim, dilim oluyor. Bunları kullanarak film yapıyorum. Mesela ben buraya geldiğimde bir Hollandalıya baktığımda onun kültürel detaylarını göremem, o zamanda filmime aktaramam. Bazı yönetmenlere daha uygun olabilir, kavramlar üzerinde film yapanlara falan ama benim için zor. Çok da kesin konuşmayayım ama belki bir gün başka bir şey yapmak isteyebilirim. Ama zor.</p>
<p><strong>Semra Güzel Korver</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/08/03/nuri-bilge-ceylan-gicik-karakterlerle-ugrasmayi-seviyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cannes&#8217;a gitmediyseniz bu dosyayı okuyun</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/cannesa-gitmediyseniz-bu-dosyayi-okuyun/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/cannesa-gitmediyseniz-bu-dosyayi-okuyun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jun 2014 09:59:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cannes]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6720</guid>

					<description><![CDATA[Bu Cannes’daki dördüncü senemdi. Diğer senelere kıyasla daha sönük bir yarışma seçkisi olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Birçok film güzeldi ama rakiplerinden sıyrılan, hani şöyle “vay be” dedirten, özel bir film yoktu sanki. Nerede Haneke’den Amour’lar, nerede açılış filmi olarak Moonrise Kingdom’lar, nerede The Artist’ler, nerede Blue Is The Warmest Colour’lar, nerede Only Lovers Left Alive’lar… Gerçi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu Cannes’daki dördüncü senemdi. Diğer senelere kıyasla daha sönük bir yarışma seçkisi olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Birçok film güzeldi ama rakiplerinden sıyrılan, hani şöyle “vay be” dedirten, özel bir film yoktu sanki. Nerede Haneke’den Amour’lar, nerede açılış filmi olarak Moonrise Kingdom’lar, nerede The Artist’ler, nerede Blue Is The Warmest Colour’lar, nerede Only Lovers Left Alive’lar…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6722" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1024x765.jpg" alt="" width="696" height="520" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1024x765.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-300x224.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-768x574.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-265x198.jpg 265w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-696x520.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1068x798.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-562x420.jpg 562w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1920x1434.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Gerçi tüm filmleri izleyebilmeniz imkansız burada, hem çok film olduğundan, hem koşuşturmaca ve aceleden… Fotoğraf mı çekeceksiniz, röportaj mı yapacaksınız, film mi izleyeceksiniz, basın konferansını mı takip edeceksiniz, haber mi yapacaksınız, kritik mi yazacaksınız… Hele ki sabahın 08:30’una konan yarışma filmlerinde epey hatırı sayılır basın kartınıza rağmen yer bulabilmek için nereden baksanız bir yarım saat öncesinden sıraya girmeniz, bunun için de epey koşturmanız gerektiğini düşünürseniz ( illa yağmurlu Cannes sokak ve caddelerindeki insan trafiğini deşerek), “Cannes’da mısın şekerim, valla hayat sana güzel” deyip geçmemek lazım, bana inanın.</p>
<p>Bu arada Cannes Film Festivali bu sene 14-25 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleştirildi ve ülkemizde 13 Mayıs’ta Manisa Soma’da hepimizin bildiği üzere acı bir olay yaşandı; yüzlerce maden işçisi genci, aile babalarını kaybettik. Cannes Film Festivali’ni takip eden benim gibi gazetecilerden de, film ekiplerinden de festivale 13’ünden 14’ünden gelen birçok kişi olduğundan, olayın vahametini, halkın/hükümetin olaylara tepkisini, kısacası yaşananların boyutunu takip etmek herkes için çok zor oldu. Sinirler gerilmiş, onca kayıp üzerine olan bitenler insanların sabırlarını zorlamış, sosyal medya dediğimiz Facebook ve Twitter hesaplarından herkes Türkiye’de bu konuyla ilgili paylaşımlar yapmaya başlamışken, deyim yerindeyse koyun can derdindeyken Cannes’da olup bitenler elbette kimseyi ilgilendirmiyordu. Cannes’da ise festival her zamanki seyrinde sürüyordu, bu sene yarışma bölümünde Türkiye’den de bir film vardı: Nuri Bilge Ceylan imzalı Kış Uykusu. Ekip tabii ki çok mutlu ve heyecanlıydı yeniden Cannes’da oldukları ve yarıştıkları için ama bu buruk bir sevince dönüşmüştü Türkiye’de yaşananlar sonucunda. Olayın vahametini ve boyutunu da öğrenince derhal filme dair kutlama ve parti şeklinde gerçekleşesek etkinlikleri iptal etti ekip. Basın toplantısı öncesi, hızlıca hazırladıkları Soma hashtag’li pankartlarla fotoğraf veren Kış Uykusu ekibi, basın toplantısında da Soma’dan bahsederek akıllarının, kalplerinin orada olduğunu belirttiler. Ayrıca, yine hızlıca Soma yazılı t-shirt’ler de basıldı ve giyildi, kaybettiklerimize saygı babında yakalara siyah kurdeleler takıldı. Soma’da yaşananlara tepki ve ölenlere saygı, Cannes’dan başka nasıl gösterilirdi, şahsen bilemiyorum. Zaten bu süreçte, “duyarlı olmak” o kadar saçma bir gösterişe dönüştü ve o kadar çok sorgulanır oldu ki, filmin ekibi tepkisini bu şekilde dile getirince de kızanlar oldu, dile getirmeselerdi de çok tepki alacaklardı şüphesiz. Şahsi fikrim, kişinin bir olaya karşı duyarlı olmasının belirli kalıpları olması gerekmediği ve duyarlılığın “gösterilebilecek” bir şey olmadığıdır. Fakat sosyal medya dediğimiz ilginç olgunun hayatımıza girmesiyle her an ne hissettiğimizi, ne yiyip ne içtiğimizi, ne bileyim rüyamızda ne gördüğümüzü, parmağımıza neyin battığını vs paylaştığımız için, insanlarda birbirlerine hesap sorma hakkı doğdu diye düşünüyorum. Bir sanatçı ise toplumsal olaylara elbette duyarlı olmalıdır, bunu kah sanatıyla, kah verdiği demeçlerle anlatmaya çalışabilir ama çalışmak zorunda mıdır, yoksa kendi duyarlılığını bilmenin ve konuyla ilgili yapabileceklerini yapmış olmanın iç huzuru ona yeterli gelmeli midir, tartışılır elbet… Üstelik film çekmek, çekilen filmi başkalarıyla paylaşmak, festivaller düzenlemek, bu festivallere katılmak, bu tarz aktivitelerde yarışmak, ödül almak, bunlar lükse giren, eğlenceye giren etkinlikler değildir, o festivalde herkes “işini” yapıyordu, gazetecisi de, yönetmeni de, yapımcısı da. Cannes gibi dünyanın en prestijli, en önemli film festivalinde Türkiye’nin yarışması bile bir gurur kaynağıyken, ülkemizin yönetmeni, ülkemizde çektiği filmle bu festivalin en önemli ödülünü, Altın Palmiye’yi alıyorsa, bu kadar olumsuzluk yaşadığımız bir dönemde, insanın biraz da olsa umutsuzluktan, olumsuzluklardan uzaklaşıp sevinmesi, gurur duyması için bundan daha güzel bir vesile düşünemiyorum.</p>
<p>Bunlar benim şahsi fikirlerimdi. Festivale dönecek olursak, ben bu sene 17 film izleyebilmişim. Geçen sene sayı 21 idi, bu sene Nuri Bilge Ceylan, Zeynep Özbatur Atakan röportajları ve The Expendables filminin basın konferansına katılım, fotoğraf çekimi gibi ekstra görevlerden dolayı olsa gerek, sayı düşmüş, fakat şansa, izlemediğim hiçbir film de ödül almadı.</p>
<p>Açılış filmi Olivier Dahan imzalı <strong>Grace of Monaco</strong> idi bu sene. Edith Piaf’ın hayat hikayesini beyazperdeye Kaldırım Serçesi adlı filmde muhteşem bir başarıyla aktarmış olan Dahan’dan daha etkileyici bir biyografik film bekliyordum açıkçası. Sinema kariyeri ile bir ülkenin prensesi olmak arasına sıkışıp kalmış önemli bir şahsiyetin anlatılmaya değer hikayesini, bu başarılı yönetmenin çok daha derinlikli bir şekilde işleyeceğini sanmıştım. Güzel oyuncu Nicole Kidman, muhteşem kostümler ve ışıl ışıl mücevherler içinde daha ihtişamlı görünemezdi herhalde, buna şüphe yok fakat karaktere bürünebildiğini düşünmüyorum. Prens rolündeki Tim Roth da aynı şekilde kendini vermemiş, karikatür bir tipleme olarak karşımızda. Film, dışardan Cannes’ın meşhur pırıltılı açılış filmlerine yakışmış olabilir ama içerden kof maalesef…</p>
<p>Yarışma filmlerinden ilk izleyebildiğim Mike Leigh imzalı <strong>Mr. Turner</strong> oldu. İşte bir biyografik film daha… 1775-1851 yılları arasında yaşamış İngiliz ressam Joseph Mallord William Turner’ın yaşam hikayesi… 2,5 saat süren, aynı zamanda düşük tempolu olan film, böylelikle izlemeyi de zor kılıyor, özellikle Turner’ı büyük başarıyla canlandıran oyuncu Timothy Spall’ın sessiz ve bir domuz gibi homurdanan konuşma stili (filmde bu domuz meselesine özellikle gönderme var) bir yandan da izleyiciyi biraz yorabiliyor. Neyse ki imdadımıza filmin sinematografisi yetişiyor. Görüntü yönetmeni, ünlü ressamın birbirinden etkileyici doğa resimleriyle gerçek doğa görüntülerini adeta birbirine geçirmeyi, ayırtedilemez kılmayı başarmış. Turner’ın fiziksel cazibeden yoksunluğu, iletişimde beceriksizliği ve hatta iticiliği, yaptığı sanatın “güzel”liğiyle muhteşem bir kontrast halinde zaten, yani filme dışardan baktığınızda hissettiğiniz zıtlık, filmin anlatmaya çalıştığı şey biraz da… Filmde kullanılan kostüm ve tasarımlar da 19. yüzyılı yansıtmakta oldukça başarılı. Kişisel olarak favorim olmasa da Cannes’da en çok beğenilen ve ödül alması istenen filmlerden biri oldu Mr. Turner. En iyi Aktör ödülünü alan Timothy Spall’ın da bunu haketmediğini söyleyemeyiz.</p>
<p>Belirli Bir Bakış bölümünün açılış filmini, yani üç (Fransız) yönetmenli <strong>Party Girl</strong>’ü izledim daha sonra, Yönetmenlerden birinin annesinin gerçek yaşam hikayesi imiş bu, hatta oynayan kişi de annesiymiş, yani profesyonel oyuncular yok filmde… Bir biyografik film daha mı desek? Hatta belgeselvari bir tarafı da yok değil… Anjelik, 60’ına merdiven dayamış bir ‘pavyon kızı’. Aslında hayatından memnun, kendisini böyle kabullenmiş biri, kendisini böyle varetmiş biri, pişman ya da üzgün değil. Fakat yaşı dolayısıyla emekli olmayı da aklından geçirmiyor değil. Müşterilerinden biri ona, biraz da Türk filmlerindeki gibi, aşık olup evlenme teklif edince, bunu değerlendiriyor Anjelik. İyi bir adam, sevgi dolu, ona düzeni vadediyor. Anjelik’in çocuklarıyla iyi geçiniyor, arkadaşlarıyla iyi geçiniyor, hiçbir problem yok. Problem şu ki, Anjelik bu evliliğe geçiş sürecinde gerçekten de böyle bir düzeni isteyip istemediğini, Michel’e karşı bir aşk ve tutku hissedip hissetmediğini sorguluyor. Evlenmeden önce evliliğe, düzene ve tek kişiyle hayat boyu birlikte yaşamaya hazır olup olmama sorgulamalarını işleyen çok film izlemişizdir ama Party Girl’ün hikayesindeki fark Anjelik’in yaşı ve marjinal hayatı oluyor biraz da… Amatör oyuncuların doğallığı ve beyazperdede hiç sakil durmayışları da filmin bir başka artısı oluyor tabii. Cannes’da izlediğime sevindiğim, samimi filmlerden biri oldu Party Girl. Burada Anjelik’in “ben buyum” kavgası bana Nymphomaniac’da Joe’nun bir seks düşkünü olmakla kendini varedişi, bundan rahatsızlık duymayışını ve normlara uymayı reddedişini düşündürdü… Party Girl’ün festivalden ödülle dönmesi (En İyi İlk Film) beni yine sevindiren detaylardan biri oldu.</p>
<p>Belirli Bir Bakış bölümünde Mathieu Amalric imzalı <strong>La Chambre Bleue</strong>, benim festivalde izlediğim dördüncü film oldu. Ünlü oyuncu ilk kez yönetmen koltuğuna da oturmuş bu filmde, aynı zamanda başrolde. Georges Simenon&#8217;un romanından beyazperdeye uyarlanan film başkalarıyla evli iki insanın yaşadığı tutku ve aşk dolu bir ilişkinin onları getirdiği trajik sonuçlara odaklanıyor. Oldukça psikolojik ve erotik bir konuya sahip, bir “femme fatale” hikayesi de diyebiliriz. Romanı okumadım ama bana göre bu gizemli hikayeyi sinemasal anlamda da doğru bir atmosfere taşımış Amalric. Oyunculuğunu hep beğenirdim, bundan sonra yönetmenliğini de yakından takibe alacağım şahsen.</p>
<p>O günün en önemli filmi ise elbette ki Nuri Bilge Ceylan imzalı, 3 saat 20 dakikalık film <strong>Kış Uykusu</strong> idi. Bilen bilir, Nuri Bilge Ceylan, neredeyse her filmi için Çehov hikayelerinden etkilendiğini söyler, Cannes Büyük Jüri ödülünü almış olan bir önceki filmi Bir Zamanlar Anadolu’da filminde de bu etkiler fazlasıyla yer almıştı, Kış Uykusu’nda da aynı şekilde, kapanış jeneriğinde adı geçecek kadar etkileri mevcut Çehov’un. Daha sonra Nuri Bilge Ceylan ile röportaj yapma fırsatı da buldum. Kendisiyle Cannes’da ikinci kez röportaj yapmış ve iki filmini de Cannes’da izlemiş bir gazeteci olarak, kişisel anlamda onu çok farklı (pozitif) bir enerjide bulduğumu ve bunun son filmine de yansıdığını düşündüğümü söylemeliyim. Nuri Bilge Ceylan, duygularını içine saklayan, çok fazla konuşmayı, kendini ve filmlerini anlatmayı sevmeyen, kapalı bir yönetmendir, Bir Zamanlar Anadolu’da filmi zamanı yaptığımız röportajda ağzından laf almakta zorlanmıştım açıkçası. Filmleri genelde bilindiği gibi minimal ve az diyalogludur, NBC, belki tıpkı kendi kişiliğinde olduğu gibi, seyirciye neyin ne olduğunu açıkça anlatmak istemeyen, sadece bazı görüntüler ve fikirlerle seyirciyi düşündürmek ve anlamı kendilerine bırakmak isteyen bir yönetmendir. Gerçi Bir Zamanlar Anadolu’da filminde eski filmlerine kıyasla epey diyalog olduğu dikkat çekmiş ve konuşulmuştu. Son filmi ise hem diyalogların fazlalığıyla, hem kameranın hareketliliğiyle, hem daha anlaşılır sembollerle, gerçekten de alışageldiğimiz Nuri Bilge Ceylan sinemasından çok ama çok farklı bir çalışma. Bu kez, yine diğer filmlerinden daha farklı olarak, filmdeki tüm oyuncular çok ünlü ve çok başarılı aktör ve aktrisler: Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Melisa Sözen, Nejat İşler, Serhat Mustafa Kılıç, Mehmet Ali Nuroğlu, Ayberk Pekcan… Söyleşimizde Ceylan, diyalogların çekim esnasında değişmesini, doğallaşmasını istemediğini, senaryoda yazıldığı gibi edebi kalmasını istediğini, ama bunun da ancak profesyonel oyuncular oynarsa sakil durmayacağını bildiği için bu kadar iyi oyuncular tercih ettiğini anlattı. Kapadokya’da geçen film, insan ruhunun oyuklarına, kovuklarına, mağaralarına girdiği için bence mekan dört dörtlük bir seçim olmuş, turistik anlamda bildiğiniz Kapadokya’yı ise göremeyeceksiniz bu filmde. Ceylan, görüntü yönetmenliği tercihlerinde de yine imzasını atmış elbette, Gökhan Tiryaki ile çok iyi iş çıkarmışlar. Tiyatral bir senaryo, farklı bir deneme yapıyor Ceylan bu kez ve kişisel olarak NBC filmografisindeki favori filmim oluyor Kış Uykusu! Haziran’da Türkiye’deki izleyicilerle de buluşacak, uzunluğuna aldanmayın, Cannes’da dünyanın her yerinden gelen çoğu gazeteci tarafından başyapıt olarak değerlendirilen bu filmi kaçırmayın!</p>
<p><strong>Saint Laurent. </strong>İşte bir biyografi daha. Birkaç ay önce ülkemizde de vizyona giren Jalil Lespert imzalı Yves Saint Laurent’i izledikten sonra aynı yıl içinde aynı konuda başka bir projeyi izleyip çok etkilenmek için, iki filmin birbirinden belirli konularda çok fazla ayrışması gerekirdi ki benim için öyle olmadı. Grace Of Monaco gibi, renkli, ihtişamlı, ışıltılı. Sadece o kadar. Bir yarışma filmi ise asla değil. Herhangi bir ödüle de layık görülmedi bu sene.</p>
<p>İtalyan kadın yönetmen Alice Rohrwacher’in ikinci uzun metraj filmi <strong>The Wonder</strong> da yarışanlar arasındaydı. İtalya’daki geleneksel kırsal yaşamdan bir kesit sunan film aslında gerek hikayesi gerek dokusuyla Cannes’daki diğer filmlerden ayrışan, seyirciyi kendisine çeken, samimi bir sanat filmi. Bir yarışma filmi olarak güçsüz mü kalır acaba derken Büyük Jüri Ödülü’nü alması beni çok çok memnun etti. Ödüllü olması sebebiyle ülkemizde vizyona girme ihtimali de artmış olabilir, her halÜkarda izlemenizi tavsiye ederim.</p>
<p>Cronenberg en sevdiğim yönetmenlerdendir, festivalde en çok merak ettiğim yarışma filmlerinden biriydi <strong>Maps to the Stars</strong>. Oyuncu kadrosu da epey iyi isimlerden oluşuyor. Film başta göndermeleri fazlasıyla belli olan, basit ve klasik bir Hollywood eleştirisi gibi başladı, hatta aklıma geçen sene Cannes’da izlediğimiz Sofia Coppola imzalı Bling Ring/Pırıltılı Hayatlar’ı getirmişti. Yüzeyselliği konu alan filmlerde en büyük risk filmin kendisinin yüzeyselleşmesi olduğu için, tam hafiften hayalkırıklığına uğramaya başlamıştım ki film belki 20. dakikasından itibaren bir Cronenberg filmi olduğunu hatırlatırcasına tuhaflaşmaya, ilgi çekici olmaya, heyecanlandırmaya başladı. Karanlık ama asla mizah duygusunu yitirmeyen filmin senaryosu, aynı adlı romanın yazarı tarafından kaleme alınmış. Kaçırılmaması gereken bir ziyafet diyebilirim. Güzel oyuncu Julianne Moore, bu filmdeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görüldü, hakettiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Cannes’da yarışan/gösterilen filmlere küçük bir ara. The Expendables filminin ekibi, filmin promosyonu için Cannes’daydı. Önce filmden küçük tanıtım klipleri izletildi, sonra ünlü ekip tanklarla (evet tank!) Cannes caddelerinde turlayarak insanları selamladılar, son olarak da Carlton otelde basının sorularını yanıtladılar. Stallone, her zamanki gibi formundaydı, açıkçası tüm enerji ondaydı, en çok o konuştu, yaptığı esprilerle ilgi topladı. Şahsım adına Mel Gibson’u yakından görmek çok hoşken, aslında karşımdaki masada aynı zamanda Antonio Banderas, Arnold Schwarzenegger, Harrison Ford, Jason Statham, Wesley Snipes, Dolph Lundgren, Patrick Hughes, Avi Lerner, Kelsey Grammer, Ronda Rousey, Glen Powell, Avi Lerner gibi isimleri de görmek, onlardan birbirinden eğlenceli çekim anılarını dinlemek muhteşemdi.</p>
<p>Bennett Miller imzalı<strong> Foxcatcher</strong> ile devam edelim, film yönetmene bu sene En İyi Yönetmen ödülünü kazandırdı. Foxcatcher, gerçek bir hikayeye dayanıyor. Mark Schultz ve kardeşi Dave Schultz dünya olimpiyat şampiyonu güreşçilerdir. Paranoyak şizofren John du Pont hayatlarına girdikten sonra ise hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz. Gerçek hikaye zaten yeterince şaşkınlık verici ve dramatik. Yönetmen de bunu tabir yerindeyse en temiz şekilde sinemalaştırmış. Filmin genel anlamda çok parlak olduğunu söyleyemem ama Steve Carell’in performansı için bile izlemeye değer.</p>
<p>Ryan Gosling’in bu kez yönetmen koltuğuna oturduğu <strong>Lost River</strong>, bu sene Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı ama ödül kazanamadı. Bir ilk film için olabildiğince başarılı ve ilginç olduğunu söylemeden geçemesem de, ünlü oyuncunun çok özgün bir iş yapamadığının da altını çizmek gerek. Maalesef, filmin stili, Gosling’in daha önce birlikte çalıştığı ve/veya dönemsel olarak etkilendiği yönetmenlerin kendilerine has stillerinin bir kolajı gibi; filmden özellikle, naif bir Nicolas Winding Refn ve David Lynch karışımı tadı almanız mümkün. Yine de bu sürrealitenin içinde bir hikaye anlatma çabasından dolayı Lost River’a çok da negatif yaklaşamıyorum.</p>
<p>Festivalde en çok merak edilen filmlerden biri de <strong>The Search</strong> idi, zira The Artist’in yönetmeninden uzun süredir yeni bir iş beklenmekteydi. Hazanavicius 180 derecelik bir dönüş yaparak bu kez bir savaş filmine imza atıyor. Sabah 08:30’da başlamasına ve ağır, ciddi bir konu olmasına rağmen tek solukta izlediğimi ve başroldeki 9 yaşlarında olan Hadji (Abdul-Khalim Mamatsuiev) karakterinin beni çok etkilediğini, hatta gözlerimi yaşarttığını söylemeliyim. Filmin sinematografisi, mekanlar, sesler, renkler olağanüstü, bir savaş filmi ancak bu kadar aynı anda hem inandırıcı hem estetik görünebilir. Hazanavicius, neredeyse belgesel niteliğinde gerçek bir hikayeyi beyazperdeye aktarırken, bunun bir sinema filmi olduğunu da atlamadan çalışmış belli ki. 1948 tarihli The Search filminin bir adaptasyonu olan filmde Çeçenistan savaşı dönemi konu ediliyor. Filme en büyük eleştiri aslında biraz taraflı ve didaktik olması üzerinden geldi. Çeçen halkınının trajedisini gösterirken, olumlu ya da olumsuz şekilde de olsa Rus tarafını hiç göstermiyor oluşu filme karşı olumsuz yorumları da beraberinde getirdi. Benim şahsen filmde gördüğüm en büyük olumsuzluk ise Berenice Bejo’nun rahatsızlık verecek şekilde kötü performansıydı. Fakat film her türlü eksiğine rağmen beni çok etkiledi.</p>
<p>Bu sene festivalin en havalı gerçeklerinden biri de, efsane yönetmen Jean Luc Godard’ın filminin yarışıyor olmasıydı herhalde. 80’lerinde olan yönetmen, <strong>Goodbye To Language</strong> adlı filmiyle festivalin belki de en enteresan filmiyle biraraya getirmiş oldu bizi. Farklı felsefi yaklaşımlarla deneysel bir sinemaya sahip olan Godard’ın bu filmini anlatmak için kelimeler maalesef yetersiz. 3D film, bambaşka bir deneyim. Düzensiz bir kurgu, hipnotik anlar, video klip tadında kolaj görüntüler, eski filmlerden kareler, politik göndermeler, fakat asla ne demek istediği tam olarak anlaşılamayacak eksantrik bir konu. Filmde Godard’ın köpeği olduğu bilinen bir köpek başrolde adeta. Çılgın yönetmen belki de bu yaşa geldikten sonra hayatta bir mana aramanın manasızlığını, anlaşmak için dile, sanata ve aşka ihtiyacımız olduğunu anlatmaya çalışıyordur, kimbilir? Bu arada film jüri ödülünü Xavier Dolan imzalı Mommy ile paylaştı. Koskoca Godard’ı festivalden ödülsüz göndermek olmazdı, buna lafımız yok ama 25 yaşındaki bir yönetmenle birlikte bir ödülü paylaşmak, ustanın pek de hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu.</p>
<p>25 yaş filan diyorum ama, bakmayın, ben Xavier Dolan’ın işlerini çok seviyorum. Cannes’da <strong>Mommy</strong> filminin sonrasındaki basın toplantısında verdiği yanıtlar sonrasında kişi olarak kendisini de çok sevdim. Hem çok duyarlı, hassas hem de çok entelektüel birikimi olan, zeki bir kişi Dolan, yaşının ve döneminin insanı değil adeta. Mommy, kocası ölmüş, oğlu ise hiperaktivite bozukluğu hastası olan 50 yaşlarında bir kadının yaşam mücadelesini en doğal en samimi şekilde anlatıyor. Bu filme ve bu yönetmene önyargılı yaklaşmamanızı tavsiye ediyorum.</p>
<p><strong>Jimmy’s Hall</strong>, İngiliz yönetmen Ken Loach’ın son filmi de yarışmadaydı. Loach da sinemasını, dilini samimi bulduğum yönetmenlerden. Hiçbir filmi çok ışıltılı olmasa da mizah duygusuyla, genelde alt kesimi resmeden hikayeleriyle, sadeliğiyle, sıradanlığıyla her zaman gönüllerde taht filmler çekmiştir. Cannes’dan epey ödül almış olan yönetmen Jimmy’s Hall ile herhangi bir ödüle layık görülmedi. Fakat konusuyla, özellikle Türkiye’nin geçmekte olduğu süreçte bu filmi çok daha fazla bağrına basacaktır diye düşünüyorum, zira film 1930’larda İrlanda’da geçiyor ve konu, ifade özgürlüğünün imkansız olduğu bir dönemde halkın biraraya gelip çeşitli konularda konuşup tartışabileceği bir ortamın yaratılması ve Katolik Kilisesi’nin bunu sansürlemesi üzerine… Tanıdık geldi mi?</p>
<p><strong>Leviathan, </strong>bu sene Cannes’da en iyi senaryo ödülünü aldı. Festivalin en beğenilen filmlerinden biriydi Leviathan da. Rus yönetmen Andrei Zyvgatinsev’in filmini aslında bir açıdan Kış Uykusu’na benzetiyorum. Öyküsünde diyaloglarında Çehov’dan, ve pek tabii ki Leviathan eserinin sahibi filozof Hobbes’tan tatlar bulabileceğiniz, sinematografik açıdan da olağanüstü görüntülerle karşılaşacağınız, günümüz Rusya’sındaki korku dolu yozlaşmayı gözler önüne seren, değerli bir yapıt Leviathan, ödülü de sonuna kadar haketti. Filmdeki bol votka içme sahneleri ve beklenmedik yerlerde gelen “güleriz ağlanacak halimize” dedirten mizah dolu yaklaşımlar da cabası…</p>
<p>İtiraf ediyorum, kendisini tanısam, hakkında bilgim olsa da daha önce bir Asia Argento filmi izlememiştim. Belirli Bir Bakış’ta yarışan <strong>Incompresa</strong>’ya tek kelimeyle bayıldım. Dolan’ın Mommy’si de, bu da, aslında çocukluğa, çocuklukta alınan yaralara, sevgisizliğe odaklanan, psikolojik yönden kuvvetli argümanları olan, bu açıdan benim kişisel olarak da favorim olmuş filmler. Fakat Incompresa, Mommy’den farklı olarak çok da sürreal, alaycı, çok daha karanlık ve acımasız bir dile, farklı bir sinema diline sahip. Oyunculuklar, mekanlar, kullanılan renkler, herşey bu masalsı ve üzgün ama mizahi hikayeye yakışmış, biraz nev-i şahsına münhasır kılmış. Charlotte Gainsburg da Nymphomaniac’dan sonra farklı ama yine marjinal bir karakterle karşımızda, bu kadına da bu marjinal roller yakışıyor yahu!</p>
<p>Ve festivalde son izlediğim film, <strong>Sils Maria</strong>. Başrolde Juliette Binoche, Kristen Stewart, Chloë Grace Moretz, yönetmen koltuğunda Olivier Assayas olunca, ortaya kötü bir şey çıkması zor zaten fakat senaryosu da Assayas’a ait olan filmin hikayesi de en az isimler kadar ilgi çekici. Hele ki İsviçre Alpleri ve dağların etrafında meydana gelen o bulutlanmalar&#8230;Filmin o soğuk, izleyiciyle arasında mesafe koyan yapısına epey uymuş doğrusu. Maps To The Stars’daki Julianne Moore gibi burada da Juliette Binoche, zaten bir oyuncuyken, bir oyuncuyu canlandırıyor. Yerimiz dar, fakat düşünülesi bir konu aslında, bir oyuncunun, oyuncuları, şöhreti eleştiren bir filmde rol alırken neler düşündükleri, o karaktere kendilerinden neler kattıkları beni epey düşündürdü şahsen.</p>
<p>Velhasıl, daha önceki yıllarda bir çok filmden mutsuz ayrılıp, 2-3 filme şaheser demiştim, bu sene ise neredeyse her filmi eşit derecede sevdim ama önemli olan bu dünyanın en prestijli uluslararası film festivalinden Türkiye’nin, Türk bir yönetmenin en iyi ödülü alarak ayrılmış olması. Nuri Bilge Ceylan ve ekibini bir kez daha yürekten kutluyor, umudumuzu kaybetmeye yaklaştığımız bu karanlık günlerimizde bize bir ışık, bir umut olduğu için kendilerine şahsen teşekkür ediyorum.</p>
<p>MELİS ZARARSIZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/cannesa-gitmediyseniz-bu-dosyayi-okuyun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nuri Bilge Ceylan’ı tartıştık&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/nuri-bilge-ceylani-tartistik/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/nuri-bilge-ceylani-tartistik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Akbıyık]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jun 2014 09:09:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[EDİTORYAL]]></category>
		<category><![CDATA[cannes]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6688</guid>

					<description><![CDATA[Cannes’da en büyük ödülü alıp da dönünce Nuri Bilge Ceylan’ı konuşmasak olmazdı. Melis Zararsız bütün festival boyunca Cannes’daydı. Hem diğer ödüllü filmleri seyretti hem de Ceylan ile röportaj yapma fırsatı buldu. Biz de ona bütün izlenimlerini yazdırdık tabii. Ceylan’ın ödül alırken yaptığı konuşma yüzünden benim de içinde bulunduğum bir grup eleştirilerini yönetmene yönlendirdi. Melis ise [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cannes’da en büyük ödülü alıp da dönünce Nuri Bilge Ceylan’ı konuşmasak olmazdı. Melis Zararsız bütün festival boyunca Cannes’daydı.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6689" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Hem diğer ödüllü filmleri seyretti hem de Ceylan ile röportaj yapma fırsatı buldu. Biz de ona bütün izlenimlerini yazdırdık tabii. Ceylan’ın ödül alırken yaptığı konuşma yüzünden benim de içinde bulunduğum bir grup eleştirilerini yönetmene yönlendirdi. Melis ise farklı bir bakış açısıyla olaya yaklaştı. Hemen ardından yazarımız Deniz Uğur ise bütün bu tartışmaların özüne indi. Bu iki yazıyı da okumanızı öneririm. Gelelim Türk sinemasının 100. Yılı adına yaptığımız dosyalara, sinemamızın “en iyi kötüleri”nin listelerini yaptık. Alper Turgut da bu listelerimiz için çok güzel bir yazı yazdı. Haziran ayına geldiğimiz için vizyona giren Türk filmleri azaldı. Böyle olunca röportajlarımız biraz zayıf kaldı. Ama yine de önemli isimleri sizler için kıskaca aldık. Birçok ünlü İranlı yönetmenin sanat ve görüntü yönetmenliğini yapan Seyfullah Samadian Cinedergi’ye konuştu. Bu ay vizyona giren Azem Cin Karası filminin yönetmeni Volkan Akbaş bir diğer konuğumuzdu. Geçen ay Kayseri’de yapılan 2. Altın Çınar Film Festivali’nde belgesel kısada ödül alan Turgay Kural genç arkadaşımız Vedat Çakmak ile konuştu. Bu ayın en önemli organizasyonu Ankara Film Festivali. Tabii ki dergimiz bu festivalin basın sponsoru. Festivalin yöneticisi İnci Demirkol sorularımızı cevapladı. Yazarlarımız inanılmaz dosyalar yaptı. Murat Kızılca Cin fenomenini işleyen dünya sinemasını, Utku Ögetürk Tarnsformers’ı, Egemen Tokatlıoğlu Scoirse Ronan’ı, Masis Üşenmez Edge Of Tomorrow filminden yola çıkarak Tom Cruise’u odaklarına aldılar. Halil İbrahim Sağlam ise tek mekanda geçen filmleri topladı. Önemli bir dosya da Fırat Sayıcı’dan geldi. Soma’ya bir saygı duruşu olarak maden filmlerini yazdı arkadaşımız. Vizyonlar, eleştiriler, pekyakında gelecek filmler, portreler ve daha neler neler&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/nuri-bilge-ceylani-tartistik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>100 yılın 10 yönetmeni&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/03/15/100-yilin-10-yonetmeni/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/03/15/100-yilin-10-yonetmeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Mar 2014 09:22:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ertem Eğilmez]]></category>
		<category><![CDATA[halit Refiğ]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Ömer Akad]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Erksan]]></category>
		<category><![CDATA[muhsin ertuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Reha Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[Yılmaz Güney]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6408</guid>

					<description><![CDATA[Türk sinemasının 100. Yılını anan, hatırlayan ve değerinin anlaşılması için üsteleyen dergimizin bu ay ki dosyası 100 yılın en iyi 10 yönetmeni. SERDAR AKBIYIK yılımızın 10 yönetmenini seçmek gerçekten sor iş. Birdolu hak eden isim dışarıda kalıyor. Bu listelerde olmayan bütün yönetmenlerden özür dilerim. Ama bir sinema dergisi olarak bu tür çalışmaları yapmalıyız. Biz 2014 [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk sinemasının 100. Yılını anan, hatırlayan ve değerinin anlaşılması için üsteleyen dergimizin bu ay ki dosyası 100 yılın en iyi 10 yönetmeni.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/muhsin_ertugrul.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6410" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/muhsin_ertugrul.jpg" alt="" width="448" height="600" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/muhsin_ertugrul.jpg 448w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/muhsin_ertugrul-224x300.jpg 224w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/muhsin_ertugrul-314x420.jpg 314w" sizes="auto, (max-width: 448px) 100vw, 448px" /></a></p>
<p>SERDAR AKBIYIK</p>
<ol start="100">
<li>yılımızın 10 yönetmenini seçmek gerçekten sor iş. Birdolu hak eden isim dışarıda kalıyor. Bu listelerde olmayan bütün yönetmenlerden özür dilerim. Ama bir sinema dergisi olarak bu tür çalışmaları yapmalıyız. Biz 2014 yılında her ay sinemamızın 100 yılının değerini ortaya koyan bir dosya yapmaya kararlıyız. Bu ay da sıra yönetmenlerimize geldi. Ben listemi yaparken hem yeşilçam dönemini hem de 200 sonrası sinemamızın etkili isimlerinden karma bir liste yapmayı doğru buldum. Listedeki bir isim beni çok zorladı. Benim için Otobüs filmi Türk sinemasının en iyi yapımıdır. Yönetmen Tunç Okan o tek filmle benim her listemde yer alır. Ama dert tek filmde kalması tabii. Keşke Otobüs’teki sinemasal bakışın ifadesi olan daha çok film seyredebilseydik. Buyrun yönetmen listelerine.</li>
</ol>
<p>Halit Refiğ</p>
<p>Lütfi Ömer Akad</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Ertem Eğilmez</p>
<p>Yılmaz Güney</p>
<p>Zeki Demirkubuz</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>Tunç Okan</p>
<p>Reha Erdem</p>
<p>Semih Kaplanoğlu</p>
<p>Derviş Zaim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ALİ ULVİ UYANIK</p>
<p>Listeyi oluştururken yönetmenlere üç yönden yaklaştım: Cumhuriyet dönemi Türkiye&#8217;sinin tarihine paralel, toplumsal değişim ve dönüşümleri şaşmaz bir zamanlamayla &#8216;okuyan&#8217; ve sinemasına yansıtan, aynı zamanda geliştirdikleri yeni anlatı biçimleriyle tüm zamanların klasikleri arasına yerleşen filmleri çekenler&#8230;Karmaşık ve harikulade bir yaratık olan insanı tanımaya, anlamaya dönük cesur işlere imza atanlar&#8230;Tek bir filmiyle sinemamızda kalıcı, etkili, sağlam iz bırakanlar. Kuşkusuz, onlarca yönetmeni, nüanslarla dışarıda bırakmak zorunda olduğum bir liste oldu; ancak sinemamızı en geniş perspektifte yansıtmasına dikkat ettim.</p>
<table width="87">
<tbody>
<tr>
<td width="87"><strong>Atıf Yılmaz</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Halit Refiğ</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Levent Semerci</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Lütfi Ö. Akad</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Metin Erksan</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Nuri Bilge Ceylan</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Ömer Kavur</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Tunç Okan</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Yavuz Turgul</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="87"><strong>Yılmaz Güney</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>ALPER TURGUT</p>
<p>Memleket sinemasının 100. yılında, en iyi 10 yönetmeni belirlemek, haliyle haksızlık oldu. Listeye giremeyenler, kusura bakmasınlar, işte sığmadı, çoğu dışarıda kaldı, ne yazık ki&#8230; Zaten bu anket tipi işlerde adalet filan, harbiden hak getire&#8230;Neyse&#8230; Bizim iyi yönetmenlerimiz, iyi filmlerimiz var, ancak bir akım yaratamamışız koca bir asır boyunca, bir okul inşa edememişiz. Sektör olamamanın götürüleri bunlar, salt gişeyi veya festival ödülünü düşünen bu bölünmüşlük, aslında sinemaseveri de zorluyor. Genel izleyici, bilmem kaçıncısı çekilen komedi serilerini, gerçek sinema sanıyor, sinema tutkunları da, onları ve seyrettiği flmleri küçümsüyor, sanat filmlerini de öve öve bitiremiyor, özetle. Ortayı bulamayınca, bir yapıdan söz etmek, haliyle mümkün olamıyor. Sinemamızı yerelden evrensele taşıyacak yolu, bu karmaşada bulmak, neredeyse imkansız. Umarım ortak bir akıl yaratılır, Türkiye, iyi filmleriyle de hep hatırlanır.</p>
<p>Yılmaz Güney</p>
<p>Lütfi Ömer Akad</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Atıf Yılmaz</p>
<p>Ertem Eğilmez</p>
<p>Ömer Kavur</p>
<p>Yavuz Turgul</p>
<p>Reha Erdem</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>Derviş Zaim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Banu Bozdemir</p>
<p>Hep bu tarz sıralamalar yaptığımda aklıma ilk sıraya Yılmaz Güney’i koyduğum ve onun tahtını kimsenin yıkamadığı geliyor. Ve genç kuşak yönetmenlerden rüştünü ispat edenin çok az olduğuna. 60’lı ve 70’li ve hatta 80’li yıllar gerçekte de üretim patlaması yaşanan yıllarmış ama genelde aynı isimlerin filmleri dönermiş ortalarda. Şimdilerde ise çok fazla film çeken var ama henüz iddiası ortaya koyan yok. O yüzden listem daha çok eski yönetmenleri kapsıyor, gerçi onların da yeni filmleri çok fena. Onları çekselerdi yıllar önce liste dışı kalırlardı. Mesela Ali Özgentürk’ü, Erden Kıral’ı ekleyemedim, eski filmleri iyidir ama yeniler fena… O yüzden listem şimdilik böyle. Ezel Akay’ı Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü gibi çok başarılı bir filmi çektiği için aldım… Bu liste ne zaman değişir bilinmez ama sinemamızın değişik örneklerle karşımıza çıkması umut verici….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yılmaz Güney</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Lütfi Ömer Akad</p>
<p>Atıf Yılmaz</p>
<p>Şerif Gören</p>
<p>Ertem Eğilmez</p>
<p>Zeki Demirkubuz</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>Ezel Akay</p>
<p>Reha Erdem</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başak Bıçak</p>
<p>Sinemamızın yüzüncü yılı sebebiyle seçtiğim 10 Türk yönetmenin tamamının Yeşilçam yıllarına ait olması günümüzde iyi bir yönetmen yok mu sorusunu akıllara getirebilir. Doğrudur; hala bir Metin Erksan, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez vb. gibi hem iyi hem de her kesime hitap eden filmler çekemiyoruz. Nuri Bilge Ceylan ya da Zeki Demirkubuz elbette iyi yönetmenlerdir ancak belli bir kitleye hitap eden iyi filmler yapmak tek başına yeterli olmuyor bence. Dilerim bir gün Yeşilçam’ın da ötesine geçen filmler çekebiliriz. Sinema ancak halkın desteğiyle gelişebilir, unutmayalım.</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Yılmaz Güney</p>
<p>Atıf Yılmaz</p>
<p>Ertem Eğilmez</p>
<p>Lütfi Ömer Akad</p>
<p>Yavuz Turgul</p>
<p>Şerif Gören</p>
<p>Memduh Ün</p>
<p>Halit Refiğ</p>
<p>Zeki Ökten</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>10 Yönetmen – EGEMEN TOKATLIOĞLU</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türk Sineması geçen zamanla birlikte yönetmenlerin farklı bakış açısı, farklı değerlendirmeleri ile çeşitlenmeye başlamış bu çeşitlenme ile birlikte insan olgusunun ne kadar farklı pencerelerden yorumlanabildiğini ortaya koymuştur. Git gide açılan bu yelpaze ile sinemamız tür açısından, insana bakış, günümüz sorunlarını dile getiriş açısından da farklı yorumlamalara açık hale geliyor. Dünya sineması içerisinde gittikçe yükselen bir değer haline gelen sinemamızın 100. Yılını kutladığımız şu günlerde, olayların biraz daha farkında olmak, sinemamızın değerini biraz daha iyi anlamamız gerekiyor.</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Ömer Lütfi Akad</p>
<p>Halit Refiğ</p>
<p>Şerif Gören</p>
<p>Ömer Kavur</p>
<p>Ertem Eğilmez</p>
<p>Atıf Yılmaz</p>
<p>Yavuz Turgul</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>Reha Erdem</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halil İbrahim Sağlam</p>
<p>Türk sinemasının 100 yılı içerisinden en iyi 10 yönetmen seçmek elbette çok zor bir durum. 100 yılda sinemamıza katkısı büyük sayısız yönetmen mevcut fakat kimi yönetmenler var ki sinema tarihimizde dönüm noktaları oluşturmuştur, kimileri de hak ettiği değeri görememiştir. Herhangi bir sıralama yapmaksızın Türk sinemasının gelişimine en çok katkı sağladığını düşündüğüm 10 yönetmen listemi oluşturdum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En İyi 10 Türk Yönetmen Listesi (sıralama olmadan)</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Zeki Demirkubuz</p>
<p>Atıf Yılmaz</p>
<p>Ömer Kavur</p>
<p>Ömer Lütfi Akad</p>
<p>Reha Erdem</p>
<p>Halit Refiğ</p>
<p>Ertem Göreç</p>
<p>Duygu Sağıroğlu</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kerem Akça</p>
<p>100 yıllık tarihimizin yönetmenleri arasında gezintiye çıkınca elbette kuşakları gözlemlemek şart hale geliyor. Muhsin Ertuğrul&#8217;un öncülüğü bir tarafa, Sinemacılar Kuşağı&#8217;nın en önemli figürleri Ömer Lütfi Akad ve Metin Erksan ilk bakışta akla gelecek isimler, onları da az farkla Halit Refiğ izliyor. Türk Yeni Dalgası&#8217;nda ise Yılmaz Güney&#8217;in getirdiği atılımı en iyi değerlendiren isim Ömer Kavur idi. 90&#8217;larda Yeni Yönetmenler Kuşağı&#8217;nın can simidi Reha Erdem ve Nuri Bilge Ceylan özellikle evrensel kriterler konusunda da değerli birer &#8216;auteur&#8217; kimliği yarattılar. Bu ekolden Demirkubuz onların hemen arkasına yerleşirken, 2000&#8217;lerde özellikle &#8216;minimalist yönetmenler&#8217;in ikinci kuşağına girebilecek Semih Kaplanoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu yavaş yavaş üzerine koyarak dikkat çekti. Onur Ünlü ve Taylan Kardeşler ise en belirgin farkı yaratan isimler oldu. Kısacası jenerasyonlara bakınca an itibarıyla 10 isimlik böyle bir hakkaniyetli liste oluştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhsin Ertuğrul</p>
<p>Ömer Lütfi Akad</p>
<p>Metin Erksan</p>
<p>Yılmaz Güney</p>
<p>Ömer Kavur</p>
<p>Reha Erdem</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>Zeki Demirkubuz</p>
<p>Semih Kaplanoğlu</p>
<p>Onur Ünlü</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Not: Liste yönetmenlerin doğum tarihine göre kronolojik düzenlenmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Murat Kızılca</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cine Dergi’nin Türk Sineması’nın 100. yılı eylemleri devam ediyor. En İyi 20 Türk Filmi listesinden sonra sıra geldi bu filmleri yaratan isimlere. Karanlık bir salona doluşan seyircilere, birbirinden farklı bir dolu hikâye anlatıldı yüz yıl boyunca. Kimi anlatıcıları seyirci çok sevdi, baş tacı yaptı, kimilerine sırtını döndü belki. Kimileri yurt dışında da çok büyük övgülere mazhar oldu, bir kısmı görmezden gelindi. Velhasıl her yönetmen iyi ya da kötü bir iz bırakıp geçti ya da bırakmaya devam ediyor. Ben de hayatıma etki edenler arasından öne çıkan on tanesini sıraladım Yüz Yılın En İyi 10 Türk Yönetmeni listesini oluştururken. Önümüzdeki yıllarda böylesi listelere girmeyi hak edecek yeni yönetmenlerimizin de sinemamıza katkıda bulunması umuduyla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1)            Metin Erksan</p>
<p>2)            Yılmaz Güney</p>
<p>3)            Lütfi Ö. Akad</p>
<p>4)            Zeki Ökten</p>
<p>5)            Ertem Eğilmez</p>
<p>6)            Atıf Yılmaz</p>
<p>7)            Yavuz Turgul</p>
<p>8)            Nuri Bilge Ceylan</p>
<p>9)            Reha Erdem</p>
<p>10)            Zeki Demirkubuz</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>MELİS ZARARSIZ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En iyi Türk yönetmenler diye düşününce aslında önce “amaan, ne varsa eskilerde var, hep eski isimlerle doldururum listemi” diye düşündüm ama öyle olmadı pek, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem gibi isimler bana göre gerçekten ümit verici yetenekler. İlk filmini çekmiş olup devamını henüz göremediğimiz yönetmenlerden de favorilerim var ama onların filmografileri biraz dolmadan bu listeye almak istemedim, mesela Erdem Tepegöz, Seren Yüce, Çiğdem Vitrinel, Ali İlhan, Caner Erzincan…Son olarak da ilk filmini çektikten sonra ikincisini hazırlarken kaybettiğimiz sevgili Ahmet Uluçay’ı rahmetle anmak istiyorum. Eminim yaşasaydı bizi yine çok sıcak, samimi ve doğal filmlerle gururlandıracaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En iyi Türk yönetmenler</p>
<ol>
<li>Zeki Demirkubuz</li>
<li>Yılmaz Güney</li>
<li>Ertem Eğilmez</li>
<li>Çağan Irmak</li>
<li>Yavuz Turgul</li>
<li>Reha Erdem</li>
<li>Ömer Kavur</li>
<li>Metin Erksan</li>
<li>Erden Kıral</li>
<li>Ömer Lütfi Akad</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/03/15/100-yilin-10-yonetmeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
