<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>meltem yılmaz &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/meltem-yilmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 04 Jul 2018 20:02:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Hikayenin gücü, yeniden Wild Tales</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/07/04/hikayenin-gucu-yeniden-wild-tales/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/07/04/hikayenin-gucu-yeniden-wild-tales/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2016 19:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Wild Tales]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9068</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda sanat eserinin neyi anlattığını değil, nasıl anlattığını gözetmeyi o kadar benimsemiştim ki, eserin değerini hikayenin gücünden çok, dil, araç ve yöntemde aramayı olağan buluyordum. Ta ki “Vahşi Masallar”ı (Wild Tales) izleyene kadar. “Vahşi Masallar”, 2014 yapımı, İspanyol- Arjantin ortaklığında bir kara komedi. Yönetmenliğini Damián Szifron’un yaptığı filmde, “şiddet ve intikam” teması altında birleşen [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda sanat eserinin neyi anlattığını değil, nasıl anlattığını gözetmeyi o kadar benimsemiştim ki, eserin değerini hikayenin gücünden çok, dil, araç ve yöntemde aramayı olağan buluyordum. Ta ki “Vahşi Masallar”ı (Wild Tales) izleyene kadar.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9069" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/015.jpg 1400w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>“Vahşi Masallar”, 2014 yapımı, İspanyol- Arjantin ortaklığında bir kara komedi. Yönetmenliğini <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Dami%C3%A1n_Szifron">Damián Szifron</a>’un yaptığı filmde, “şiddet ve intikam” teması altında birleşen 6 kısa hikayenin her biri, şiddetin farklı bir biçimini yorumlayarak, farklı dışavurumlarını izleyiciyle buluşturuyor.</p>
<p><strong>ALT BENLİĞE HÜCUM</strong></p>
<p>Filmde, fiziksel şiddetin sınırlarını sonuna kadar zorlayan “En Güçlü Olan” adlı hikaye, uzun ve boş bir yolda seyreden iki araba sürücüsünün, bir “sollama” meselesinin sonunda birbirlerini öldürmelerini konu alıyor. Ne var ki burada sürücülerin kendilerini bir anlık öfkeye kaptırıp silahlarına davranması gibi <em>insani</em> bir durumdan söz etmiyoruz. Tersine, ki zaten hikayenin başarısını da sağlayan o, filmde, insandaki hayvani içgüdünün dışavurumuna en saf haliyle tanık oluyoruz.</p>
<p>İçgüdünün aklın önüne geçiş seyrini, adım adım, hiçbir abartma ya da mantık hatası olmadan, son derece doğal bir şekilde işleyen hikaye, bu yönüyle izleyicinin alt benliğine de ulaşarak derin bir etki bırakıyor.</p>
<p><strong>SORU SORMAKTAN KORKAN Bİ DÜNYA </strong></p>
<p>“Vahşi Masallar”daki bana göre en güçlü psikolojik şiddet hikaye ise, devletin birey üstünde uyguladığı psikolojik şiddetin günlük hayatta ortaya çıkışını konu alan “Minik Bomba”. Sıradan bir vatandaşın -parkın yasak olduğunun belirtilmemiş olması nedeniyle- park ettiği yerden arabasının çekilmesi ve sonrasında yaşadıklarını anlatan bu kısa filmde, ana kahramanımız, arabasını yalnızca geri alabilmek için bir dizi prosedür ve işlemden geçmekle kalmıyor, haklı olmasına rağmen bir dolu para cezası da ödüyor. Bu kadarla da sınırlı değil, derdini anlatmaya çalıştıkça, devlet çarkının birer dişlisi olan resmi görevliler ona, başta tepkisizlik ve duyarsızlık olmak üzere, psikolojik şiddetin farklı boyutlarıyla karşılık veriyor.</p>
<p>Bu noktada, kahramanımız, devletin ideolojik aygıtlarının bireyin en temel haklarını yok sayma mantığı üzerine kurulu yapısını idrak ettiğinde, bir tür aydınlanma yaşayıp, bagajına dinamit yerleştirdiği arabasını yasak yere park ederek arabanın havaya uçmasını sağlıyor. Sonuçta devlet bunu elbette terör eylemi olarak değerlendiriyor ama tam da bu noktada film amacına ulaşarak, izleyicinin “terör” kavramını yeniden sorgulamasını sağlıyor.</p>
<p>Bu açıdan film, soru sormaktan giderek korkar hale gelen bir dünyaya, nasıl soru sorulabileceğine dair, bana kalırsa dahiyane bir bakış getiriyor. Dahası, film, hayatı yeni yeni keşfeden küçük bir çocuğunki gibi saf ve düz soruların, günümüzde karmaşık sorulardan çok daha etkili olduğunu da kanıtlıyor. Sanatın böyle bir gücü var ve “Minik Bomba” bu gücü etkili bir biçimde kullanıyor.</p>
<p><strong>“BEN DE YAPARDIM” DİYEBİLMEK</strong></p>
<p>“Vahşi Masallar”ın psikolojik ve fiziksel şiddeti aynı anda ele alan son hikayesiyse, aynı zamanda benim favorim olan “Ölüm Bizi Ayrına Dek”. Gelinin, düğün davetlilerinden birinin kocasının gizli sevgilisi olduğunu fark etmesiyle başlayan bu film, bir kadının hayal kırklığının öfke ve şiddete dönüşme sürecinde beraberinde sürüklediği tepkileri de mercek altına alıyor.</p>
<p>Zira filmde gelin, damadın <em>gerçeğini</em> gördükten sonra, aşçıyla yatmaktan tutun da, damadın sevgilisini ayna kaplı duvara fırlatmaya, pistin ortasında deli gibi dans edip ağlamaya, mikrofonu ele geçirip rezilce konuşmalar yapmaya kadar aklınıza gelebilecek her şeyi deniyor. Tabii bir yerden sonra damat da çıldırıyor ve düğün alanı karşılıklı bir savaş alanına dönüşüyor. Sonunda birbirlerinden intikamlarını aldıklarını hissedip tatmin olan gelin ve damat, düğün pastasının üstünde sevişmeye başlıyor.</p>
<p>Şimdi, size bu olaylar zincirinin bir tanıdığımızın düğününde gerçekleştiği anlatılsa duyduklarınıza belki de inanmazsınız ama bu film insan psikolojisini öyle iyi bilen eller tarafından öyle güzel işlenmiş ki, gelin ve ardından damadın tepkileri izleyicide son derece doğal bir şekilde karşılık buluyor. “Evet” diyorsunuz, “ben de olsam tam olarak bunları yapardım.”</p>
<p><strong>HİKAYELERİN BİRLEŞTİĞİ YER </strong></p>
<p>Sonuç olarak, son yıllarda izlediğim en etkileyici film diyebileceğim “Vahşi Masallar”daki hikayelerin ortak yönü, her birinin basit, sıradan ama bir o kadar da güçlü olması. Dahası, hikayeler ne kadar etkiliyse, işleniş biçimleri de bir o kadar etkili.</p>
<p>“Vahşi Masallar”daki her filmde, insan doğasını ele alırken akıllıca bir noktanın üstünde durulmuş ki o da, insanın sınırlarının zorlanması halinde, kendisinin bile bilmediği, saklı kalmış yönünün karakterini bir anda nasıl domine edebildiği&#8230; Filmde bu süreç, yani insanın karanlık yönünü keşfi, bir tür “aydınlanma” olarak sunuluyor. Zaten beni de, izleyici olarak aydınlatan tam da bu yaklaşım oldu.</p>
<p>Bir de, filmdeki 6 hikayede de, bir duygunun, düşüncenin ya da içgüdünün üstüne gidilebildiği kadar gidilmiş, bu arada hiçbir eksiğe ya da boşluğa yer bırakılmamış olması, beni uzun zamandan sonra ilk kez tam anlamıyla tatmin etti diyebilirim. Şiddetle tavsiye!</p>
<p><strong>MELTEM YILMAZ</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/07/04/hikayenin-gucu-yeniden-wild-tales/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soraya film oluyor</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/04/10/soraya-film-oluyor/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/04/10/soraya-film-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2016 12:04:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Soraya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8698</guid>

					<description><![CDATA[Gazeteci- yazar Meltem Yılmaz’ın ilk romanı Soraya, Berlin Film Festivali’nin “Books at Berlinale” programına seçildi. Kitabın sunumu, festivalin Co-Production Market bölümünde yapıldı ve dünyanın dört bir yanından gelen 150 yapımcı Soraya’ya bir hayli ilgi gösterdi. Önümüzdeki dönemde ise, kitap sinemaya uyarlanacak ve Berlin Film Festivali’nin özel keşfi olarak jüriye girmeden izleyiciyle buluşacak. Books at Berlinale’ye [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci- yazar Meltem Yılmaz’ın ilk romanı<em> Soraya</em>, Berlin Film Festivali’nin “Books at Berlinale” programına seçildi. Kitabın sunumu, festivalin Co-Production Market bölümünde yapıldı ve dünyanın dört bir yanından gelen 150 yapımcı Soraya’ya bir hayli ilgi gösterdi. Önümüzdeki dönemde ise, kitap sinemaya uyarlanacak ve Berlin Film Festivali’nin özel keşfi olarak jüriye girmeden izleyiciyle buluşacak. Books at Berlinale’ye şimdiye dek seçilen ikinci Türk yazar olma özelliği taşıyan Meltem Yılmaz, sorularımızı yanıtladı.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8699" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n.jpg" alt="" width="960" height="720" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n.jpg 960w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n-300x225.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n-768x576.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n-265x198.jpg 265w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n-696x522.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/12801582_997611093655585_1926053572343682526_n-560x420.jpg 560w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></a></p>
<p><strong>İlk romanınız “Soraya” ile Books at Berlinale’e seçildiniz. Bunun sizin için önemi nedir?</strong></p>
<p>Books at Berlinale, Berlin Film Festivali&#8217;nin 2006&#8217;dan beri Frankfurt Kitap Fuarı&#8217;yla ortak sürdürdüğü bir program. Her yıl, dünyanın dört bir yanından gelen başvurular üzerinden 11 edebi eseri seçip bu eserlerin sinemaya uyarlanmasını sağlıyor, sonra da bu filmlerin Berlin Film Festivali kapsamında jürisiz gösterimini yapıyorlar. İlk romanım “Soraya”nın bu yıl seçilen eserlerden biri olması benim için elbette son derece anlamlı ve heyecan verici. Ama bu yola tek başıma çıkmadım. Nermin Mollaoğlu ve Kalem Ajans ekibiyle birlikte elde ettiğimiz bir başarı bu. Şimdi, Suriyeli mültecilerin dramını, sanatın gücüyle dünyaya duyurmak gibi bir şansımız var. Bunu önemsiyoruz.</p>
<p><strong>”Soraya”da Suriyeli genç bir sığınmacı kadının Türkiye’deki dramını bir aşk hikayesi etrafında anlatıyorsunuz. Nasıl bir etki öngörüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bugün bütün dünyayı ilgilendiren Suriyeli mülteciler meselesinin genç bir kadının mağduriyeti üzerinden ve sinema diliyle anlatılmasının, insanların vicdanlarında ciddi bir karşılığı olacağına inanıyorum. Sinemanın da bu anlamda güçlü bir etkisi var.</p>
<p><strong>Biraz romandan söz edersek, “Soraya” savaşın yıkıcılığını hangi açılardan ortaya koyuyor?</strong></p>
<p>Okuyan herkes için farklı bir anlam ifade diyor olabilir. Ama bana göre, her şeyden önce, savaşın kadınlar üzerindeki yıkıcılığı diyebilirim. Zira romanın ana kahramanı Soraya, ülkesindeki iç savaştan kaçmış, 20 yaşında, bekar bir kadın değil de, aynı koşullarda ama erkek olsaydı, roman boyunca başına gelenlerin neredeyse hiçbirini yaşamazdı.</p>
<p>Soraya, Şanlıurfa’da yerleştirildiği kampta görüyor ilk olarak kadın olmanın ciddi bir bedeli olduğunu. Zira kampta, sığınmacı kadınlar, hatta kız çocukları bile, birtakım aracılar aracılığıyla geceleri dışarı çıkarılmakta, fuhuş için pazarlanmaktadır. Şahit olduğu bu dehşet verici olayların ardından en mantıklı seçeneğin kamp dışından biriyle evlenmek olduğuna ikna olduğundaysa, bu defa bir başka dehşetle karşı karşıya kalıyor…</p>
<p>Bu açılardan bakıldığında, okuyucu bu romanda, Soraya’nın yalnızca kadın olduğu için dahi, birbirinden tamamen bağımsız yönlerden gelen saldırıların açık hedefi olduğunu da görüyor; bir kadının koşulsuz sevgisinin onu ne tür çıkmazlara sokabileceğini de…</p>
<p><strong>Soraya nasıl bir karakter?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soraya aslında güçlü bir karakter. Savaşta felç olan babasına bakan da o, akıl sağlığını kaybetmeye meyleden annesiyle ilgilenen, aynı anda kendisini bilmediği bir ülkeye adapte etmeye gayret eden de. Savaşa rağmen, göçe rağmen, kamp koşullarına rağmen karşısına çıkan olumsuzluklarla cesurca başa çıkıyor. Ne zaman ki aşık oluyor, işte o zaman tüm savunması çöküyor. O güne kadar hissetmediği; arzu, çaresizlik, kimsesizlik, coşku, pişmanlık, kıskançlık, öfke, kendine acıma, nefret, şehvet, kaygı, hayal kırıklığı, yalnızlık, utanç, umutsuzluk, özlem gibi pek çok duyguyu ayrı ayrı ve kimi zaman iç içe yaşıyor. Zaten bu sürecin sonunda da Soraya artık, kendisinin bile kim olduğundan emin olmadığı bir Soraya haline geliyor.</p>
<p><strong>Gazeteciliğinizin yazarlığınıza nasıl bir etkisi oldu?</strong></p>
<p>Suriye’deki iç savaş başladıktan sonra, Türkiye’ye sığınan Suriyelileri gerek kamplarda gerek büyükşehirler ve sınır illerde elimden geldiğince takip ettim. Çok yönlü dramlara şahit oldum. Ve gördüğüm gerçekleri, “Soraya” her ne kadar bir aşk romanı da olsa, elimden geldiğince okuyucuya doğru bir açıdan taşımaya çalıştım. Yanı sıra, okuru mümkün olduğunca olayların içinde tutmak gibi bir gayretim vardı. Yalnızca kişilerin değil, olayların, durumların, mekanların, olguların ve hatta duyguların dahi çok boyutlu aktarıldığı sürece anlam ifade ettiğini görmemde de gazeteciliğin çok ciddi etkisi var.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/04/10/soraya-film-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşk mı vicdan mı? Sen Dünyaya Gelmeden &#8211; Venuto al mondo</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/ask-mi-vicdan-mi-sen-dunyaya-gelmeden-venuto-al-mondo/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/ask-mi-vicdan-mi-sen-dunyaya-gelmeden-venuto-al-mondo/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2016 15:13:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sen Dünyaya Gelmeden]]></category>
		<category><![CDATA[Venuto al mondo]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8611</guid>

					<description><![CDATA[Bu ayki film, yönetmenliğini Sergio Castellitto’nun yaptığı, başrollerinde Penélope Cruz, Emile Hirsch, Adnan Haskovich, Saadet Işıl Aksoy’un rol aldığı, İtalyan- Alman ortak yapımı “Sen Dünyaya Gelmeden”. 2012 tarihli İtalyan- Alman ortak yapımındaki film, Bosna Savaşı’nın bir silindir gibi ezip geçtiği hayatları, son derece çarpıcı örnekler üzerinden ele alıyor. Ne var ki ben bu filmde, savaşın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ayki film, yönetmenliğini Sergio Castellitto’nun yaptığı, başrollerinde Penélope Cruz, Emile Hirsch, Adnan Haskovich, Saadet Işıl Aksoy’un rol aldığı, İtalyan- Alman ortak yapımı “Sen Dünyaya Gelmeden”.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8612" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/venuto-al-mondo-penelope-cruz-con-emile-hirsch-durante-una-scena-del-film-336790-1920x1280.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>2012 tarihli İtalyan- Alman ortak yapımındaki film, Bosna Savaşı’nın bir silindir gibi ezip geçtiği hayatları, son derece çarpıcı örnekler üzerinden ele alıyor. Ne var ki ben bu filmde, savaşın yıkıcılığından ziyade, aşkın mı yoksa vicdan azabının mı daha güçlü bir duygu olduğu üstünde düşünmemizi istiyorum.</p>
<p>Film, ana karakter Gemma’nın, akademik bir araştırma için Saraybosna’ya gitmesiyle başlıyor. Burada tanıştığı genç fotoğrafçı Diego ile yaşadıkları tek gecelik ilişki bununla sınırlı kalmıyor. Zira Gemma İtalya’ya döndüğünde, Diego da onun peşini bırakmaz. Motosikletine atlayıp, kilometreler kat edip Gemma’yı bulan Diego, kadına evlenme teklif eder. Diego, gerçekten de tutkulu bir aşktır ancak Gemma da duyguların renkli büyüsünde savrulmayacak kadar mantıklı bir kadındır. Evlenmeleri durumunda nerde, nasıl yaşayacaklardır? Diego bilmediği bir ülkede nasıl para kazanacak, nasıl ev geçindirecektir? Böyle bir evlilik ne kadar sağlıklı yürüyebilir? Ancak Diego’nun, Gemma’nın tüm bu sorularına cevabı hazırdır: Fotoğraf makinesiyle yapamayacağı iş olmadığını söyler. Gerçekten de Diego’nun Gemma’yu mutlu etmek için yapmayacağı şey olmadığını görürüz.</p>
<p>Evlenirler. Diego, bir anaokulunda fotoğrafçılık yapıp evi geçindirirken Gemma, genç kocasına derin bir aşkla bağlanır. Ancak evliliklerinin üzerine düşen kara bir gölge, geleceklerini de karartacaktır: Gemma yüzde 99 oranında kısırdır ve hamile kalması nerdeyse imkansızdır. Bu gerçek Gemma’yı kelimenin tam anlamıyla yıkıma sürükler, ve bir süre sonra kadında ciddi psikolojik sorunlar ortaya çıkar. Öyle ki Gemma artık “Diego’ya bir çocuk vermekten” başka hiçbir şey düşünemez hale gelmiştir. Gemma anne olma takıntısının esiri olup, günden güne eriyen bir kadındır&#8230;</p>
<p>Diego ise başta Gemma’ya bir çocuk sahibi olup olmamanın hiçbir önemi olmadığını söylese de, bir süre sonra kadının bu takıntılı haliyle başa çıkamaz. Ve sonunda “taşıyıcı anne” ile çocuk sahibi olmaya karar verirler. Bu sırada Saraybosna’daki savaş korkunç bir hal almıştır. Gemma ve Diego, dostlarına yardım etmek için Saraybosna’ya gittiklerinde, burada taşıyıcı anne olabilecek bir genç kadınla tanışırlar.</p>
<p>Ve işler öyle bir noktaya gelir ki, Gemma, bu işin daha fazla uzamaması için Diego’yla, taşıyıcı anne olması planlanan Aska cinsel birliktelik yaşamasını kendisi ister. Zira Gemma kendinden emin olduğu kadar Diego’nun da aşkından emindir. Ancak tam da bu noktada, Gemma’nın yıllar sonra öğreneceği korkunç bir olay yaşanır. Diego ile Aska’nın cinsel birliktelikleri hiç de duygusuz bir şekilde başlamaz, dahası tam birlikte olacakları sırada evi basan Sırp askerler, Aska’ya tecavüz edip işkence ederler. BU sırada olayları gizli bir bölmeden izleyen Diego’nun psikolojisi altüst olur.</p>
<p>Ancak Gemma’nın bu olaydan haberi yoktur. Kocası ile Aska arasında cinsel birliktelik yaşandığı, yakında bir çocuğu olacağı güvencesiyle, kocasını da alıp İtalya’ya geri döner. Ne var ki Diego hiç sağlıklı bir halde değildir. Zaten kısa süre sonra İtalya’san adeta kaçarak Saraybosna’ya, savaşın göbeğine tekrar döner. Gemma bu olanlara bir türlü anlam veremez, kocasının peşinden kalkıp o da Saraybosna’ya gider. Ve burada gördükleri karşısında şoke olur: Diego, hamile olan Aska’nın yanına gitmiştir. Gemma bu gerçek karşısında yıkılır, kocası artık onu değil, Aska’yı sevmektedir. Bir süre sonra Aska karnındaki çocuğu doğurduğunda Diego çocuğu Gemma’ya vererek kadını İtalya’ya gönderir, kendisi ise Saraybosna’da kalmaya devam eder…</p>
<p>Gemma artık emindir. Kocası, Aska’yı sevmiş, onunla kalmayı tercih etmiştir. Bir süre sonra Diego savaşta hayatını kaybeder , bu sırada Gemma da başka biriyle evlenir. Ancak Gemma, gerçeği yıllar sonra öğrenecektir. Oğlunu da alıp Saraybosna’ya gittiğinde, Aska’nın o gün Sırp askerlerin tecavüzüne uğradığını, çocuğun o askerlerden birinden olduğunu, Diego’nun her şeyi görüp müdahale edememesinin verdiği vicdan azabıyla Aska’nın yanında kaldığı gerçeği…</p>
<p>İşte tam bu noktada yazının başında gündeme getirdiğim soruya dönmek istiyorum: Aşk mı yoksa vicdan azabı mı daha güçlü bir duygu? Bu elbette kişiden kişiye değişiyor peki siz olsanız hangisini seçerdiniz? Film, izleyicinin kendisine bu soruyu sormasını sağlayarak yoğun bir empatiye neden olması açısından son derece başarılı. Bu durum, filmin gereğinden uzun olması, bir karakterin fazladan işlevlendirilmesi, kimi sahnelerin gereksiz detaylandırılması gibi birtakım eksikleri- kusurları görmezden gelmem için bir neden. Ülkemizdeki savaş çığırtkanlarının empati yaptırmada bu derece başarılı birkaç filmi izlemelerini çok isterdim. Bakalım o zaman da bu kadar ruhsuz kalabilecekler mi.</p>
<p>Önümüzdeki ay görüşmek üzere.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/ask-mi-vicdan-mi-sen-dunyaya-gelmeden-venuto-al-mondo/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yerli dizi işkencesi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/yerli-dizi-iskencesi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/yerli-dizi-iskencesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2016 18:23:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[TV Bölümü]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Yerli dizi işkencesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8522</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay hayatımın hiçbir döneminde izlemediğim kadar yerli dizi izlemek zorunda kaldım. Haliyle, canım çok sıkkın. Şimdi sıra sizde. Zira bu yazıda bir sorunun cevabını/ cevaplarını arayacağım: Yerli dizileri bu kadar kalitesiz ve kötü yapan ne? Öncelikle, sakın abarttığımı sanmayın ama bugünkü yerli dizilerde kurgu yok. Bir sonraki bölüm neyi gerektiriyorsa hikaye öyle akıp gidiyor. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay hayatımın hiçbir döneminde izlemediğim kadar yerli dizi izlemek zorunda kaldım. Haliyle, canım çok sıkkın. Şimdi sıra sizde. Zira bu yazıda bir sorunun cevabını/ cevaplarını arayacağım: Yerli dizileri bu kadar kalitesiz ve kötü yapan ne?</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/YerliDizi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8523" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/YerliDizi.jpg" alt="" width="320" height="320" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/YerliDizi.jpg 320w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/YerliDizi-150x150.jpg 150w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/YerliDizi-300x300.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>Öncelikle, sakın abarttığımı sanmayın ama bugünkü yerli dizilerde kurgu yok. Bir sonraki bölüm neyi gerektiriyorsa hikaye öyle akıp gidiyor. Ortada kurgulanmış bir hikaye olmadığı çok net. Dolayısıyla, elde düzgün bir senaryo olmayınca, istediğiniz kadar popüler oyuncular oynatın, istediğiniz kadar havalı mekan ve dekorlar kullanın, dizi tutmuyor. Zira eğer doğru tasarlanmış bir hikayeniz yoksa, yapabileceğiniz hiçbir şey yok demektir.</p>
<p>Ikinci önemli konu ise çatışma meselesi. Merak ediyorum, neden teoride bu kadar çok kullanılan bir kavram pratikte hiç kullanılmaz? Bugün hiçbir yerli dizide çatışma yok. Zira dram olduğu iddiasıyla çıkan hiçbir yerli dizi dram örneği değil. Türkiye’deki dizilerde dramın yerini uçsuz bucaksız bir “mağduriyet” almış durumda. Tabii, bu dizileri hayata geçiren zihniyetler, dramı mağduriyetle karıştırınca, haliyle çatışma da yerini başka unsurlara bırakıyor. Ve elbette, çatışmanın olmadığı yerde izleyici ilgisi ve merakı da yaratılamıyor.</p>
<p>Gelelim karakterlere. Bugün dizilerin büyük bir çoğunluğunun tutmamasının arkasında, bu dizilerdeki ana karakterlerin, gerçek hayatta karşılığı olmayan karton karakterler olmasının büyük bir payı olduğunu görmemekte direnmek için sanırım art niyetli olmak gerekiyor. Elbette güçlü bir kahraman veya antikahraman yaratmak yetenek ister, ama bunu yapamıyorsanız sıradan bir karakter yaratın böylece en azından işkence bitsin. Yeter ki halihazırdaki gibi, ana kahramanı bir karton karakterden yaratarak bütün bir diziyi onunla kotarmaya çalışmayın çünkü bu başlıbaşına aptallık örneği. Ve sonuç ortada.</p>
<p>Ve dikkatimi çeken bir diğer konu da, bugün tüm yerli dizilerdeki diyalogların birbirinin kopyası olması. Karakterlere göre bir dil yok. Yani A karakteri hangi dili konuşuyorsa B karakteri de aynı dili konuşuyor. Dahası, diyalogların kalitesizliği bir yana, karaktere göre bir dil oluştulmamış olması da seviyeyi iyice aşağıya çekiyor. Büyük büyük cümleler kurmayı iyi diyalog yazmak zanneden kalemlerin elinden çıkan berbat işlerden söz ediyoruz.</p>
<p>Oyuncu, mekan, dekor, müzik seçimini konuşmak şu aşamada lüks gibi görünüyor.</p>
<p>Önümüzdeki ay görüşmek üzere.</p>
<p>MELTEM YILMAZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/yerli-dizi-iskencesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinema günlüğünde Kabile &#8211; Plemya</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/12/06/sinema-gunlugunde-kabile-plemya/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/12/06/sinema-gunlugunde-kabile-plemya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Dec 2015 15:26:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Kabile]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Miroslav Slaboshpitsky]]></category>
		<category><![CDATA[Plemya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8342</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay sinema günlüğümüzde, Miroslav Slaboshpitsky&#8216;nin ilk uzun metraj denemesi, 2014 yapımı “Kabile &#8211; Plemya” var. “Kabile”nin hemen başlangıcında, filmde işitsel ya da yazılı hiçbir diyalog olmadığına dair uyarı, herkes gibi beni de, bu 2 saatin nasıl geçeceğine dait elbette düşündürttü. Yine de iyimser başlamakta fayda vardı, her zaman olduğu gibi… Ukrayna yapımı “Kabile”, aynı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay sinema günlüğümüzde, <a href="https://eksisozluk.com/?q=miroslav+slaboshpitsky">Miroslav Slaboshpitsky</a>&#8216;nin ilk uzun metraj denemesi, 2014 yapımı “Kabile &#8211; Plemya” var.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8343" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-1024x554.jpg" alt="" width="696" height="377" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-1024x554.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-300x162.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-768x415.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-696x376.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-1068x577.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09-777x420.jpg 777w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/09.jpg 1400w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>“Kabile”nin hemen başlangıcında, filmde işitsel ya da yazılı hiçbir diyalog olmadığına dair uyarı, herkes gibi beni de, bu 2 saatin nasıl geçeceğine dait elbette düşündürttü. Yine de iyimser başlamakta fayda vardı, her zaman olduğu gibi…</p>
<p>Ukrayna yapımı “Kabile”, aynı yurtta kalan sağır dilsiz gençlerin birbirleriyle kurdukları ilişkinin yanı sıra dış dünyada ayakta durma biçimlerini de konu alan bir film. Filmde, yurttaki hiyerarşinin en tepesinde oturan bir genç, kendisi gibi sağır dilsiz iki kızı dışarıya fuhşa götürür. Filmin ana kahramanı Sergey ise, ki kendisi sonradan bu yurda dahil olmuştur, bu kızlardan birine aşık olunca ipler kopar. Sergey, kızın fuhuş yapmaması için elinden geleni yaapr, ona para bulur, yetmez, fuhşu yöneten öğretmeni öldürür. Ve en sonunda, gecenin bir yarısı yurda girerek, bu fuhuş trafiğini yöneten, yönlendiren, içinde olan herkesi tek tek öldürür. Öldürme biçimi de, dürtünün kendisi kadar vahşidir: Sergey, tek tek odalara girip, yatakların yanındaki komidinleri uyuyan arkadaşlarının kafasına vurarak onları öldürür.</p>
<p>Genel hatlarıyla böyle özetlenebilecek olan filmin konusu, benim kişisel tarihimde bir ilk olması açısından bile izlemeye değerdi. Dahası, böylesine heyecan verici bir konu, hiçbir açıdan harcanmadan işlenebilmiş. Zira doğu bloku ülkelerinin son dönem sinemasının o aşırı gerçekçiliği bu filmde de kendini başarılı bir şekilde gösteriyor.</p>
<p>“Kabile”de oyunculuklar da övgüye değer. Filmin, çoğu ilk oyunculuk deneyimini gerçekleştiren yeni yüzlerden kurulu oyuncu kadrosunda, Grigoriy Fesenko, Yana Novikova, Rosa Babiy, Alexander Dsiadevich gibi isimler bulunuyor.</p>
<p>Ama bana kalırsa bu filmin en önemli kısmı, hiçbir diyalog olmadan, işaret diliyle konuşulan her şeyi anlıyor olmamız. Hatta, diyaloğu tüm detaylarıyla anlıyor olmamız. Öyle ki, film bittikten sonra kaçırdığım en ufak bir detayın olmadığını fark etmek benim için bu filmi üst sıralara taşıya en önemli unsur oldu.</p>
<p>Önümüzdeki ay görüşmek üzere…</p>
<p>MELTEM YILMAZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/12/06/sinema-gunlugunde-kabile-plemya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çılgın kalabalıktan uzak bir film</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/cilgin-kalabaliktan-uzak-bir-film/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/cilgin-kalabaliktan-uzak-bir-film/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Nov 2015 18:49:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film Kritik]]></category>
		<category><![CDATA[Bathsheba Everdene]]></category>
		<category><![CDATA[Çılgın kalabalıktan uzak]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8239</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay, ünlü yazar Thomas Hardy’nin romanında uyarlanan “Çılgın Kalabalıktan Uzak” filmiyle karşınızdayım. Thomas Vinterberg’in yönettiği, Carrey Mulligan, Matthias Schoenaerts, Michael Sheen, Tom Sturridge’in başrolü paylaştığı dram türündeki film, yakın zamanda vizyona girmişti. yüzyıl İngiliz edebiyatının zirve isimlerinden Thomas Hardy’nin aynı adlı romanını ne yazık ki okumadan izledim bu filmi. Bu yüzden romandaki başkarakter Bathsheba [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay, ünlü yazar Thomas Hardy’nin romanında uyarlanan “Çılgın Kalabalıktan Uzak” filmiyle karşınızdayım.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8240" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-1024x614.jpg" alt="" width="696" height="417" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-1024x614.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-300x180.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-768x461.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-696x418.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-1068x641.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-700x420.jpg 700w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/FAR-FROM-THE-MADDING-CROW-009-1920x1152.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Thomas Vinterberg’in yönettiği, Carrey Mulligan, Matthias Schoenaerts, Michael Sheen, Tom Sturridge’in başrolü paylaştığı dram türündeki film, yakın zamanda vizyona girmişti.</p>
<ol start="19">
<li>yüzyıl İngiliz edebiyatının zirve isimlerinden Thomas Hardy’nin aynı adlı romanını ne yazık ki okumadan izledim bu filmi. Bu yüzden romandaki başkarakter Bathsheba Everdene’in, bugünün feminist hareketinin öncülerinden biri olmaya aday olabilecek “tek başına ayakta’ serüveninin, filme ne kadar yeterli yansıtılmış olduğundan emin değilim. Zira filmde gördüğüm, tek başına ayakta bir kadından ziyade, cinselliğini bastırdıkça saçmalayan, 3 erkek arasında kendi bile nedenini bilmeden gidip gelen, her birine mavi boncuk dağıttıktan sonra pişman olan, tam bir kafası karışık kadın modeli. En sonunda, kendisinin de itiraf ettiği gibi, üniformanın cazibesine kapılıp 3 erkek arasından olabilecek en yanlış seçimi yapıyor ancak kısa süre sonra hatasını anlıyor. Ne var ki biz izleyiciler, bu hatayı nerde ve ne zaman anladığını bile göremiyoruz.</li>
</ol>
<p>Açıkça söylemek gerekirse, ben kahramanımızı çok yetersiz işlenmiş bir karakter olarak okudum. Bir kere kendisine karşı bile dürüst değil. Ne istediğini bilmeyen, çabuk pişman olan böylesi bir karakter, iyi işlenseydi gayet sıkı bir antikahraman olabilirdi ancak bu haliyle bir yan karakterden öteye geçemez. Bir de, söylemeden edemeyeceğim, aşırı abartılı mimikleri de beni fena halde rahatsız etti! Yani kahramanımız benim gözümde, bu filmde, oyunculukta da sınıfta kaldı.</p>
<p>Bir de, bu filmi bir başka açıdan daha değerlendirdim. Hatırlarsınız, bir dönem Türkiye’de hanımağa temasını işleyen ve çiftlik yaşamını konu alan diziler modaydı. Peki acaba Hardy’nin bu romanı, Türkiye’de diziye uyarlansa tutar mıydı? Bence kesinlikle hayır, zira Türkiye’de televizyon izleyicisi, bir kadının 3 erkek arasında kalmasını kesinlikle kabul etmezdi. Bir süre sonra karakterle özdeşleşecek olsa bile, bu çok geç bir süre sonra olacağı için diziden kısa sürede kopmuş olurdu.</p>
<p>Yine de film, pastoral yaşamı yansıtması açısından son derece başarılı. İnsan kendini tüm o renklerin, ışıkların, hayvanların, ağaçların ve uçsuz bucaksız tarlaların arasında doğada, özgür hissedebiliyor. Bu açıdan izlemeye değer.</p>
<p>Gelecek ay görüşmek üzere!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/cilgin-kalabaliktan-uzak-bir-film/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tokat gibi bir film: Urok</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/10/27/tokat-gibi-bir-film-urok/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/10/27/tokat-gibi-bir-film-urok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2015 17:19:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Urok]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8110</guid>

					<description><![CDATA[Merhaba! Bu ay, didaktik kaygılarla yakından uzaktan ilgisi olmamasına rağmen ders niteliğinde bir filmi yorumlayacağız. Filmimiz, Bulgar sinemacılar Kristina Grozeva ve Petar Valchanov’un senaryosunu kaleme alıp yönetmenliğini üstlendiği 2014 yapımı “Urok” (“Ders”). Film, Bulgaristan’da küçük bir kasabada İngilizce öğretmenliği yapan Nadia’nın, girdiği sınıfta çalınan bir cüzdanın peşine düşmesiyle başlar. Cüzdanı çalan kişiyi ortaya çıkarmaya çalışan Nadia’nın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba! Bu ay, didaktik kaygılarla yakından uzaktan ilgisi olmamasına rağmen ders niteliğinde bir filmi yorumlayacağız. Filmimiz, Bulgar sinemacılar <a href="http://www.imdb.com/name/nm1571492/?ref_=tt_ov_dr">Kristina Grozeva</a> ve <a href="http://www.imdb.com/name/nm1414010/?ref_=tt_ov_dr">Petar Valchanov</a>’un senaryosunu kaleme alıp yönetmenliğini üstlendiği 2014 yapımı “Urok” (“Ders”).</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8111" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-1024x553.jpg" alt="" width="696" height="376" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-1024x553.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-300x162.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-768x415.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-696x376.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-1068x577.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003-778x420.jpg 778w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/La-leccion-Urok-003.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Film, Bulgaristan’da küçük bir kasabada İngilizce öğretmenliği yapan Nadia’nın, girdiği sınıfta çalınan bir cüzdanın peşine düşmesiyle başlar. Cüzdanı çalan kişiyi ortaya çıkarmaya çalışan Nadia’nın amacı, hırsıza olduğu kadar diğer öğrencilere de bir <em>hayat dersi</em> vermektir. Bu süreçte Nadia, öyle kendinden emindir ki, bizler de onu izlerken “Evet” deriz, “hırsızlık kötü bir şeydir ve hiçbir durumda başvurulmaması gerekir.” Ne var ki, bir süre sonra Nadia’nın dünyası, sorumsuz kocasının evin mortgage kredilerini ödemediğinin ortaya çıkmasıyla başına yıkılır. Evleri, üç gün içinde açık artırmayla satışa çıkacaktır ve Nadia, para için başvurduğu kimseden olumlu dönüş alamamıştır. Bunun üzerine, hasta küçük kızları ile sokağa atılmamak için son çare olarak tefeciye borçlanır. Zaten Nadia’nın düşüşü de o zaman başlar. Tefeciye borcunu bir türlü ödeyemeyen Nadia, bu nedenle tefecinin çirkin tekliflerinin bir kısmını yerine getirmek zorunda kalır. Ve sonunda, çareyi banka soygunu yapmakta bulacaktır.</p>
<p>Film, başta da söylediğim gibi, bir tür hayat dersi niteliğinde. Aslında bize zaten bildiklerimizi, güçlü bir hikaye çerçevesinde tekrar anlatıyor. Zira bu film bir kez daha hatırlatıyor ki, her insan içinde bulunduğu koşullara göre değerlendirilmelidir. Aksi takdirde hayat, büyük büyük laflar edenlerle hep alay edecek, onları gülünç duruma düşürecektir. Filmin başında da Nadia’ya, paraya ihtiyacı olmadığından, “hırsızlık” hayli uzaktır ve Nadia, kanunlarda olduğu kadar ahlaki yasalarda de suç olarak addedilen bu eylemi katı bir biçimde yargılamaktadır. Ancak, kendisi de bir bankayı soymak durumda kaldığında, tüm değer yargıları bir bir dönüşüme uğrayacaktır. Bir başka değişle Nadia, kötüye giden koşullarla birlikte, kendi içsel devrimini yaşayacaktır.</p>
<p>Filmden çıkarabileceğimiz bir diğer önemli “ders” de, başkalarını sınarken aslında kendimizi sınadığımız gerçeği&#8230; Bunun günlük yaşamda ne kadar farkındayız bilmiyorum ama birine “şu 100 metreyi koşabilir misin” diye sorarken aslında kendimizin koşup koşamayacağını merak ediyoruz bana kalırsa. Tıpkı Nadia’nın cüzdanını ortada bırakıp bir köşede gizlenerek hırsızın gelmesini beklerken aslında farkında olmadan, kredi borcu nedeniyle çıkmaza giren kendi benliğinin sınırlarını anlamaya çalışması gibi. Belki o, o an bunun farkında değil ama bir süre sonra yapacakları aslında bir başkasını değil, kendini sınadığının kanıtı niteliğinde.</p>
<p>Madem dersler etrafında ördük bu makaleyi, oradan devam edelim ve filmin bir diğer dersine geçelim. O da, “ağaçlara bakarken ormanı görememek” diyebilir miyiz? Bence evet, zira post modern çağ hepimize bunu yaşatıyor, o kadar takılmışız ki parçalara, zihnimiz bütünü kaybediyor. Hırsızlık suçtur diyoruz, fahişelik kötü bir şeydir, uyuşturucu satmak ve kullanmak da öyle. Ama neden içinde yaşadığımız sistemin bu suç türlerini yarattığını ve dayattığını her seferinde görmezden geliyoruz? Neden işin kolayına kaçıp suçluyu yargılarken suçu yaratan koşulların bütününü es geçiyoruz? Neden ağaçlara bakarken ormanı göremiyoruz? Burada yalnızca post modernizmi suçlamak da yanlış olacaktır, bütünü görmek cesaret ister ve hayat, insanın aslında ne kadar korkak olduğunu her geçen gün farklı şekillerde kanıtlıyor. Bu da beni gerçekten, çok derinden üzüyor.</p>
<p>Ve filmin aldığım son derse geçiyorum. Filmi izleyenlerin neredeyse tamamının, Nadia’nın düşüşünün sorumlusu olarak kocasını gördüğünü biliyorum. Ben de farklı düşünmüyorum, evlilik sözleşmesine imza atan taraflardan birinin bu derece sorumsuz olması ve diğer tarafın tüm sorumluluğu üstüne alması, gerçek bir felaket gibi görünüyor. Ama Nadia büyük ihtimalle kocasının nasıl bir adam olduğunun evlenmeden önce de farkındaydı ve evlenince her şeyin düzeleceği inancıyla kendini kandırmıştı. Bu yüzden inanıyorum ki, insanın işleyebileceği en büyük suç kendini kandırmak… Çünkü tüm gerçek felaketler insanın kendini kandırmasıyla başlıyor.</p>
<p>Hoşça kalın.</p>
<p><strong>MELTEM YILMAZ </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/10/27/tokat-gibi-bir-film-urok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiddetin dışavurulmayan biçimleri Miss Violence</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/06/25/siddetin-disavurulmayan-bicimleri-miss-violence/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/06/25/siddetin-disavurulmayan-bicimleri-miss-violence/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2015 12:03:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Miss Violence]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7854</guid>

					<description><![CDATA[Merhaba, Bu ay vizyondan bir film yazmak yerine, bir süredir ara verdiğim bağımsız sinemanın sıradışı bir örneği ile karşınızdayım: Filmimiz, Yunanlı Alexandros Avranas’ın Venedik Film festivali’nde olay yaratan 2013 tarihli yapımı “Miss Violence”. 11 yaşındaki kız çocuğunun bana kalırsa –kusursuz- intihar sahnesi ile başlayan “Miss Violence”, son dönemde izlediğim en sert ama aynı zamanda, benzerleriyle [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Merhaba, </strong><strong>Bu ay vizyondan bir film yazmak yerine, bir süredir ara verdiğim bağımsız sinemanın sıradışı bir örneği ile karşınızdayım: Filmimiz, Yunanlı Alexandros Avranas’ın Venedik Film festivali’nde olay yaratan 2013 tarihli yapımı “Miss Violence”.</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-7856" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-696x391.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-1068x600.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-19.jpg 1832w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>11 yaşındaki kız çocuğunun bana kalırsa –kusursuz- intihar sahnesi ile başlayan “Miss Violence”, son dönemde izlediğim en sert ama aynı zamanda, benzerleriyle karşılaştırıldığında- en vasat yapımlardan biriydi. Film, bir yandan şiddet kavramının günlük yaşamda ne şekillerde olağanlaştığını gösterirken, bir yandan da cinselliğin, şiddetin en uç biçimi haline geldiği durumları gözler önüne seriyor. Hayır, sado &#8211; mazo öğeler falan olmadan. Bu açıdan fikir gayet yerinde, peki bu fikrin işlenişinde aynı başarıdan söz etmek mümkün mü dersiniz?</strong></p>
<p><strong>Önce şiddetin olağanlaşmasıyla başlayalım. Aslında film boyunca şiddetin açık dışavurumunu, çok nadir görürüz. Yine de, her sahnede öyle yoğun bir şiddet kokusu vardır ki, bu beni, dışavurumundan çok daha fazla rahatsız etti. Ailece televizyon izlenirken, oturma odasında sessizce oturulurken ve hatta evin kızları saçlarını tararken bile şiddetin yoğun, sessiz, sinsi bir biçimde ortalarda dolandığını hissederiz. Bir tür fırtına öncesi sessizlik hali, şiddet her an ve her yerde. </strong></p>
<p><strong>Bu atmosferin kaynağı ise, evin tek erkeği, “baba”sı olan karakterdir. Zira kızlarını ve torunlarını 11 yaşından itibaren erkeklere pazarlayan, dahası kendisi de onlarla birlikte olan bu adamın olduğu yer, izleyici için cehennemden farksızdır. Adamın, torununun intiharının ardından devletin takibine girmesi ise sonunun başlangıcı olmuştur. Buradaki söz konusu baba figürü elbette sembolik okunabilir, Tanrı ile özdeşleştirilip, bu yönüyle bu “Tanrı- babaların” kadınların hayatını nasıl boktan bir yere dönüştürme gücünü -hala- ellerinde tuttukları söylenebilir. Söyleyeceğim de. Kadınların, hemen her toplumda hem faili hem kurbanı olduğu bu “Tanrı- baba” olgusu, kimi zaman dışavurduğu, kimi zaman dışavurmadığı şiddet biçimleriyle hayatı zehir etmeye devam ediyor. Bu açıdan filmin, çok hassas bir konuya, çok farklı bir açıdan el attığı söylenebilir. </strong></p>
<p><strong>Ancak açık konuşmak gerekirse “Miss Violence” yine de, işleniş biçimiyle, açılış sahnesinden itibaren her yeni sahnede beni hayal kırıklığına uğrattı. Zira son birkaç yıldır Yunan filmlerinde kullanılan klişeleri burada da görmek beni rahatsız etti. Sanırım benim için hiçbir Yunan filmi Köpekdişi’ni gölgede bırakamayacak, bana her şey onu hatırlatıyor</strong><strong>J</strong></p>
<p><strong>Hepinize sinemanın renklendireceği bir Haziran diliyorum&#8230;  </strong></p>
<p><strong>MELTEM YILMAZ</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/06/25/siddetin-disavurulmayan-bicimleri-miss-violence/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evleneceksen gel, evlenmeyeceksen geber&#8230; Kocan Kadar Konuş</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/05/24/evleneceksen-gel-evlenmeyeceksen-geber-kocan-kadar-konus/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/05/24/evleneceksen-gel-evlenmeyeceksen-geber-kocan-kadar-konus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 May 2015 18:12:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Kocan Kadar Konuş]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7702</guid>

					<description><![CDATA[NOT: Bu yazıyı, sevgili bekar arkadaşlarım Ceren, Helin ve Sema’ya ithaf ediyorum. Ve tabii ki kendime. Türkiye’de son dönemde en çok hangi tür televizyon programları izleniyor derseniz, size son 6 ayını evde çalışarak geçiren biri olarak hiç tereddütsüz evlilik programları olduğunu söylerim. Hatta yanılmıyorsam bunlar, diziler ile yarışmaları sollamış durumda. Öyle ki, ben bile kendimi, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>NOT: Bu yazıyı, sevgili bekar arkadaşlarım Ceren, Helin ve Sema’ya ithaf ediyorum. Ve tabii ki kendime.</p>
<p>Türkiye’de son dönemde en çok hangi tür televizyon programları izleniyor derseniz, size son 6 ayını evde çalışarak geçiren biri olarak hiç tereddütsüz evlilik programları olduğunu söylerim. Hatta yanılmıyorsam bunlar, diziler ile yarışmaları sollamış durumda. Öyle ki, ben bile kendimi, yazıya mola verdiğim sıralarda, bacağıma serdiğim battaniye ve bir elimde kahve fincanıyla aval aval bu programlara, yüzümde salak bir tebessümle bakarken yakalıyorum. Bu nedenle size bu programların altında yatan düşünceye ilişkin gözlemimi söyleme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Evet, cumhurbaşkanı “en az 3 çocuk” diye bağıran bir ülkenin toplumunun ve o toplumun televizyon programının anahtar cümlesi son derece açık ve net: “Evleneceksen gel, evlenmeyeceksen geber”.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-7703" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/maxresdefault-15.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Şebnem Burcuoğlu’nun romanından uyarlanan “Kocan Kadar Konuş”, geçen günlerde vizyona girdi. Yönetmenliğini Kıvanç Baruönü’nün yaptığı, oyuncu kadrosunda Ezgi Mola , Murat Yıldırım, Nevra Serezli gibi isimlerin rol aldığı romantik komedi türündeki film, 30 yaşında, bekar – ya da evde kalmış bir kızın üzerinden ilerliyor. Filmde Ezgi Mola’nın oyunculuğu, seyircinin içini ısıtan cinsten, her zamanki gibi içten ve neşeli. Ancak, bazı gereksiz uzatılmış ve zoraki duygusallaştırılmış sahneler izleyiciyi sıkabiliyor. Yine de film, çok büyük beklentisi olmayanlar için hoş bir 2 saat sunuyor. Ancak bana göre filmin en büyük başarısı, Türkiye’nin son yıllarda kafayı iyice bozduğu bu evlilik meselesini klişeler üzerinden başarıyla anlatıyor oluşu. Öyle ki, filmi izlerken kendimi bir an evde gibi hissettim, ya da kuzenimin evinde, ya da bir arkadaşımın, ne fark eder, nasıl olsa herkesin 30 yaşında bekar bir kadına yaklaşımı aynı.</p>
<p>Film, kadınların ve erkeklerin yalnız birer birey olarak bir anlam ifade etmediği, dahası yalnız olmakla değersizleştiği bir toplumda yaşadığımızı, Efsun karakteri üzerinden anlatmayı seçmiş. Efsun, kendi halinde, okumayı seven, orta halli bir yayıncıyken, en yakın çevresinden yavaş yavaş yükselen evlilik baskılarına bir süre sonra kayıtsız kalamaz. Lisede aşık olduğu Sinan’la karşılaştığında ise, çevresinin ona verdiği “kadınlık” tavsiyelerini de cebine koyup Sinan’la bir ilişki yaşamak üzere yola çıkar. Ancak Sinan’ı “kafeslemesi” için verilen tavsiyelere uymaya başladığında öyle kendisi olmaktan çıkar ki, Sinan’ın da, bu yüzden ona bakışı değişir, ondan giderek soğur ve uzaklaşır. Sonuçta Efsun hatasını anlar ama büyük ihtimalle çok geçtir, zira filim sonunda herhangi bir düğün sahnesi olmaması, bize istediğimizi düşünebileceğimiz ucu açık bir son bırakıyor.</p>
<p>Daha önce de söylediğim gibi, filmin en büyük başarısı, Türkiye’de ortalama bir ailede bekar bir kızın yaşadıklarını başarıyla anlatmış olması. Yani öyle bir hale geldik ki, “kendin olma da ne olursan ol, yoksa kaybedersin. Kendin olursan, evlenemezsin”. Evlenmenin bir tür “başarı” olarak kaydedilmesini bir kenara bırakıyorum, kendinden başka biri olmanın kutsanması ne anlama geliyor? Bizleri kendimiz olmadığımız halimizle kabul edecek biriyle bir hayat yaşama fikri insanlara nasıl mantıklı gelebiliyor? Ama inanın bu filmdeki her şey gerçek, filmdeki diyaloglar, herhangi bir alışveriş merkezinde gezerken ya da restoranda otururken yanınızdakilere kulak kabarttığınızda duyacağınız kadar gerçek. Kadınlığın annelik olmadan değersiz görülmeye başlandığı bir ülkede, kadınların bilerek veya bilmeyerek bulaştığı bu ikiyüzlülük, gerçek ahlakı örseliyor. Yapış yapış sevgi sözcükleri, yalan dolan memnuniyetler, “aynen”li, “sıkıntı yok”lu cümleler artık mide bulandırıyor. Ben, insanların kendileri olmaktan korkmadığı, kendileri oldukları için bir şeyleri kaybetmekten korkmadığı gerçek ahlakı istiyorum. Ötesiyle de ilgilenmiyorum. “Kocan kadar konuş” filmini de, izleyiciye bu mesajı doğruca verebildiği için, tüm eksiklerine rağmen, başarılı buluyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/05/24/evleneceksen-gel-evlenmeyeceksen-geber-kocan-kadar-konus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın sırrı Gri&#8217;nin Elli Tonu&#8217;nda</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/04/23/dunyanin-sirri-grinin-elli-tonunda/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/04/23/dunyanin-sirri-grinin-elli-tonunda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2015 14:26:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film Kritik]]></category>
		<category><![CDATA[Gri'nin Elli Tonu]]></category>
		<category><![CDATA[meltem yılmaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7558</guid>

					<description><![CDATA[10 dakika arayı bekle(ye)meden filmi terk eden sevgilim yanılıyor: “Gri’nin Elli Tonu”, dünyanın neden bu kadar boktan bir yere dönüştüğünü açıklayan bir başyapıt aslında, kendisi farkında olmasa da. Kitabını okuyanlar ya da filmini izleyenler zaten bilir, bilmeyenlerin de yolu eş dost muhabbetinde mutlaka kesişmiştir “Gri’nin Elli Tonu”yla. Eserin konusunu iki cümlede özetlemek mümkün: Edebiyat öğrencisi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 dakika arayı bekle(ye)meden filmi terk eden sevgilim yanılıyor: “Gri’nin Elli Tonu”, dünyanın neden bu kadar boktan bir yere dönüştüğünü açıklayan bir başyapıt aslında, kendisi farkında olmasa da.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-7560" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-1024x681.jpg" alt="" width="696" height="463" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-1024x681.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-300x199.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-768x511.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-696x463.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-1068x710.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025-632x420.jpg 632w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/fifty-shades-of-grey-on-set-4-1542x1025.jpg 1542w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Kitabını okuyanlar ya da filmini izleyenler zaten bilir, bilmeyenlerin de yolu eş dost muhabbetinde mutlaka kesişmiştir “Gri’nin Elli Tonu”yla. Eserin konusunu iki cümlede özetlemek mümkün: Edebiyat öğrencisi Anastasia, genç, varlıklı ve güçlü bir iş adamı olan Christian ile röportaj yapmaya gittiğinde, adamdan fena halde etkilenir. Aralarındaki yakınlaşma bir süre sonra her ikisinin de karşı koyamadığı bir birlikteliğe dönüşür… Ama bu kısa özet sizi yanıltmasın, zira filmin çok daha derin işlevleri var.</p>
<p>Aylar öncesinden başlayan haz dolu fragmanlardan, kafamızı çevirdiğimiz her yerde karşımıza çıkan ateşli afişlerden ve gazeteleri boy boy süsleyen övgü dolu makalelerden sonra ışıklar kapanıyor ve beyazperdede “Grinin Elli Tonu” başlıyor. Beklenti büyük, haliyle, sonuçta son yılların en çok rağbet gören edebiyat eserinin sinema uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Derken film başlıyor, ama o da ne, ana kahramanlar olan Anastasia ile Christian&#8217;ın tanışma faslıyla girizgah yapan film, şaşırtıcı derecede kötü bir sahne! Anastasia’nın, Christian karşısındaki küçük sakarlıkları, aptalca soruları ve kaçırdığı gözleri, bu kızcağızın ne kadar da masum olduğunu göstermeye çalışıyor izleyiciye, şüphesiz. Ne ki bu algı öylesine yavan bir oyunculuk üzerinden kotarılmaya çalışılmış ki, keşke Anastasia çıkıp da “bakın ben çok masumum ve az sonra başıma çok kötü şeyler gelecek” diye bağırmış olsaydı, daha iyiydi. Peki Christian, o farklı mı? Tabii ki hayır! O da, Anastasia’ya “sıkıştırarak” Christian&#8217;lığını ispatlamaya çalışırken, bunu mevcut oyunculuk yeteneğiyle başaramayacağını anlamış olmalı ki, tüm enerjiyi kaşa göze vermiş: Kahramanımızın konuşurken delicesine havaya kalkıp inen kaşları yüz kaslarını isyan noktasına taşırken, gözleri de mümkün olduğunca zekice bakmaya çalışmaktan neredeyse kör olacaktı. Yani filmin ilk 10 dakikası gerek izleyici gerekse oyuncular için gerçekten zor, çok zor bir başlangıçtı.</p>
<p>Gelelim diyaloglara. Şimdi diyaloglardan ne anladığımı, bu filmin diyaloglarını yazan kalemlerin anlayacağı şekilde, tane tane anlatmak istiyorum: “Bir cümlenin iyi bir cümle olması için iyi bir cümle olması gerektiğini bilmiyor musunuz siz?” Evet, filmin diyalogları tam da böyle, bu çerçevede dönüp durdu. Bir başka değişle senarist, diyaloğun olabilecek en basit ve en Amerikan şekilde kurguladığında başarılı olacağına inanmış olmalı ki, bir yerden sonra filme hayretle yabancılaşıp konuşulanları duymaz hale geliyoruz. Hayır, Brecht’in epik tiyatroda yapmak istediği yabancılaşma efekti böyle bir şey değildi, emin olabilirsiniz. Bu olsa olsa duyarsızlaştırma efekti olup sinemaya yeni bir kavram kazandırır.</p>
<p>Peki ya karakter örgüsü? Zaten topu topu iki karakter var adamakıllı konuşabileceğimiz. Onlardan biri olan Anastasia zaten öyle klişe bir karakter ki üstünde bir kelime bile durmanın gereği yok. Peki ya Christian? Benzer şekilde, çoksatan bir romandan sinemaya uyarlanan “Amerikan Sapığı”nın kahramanından esinlenerek yaratılan Christian&#8217;ın dizginlenemez sadistliğine neden kendimizi bir türlü kaptıramıyoruz biliyor musunuz? Hemen söyleyeyim, Christian, psikolojik altyapısı hiçbir şekilde oluşturulmadan yaratılmış bir karakter de ondan. Bir kere ve her şeyden önce, iş hayatında zaten “hakim” konumda olan, tüm gününü sözleşmelerle geçiren bir adamın, yatakta da aynı “hakimiyeti” ve sözleşmeleri sürdürmek istemesi hiç inandırıcı değil. Dahası, bunun gerek karakter gerek izleyici açısından bir “sıradışılık”mış gibi sunulması ise bu eserin insan psikolojisinden hiç anlamadığını ortaya koyuyor. Zira Christian eğer filmde iddia edildiği gibi “doyumsuz” bir karakter olsaydı, yatakta, günlük hayatından çok daha farklı arayışlar içinde olması gerekmez miydi? İş hayatındaki konumu ve deneyimlerini olduğu gibi seks hayatına taşıyan bir karakter en fazla ne kadar derin ve renkli olabilir? Hadi karakteri örememişler, peki sahneleri örebilmişler mi? Ona da hayır, filmde kendine en fazla güvenen sevişme sahneleri öyle klişe, öyle klişeydi ki bunlar filme bir tür renk değil yalnızca renksizlik katmıştı. Bu sahnelere grinin bir tek tonu bile fazla.</p>
<p>“BEN SEVİŞMEM. SADECE BECERİRİM”</p>
<p>Oyunculuk, diyaloglar, karakter örgüsü başarısız da, filmde hiç mi başarılı bir taraf yok. Olmaz mı, başta da söylediğim gibi “Grinin Elli Tonu”, dünyanın neden giderek daha boktan bir yere dönüştüğünü açıklayan bir başyapıt aslında, kendisi farkında olmasa da. Çünkü bu eseri yaratanların, yani, ortalama erkek zekası ve davranışlarının giderek daha fazla hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz da ondan. Gerçek şu ki, cinselliğe bakış açısını “Ben sevişmem. Sadece beceririm” ile anlatan, partnerinin bakire olduğunu öğrendiğinde tüm sadistliği içine kaçan, dahası, annesini ilk defa bir sevgilisiyle tanıştırıyor olmanın gizli kıvancını yaşamakla kalmayıp partnerinin de yaşamasını bekleyen bir erkek modeli, bugün dünyanın her zamankinden daha fazla hakimi. Akıllarını bir tür gizlilik sözleşmesi imzalatıp tüm sadistliklerini deneyebilecekleri bir bakire fantezisiyle bozmuş olan bu erkekler, işyerlerimizde, sokaklarımızda ve özel hayatımızda, hızla çoğalıyor, karşımıza çıkıyorlar. Ve ben, umutsuzca, dünyada hiçbir şeyin ortalama erkek zekası ve davranışlarıyla başa çıkamayacağını düşünüyorum. Hiçbir şey bu korkunç vasatlığı alt edemeyecek. Dolayısıyla, bunun sanatta ve edebiyattaki izdüşümü olarak da &#8220;Grinin Elli Tonu&#8221; gibi eserler giderek daha fazla çoksatan, çok okunan, çok izlenen, çok çok en çok, en birinci olmaya devam edecek&#8230;</p>
<p>MELTEM YILMAZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/04/23/dunyanin-sirri-grinin-elli-tonunda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
