<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>melis zararsız &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/melis-zararsiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Jul 2018 17:03:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Jarmusch’un Nev-i Şahsına Münhasır Dünyası</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/11/13/jarmuschun-nev-i-sahsina-munhasir-dunyasi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/11/13/jarmuschun-nev-i-sahsina-munhasir-dunyasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2016 17:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Jarmusch]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<category><![CDATA[Paterson]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9388</guid>

					<description><![CDATA[(Paterson, sakin temposuyla yönetmenin ilk filmlerini anımsatıyor.) 2013 yılında Altın Palmiye için yarışan Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive) adlı muhteşem filmi yerinde, Cannes’da izlemiş, şanslı bir kişiyim. Bağımsız filmlerin karizmatik yönetmeni Jarmusch’un 97’de çektiği belgeseli saymazsak onbirinci uzun metraj filmiydi bu ve filmografisinin önemli yapıtaşlarından biri oldu bile şimdiden. Bu yıl ise [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(Paterson, sakin temposuyla yönetmenin ilk filmlerini anımsatıyor.) </strong>2013 yılında Altın Palmiye için yarışan Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive) adlı muhteşem filmi yerinde, Cannes’da izlemiş, şanslı bir kişiyim. Bağımsız filmlerin karizmatik yönetmeni Jarmusch’un 97’de çektiği belgeseli saymazsak onbirinci uzun metraj filmiydi bu ve filmografisinin önemli yapıtaşlarından biri oldu bile şimdiden. Bu yıl ise son filmi Paterson’u bu kez de ülkemizin Cannes’ı olma yolunda ilerlemeye çalışan (?) festivalimizde, Antalya’da izleme fırsatı buldum. Sinematografik açıdan Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’a hiç benzemeyen, onun kadar da şaşalı olmayan bir film olmakla birlikte, yine bir Jarmusch harikası şüphesiz. O zaman bu nev-i şahsına münhasır yönetmenin Amerikan bağımsız sinemasına kazandırdığı yapıtları şöyle bir gözden geçirelim.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9389" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/jarmusch169-1600x900-c-default.jpg 1600w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Permanent Vacation (1980):</strong> Film, Jarmusch’un mezuniyet projesi olan ilk kısa filminin uzun versiyonu ve yönetmenin de zorluklarla çektiği ilk uzun metraj deneyimi, malum. Manhattan’da başlayan film, Charlie Parker hayranı, ailesinden kopuk, aidiyet duygusu olmayan Allie isimli bir gencin bir yolculuğa çıkışını, sinemasal iniş çıkışlar olmaksızın, hayatın gerçeği gibi yalın biçimde anlatıyor. Sinematografik anlamda bir ilk filmin bütün eksiklerini, bağımsız filmlerin bütün özelliklerini taşıyan, sıkılmadan izlemesi zor, anlatmak istediği konu derin olan, her halukarda kült sayılabilecek bir yapım. DVD arşivinize eklemek isteyebilirsiniz.</p>
<p><strong>Stranger Than Paradise (1984): </strong>Deadpan komedi adı verilen türde bir film olduğunu söylemek mümkün. Birbirlerini pek de tanımayan iki kuzen New York’da biraraya geliyorlar ve aslında tanıştıkça ne kadar farklı tipler olduğunu farkedip iyice uzaklaşıyorlar. Yine durağanlık ve iniş çıkışsızlık var bu siyah beyaz yapımda da. Jarmusch’un anlatım dili yavaş yavaş kendini belli etmeye başlıyor. Durumun kendisi trajikomiktir ya bazen hayatta, işte bu da öyle bir film. Özgün bir Jarmusch imzası. Jarmusch yine bir kısa filmini uzun metraj haline getirmeyi başarıyor. Bu başarıda Wim Wenders’in payı büyük. Geleneksel Hollywood yapımı filmlerin yapısını bozan bir film. Stranger Than Paradise, 1984’te Cannes’da ilk filmini çeken yönetmenler ödülü, yani Camera D’or ödülüne layık görüldü. Kült filmler listelerinin vazgeçilmezi.</p>
<p><strong>Down By Law (1986):</strong> Bir bağımsız siyah beyaz film daha! İlk iki filminde de yer alan John Lurie’nin yanısıra filmde Tom Waits ve Roberto Benigni’yi de görüyoruz. New Orleans hapishanesinde tanışan üç adam birlikte kaçış planı yapıyorlar. İtalyan asıllı Bob, diğer ikisini çileden çıkartıyor. Konu yine iletişim(sizlik). Film müzikleri şahane. Yönetmen her zamanki gibi yaşanan olayları sonuca bağlamak gibi bir derde düşmüyor.</p>
<p><strong>Mystery Train (1989):</strong> İşte Jarmusch’un ilk renkli uzun metrajı! Amerika Japonya ortak yapımı olan bağımsız film, bir kara komedi. Tom Waits ve John Lurie yönetmene yine destek olmuşlar şüphesiz. Film Memphis, Tennessee’de geçiyor ve üç hikayeyi kesiştiriyor. Adını Elvis Presley’nin şarkısından alan film, Presley efsanesine bir saygı duruşu adeta. Amerika!yı yabancıların gözünden anlatan bu kara komedi, tek bir gün ve gecede sona eren bir hikayeyi merkezine alıyor aslında. Müziğin hakim olduğu filmde 50’li yılların müzikleri yerel bir radyo istasyonunun yayınından çalıyor. Film ilk gösterimini, büyük ödül için yarıştığı Cannes’da yaptı ve yönetmen bu filmiyle o sene festivalden En İyi Sanatsal Katkı ödülüyle ayrıldı.</p>
<p><strong>Dünyada Bir Gece (Night on Earth , 1990): </strong>Filmde beş şehirde, beş farklı taksi şoförü, müşterileriyle ilginç bir yolculuğa çıkıyorlar. Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helskinki gibi birbirinden epey farklı şehirleri ortak noktalarda birleştiriyor yönetmen. Winona Ryder, Roberto Benigni, Gena Rowlands gibi ağır toplar var yine filmde. Müzikler elbette ki yine Tom Waits’ten. Jarmusch’un klasik anlatım dili, iyice oturan sinematografisi ile yaratıcı, özgün ve keyifli bir yapım.</p>
<p><strong>Dead Man (1995):</strong> Yine bir siyah beyaz film yönetmenden. Filmografisinin en büyük prodüksiyon çalışmalarından ve diğerlerine benzemeyen bir yapım. Sanat yönetimi, mekanlar muhteşem! Bu kez müzikler Neil Young’dan. Fonda vahşi batı var. “Post western” de diyebiliriz. Kızılderililerin maruz kaldığı katliamlar, vahşi batının çirkin yüzü, ölümler esas konusu bu filminde yönetmenin. Başrolde Johnny Depp William Blake karakterini canlandırıyor. Blake, farklı bir deneyim yaşamak, hayatını değiştirmek için Cleveland’den kalkıp Amerika’nın batısına gidiyor, kovboyların arasına katılıyor ve medeniyetten çıkıp vahşileştiği bir ortamda buluyor kendini. Kendini sonuna kadar sıkmadan izleten, muhteşem bir kara komedi.</p>
<p><strong>Coffee and Cigarettes :</strong> Tam 17 yıl içinde (1986-2003) yapımı tamamlanmış olan, enteresan bir yapım. 11 siyah beyaz kısa filmin biraraya gelişinden oluşuyor film. Kahve ve sigara: bağımlılık yapan, sağlığa zararlı ama çok sevilen tüketim maddeleri malum. Yine insan ilişkilerini mercek altına yatıran yönetmen, kahve ve sigaranın eşliğinde izletiyor bize olan biteni. Kısa filmlerde Roberto Benigni, Iggy Pop, Tom Waits, Cate Blanchett ve Bill Murray gibi oyuncular yer alıyor ve bu oyuncular genelde kendilerini canlandırıyorlar. Filmi izlerken kendinize bir kahve yapıp bir sigara yakmanız mümkün.</p>
<p><strong>Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999):</strong> Japon kültürüne hayranlığı malumdur yönetmenin. Bu da modern bir samuray hikayesi. Ghost Dog adlı tetikçiyi Forest Whitaker mükemmel bir ustalıkla canlandırırken yönetmen ise samuray felsefesini, mafya ve gangster dünyasına, kente, hatta müziğe ve çizgi filmlere öyle güzel harmanlıyor ki, ortaya nefis bir yapıt çıkıyor. Jarmusch filmografisinde bir klasik kabul edilen modern Amerika eleştirisi, yer yer sizi güldürecek.</p>
<p><strong>Broken Flowers (2005):</strong> Filmografisindeki diğer filmlerinden epey farklı olan, net diyaloglarıyla biraz ana akım sinemaya yaklaşan film yine de bir Jarmusch klasiği şüphesiz. Bill Murray’ın canlandırdığı Don Johnston karakteri sevgilisi tarafından terkedilir ve o gün aldığı bir mektupla hayatı bambaşka bir yöne doğru gitmeye başlar. Varlığından haberdar olmadığı oğlunu aramak için yollara düşer Don ve geçmişiyle hesaplaşır. Kamera tercihleri, mekanlar, caz müziği ve rüya tasvirleriyle yine özgün ve leziz bir filmle karşımızda Jarmusch. Film, 2005 Cannes Büyük Ödül (Grand Prix) sahibi olmuştu.</p>
<p><strong>Kontrol Limitleri (Limits of Control, 2009):</strong> Ana karakter yalnız bir adam. Görüntü yönetmeni Christopher Doyle’un kusursuz kadrajlarının İspanya’da gezindiği bir hikayenin içinde bu adamın gizemli bir amacı var ve yolunda karşısına çıkan insanların da sayesinde hedefine ulaşıyor adamımız. Sanata ve hayata dair bol bol diyaloga ve göndermelere sahip olan filmde Isaach de Bankolé, Tilda Swinton, John Hurt, Gael García Bernal gibi isimler var. İzleyiciyi zorlayıcı türden, farklı bir Jarmusch filmi.</p>
<p><strong>Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive, 2013):</strong> Kişisel favori Jarmusch filmim. Bir post modern vampir aşkı hikayesi ama vampir filmi diye asla anlatılmamalı, kafalar karışmamalı. Müzik aşığı Adam ve edebiyat aşığı Eve yüzyıllardır birlikte olan iki vampir. Biri Detroit’te, biri Tanca’da. Adam yaşadıkları dönemden o kadar mutsuz ki, ölmek istiyor. İnsanlar artık zombileşmiştir ve dünyayı çekilmez bir hale getirmişlerdir. Böyle bir dünyada bu entelektüel birikimle daha fazla yaşayamaz Adam, tek mutluluğu ise Eve’in varlığıdır. Tilda Swinton ve Tom Hiddleston müthiş karizmatik bir çift olmuşlar. Filmin soundtrack’i ise fevkaladenin de fevkinde. Adam’ın evine gitmek ve o kadife kanepede oturup plak dinlemek isteyeceksiniz.</p>
<p><strong>Paterson (2016):</strong> Veee yönetmenin son filmi. Başrolde Paterson karakteri ile Adam Driver. New Jersey’de otobüs şoförü olan Paterson dünyanın en monoton hayatını yaşayan adamı. Laura ile evli. Şiirler yazan, ama iddiasız biri Paterson. Laura ise iddialı, sanata karşı aşırı ilgili ve kocasının iddialı bir şair olmasını istiyor. Paterson aslında çok duyarlı biri, çevresinde olup biteni takip eden, algıları açık bir adam, ama bir o kadar da tepkisiz, beklentisiz, donuk. Günlük hayatın içinde hepimizin yaşadığı detayları görüyoruz aslında, film yönetmenin ilk filmlerinden daha çok aşina olduğumuz, başlangıcı ve sonu, inişi, çıkışı olmayan, hayatın yalın kendiliğindenliğine ayna tutmak dışında bir hırs gütmeyen, sade bir yapım. Değerli mi, çok!</p>
<p><strong>Melis Zararsız</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/11/13/jarmuschun-nev-i-sahsina-munhasir-dunyasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almodovar ve O Güçlü Kadınları</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/10/12/almodovar-ve-o-guclu-kadinlari/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/10/12/almodovar-ve-o-guclu-kadinlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2016 12:01:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Almodovar]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9283</guid>

					<description><![CDATA[İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, tüm dünyada sevilen, işinde usta bir sanatçı. Filmlerinin aynı zamanda senaryosunu da yazan, “auteur” ünvanını hakeden, beyazperdede kendi imzasını atabilmiş yönetmenlerden o. 80’li yıllardan beri onlarca film çekmiş olan Almodovar’ın sinemasında olmazsa olmazları var. Bunlardan biri de karakterlerinin cinsel kimliklerinin altının her zaman fazla fazla çizili oluşu. Basmakalıp karakterler çizmez Almodovar. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, tüm dünyada sevilen, işinde usta bir sanatçı. Filmlerinin aynı zamanda senaryosunu da yazan, “auteur” ünvanını hakeden, beyazperdede kendi imzasını atabilmiş yönetmenlerden o. 80’li yıllardan beri onlarca film çekmiş olan Almodovar’ın sinemasında olmazsa olmazları var. Bunlardan biri de karakterlerinin cinsel kimliklerinin altının her zaman fazla fazla çizili oluşu. Basmakalıp karakterler çizmez Almodovar. Kadınlar çoğunlukla dominant karakterler olmuştur onun filmlerinde. Bu yönüyle Hitchcock’un İspanyol şubesi olarak da anılmaktadır kimi zaman. Seksi, sıcakkanlı, iddialı Akdeniz kadınlarla tanıştırır bizi fakat aynı zamanda onların güçlü ve cesur hikayeleriyle, izleyiciyi rahatsız etmeyi, algıyı genelde düşünülmeyen yönlere çekmeyi sever.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9284" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-1024x768.jpg" alt="" width="696" height="522" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-1024x768.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-300x225.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-768x576.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-265x198.jpg 265w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-696x522.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-1068x801.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-560x420.jpg 560w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2-1920x1440.jpg 1920w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Julieta2.jpg 1987w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Geçtiğimiz ay Uluslararası Adana Film Festivali’nde yönetmenin son filmi Julieta’yı izleme fırsatımız oldu. Üstüste gelen epey sarsıcı ve iddialı filmden sonra daha sakin bir melodramla karşı karşıyayız fakat elbette Julieta ile de bir, hatta birden fazla kadın üzerinden derdini anlatıyor Almodovar bize. Bu kez mizahı neredeyse olmayan, melodramı ise yüklü bir filmle karşı karşıyayız. Hal böyleyken çektiği onlarca filmde bizi nasıl kadınlarla tanıştırmıştı, onların aracılığıyla bize neler anlatmıştı, bir dönüp bakalım istedik, sondan başlayarak…</p>
<p><strong>Julieta:</strong> 28 Ekim’de vizyonda izleme şansı bulacağınız filmin senaryosunu yönetmen Alice Mudro’nun üç öyküsünden esinlenerek yazmış Almodovar. Orta yaşlarında olan Julieta, sokakta uzun zamandır görmediği biriyle karşılaşıyor. Kendisinden bile sakladığı bir geçmişi var Julieta’nın, bir vicdan azabı, bir suçluluk duygusu var. Canı gibi sevdiği kızından ayrı ve karşılaştığı kadından kızıyla ilgili bilgiler alıyor, bunun üzerine hayatında o anda aldığı tüm kararları değiştiriyor. Kızının olduğu şehri terk etmemeye ve ona sayfalar dolusu mektup yazmaya karar veriyor. Filmin başrollerinde Emma Suárez, Adriana Ugarte, Rossy de Palma gibi isimler var. Filmde sürekli flashback’lerle Julieta’nın son 30 yıllık sürecini izliyoruz. Bu kez diğer filmlerindekine benzer dominant, sert, güçlü kadın profili çizmemiş yönetmen ilk bakışta. Bir kadın üzerinden bu kez sanki kayıpların ardından yaşadığımız çöküşleri, toparlanma çabalarımızı anlatmak istemiş. Fakat yine de kadın dayanışması ve eylemlerine yön veren kadın baskınlığı bir şekilde filmde yerini buluyor. Yönetmenin en iyi filmlerinden olduğunu söylememiz zor, fakat izlemeye değer bir yapım elbette, her şeyden önce sinematografisi ile, kurgusu ile, sanat yönetimi ile, aşina olduğumuz renk ve tasarım kullanımlarıyla göz alıcı, değerli bir yapım.</p>
<p><strong>Volver:</strong> Almodovar’ın en çok bilinen filmlerinden biri. 2006 yapımı filmde başrolde Penelope Cruz’u izlemiştik. Güzel oyuncu Raimunda adında bir kadını canlandırıyordu. Fakirlik içinde yaşayan ailesine bakmak için canla başla çalışan, savaşçı karaktere sahip bir kadın. Kızkardeşiyle birlikte bir cenazede, ölmüş annelerinin hayaletiyle karşılaşıyorlar. Onu evine geri getiriyorlar. Hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ederken hayatlarıyla ilgili pek çok sır açığa çıkıyor. Sıradışı bir film, sıradışı kadın karakterler. . Kadın dayanışması yine gözle görülür biçimde işlenmiş. Yönetmen bir röportajında: Bu filmle hayatın çıkış noktası kabul edilen annelik olgusuna geri döndüm, diyor. Bu filmde erkekler neredeyse yoklar. Olanlar da genelde zaaflarıyla resmedilmişler. Yine bir röportajda yönetmen şu detayı paylaşmış: “Ben Raimunda karakteri için son derece güçlü bir kadın portresi çizdim fakat Penelope, karaktere çocuksu bir kırılganlık da ekledi kendinden ve bu çok yerinde oldu. İspanyol sinemasında genelde kadınlar kısa boylu, şişman ev kadınları olarak resmedilir, ben İtalyan Sineması’ndaki Sophia Lauren’ler gibi görüntüleri örnek almayı tercih ettim. Raimundo’nun büyük popolu olması da önemli bir detaydı. Büyük popo bir yandan da hayatın ağırlığını hisseden bir kadının ruhunu yansıtan bir detay benim için. Bunun için Penelope’nin poposunu yapay olarak büyüttük biraz.” Yönetmen o yıllarda kadınların kendisini mizahi senaryolar yazmak konusunda esinlendirdiğini, erkeklerin ise ona trajediyi çağrıştırdığını söylemiş fakat Julieta’dan anladığımız kadarıyla bu hava biraz değişmiş gibi…</p>
<p><strong>Kırık Kucaklaşmalar:</strong> 2009 yapımı filmde başrolde yine yönetmenin iyi arkadaşı, başarılı oyuncu Penelope Cruz var. Bu kez kadınımızın adı Magdalena. Senaryo yazarı Matteo (Lluis Homar) aşık oluyor Magdalena’ya ama Lena’ya aşık olan tek erkek o değil&#8230; Film takıntılarla, vazgeçilmez tutkularla ilgili aslında. Klasik Almodovar kurgusuyla 14 yıllık iki dönem arasında geliş gidişlerle devam ediyor Kırık Kucaklaşmalar ve beklenmedik sürprizleri önümüze seriyor beklenmedik anlarda. Melodram diyebileceğimiz film içinde mizah ve gerilim öğelerini de taşıyan enteresan ve davetkar bir yapım aslında. Cruz ise kendi dili olan İspanyolca’da yine oyunculuğunu çok daha başarılı sergiliyor duygusunu veriyor seyirciye.</p>
<p><strong>Annem Hakkında Herşey:</strong> 1998 yapımı bir film. Madrid&#8217;te yaşayan yalnız bir anne olan Manuela, henüz 17 yaşındaki oğlunun doğumgününde hayatını kaybetmesine tanık olur. Oğlunun günlüğünü okuyan Manuela, Barcelona&#8217;ya gidip oğlunun babasını aramaya koyulur. Oscar ödüllü yapım, hem mizahi yönleri ağır basan hem de melodramın hakkını veren bir film olarak oldukça özel bir yere sahip. Manuela toplumun kadına biçtiği fedakar anne rolünü üstlenen bir karakter gibi görünür. Fakat kocasını terk etme sebebini ve çocuğunu yalnız yetiştirme cesaretini gösterişini algıladığımızda işler değişir. Manuela’nın kocası daha sonra travesti olmayı seçmiştir fakat kadının kocasını terk etme sebebi bu değil, aksine kendisine yönelttiği maço yaklaşımlardır. Filmde, travestilere karşı hâkim olagelen önyargılar tekrarlanmaz; tam tersi, egemen olan heteroseksüelliğin karşısında farklı cinsel yönelimlerin de hakkının olduğu vurgulanır. Annem Hakkında Her Şey’de dikkat çeken bir diğer kadın karakter rahibe ise bence Rosa. Rosa’nın rahibe olması onun bir travesti ile ilişki yaşamasını engellememiş durumda mesela. Bu filmde de erkekler tarafından hayatları altüst edilen kadınlar birbirlerine destek olarak ayakta kalırlar.</p>
<p><strong>Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar:</strong> Muhteşem bir kara mizah örneğidir bu 1989 yapımı, içinde Antonio Banderas’ı da barındıran film. Film bir dublaj stüdyosunda çalışan Pepa ile Ivan’ın ilişkilerinin bitişini konu alır. Pepa’nın hayatı Madrid’de bir apartman dairesinde 3 farklı kadınla kesişir. Sevdiği adama ulaşma takıntısı olan bir kadın artık Pepa ve ruh durumu sinir krizi geçirecek kadar kötü durumda. Çevresi ve arkadaşları nedeniyle kendisini curcuna dolu olaylar silsilesinin içerisinde buluyor. Pepa karakteri filmin başında Ivan’ın sebep olduğu yıkıntıdan sağ salim çıkıyor. Pepa artık bir erkek ve onun istekleri peşinden koşan bir kadın değil, kaderini kendi yazan, özne konumunda bir kadın. Almodovar bazı filmlerde olduğu gibi kadınların fetişleştirilmesinden kaçınarak kadını anlatının öznesi haline getiriyor. Filmde sinir krizinin eşiğindeki bir başka karakter ise oyunculuk yapan Candela mesela. O da Almodovar’ın tüm kadın karakterleri gibi tutkularının peşinden giden bir kadın. Filmde Ivan ve oğlu Carlos dışında hikâyeye yön veren başka erkek karakter yok adeta.</p>
<p>Almodovar filmleri hem kadınlar hem de cinsel azınlıklar için egemen ideolojiye bir başkaldırıdır. Julieta ilk bakışta her ne kadar zayıf ve çöküntü yaşamış kadını anlatıyor gibi görünse ve diğer filmlerine oranla daha az cesur yükselmelere sahipse de, temelde kadını yine merkez almış ve etken kılmıştır. Yürü be Pedro!</p>
<p>MELİS ZARARSIZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/10/12/almodovar-ve-o-guclu-kadinlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Annelik zor zanaat mirim&#8230; Bad moms&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/07/04/annelik-zor-zanaat-mirim-bad-moms/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/07/04/annelik-zor-zanaat-mirim-bad-moms/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2016 19:27:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Bad moms]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9065</guid>

					<description><![CDATA[Bad Moms vizyona girerken, annelik yapayım derken çılgın hareketlerle aklımızda yer eden bazı karakterleri sıralıyoruz… The Hangover’ın yaratıcıları Jon Lucas ve Scott Moore , 2013’te “21 And Over (Çılgın Doğumgünü) ’ı yönetmişlerdi en son. 21 And Over da Hangover benzeri bir filmdi aslında. Şu klasik Amerikan hardcore-komedi anlayışı… Lucas ve Moore bu kez de Bad Moms [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bad Moms vizyona girerken, annelik yapayım derken çılgın hareketlerle aklımızda yer eden bazı karakterleri sıralıyoruz…</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9066" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/20-bad-moms.jpg 1536w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>The Hangover’ın yaratıcıları Jon Lucas ve Scott Moore , 2013’te “21 And Over (Çılgın Doğumgünü) ’ı yönetmişlerdi en son. 21 And Over da Hangover benzeri bir filmdi aslında. Şu klasik Amerikan hardcore-komedi anlayışı…</p>
<p>Lucas ve Moore bu kez de Bad Moms için yönetmenlik/senaristlik koltuğunu paylaşmışlar ve film ay sonunda ülkemizde vizyona giriyor. Yapımcılığını Judd Apatow&#8217;un üstlendiği film yine Amerikan yapımı bir komedi malumunuz. Bad Moms’ın başrollerinde ise Leslie Mann, Mila Kunis, Christina Applegate ve Kristen Bell gibi parlak isimler var. Mükemmel anne olmaya çalışırken bu kadar çabadan bunalıp “kötü” anneler olmaya karar veren kadınların hikayesini anlatan film fragmanından anladığımız kadarıyla epey eğlenceli ve hareketli. 2014 ve 2015’te epeyce dinlediğimiz Nicki Minaj&amp;David Guetta imzalı Hey Mama parçası da filme oldukça yakışmış gibi görünüyor.</p>
<p>Sinemada çılgın anneler diyince aklınıza kimler geliyor? Beyazperde’de izlediğimiz, akılda kalıcı anne karakterlerin bazıları bu dosyada:</p>
<p><strong>Forrest Gump</strong>: Sally Field’ın canlandırdığı Bayan Gump kendisini koşulsuz bir biçimde oğluna adamış bir karakterdi. Forrest’ın üzerindeki etkisi büyüktü. Hatta film, o meşhur replikle başlar bilirsiniz: Annem her zaman, hayat her zaman bir kutu çikolata gibidir; şansına ne çıkacağını asla bilemezsin, derdi.”</p>
<p><strong>My Big Fat Greek Wedding</strong>: Lainie Kazan’ın canlandırdığı Maria Portokalos aileyi birarada tutan güçlü bir kadın karakter, biraz da çatlak. Konuşma tarzıyla, hareketleriyle epey de sevimli ve akılda kalıcı bir karakter bu anne.</p>
<p><strong>Edward Scissorhands</strong>: Dianne Wiest’in canlandırdığı Peg Boggs da epey ilginç bir anne karakteriydi hatırlarsanız. Bir rivayete göre ise, bu karakter filmin senaristlerinden Caroline Thompson’ın kendi annesinden esinlenilerek meydana getirilmiş.</p>
<p><strong>Juno</strong>: Erken yaşta hamile kalan ve çocuğunu doğurmaya karar veren fazlasıyla genç anne Juno, bambaşka bir karakter değildi de neydi? Gerçi film erken hamilelik ve annelikle ilgili pek çok tartışmayı da beraberinde getirmişti ama bu Ellen Page’nin canlandırdığı bu karakterin çılgın ve özel biri oluşunu engellemiyor elbette.</p>
<p><strong>The Incredibles</strong>: Holly Hunter’ın sesiyle can verdiği Helen Parr adlı çizgi karakter, yani Bayan Incredible, esneklik süpergücüne sahip Elastigirl adında bir süper kahramanken ailesini bir arada tutan muhteşem bir anne olma görevini de başarıyla yerine getiriyordu hatırlarsanız. Otoriter ve kuralcı bir yanı da yok değildi hani.</p>
<p><strong>Baby Boom</strong>: 1987 yapımı romantik komedi filmde kariyer sahibi güçlü kadın Wiatt (Diane Keaton), bir anda ölen kuzeninin çocuğuna bakmak zorunda kalan bir ev kadınına dönüşmek zorunda kalıyor ve başına türlü işler geliyor elbette.</p>
<p><strong>Motherhood</strong>: 2009 yapımı filmde başrolde sevilen oyuncu Uma Thurman var. Evlilik, iş ve kendi istekleri arasında sıkışan bir kadının domestik hayatta yaşadıklarını anlatan filmde Thurman iki çocuk annesi Eliza’yı canlandırıyor.</p>
<p><strong>I Don&#8217;t Know How She Does I</strong>t: Sarah Jessica Parker’ın Kate’i canlandırdığı film bir roman uyarlaması. 9 farklı ülkenin işlerini yürüten başarılı bir finans uzmanı olan Kate, aynı zamanda evli ve iki çocuk annesi fakat aslında işiyle evli ve ailesine yeterince zaman ayıramıyor. Olaylar gelişiyor. Filmin senaryosunu Şeytan Marka Giyer (The Devil Wears Prada)&#8217;i de sinemaya uyarlamış olan Aline Brosh McKenna kaleme almıştı.</p>
<p><strong>Coraline</strong>: Ne muhteşem bir stop motion örneğiydi! Coraline ailesi tarafından ihmal edilen bir çocuk. Bir gün Alice gibi gizli bir geçitten geçiyor ve orada paralel bir hayat keşfediyor. Oradaki düğme gözlü insanlarda ailelerin çocukları ile çok ilgili olduğunu görüyor Coraline. Bu paralel hayattaki annesi Coraline’i kendileri ile birlikte sonsuza dek orada yaşamak üzere davet edince, Coraline bunu reddediyor ve olaylar gelişiyor diyelim ve size Coraline’nin korkunç annesi Beldam’ı hatırlatmış olalım..</p>
<p><strong>Throw Momma from the Train</strong>: 1987 yapımı filmde Owen’a (Danny DeVito) hayatı zindan eden baskıcı anneyi Anne Ramsey canlandırıyordu. Owen, arkadaşı Larry (Billy Crystal)&#8217;ye çapraz cinayet teklifinde bulunuyordu eder, yani Larry, Owen’ın annesini, Owen da Larry’nin eski karısını öldürecek! Filmde &#8216;anne&#8217; rolünü oynayan Anne Ramsey, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü&#8217;ne ve aynı dalda Altın Küre&#8217;ye aday gösterilmişti.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MELİS ZARARSIZ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/07/04/annelik-zor-zanaat-mirim-bad-moms/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazarlık, Editörlük, Sinemaya Konu Olursa…</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/06/02/yazarlik-editorluk-sinemaya-konu-olursa/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/06/02/yazarlik-editorluk-sinemaya-konu-olursa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 08:07:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[editörlük]]></category>
		<category><![CDATA[Genius]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<category><![CDATA[yazarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8953</guid>

					<description><![CDATA[Yönetmenliğini Michael Grandage’ın üstlendiği Genius 10 Haziran’da ülkemizde vizyonda iken benzer türde filmlerden kısa bir derleme… Yazar Thomas Wolfe ile editör Max Perkins’in arkadaşlığını konu alan Genius bu ay vizyona giriyor. Başrollerde Jude Law, Nicole Kidman, Colin Firth ve Guy Pierce gibi önemli isimleri görüyoruz. Look Homeward Angel kitabının yazarı Thomas Wolfe’u Jude Law, editör [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Yönetmenliğini Michael Grandage’ın üstlendiği Genius 10 Haziran’da ülkemizde vizyonda iken benzer türde filmlerden kısa bir derleme…</em></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8954" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/colin-firth-jude-law-are-in-a-co.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Yazar Thomas Wolfe ile editör Max Perkins’in arkadaşlığını konu alan <strong>Genius</strong> bu ay vizyona giriyor. Başrollerde Jude Law, Nicole Kidman, Colin Firth ve Guy Pierce gibi önemli isimleri görüyoruz. Look Homeward Angel kitabının yazarı Thomas Wolfe’u Jude Law, editör Max Perkins’i ise Colin Firth canlandırıyor. Perkins F. Scott Fitzgerald ile de çalışmış bir editör, dolayısıyla filmde Fitzgerald’a da yer var. Zaten Perkins, böyle usta yazarların kendi seslerini duymalarında büyük destek olmuş bir editör. Yönetmenliğini Michael Grandage’ın üstlendiği Genius, Perkins’in anılarından John Logan tarafından senaryolaştırılmış. 10 Haziran’da sinemalara koşalım derim! Benzer otobiyografik yazar/çizer tayfa filmlerinden aklıma gelenleri size de hatırlatmak isterim:</p>
<p><strong>The Rum Diary :</strong> Ülkemizde 2012’de Tutku Günlükleri adıyla vizyona giren filmin yönetmenliğini Bruce Robinson üstlenmişti. Hunter S. Thompson&#8217;ın 1961&#8217;de yazdığı ve ancak 1998&#8217;de yayımlanabilen aynı adlı romanından uyarlanan film 1950’lerin sonunda Amerika’da yaşayan alkolik bir gazetecinin Porto Riko’da çıkan bir gazetede iş bulması, kendisini adanın özel içkisi Rom’a kaptırması ve başına gelenleri anlatan film, kendisi de bir alkolik olan Amerikalı yazar Hunter S. Thompson&#8217;ın aynı adlı yarı otobiyografik romanından uyarlanmıştı. Johnny Depp uzun zamandan beri romanı sinemaya uyarlamak istiyordu ve kendi yapım şirketini devreye soktu ve filmde aynı zamanda başrolde de oynadı.</p>
<p>Filmde bahsi geçen Gonzo gazeteciliği, Hunter S. Thompson&#8217;la özdeşleşmiş olan bir gazetecilik üslubu. Bu üslupta objektif olma iddiası yok, aksine alabildiğine sübjektif bir anlatım var. Thompson&#8217;ın alkole düşkün olması, bu üslubun alkol etkisi altında ortaya çıktığı izlenimini vermiştir. &#8220;Gonzo&#8221; sözcüğünün kökenlerinden birisi de alkolle bağlantılı imiş, çok içse de sızmayan, ayakta kalanlara denen bir lafmış bu.</p>
<p><strong>I’m Not There </strong>– 2008’de Todd Haynes yönetmenliğinde izlediğimiz muhteşem film, bir yazar olmasa da bir müzik dehası olan Bob Dylan’ı anlatıyordu. Sanatçının hayatının farklı dönemlerini ve dönüm noktalarını ele alan film, Dylan&#8217;ın hayatının saklı kalmış dönemlerine ışık tutarken çok farklı oyuncuları Dylan’ı canlandırmaları adına kılıktan kılığa sokmasıyla konuşulmuştu.</p>
<p><strong>The Diving Bell and the Butterfly:</strong> Ülkemizde Kelebek ve Dalgıç ismiyle 2007’de vizyona giren filmin yönetmeni Julian Schnabel. Film, Elle dergisi editörü Jean-Dominique Bauby&#8217;nin hayat hikâyesinden alınmıştır, kendisinin hatıraları dışında senaryoyu Ronald Harwood kaleme almıştır. Bauby felç hastalığına tutulmuştur, sadece sol göz kapağı oynamaktadır. Bu sayede basit sorulara evet-hayır karşılıkları verebilir. Bu, dış dünyayla tek bağlantısıdır.</p>
<p><strong>Capote:</strong> 2005 yılında <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Bennett_Miller">Bennett Miller</a> yönetmenliğinde izlediğimiz Capote Truman Capote isimli muhabir/yazarın hayatını anlatıyor. Filmin senaryosunu Gerald Clarke&#8217;ın romanından Dan Futterman uyarlayarak yazmış. “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan Capote&#8217;nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Makale bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi ile ilgilidir. Capote, derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere çocukluk arkadaşı Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere gider. Olay büyüdükçe Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” adlı romanın temeli de oluşmuş olur. Truman Capote’yi, genç yaşta kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman canlandırmıştı.</p>
<p><strong>An Angel At My Table</strong> – 1990 yapımı filmin yönetmeni Jane Campion, yazarı Laura Jones.. Filmin baş karakteri Janet Frame, Yeni Zelanda’nın en ünlü, en tanınmış yazarı. Yoksulluk içinde büyümüş; bu da onun hikayesinin bir kısmını oluşturuyor. Film, aynı Janet Frame’in otobiyografisinde olduğu gibi üç bölümden oluşuyor. Yazar; çocukluk yılları, ergenlik yılları ve gençlik yıllarında üç ayrı karakterle canlandırılıyor.</p>
<p><strong>Barfly </strong>– 1987 yapımı filmi Barbet Schroeder yönetmiş, senaryo ise meşhur yazar Charles Bukowski’nin, hatta başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway&#8217;in oynadığı filmde Bukowski&#8217;nin bir cameo rolü bile var. Filmde alkolik yazar Henry Chinaski ve kendisi gibi toplumun dışına itilmiş bir alkolik olan kadın arkadaşı Wanda Wilcox&#8217;un bütün gün sefil bir barda geçen konuşmalarını, yaşam biçimlerini izleriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>MELİS ZARARSIZ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/06/02/yazarlik-editorluk-sinemaya-konu-olursa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aynanın İçindeki Büyülü Sırlar… Alice Harikalar Diyarında</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/aynanin-icindeki-buyulu-sirlar-alice-harikalar-diyarinda/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/aynanin-icindeki-buyulu-sirlar-alice-harikalar-diyarinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 May 2016 15:41:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Alice Harikalar Diyarında]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8829</guid>

					<description><![CDATA[Lewiss Carroll ismiyle ünlenmiş Charles Lutwidge Dodgson isimli yazarın 1865 yılında yazdığı klasikleşmiş fantastik roman Alice Harikalar Diyarında’yı duymamış olan yoktur. Hikayede Alice adlı bir kız çocuğu, ormanda bir tavşan deliğinden geçerek başka bir dünyaya giriş yapmış olur. Burada başına gelen olaylarla aslında yetişkin dünyasının saçmalıklarına eleştiriler gelir ve bu hikaye bir nevi Alice’in büyümesini, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Lewiss Carroll ismiyle ünlenmiş Charles Lutwidge Dodgson isimli yazarın 1865 yılında yazdığı klasikleşmiş fantastik roman Alice Harikalar Diyarında’yı duymamış olan yoktur. Hikayede Alice adlı bir kız çocuğu, ormanda bir tavşan deliğinden geçerek başka bir dünyaya giriş yapmış olur. Burada başına gelen olaylarla aslında yetişkin dünyasının saçmalıklarına eleştiriler gelir ve bu hikaye bir nevi Alice’in büyümesini, kişiliğinin gelişimini anlatır. Lewis Carroll, bu romanın devamı olarak 1872’de Aynanın İçinden adlı romanı yazar.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8830" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-1024x578.jpg" alt="" width="696" height="393" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-1024x578.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-768x434.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-696x393.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-1068x603.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419-744x420.jpg 744w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/will-alice-in-wonderland-2-sideline-mia-wasikowska-in-favor-of-johnny-depp-red-queen-and-693419.jpg 1360w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Çocuk kitabı gibi görünse de yetişkinlere de hitap eden bir yapısı vardır romanın. Alice Harikalar Diyarında, 1903’te Cecil Hepworth tarafından sessiz film olarak çekilmiş. Bu, eserin ilk film uyarlaması olmuş elbet.</p>
<p>Hikayenin uyarlaması olmayan ama etkilerinin hissedildiği sinema filmleri de mevcut, örneğin Matrix’te “follow the white rabbit” konusu vardır malum. Yine Resident Evil filminde hikayeye olan göndermeler epey açıktır. Zira bir çocuk romanı olarak da değerlendirilmesi bir yana, içinde yüzlerce gizli mesaj barındıran bir yapıttır Alice Harikalar Diyarında ve bu gizli mesajlar genelde büyüklere yöneliktir.</p>
<p>2010 yılında çılgın yönetmen Tim Burton Johnny Depp ile yedinci kez bir araya gelerek Alice in Wonderland filmini çekti. Ekipte elbette eski karısı Helena Bonham Carter da vardı. Alice karakterini ise Mia Wasikowska canlandırıyordu. Tim Burton gibi çılgın bir hayal gücüne sahip olan ve bu hayal gücünü beyazperdeye olduğu gibi aktarmada bu denli başarılı bir yönetmenin böyle renkli, özgün ve oyunlu bir hikayenin filmini çekeceği haberi elbette beklentileri fazlasıyla artırmıştı, kanımca çoğunlukla bu sebeple film çok da beğenilmedi, eksikler bulundu, hayal kırıklıkları yaşandı, epey eleştirildi doğrusu.</p>
<p>Romanın devamı olan Aynanın İçinden bu kez beyazperdede! Yönetmen koltuğuna bu kez Muppets filmlerinin yönetmeni James Bobin oturmuş. Tim Burton’un çektiği filmin devamı niteliğinde kurgulandığından, cast aynı. Harikalar Diyarı, bu kez beklenmeyen bir misafirin ziyaretiyle başlıyor. Misafir bu büyülü evreni yavaş yavaş keşfediyor. Ortalık epey karışıyor fakat krallığın kurtuluşu için herkes yeniden biraraya geliyor.</p>
<p>Geçen sene roman 150 yaşına girmişti ve romanın bu oyunlu hikayesi sinemada karşımıza çıkmaya devam edeceğe benzer. Önceki denemeleri de bir hatırlayalım:</p>
<p><strong>Alice in Wonderland (1951):</strong> Walt Disney uyarlaması çizgi animasyon adeta Alice Harikalar Diyarında dediğimizde aklımıza gelen ikon olmuştur. Alice karakterini Kathryn Beaumont seslendiriyordu. Mad Hatter ise Ed Wynn idi. TV’de çok yayınlandı ve çocukluğumuzda bizi Alice ile tanıştıran belki de ilk görüntüler bunlar oldu.</p>
<p><strong>Alice&#8217;s Adventures in Wonderland (1972):</strong> Müzikal bir uyarlama olan film 1973’te BAFTA en iyi kostüm tasarım ödülüne layık görüldü. Filmde Alice’yi Fiona Fullerton oynadı. Yönetmen ise William Sterling. Çok başarılı bir uyarlama olarak anılmasa da o yıllar için değişik bir denemeydi.</p>
<p><strong>Alice In Wonderland (1985):</strong> İki bölümlük bir tv dizisi olan bu uyarlama 80’li yılların film atmosferlerini temsil ettiğini söyleyebileceğimiz, çok keyifli bir film. Harry Harris’in yönettiği dizi filmde Alice’yi Natalie Gregory canlandırırken ona Red Buttons, Jayne Meadows gibi isimler eşlik ediyor bu macerada.</p>
<p><strong>Alice Through The Looking Glass ( 1998):</strong> Kate Beckinsale ve Steve Coogan başrollerde. Yine bir tv filmi olarak çekilmesine rağmen, devam romanının en iyi adaptasyonu olarak anılır.</p>
<p><strong>Alice in Wonderland (1999):</strong> Televizyon için çekilen film Nick Willing imzalı. Alice’yi canlandıran ise oyuncu Tina Majorino. Yapımın dört dalda Emmy ödülü var.</p>
<p><strong>Alice in Wonderland (2010):</strong> Tim Burton imzalı filmin senaristi Linda Woolverton. Filmde Johnny Depp, Mia Wasikowska, Helena Bonham Carter ve Anne Hathaway önemli rolleri paylaşıyorlar. Film dünya çapında 1 milyar dolardan fazla hasılat elde ederek yönetmenin o zamana kadar gişe başarısı en yüksek filmi olmuştu, fakat başta da değindiğimiz üzere farklı eleştiriler aldı. Filmin görsel estetiği, gerekli teknik efektleri ve kurgusuna söylenecek yoktu doğrusu, o rengarenk evren yaratılmıştı fakat eleştiriler genelde hikayenin anlatımındaki eksikliklerden ve CGI efektlerin kimi zaman gereksiz ve fazla kullanılarak göz yorduğu üzerineydi, filmin 3D olması da o büyülü evrene yeterli gücü vermemişti. Burton bu eleştirilere cevaben kendi yapımını bir Alice Harikalar diyarında filminin devamı ya da onun &#8220;yeniden kurgusu&#8221; olarak görmediğini, kitabı okuduktan sonra tamamen bilinçli bir şekilde hikayeyle oynayarak kendi kurgusunu yarattığını belirtti. Yapım, 83. Akademi Ödülleri’nde en iyi sanat yönetimi ve en iyi kostüm tasarım ödülüne layık görüldü. Avril Lavigne’nin film için yaptığı Alice adlı şarkı MTV hayran müzik ödülleri sahibi oldu.</p>
<p><strong>Alice in Wonderland: Through the Looking Glass (2016):</strong> 2012 tarihinde Variety dergisi Alice in Wonderland&#8217;ın devam filminin geliştirilme aşamasında olduğunu ve önceki filmde olduğu gibi Linda Woolverton&#8217;ın bu film için de senaryo yazdığını açıklamıştı. 2013’ten itibaren ise yönetmen ve oyuncular belirlendi ve basına açıklandı. Film bu ay Türkiye&#8217;de Alis Harikalar Diyarında: Aynanın İçinden adıyla gösterime girecek. Tim Burton bu kez filmin yapımcı koltuğunda yerini alıyor. Filmde Sacha Baron Cohen ve Rhys Ifans gibi isimler de var. Ana çekimler Shepperton Stüdyoları&#8217;nda 2014’te başlamış ve aynı yıl son bulmuş. Filmin fragmanları 2015’ten beri servis ediliyor. Bakalım eleştiriler aynı minvalde devam edecek mi yoksa bu kez hikayeye daha da odaklanmış bir Alice versiyonuyla mı karşı karşıya kalacağız.</p>
<p>Melis Zararsız</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/aynanin-icindeki-buyulu-sirlar-alice-harikalar-diyarinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ergenler bu tarzı seviyor! – mu? 5th Wave</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/ergenler-bu-tarzi-seviyor-mu-5th-wave/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/ergenler-bu-tarzi-seviyor-mu-5th-wave/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2016 15:10:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[5th Wave]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8608</guid>

					<description><![CDATA[Mart başında vizyona 5th Wave giriyor. 5th Wave, Rick Yancey’nin romanından Susannah Grant, Akiva Goldsman ve Jeff Pinkner tarafından beyazperdeye uyarlandı. Filmin başrollerinde Chloë Grace Moretz, Nick Robinson, Ron Livingston gibi isimler var, yönetmen koltuğunda ise J Blakeson var. Filmde uzaylılar tarafından yapılan saldırıdan kurtulan genç bir kız, kaybolan erkek kardeşini aramaya koyuluyor. Kardeşini arama çalışmalarına [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mart başında vizyona 5th Wave giriyor. <strong>5th Wave</strong>, Rick Yancey’nin romanından Susannah Grant, Akiva Goldsman ve Jeff Pinkner tarafından beyazperdeye uyarlandı. Filmin başrollerinde Chloë Grace Moretz, Nick Robinson, Ron Livingston gibi isimler var, yönetmen koltuğunda ise J Blakeson var. Filmde uzaylılar tarafından yapılan saldırıdan kurtulan genç bir kız, kaybolan erkek kardeşini aramaya koyuluyor. Kardeşini arama çalışmalarına bir çocuk yardımcı oluyor ama acaba uzaylı mıdır, insan mıdır? Cassie (Chloë Grace Moretz)&#8217;nin bu yabancıya güvenmekten başka çaresi yoktur. Görsel efektler anlamında başarılı görünen filmin, içerik anlamında zayıf kalmış olduğunu duyduk. Ergenlerin okudukları bilim kurgu/fantastik türündeki roman serilerinin beyazperdeye aktarılması formülüne alıştık artık ama son yıllardaki örnekler ne kadar başarılı? Her uyarlama da bir Harry Potter değil ki mübarekler?</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/62bfc1df8b03d1c53475d8a461978ea1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8609" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/62bfc1df8b03d1c53475d8a461978ea1.jpg" alt="" width="564" height="564" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/62bfc1df8b03d1c53475d8a461978ea1.jpg 564w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/62bfc1df8b03d1c53475d8a461978ea1-150x150.jpg 150w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/62bfc1df8b03d1c53475d8a461978ea1-300x300.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/62bfc1df8b03d1c53475d8a461978ea1-420x420.jpg 420w" sizes="auto, (max-width: 564px) 100vw, 564px" /></a></p>
<p><strong>Ender’s Game:</strong> 2013’te vizyona giren Enders Game 2070’de geçen bir konuya sahip. Orson Scott Card&#8217;ın romanından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Oscar’lı yönetmen Gavin Hood bulunuyor. Fütüristik filmde dünyaya yapılan bir uzaylı saldırısı sonrasında savaşmaya başlayan insanlık, gezegenlerini ele geçirmeye çalışan yaratıklara karşı büyük bir mücadeleye girişiyorlar. İnsanoğlu, bu yaratıkları yok etmek için özel olarak çalışacak olan IF isimli seçkin bir ordu kuruyor. Hikayenin başkarakteri Ender ise özel yeteneklere sahip bir çocuk ve özel olarak eğitiliyor. Film, romanın hayranları tarafından çok fazla beğenilmemişti ama yine de vasat üstü bir ergen fütüristik filmi diyebiliriz.</p>
<p><strong>Divergent:</strong> Veronica Roth&#8217;un çok satanlar listesinden inmeyen Divergent (2011) , Insurgent (2012) ve Allegiant (2013) üçleme serisinden uyarlanan film, ilk romanı temel alıyor. Roman serisinin diğer iki kitabı da beyazperdeye uyarlanmakta gecikmedi. Yandaş isimli bölümleri 2016 ve 2017’de izleyeceğiz. Young adult filmleri arasında çok da fena sayılmayan bir uyarlama bu, Twilight’lardan daha içi dolu olduğu kesin, ama yine de Açlık Oyunları kadar başarılı olduğunu söylememiz imkansız. Senaryo hem duyguları sömüren hem de genç kızlara hitap eden bir yapıda.</p>
<p><strong>Twilight:</strong> Stephenie Meyer&#8217;ın dünya çapında çok satmış romanı Twilight kitabından uyarlanan serinin ilk filmini 2008’de izledik. Yine kitap serisinin hayranı kızlara hitap eden bir sinema serisi oldu bunlar da. Konu malum: Ergen kız Bella Swan, isyankar bir genç. Edward ise, küçük kasabasında yıllardan beri ailesiyle yaşayan gizemli, genç bir adam. Edward, uzun süreden beri vampir kimliklerini saklamış olan bir aileye mensup. Edward&#8217;a karşı tuhaf bir çekim hisseden Bella, bir süre sonra Edward&#8217;ın vampir olduğunu öğrenmesine rağmen ondan vazgeçemez ve olaylar gelişir.</p>
<p><strong>Maze Runner:</strong> Gişe garantili edebiyat uyarlamalarından biri daha. Harry Potter’ın açtığı, Suzanne Colins imzalı Açlık Oyunları uyarlamalarının genişlettiği bu yolda çok fazla film çekilmeye başlandı. Maze Runner ise James Dashner’ın genç okuyuculara yönelik üçlemesinden sinema perdesine geçen Labirent: Ölümcül Kaçış! Benzer bir yapı da olsa, senaryonun akışı daha başarılı bu sefer. Bu arada yazarın referans noktalarından birinin meşhur roman Sineklerin Tanrısı olduğunu da hatırlatalım. Gizemli hikayede Thomas uyandığında kendini bir asansörde buluyor. Asansörün kapıları açılıyor ve karşısında kendi yaşlarında bir grup genç görüyor. Koloni gibi görünen gençler bu onu geniş bir alanda karşılıyor, burada Thomas geçmişine ait hiçbir şey hatırlayamıyor. Gençler ona her sabah labirente gidilen dev bir kapının açıldığını anlatıyorlar ve olaylar gelişiyor diyelim yine.</p>
<p>**Önümüzde güzel olacağını düşündüğüm iki benzer türde film var: Steven Spielberg’in yönetmen koltuğuna oturduğu, bir Roald Dahl kitabı olan The BFG’nin sinema uyarlaması ile yazar Patrick Ness imzalı A Monster Calls adlı romanın Juan Antonio Bayona tarafından filmleştirilmesi. Bunlar bilim kurguya değil fantastik dünyalara daha yakın, masalsı örnekler tabii. Merakla bekliyoruz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Melis Zararsız</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/ergenler-bu-tarzi-seviyor-mu-5th-wave/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maskeleri düşüren filmler</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/12/06/maskeleri-dusuren-filmler/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/12/06/maskeleri-dusuren-filmler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Dec 2015 13:17:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Jobs]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8337</guid>

					<description><![CDATA[2013’te Joshua Michael Stern imzalı biyografik bir film izlemiştik: Jobs. Film, dünyaca ünlü Apple şirketinin kurucusu olan ve 2011’de kanserden hayatını kaybeden teknoloji ve endüstri dahisi Steve Jobs&#8217;un gençlik yıllarından başlayan hayat hikayesine odaklanıyordu. Jobs’ı ise Ashton Kutcher canlandırmıştı. Steve Jobs öyle bir isim ki, kısa ömrüne öyle bir yaşam sığdırdı ki, anlat anlat bitmez, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>2013’te Joshua Michael Stern imzalı biyografik bir film izlemiştik: Jobs. Film, dünyaca ünlü Apple şirketinin kurucusu olan ve 2011’de kanserden hayatını kaybeden teknoloji ve endüstri dahisi Steve Jobs&#8217;un gençlik yıllarından başlayan hayat hikayesine odaklanıyordu. Jobs’ı ise Ashton Kutcher canlandırmıştı. Steve Jobs öyle bir isim ki, kısa ömrüne öyle bir yaşam sığdırdı ki, anlat anlat bitmez, bu ay bir başka biyografik film kendisini konu alıyor. Danny Boyle imzalı yapımın adı Steve Jobs. Bu kez ünlü ismi Michael Fassbender canlandıracak. Bu vesileyle hem bu filmlere hem de yakın zamanlı biyografik filmlere bir göz atalım dedik.</em></strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8339" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-1068x713.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/022.jpg 1400w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Steve Jobs:</strong> Üç bölümden oluştuğu ve çok diyaloglu, tiyatral bir yapıya sahip olduğu söylenen film yabancı basın tarafından adeta alkışlanmakta. Trainspotting ve Slumdog Millionaire gibi filmlerin usta yönetmeni Boyle’un nasıl bir biyografi ortaya çıkardığını biz de merak ediyoruz. Stern imzalı Jobs filmini izlemediğini söyleyen yönetmen, öte yandan David Fincher imzalı The Social Network’ü defalarca izleyip çok etkilendiğini, mutlaka ilham aldığını ama kopya çekmek de istemediğini, bu yüzden filmde kendi dilini oluşturduğunu söylüyor bir röportajda. Zira filmin bol diyaloglu senaryosu, The Social Network’ün de senaristi olan Aaron Sorkin. Başarılı yönetmen David Fincher da yakın zamanda bir Steve Jobs filmi çekmek istediğini söylemişti ama sonrası meçhul. Steve Jobs filminde Macintosh’un eski pazarlama müdürü Joanna Hoffman’ı güzel ve başarılı oyuncu Kate Winslet&#8217;ın canlandırdığını da ekleyelim. Senenin en çok beklenen filmlerinden birini izlemeye ben hazırım doğrusu! Tarih 11 Aralık 2015!</p>
<p><strong>Jobs:</strong> Joshua Michael Stern imzalı biyografik film de Steve Jobs’ın hayatını konu alıyordu malum. Ne dünyada ne de Türkiye’de fazla iyi eleştiri almadı ne yazık ki. önce Jobs’ı canlandıran Ashton Kutcher<u> </u>ile söze başlayalım. Kimi yakıştırmadı, kimi cuk oturduğunu düşündü oyuncunun, henüz filmi izlemeden. Biyografik filmlerde elbette önemli bir şahsiyeti canlandıracak kişinin o şahsiyete benzemesi beklenir ve yönetmenden beklenecek hüner de onu gerek makyaj/saç gibi dış detaylarla o kişiye benzetmek, gerekse daha en baştan oyuncu seçiminde benzer hatlara sahip bir oyuncuyu bulmaktadır. Fakat bana soracak olursanız dış görünüşün benzemesi konusuna çok da fazla takılmamak lazım. O kişinin aurası, hali, tavrı, konuşma şekli, hareket ve kendine özgü tavırları oyuncu tarafından verilebiliyorsa, neden çok benzememiş diye hayıflanmam bir izleyici olarak. Örneğin uzun ince bacakları ve içe doğru basan, telaşlı, öne öne yürüyüşünü çok iyi canlandırmış Kutcher bana sorarsanız. Konuşma tarzını, bakışlarını, halini tavrını da çok iyi vermiş olduğunu düşünüyorum.  Jobs’ın gözlerindeki pırıltıyı, o zeka ve heyecan birleşimini Kutcher’ın gözlerinde de görebilmek mümkündü, rolüne çok iyi girebilmiş ünlü oyuncu. Filmin senaryosu ise Jobs’ın başarısına ve yaşadıklarına ait son yıllara değinmiyor ve adeta havada asılı bırakıyor bazı şeyleri. Matt Whiteley’nin senaryosu epey acemi olarak değerlendirildi çoğu izleyici ve sinemacı tarafından ki hak vermemek elde değil. Yine de izlenmesi ve belki de hem diğer Jobs filmleriyle, hem de genel biyografik filmlerle kıyaslanması gereken bir deneme.</p>
<p><strong>The Theory of Everything</strong>: En iyi film dahil olmak üzere tam beş dalda Oscar adayı olan filmde ünlü fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’i canlandıran Eddie Redmayne en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülmüştü. 2014 yapımı filmi , &#8216;Man on Wire&#8217;, &#8216;Project Nim&#8217; gibi filmleriyle tanıdığımız James Marsh yönetmişti. Hawking&#8217;in ilk eşi Jane tarafından kaleme alınan Traveling to Infinity: My Life With Stephen kitabından uyarlanan film biraz da bu sebeple daha çok Stephen&#8217;ın Jane&#8217;li yılları&#8217;nı anlatıyor. Hawking&#8217;in başarıları ve çalışmaları ise biraz yan hikaye olarak kalmış diyebiliriz. Yine de görülmesi, izlenmesi gereken bir film, sonuçta çok önemli bir insanın hayatını düzgün anlatan, inişli çıkışlı, tempolu ve farklı bir bakış açısına sahip bir yönetmenlikle çekildiğini söyleyemeyeceğimiz, vasat bir yapımsa da izlenmeli, Redmayne’in performansı için bile şans verilmeyi hak ediyor.</p>
<p><strong>Selma: </strong>Dr. Martin Luther King, Jr.’ın başlattığı yürüyüşün hikayesini konu alan filmin yönetmeni Ava DuVernay. Martin Luther King’i ise David Oyelowo canlandırıyor. Sanat yönetimi açısından oldukça başarılı olan film, Martin Luther King’i kişilik olarak epey törpülemiş olmasına rağmen bu tarihi hak ve özgürlük arayışı meselesini perdeye başarılı bir şekilde yansıtmış bir yapım. Oscar ve Altın Küre adaylıkları bulunan film o yıl Oscar&#8217;da en iyi orijinal film müziği ödülüne layık görülmüştü.</p>
<p><strong>Saving Mr. Banks: </strong>&#8220;Mary Poppins&#8221;in yazarı P.L. Travers’a odaklanan film, aslında bu yönüyle aynı anda iki hikaye birden anlatarak bir yandan Travers’ın çocukluğunu, diğer yandan ünlü marka isim Walt Disney’in ünlü yazarı kandırarak pek çoklarına mal olmuş karakteri film edişini ele alıyor. John Lee Hancock imzalı filmin bu iki hikayeyi birbirine yedirebildiğini söyleyemeyeceğim. Adeta, sinematografik açıdan dahi, iki farklı filmi kurguda birleştirmişler gibi bir doku uyuşmazlığı var filmde. Bir Disney reklamı da diyebiliriz aslında filme fakat Travers rolünde Emma Thompson, Walt Disney rolünde Tom Hanks, Travers’in babası rolünde de Colin Farrell olunca, bu Hollywood yapımı film elbette renkli ve izlenebilir oluyor.</p>
<p><strong>Lincoln: </strong>Ünlü yönetmen Steven Spielberg’in filmi, ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’un son dönemlerini konu alan bir yapım. Senaryosunu Pulitzer Ödüllü tarihçi Doris Kearns Goodwin&#8217;in çok satan kitabından ödüllü senarist Tony Kushner&#8217;in uyarladığı yapımın baş rolünde Daniel Day-Lewis yer alıyor. Oyuncu bu performansıyla 2013 en iyi erkek oyuncu Oscar’ını aldı. Film ayrıca En İyi Yapım Tasarımı Akademi Ödülü’ne de layık oldu aynı yıl. Film klişe bir biyografiden çok daha fazlasını vadediyor</p>
<p><strong>The King’s Speech: </strong>Tom Hooper&#8217;ın yönettiği Zoraki Kral, 2011 yılında 12 daldaki adaylıktan tam 4 ödülü akademi üyelerinden almayı başardı. En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu ve en iyi orijinal senaryo dallarında ödülleri toplayan Zoraki Kral bu sayede yılın en başarılı filmi olarak seçildi. Kral 6. George&#8217;un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan bu filmde, 1930&#8217;lu yıllarda apar topar tahta çıkmak zorunda kalan kekeme bir İngiliz Dükü&#8217;nün ve onun hem Kral olabileceğine hem de kekemeliğini yenebileceğine olan inancını güçlendirmek için elinden geleni yapan dost bir terapistin yaşadıkları anlatılıyor aslında özünde. Film ağır ve ciddi yapısına rağmen, belirli bir mizah anlayışına sahip. Gene öğrendiğimiz bilgilere göre, terapist rolündeki başarılı oyuncu <strong>Geoffrey Rush</strong> ile Kral 6. George rolündeki <strong>Colin Firth</strong> arasında geçen mizahi diyaloglar, terapist Logue&#8217;un günlüklerinde yer alan gerçek diyaloglar.  Özellikle oyunculuk performansları, dramatik/gerilimli anları ve zeki esprileri için kaçırılmaması gereken bir yapım.</p>
<p><strong>My Week with Marilyn: </strong>1956 yılında genç bir delikanlı olan Colin Clark (Eddie Redmayne), okulu bırakıp sinema sektörüne girer ve kendisini bir film setinde, en alt kademedeki asistanlardan biri olarak bulur. Film Marilyn Monroe&#8217;nun bir haftasını mercek altına alıyor. Tüm olayı ise onun yerine Colin Clark aktarıyor. Monroe&#8217;nun dengesiz kişiliğine ilişkin ayrıntılar yalnızca film setinde yaşadıklarıyla sınırlı kalıyor. Colin Clark&#8217;ın bakış açısı, Marilyn Monroe&#8217;nun o yüzeysel mutluluğunu ve kişisel problemlerini anlayabilmemiz konusunda biraz yetersiz doğrusu. Monroe&#8217;nun hayatından kısacık bir dönemin anlatılması bir Marilyn Monroe biyografisi olarak yetersiz bir durum ama filme kayıtsız da kalamayız. Film, görüntü ve sanat yönetimiyle sınıfı geçiyor ama ilk sinema filmini çeken Simon Curtis ve yazar Adrian Hodges senaryo ve yönetmenlik adına bize çok da fazla bir şey vadedemiyorlar. Film yine de 2011’de 3 dalda Altın Küre, 2 dalda Oscar adaylığına sahipken Altın Küre&#8217;de Michelle Williams en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı.</p>
<p><strong>Hitchcock</strong>: Sacha Gervasi yönetmenliğindeki film Dünya sinema tarihine adını ölümsüz harflerle kazımış olan sinemacı Alfred Hitchcock&#8217;un sıradışı filmi Sapık (Psycho)&#8217;ın çekim sürecinde Hitchcock ve eşi Alma&#8217;nın aşklarına odaklanıyor. Stephen Rebello&#8217;nun yazdığı &#8220;Alfred Hitchcock and the Making of Psycho&#8221; adlı kitaptan yola çıkılarak yapılmış filmde Hitchcock’u Anthony Hopkins canlandırırken karısı Alma rolünü ise Helen Mirren üstleniyor. Oscar’dan eli boş dönse de harika bir film!</p>
<p><strong><em>MELİS ZARARSIZ</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/12/06/maskeleri-dusuren-filmler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üçüncü cinsin sinema devrimi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/ucuncu-cinsin-sinema-devrimi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/ucuncu-cinsin-sinema-devrimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Nov 2015 18:44:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Blue Is The Warmest Color]]></category>
		<category><![CDATA[Carol]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsel]]></category>
		<category><![CDATA[Laurence Anyways]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü cins]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8235</guid>

					<description><![CDATA[Geçen ay Filmekimi’nde birbirinden güzel filmler izlendi her sene olduğu gibi. Ülkemizde vizyona girmemiş ve bazıları belki de hiç girmeyecek olan filmler. Bu kapsamda Filmekimi’nin tercihlerini genelde beğenmişimdir. Bu seneki seçkilerinde dikkat çeken birçok filmin arasından Carol ve Freeheld eşcinsellik temasını işleyen farklı yapımlardı. O iki filme bakarken benzer konuları işleyen yakın tarihli başka filmleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen ay Filmekimi’nde birbirinden güzel filmler izlendi her sene olduğu gibi. Ülkemizde vizyona girmemiş ve bazıları belki de hiç girmeyecek olan filmler. Bu kapsamda Filmekimi’nin tercihlerini genelde beğenmişimdir. Bu seneki seçkilerinde dikkat çeken birçok filmin arasından Carol ve Freeheld eşcinsellik temasını işleyen farklı yapımlardı. O iki filme bakarken benzer konuları işleyen yakın tarihli başka filmleri de şöyle bir hatırlayalım…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8237" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-1024x577.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-1024x577.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-768x433.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-1068x602.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review-746x420.jpg 746w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/freeheld-movie-review.jpg 1296w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Carol:</strong> Ocak sonu ülkemizde vizyona girmesi planlanan Carol, Velvet Goldmine (1998), Far From Heaven (2002), I’m Not There (2007) gibi şahsen çok sevdiğim, gerçekten özel filmlerin yönetmeni Todd Haynes’in son filmi. I’m Not There 2007 Venedik Film Festivali&#8217;nde  Cate Blanchett&#8217;a En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırmıştı. Todd Haynes, Julianne Moore ve Cate Blanchett gibi iki güzel ve başarılı kadın aktrisle sürekli çalışıyor olmaktan pek memnun ve bu güzel kadınların oyunculuk performanslarını daha da yukarı çıkartmakta da çok usta.Carol’da da başrolde Cate Blanchett var. Ona bir başka güzel kadın oyuncu Rooney Mara eşlik ediyor. 30 yaşındaki oyuncuyu da Ejderha Dövmeli Kız’da tanımış, Her’de sevmiştik. Bir çok roman ve öyküsünün film adaptasyonlarına rastlayabileceğimiz meşhur Amerikalı biseksüel yazar Patricia Highsmith’in The Price of Salt (1952) adlı romanından uyarlanmış olan Carol enteresan bir hikayeye sahip. Hikaye 1950’ler Amerikasında geçiyor. Blanchett’ın canlandırdığı Carol karakteri, 50’lerinde  sosyetenin tanınmış zenginlerinden. Mara’nın canlandırdığı Therese ise kimliğini arayan genç bir kadın. Bu iki birbirinden farklı kadının yolları kesişir ve birbirlerinden etkilenirler.  Carol, Therese’yi hiç bilmediği coğrafyalara doğru spontane bir araba yolculuğuna davet eder.  Filmde Amerikal kültürü de özellikle resmedilmekte. 17 Mayıs 2015’te Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimini gerçekleştiren Carol ile Rooney Mara, ‘en iyi kadın oyuncu’ ödülüne layık görülmüş; yönetmen Todd Haynes’a ise ‘Queer Palm’ ödülü verilmişti. Rooney Mara, Oscar ödüllerinde ‘Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülünü de kapabilir. Phyllis Nagy ise romanı bilenlerin söylediklerine göre, neredeyse romandan daha iyi bir senaryo yazmış, bu muhteşem filmi kaçırmamalı!</p>
<p><strong>Freeheld:</strong> Aralık’ta vizyona girecek olan filmin adı, Türkçe’ye Aşka Özgürlük olarak çevrildi. Peter Sollett imzalı filmde yakın zamanda lezbiyen olduğunu açıklamış olan Ellen Page ve Julianne Moore başrollerde. Film gerçek bir yaşam öyküsünü konu almış. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan Lurel Hester hastalığının boyutunu öğrenince öldükten sonra gelirinin sevgilisi Stacie Andree’ye verilmesi için büyük bir mücadele verir. Etkileyici bir gerçek yaşam öyküsü ve gay’lere karşı olan ayrımcılığa karşı inanılmaz bir adalet savaşı olmasına rağmen yabancı basın ikilinin kimyalarının uymadığını ve filmin hikayesi kadar etkileyici olmadığını yazıp çizdi. 2007’de aynı konu ve aynı isimle bir belgesel de çekilmiş. Yine yakın zamanlarda biseksüel olduğunu açıklamış olan genç şarkıcı Miley Cyrus film için Hands of Love adında bir şarkı besteleyip seslendirdi. Freeheld’in Oscar’larda pek şansı olmadığı konuşulsa da izlenmeye değer bir film olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p><strong>Laurence Anyways:</strong> Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan’ın 2012 yapımı filmi Laurence Anyways geldi aklımıza. Şahsen filmi Cannes’da izlemiş ve çok beğenmiştim. Sevgilisine aslında içinde bir kadın ruhu taşıdığını itiraf eden Laurence’ın hikayesi bu. Yıllarca içinden geleni bastırmış olan Laurence’ın artık içinden geldiği gibi davranmak istemesi üzerine toplumun değişik olanı ötekileştirmesiyle yüzleşmesini fevkalade bir estetikle ve anlatımla aktarıyor bize genç yönetmen. Hikayenin başlangıcını ise herşeyin sonuna yerleştirerek bizi iyice şaşırtıyor. Melvil Poupaud, Suzanne Clement ve Nathalie Baye oyunculuklarıyla filmin lezzetine katkıda bulunurken kostüm ve dekorlar da seyir zevkini arttırıyor.</p>
<p><strong>Blue Is The Warmest Color:</strong> Yine Cannes’da izleme şansı bulduğum bu cesur mu cesur film, bir yandan da aşkı en güzel anlatan filmlerden biri. Filmekimi 2013’te ülkemizde de salon bulabildi film. Yönetmen Abdellatif Kechiche, bu çizgi roman uyarlaması filmde birbirlerine çılgınca aşık olan iki genç kızın hayatını o kadar gerçekçi yansıtıyor ki, bir ara filmde kamera yok da biz bu iki kızın gözünde kaşında vücudunda yemek tabağının içinde yemek yerken ağzının kenarına bulaşan ketçabın üstündeymişiz gibi hissediyoruz. Üç boyutlu film çekmeye ne hacet, bir hikayeyi bu denli gerçekçi biçimde anlatabilmek için marifetli bir yönetmen olmanız yeterli. Oyuncuların muhteşem performansını da es geçmemek gerek, başrollerde Léa Seydoux ve Adèle Exarchopoulos var. Film dakikalarca süren sevişme sahneleriyle de oldukça fazla konuşulmuştu. Sarsıcı, hayat dolu, capcanlı bir film.</p>
<p><strong>Farewell My Queen:</strong> 2012 yapımı Fareell My Queen, Benoît Jacquot imzalı. Fransız devrim yıllarında ülkedeki çöküşün anlatıldığı bir yapım. Sidonie Laborde ve Marie Antoinnette arasındaki aşkı merkezine alan yapımda başrollerde yine Lea Seydoux var, ona eşlik eden isim ise Marie Antoinnette rolünde Diane Kruger. Sidonie filmde diğer çalışanlar sarayı terk ederken görevini terk etmiyor ve Marie Antoinnette onu çıkarları için kullanmaya başlıyor.</p>
<p><strong>Pride:</strong> Pride/Onur, bu yıl Başka Sinema sayesinde izlediğimiz filmlerden biriydi. Aslen tiyatro yönetmeni olan Matthew Warchus, ikinci sinema filmi Pride’da hem sosyolojik ve psikolojik olarak bakıyor meselesine. 1984 yılında henüz 20 yaşında olan ve gay olduğunun farkında olan Joe, Londra’ya Onur Yürüyüşü’ne katılmak için gelirBir grup genç gay erkek ve lezbiyen ile tanışıp onlarla birlikte takılmaya başlar. Hakları için yürüyüş yapan bu gençler aslında dönemin başbakanı Margaret Thatcher tarafından hoş görülmemektedir. Aynı günlerde maden işçileri de çalışma koşulları nedeniyle grev yapmaktadırlar. Gay grubun içindeki aktivist Mark Ashton ezilen bu iki kanadın birlik göstermesi gerektiğini savunur ve grubunu da gaza getirerek bir İrlanda kasabasına yardım için harekete geçerler. Ortak paydada birleşildiğinde ezberlerin nasıl bozulabildiğine harika bir örnek, mutlaka izlenmesi gereken, cesur bir film.</p>
<p><strong>Milk:</strong> Sevilen yönetmen Gus Van Sant’ın gay hakları konusunda idol addedilen Amerikalı Harvey Milk&#8217;in yaşamını beyazperdeye aktardığı filmi 2008’de vizyona girmişti. Sean Penn’e ikinci Oscar’ını kazandıran film, aynı zamanda en özgün senaryo ödülüne de sahip oldu. Harvey Milk Amerika&#8217;da eşcinselliğini saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi olmuştu. Hem gerçek bir hikaye oluşu, hem Gus Van Sant’ın usta yönetmenliği hem de Sean Penn’in muhteşem performansı için izlenmeyi hakeden bir film.</p>
<p><strong>The Kids Are Allright:</strong> Lisa Cholodenko imzalı yapımı 2011’de izlemiştik. Film, evli lezbiyen çift Nic ve Jules&#8217;un suni döllenme yoluyla sahip oldukları kızları Joni ve oğulları Laser&#8217;ın biyolojik babalarıyla tanışabilecekleri yaşa gelmelerini ve bu tanışmaların nelere yol açacağını konu alıyor. Annette Bening ve Julianne Moore’un filmdeki performansları takdire şayan. Oscar adayı film hiç ödülle dönmese de tüm eleştirmenlerden tam not almıştı.</p>
<p><strong>With Every Heartbeat:</strong> 2011 İsveş yapımı film ülkemizde gösterime girmedi. Amerikan Film Enstitüsü ödülü alan filmi bulursanız kaçırmayın derim. Yönetmen Alexandra Therese Keining, başrolde ise Ruth Vega Fernandez ve Liv Mjönes var. Mia, Tim ile evlenmek üzeredir ve bir doğumgünü partisinde Frida ile tanışır. Frida bir lezbiyendir ve bir süre sonra ikilinin arasında bir ilişki başlar. Mia’nın da Frida’nın da kafası çok karışır çünkü Mia aslında bir lezbiyen değildir ama aralarındaki aşk çok güçlüdür.</p>
<p><strong>Boys Don’t Cry:</strong> Erkekler Ağlamaz diye çevrilmiş, eski bir filmle son verelim seçkimize. Yönetmen Kimberly Peirce ilk olarak 1995 yılında çektiği aynı adlı kısa filmi, 1999’da uzun metraja dönüştürmüştü. Başrollerde Hilary Swank, Chloë Sevigny ve Peter Sarsgaard var. Yaşanmış bir olaya dayanan bu bağımsız film 2000 yılında Hilary Swank&#8217;a &#8220;En İyi kadın oyuncu&#8221; kategorisinde Oscar ve Altın Küre ödüllerini kazandırmıştı, film çeşitli festival ve yarışmalarda bir çok ödüle layık görüldü. Hilary Swank’in hayret verici derecede başarıyla canlandırdığı erkek kıyafetleri ile dolaşan travesti Teena Brandon&#8217;ın gerçeği farkeden erkek arkadaşları tarafından katledilmesini konu alan filmi bu zamana kadar izlemediyseniz muhakkak izleyin. Filmin adının The Cure parçasından geldiğini de hatırlatalım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/ucuncu-cinsin-sinema-devrimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yapayalnız bir Frankenstein</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/yapayalniz-bir-frankenstein/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/yapayalniz-bir-frankenstein/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Sep 2015 14:44:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8036</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay vizyona Bernard Rose yönetmenliğinde bir Frankenstein filmi giriyor. 80’li yılların sonundan beri film çekmekte olan yönetmen en çok 92 yapımı kült film Candyman, 94 yapımı Beethoven’ı anlatan Immortal Beloved ve 97 yapımı Tolstoy klasiği Anna Karenina ile biliniyor. Frankenstein bilindiği üzere 1800’lü yıllarda yazılmış bir roman kahramanı. Romanın yazarı ise dönemin etkili bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay vizyona Bernard Rose yönetmenliğinde bir Frankenstein filmi giriyor. 80’li yılların sonundan beri film çekmekte olan yönetmen en çok 92 yapımı kült film Candyman, 94 yapımı Beethoven’ı anlatan Immortal Beloved ve 97 yapımı Tolstoy klasiği Anna Karenina ile biliniyor.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/CJ8iVccUkAAlDvE.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8037" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/CJ8iVccUkAAlDvE.jpg" alt="" width="599" height="425" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/CJ8iVccUkAAlDvE.jpg 599w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/CJ8iVccUkAAlDvE-300x213.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/CJ8iVccUkAAlDvE-100x70.jpg 100w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/CJ8iVccUkAAlDvE-592x420.jpg 592w" sizes="auto, (max-width: 599px) 100vw, 599px" /></a></p>
<p>Frankenstein bilindiği üzere 1800’lü yıllarda yazılmış bir roman kahramanı. Romanın yazarı ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusu olan Mary Shelley. Edebiyat, felsefe ve siyasetle yakından ilgili olan bu kadının romanında aslında korkudan ziyade felsefe ve toplum eleştirisi var. Frankenstein da genelde sanılanın aksine canavarın değil onun yaratıcısının adı. Canavar aslında yalnız bir karakter ve fakat maalesef, bir yandan da kaçınılmaz olarak, sinemada onun bu yalnızlığından ziyade korkunç olduğu kadar ilginç de olan dış görünüşü baskın oluyor.</p>
<p>Bu kısa Frankenstein hatırlatmalarından sonra biraz da Bernard Rose’un nasıl bir Frankenstein filmi çektiğine bakalım. Rose hikâyeyi modern günümüze adapte etmeyi tercih etmiş. Korku öğesini de biz insanoğlunun en yüksek korku ve takıntılarının üzerinden kurmayı ihmal etmeyerek… Canavarımızı genç oyuncu Xavier Samuel canlandırırken Elizabeth Frankenstein rolünde Carrie-Anne Moss, Victor Frankenstein rolünde ise Danny Huston var. Özel efekt makyözü ise altı kez Emmy adaylığı bulunan Randy Westgate. Bakalım, günümüze uyarlanan bir Frankenstein, hikâyesiyle, görselliğiyle bizi yeterince tatmin edebilecek mi, daha önce çekilen Frankenstein’ların arasında kendine nasıl bir yer edinecek…</p>
<p>Frankenstein uyarlaması sinema filmleri say say bitmez ama biz burada bir kısmını hatırlayalım:</p>
<p>1910’da ilk kez bir kısa film olarak sinema uyarlanması denenmiş. J. Searle Dawley yönetmenliğindeki filmin sadece tek bir kopyası varmış ve 1990 yılında yapılan bir filmde bu filmin bazı bölümleri renove edilerek saklanmış.</p>
<p>İlk uzun metraj Frankenstein ise 1915’te sessiz film olarak çekilmiş.</p>
<p>1920’lerde 30’larda, 40larda özellikle Amerikan yapımı, az olarak da Alman, İtalyan yapımı Frankenstein filmleri çekilmeye devam etmiş. Örneğin 1931 yapımı, James Whale imzalı Frankenstein’da Boris Karloff’un canlandırdığı canavar uzun süre akıllardan çıkmamış. Bu rol, tiyatrocu olan Karloff&#8217;u bir gecede büyük üne kavuşturmuş. Karloff aynı tip rolleri bu filmi izleyen Bride of Frankenstein (1935) ve Son of Frankenstein (1939) filmleriyle de sürdürmüş.</p>
<p>House of Frankenstein, 1944 yapımı bir film. Erle C. Kenton yönetmenliğindeki filmde Frankenstein’ın canavarını 1.95 boyuyla ve başarılı makyajların da yardımıyla Glenn Strange başarıyla canlandırmış.</p>
<p>1957 yılında çekilen The Curse of Frankenstein, Terence Fisher imzalı. Fisher özgün bir Frankenstein çekmek ister, eski filmleri izlemez ve yeni bir senaryo yazar. Makyaj, mekânlar, kanlı sahneler ve hikâyenin kişileriyle ilgili kimi detaylar diğer filmlerden çok farklıdır. Diğer yapımlardan farklı olarak Frankenstein daha ahlak yoksunu, daha çöküntü içinde bir karakterdir. Hayatında gerçek bir aşk da yoktur. Acımasız biridir.</p>
<p>Daha yakın tarihlere gelecek olursak, 1985 tarihli The Bride filmini de anmadan geçmeyelim derim. Ünlü müzik adamı Sting’in oynadığı Baron Charles Frankenstein, canavarına eş olması için Eva adında bir kadın canavar yaratır. Ancak insana kusursuzca benzeyen Eva canavarı reddedier ve olaylar gelişir.</p>
<p>1987 tarihli Fred Dekker imzalı The Monster Squad filminde daha sempatik bir canavarla karşı karşıyaydık (Tom Noonan). Çocukların sevdiği bir canavar oldu o bu filmde. Zira bu film sadece bir Frankenstein filmi değil, tüm canavarların bir araya geldikleri ve çocukların bu canavarları görmelerine karşın ailelerine anlatamadıkları, mizah yüklü bir filmdi ama Frankenstein en çok ilgi çeken karakterlerden biri oldu filmde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Roger Corman ise 1990’da “Frankenstein Unbound” ile Brian Aldiss’in bilimkurgu romanını sinemaya aktarır, böylece ortaya gotik bir bilimkurgu işi çıkar. Konu olarak da, insanlığın yararına üretilmek için tasarlanan bir silah üzerine çalışan bilimadamı, zaman üzerinde sıçrama yaparak kendini 1817 İsviçre’sinde bulur, Victor Frankenstein (Raul Julia) ve Mary Shelley (Bridget Fonda) ile karşılaşır. Senaryoya dahil olan Yaratık (Nick Brimble) kendine bir eş ister ve olaylar gelişir diyelim.</p>
<p>1994 yapımı Frankenstein, İngiliz yönetmen Kenneth Branagh tarafından çekiliyor ve Frankenstein rolünü de o üstleniyor. Yaratık ise ünlü oyuncu Robert de Niro oluyor. Yönetmen romana mümkün mertebe sadık kalıyor, bu yüzden de filmin adını “Mary Shelley’s Frankenstein” koyuyor. Frankenstein’ın karısı olan Elizabeth’i sevilen oyuncu Helena Bonham Carter canlandırıyor. Elizabeth romanda silik bir karakter iken, filmde cesur bir karektere dönüşüyor.</p>
<p>90’lı yıllardan sonra Frankenstein’ın sinema uyarlaması fazla yok. Belki birkaç tv program ya da dizi var konuyla alakalı fakat yine de Frankenstein kimi alakasız filmlerin bile içine yerleşmesini biliyor elbette.</p>
<p>Tabii ki tüm bu filmleri anarken Frankenweenie’yi de atlamamak lazım. 1984’te çektiği kısa filmi 2012’de uzun metraja çeviren çılgın yönetmen Tim Burton’ın dünyasında Frankenstein, bir köpek üzerinden anlatılan sevimli ve fakat acıklı bir hikâyeye dönüşmüştü. Sadık dost Sparky ile Victor&#8217;un arasındaki bağ, köpek ile insanın dostluğundan çok daha ötedir. Fakat Sparky araba kazası sonucu yaşamını yitirir. Victor dostunu kaybetmek istemez.. Okulda fen hocasının, ölü bir kurbağanın kaslarını nasıl elektrikle hareket ettirdiği aklına gelir ve köpeğini de bu şekilde hayata geri döndürür.</p>
<p>Kocaman düz kafalı, boynunda ya da başında cıvatalar olan, aşırı uzun boylu canavar, ilk formunu 30’lu yıllarda almış ve zaman içinde bazı değişimlere uğramışsa da genel bir tipleme olarak insanların akıllarında kalmıştır. Frankenstein aslında insanın Tanrı’yı oynaması ve içindeki kötülükle savaşmasını temsil eder. Fakat bir yandan bilimin ve tıbbın ilerlemesiyle, ölümsüzlük, yeniden canlanma gibi konular konuşulmakta, “böyle bir şey gerçek olabilir mi” kısmı da düşündürmeye devam etmektedir. Eylül sonu vizyona girecek olan Frankenstein’i merakla bekliyoruz.</p>
<p>Melis Zararsız</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/yapayalniz-bir-frankenstein/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Adnan Özgür ve Aylin Aslım ile Adana İşi Röportaj</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/ali-adnan-ozgur-ve-aylin-aslim-ile-adana-isi-roportaj/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/ali-adnan-ozgur-ve-aylin-aslim-ile-adana-isi-roportaj/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Sep 2015 13:15:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Adnan Özgür]]></category>
		<category><![CDATA[Aylin Aslım]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7984</guid>

					<description><![CDATA[Adana İşi filminin yönetmeni Ali Adnan Özgür ve başrol oyuncusu Aylin Aslım ile filmlerini, yolunda giden, fitmeyen her şeyi konuştuk&#8230; Ali Adnan Özgür, merhaba, seninle en son Toprağın Çocukları filmi için kaç saatlik bir röportaj yapmıştık? Ali Adnan Özgür: Öğlen geldin, akşam 21 miydi neydi, saate bakıp şaşırmıştık. Sonra aynı uzunlukta bir röportajı da filmin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Adana İşi filminin yönetmeni Ali Adnan Özgür ve başrol oyuncusu Aylin Aslım ile filmlerini, yolunda giden, fitmeyen her şeyi konuştuk&#8230;</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/aylin-aslım-ali-adnan-özgür-melis-zararsız.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7986" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/aylin-aslım-ali-adnan-özgür-melis-zararsız.jpg" alt="" width="752" height="992" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/aylin-aslım-ali-adnan-özgür-melis-zararsız.jpg 752w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/aylin-aslım-ali-adnan-özgür-melis-zararsız-227x300.jpg 227w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/aylin-aslım-ali-adnan-özgür-melis-zararsız-696x918.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/aylin-aslım-ali-adnan-özgür-melis-zararsız-318x420.jpg 318w" sizes="auto, (max-width: 752px) 100vw, 752px" /></a></p>
<p>Ali Adnan Özgür, merhaba, seninle en son Toprağın Çocukları filmi için kaç saatlik bir röportaj yapmıştık?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Öğlen geldin, akşam 21 miydi neydi, saate bakıp şaşırmıştık. Sonra aynı uzunlukta bir röportajı da filmin ekibiyle yapmıştın.</p>
<p>Evet, çok keyifliydi. Tabii o çok farklı bir projeydi, senin ilk projendi, köy enstitüleri gibi ciddi bir konuydu, senin üzerinde durulmasını istediğin bir konuydu. Erkan Can ile birlikteydiniz o projede. Daha sonra Mazlum Kuzey adlı komedi filmi, ve şimdi yine bir komedi Adana İşi.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Açıkçası Toprağın Çocukları 500 bin gişe yapsaydı ben o konunun üzerinde veya benzer konularda ve türde, yani tarihi ve siyasi filmler çekmeye devam edecektim. Çünkü bence değerli bir konuyu işliyordu Toprağın Çocukları. 60 bin kişi izledi. Daha sonra bir köy enstitüleri filmi daha çekilmişti onun gişesi çok çok düşüktü mesela, yani kendi janrı içinde başarılı oldu aslında. Fakat ne yazık ki ticari olarak bunun bir karşılığı yokmuş. Fakat ben zaten aynı zamanda komedi tarafı olan biriyim yani komedi filmleri çekmek isterdim hep. Eğlenceli bir adam olmaya ve hayatı öyle yaşamaya çalışıyorum zaten.</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Öylesin zaten, pozitifsin.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Ben böyle filmlerini ciddi tonlarla anlatan yönetmenler vardır ya, öyle biri olmak istemiyorum, neşeli olalım, eğlenelim. Benim kız kardeşim doktor biliyorsun. O her gün hayat kurtarıyor, ben her gün hayat kurtarmıyorum, bununla yüzleştim, bu sınavı verdim. Benim eğlenmem, mutlu olmam gerekiyor ki sete de o mutluluğu götürebileyim. Biz alternatif mesleklerde çalışıyoruz, siz de öyle, hiçbirimiz bankada çalışmıyoruz, KPSS’ye girmiyoruz. Hem böyle bir meslek seçip hem de gergin olmak istemiyorum açıkçası. Mesleğimin ve koltuğumun gereği elbette bazen sert olmam ya da daha net yönetmem gerekiyor ama bunun çözümünü de şöyle buldum, akıllı insanlarla çalışarak, karşılıklı iyi anlaşabildiğin insanlarla çalıştığında zaten gerek yok bağırıp çağırmaya. Ben üç filmimde de kimseyle bağırış çağırış bir gerginlik yaşamadım.</p>
<p>Ama senin ekiplerin hep birbirleriyle iyi anlaşan, arkadaşlık kuran, iyi geçinen insanlardan oluştu, ben öyle gördüm.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Evet, ben zaten üç filmimi de aynı ekiple çektim. Mazlum’da sadece görüntü yönetmenim değişti. O da denk gelemediğimiz için. Hatta arada Kümes diye bir filmin yapımcılığını üstlendim, duymuşsunuzdur, onda da aynı kişilerle çalıştım. Kamera arkası ekibi aynıydı.</p>
<p>Sanırım ekibin uyumu, önceden birlikte çalışmış olmak vs, sinemada en önemli şeylerden biri, değil mi?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Elbette, birbirimizin gözüne bakınca anlıyoruz ne istediğimizi. Atilla’yla baya küstüğüm dahi oldu ama birbirimizi tanıyoruz. Saygı ve anlayış var aramızda, bu çok önemli. Oyuncularla da böyle oldu, Erkan Can, Bahtiyar Engin, Serdal Genç. Artık hep birlikteyiz, bunu seviyorum. Bu filmde Aylin Aslım’la da çalışmış oldum, Murat Akkoyunlu ile çalışmış oldum, Ceyda Ateşle çalıştım. Daha önce çalışmadığım oyuncularla ilgili bilgi almak istediğimde iki sorum var: İyi oyuncular mı, iyi huylular mı. İkisi de olunca, tadından yenmiyor. Hilton’da her gün set sonrası gece üçlere kadar oturup sohbet ettiler, bir gün bir anlaşmazlık olmadı.</p>
<p><strong>Aylin Aslım</strong>: Gerçekten de set dışı tüm zamanları birlikte geçirdik ya, çok güzeldi sohbet.</p>
<p>Bu rahatlık mutlaka işinize de yansımıştır, peki filme gelecek olursak?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Ben şimdi sizlere filmimin ne kadar da şahane olduğunu anlatmayacağım. Siz sinema yazarları zaten filmimi izleyince fikirlerinizi bana rahatlıkla söylersiniz.</p>
<p>Benim merak ettiğim şu, filmin hikayesi yaşanmış bir hikayeden yola çıkıyormuş sanırım ama epey de absürd. Bu hikayeyi öğrenip de film yapalım diyen ilk kim oldu yani bu proje nasıl doğdu?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> İki yapımcımız var birisi Emin Demirel, birisi de Bilal Kalyoncu. Bu Emin Demirel’in projesi. Kültür Bakanlığı projesi, bunu yazdırıyor. Emin Demirel, polis muhabiri, eline bu dosya geliyor ve bu dosyadan çok güzel film çıkar diyor, senaryosunu yazdırıyor. Bilal Kalyoncu da büyük ortak olarak giriyor işin içine. 3,5 milyondan fazla para harcandı gerçekten bu işe. 600 arabayla çingene kampı yapıldı. Devasa. Büyükşehir Belediyesi bize hurda bir mezarlık verdi, orayı devasa bir kampa dönüştürdük. Adana’nın da en büyük evlerinde çalıştık.</p>
<p>Adana’da önceden epey araştırma yapılmış olmalı, mekanlar için vs?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Çok önceden gidip araştırmalarımızı yaptık evet, 13 hafta orada kaldılar, çok uğraştılar.</p>
<p>Peki bu filme Adana’yı da anlatan, bir Adana filmi diyebilir miyiz?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Diyemeyiz. Adana’da geçen bir hikaye sadece. Bu arada, mesela bir Adana’lının Adanalı olduğunu tespit etmek artık zor. Şive filan da kalmamış pek. Halktan hatta şu geldi bana, bir dizi var ya o dizideki gibi gösterme bizi, o şiveleri yapma, biz öyle konuşmuyoruz dediler. Gerçekten de şive kalmamış. Şırdancı arkadaşı hatırladı şu an, az şırdan da yemedik (gülüşmeler) Bu bir Adana filmi değil, böyle bir şey vaadetmiş olmayalım. Banka soyduktan sonra çaldığın parayı o bankaya yatırmaya gitmek de başka nerede olurdu onu da bilmiyorum (gülüşmeler) Tesadüfen bankayı soyuyorlar, e zaten bankalara da genel anlamda sinirliler, fakat sonra tüm o paralar o bankaya geri yatırılıyor.</p>
<p>Aslında bu komedi filmi de olsa ister istemez bir mesajı var bence.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Evet, içi dolu bir film, gören bir göz alt mesajları alacaktır, açık açık bilmemne olayları demedik ama göndermeler mevcut. Siyasi bir film hiç değil elbette ama gizli göndermelerimiz var.</p>
<p>Hep çalıştığın oyuncular dışındaki isimler nasıl gelişti?</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Biz Aylin’in zaten hastasıyız. Çocukluğumuzdan beri dersek ayıp olacak ama…</p>
<p>Biz de hastasıyız, ben birlikte büyüdük diyorum.</p>
<p><strong>Aylin Aslım</strong>: İşte bir kadın böyle güzel ifade eder. (kahkahalar)</p>
<p><strong>Ali Adnan:</strong> Ben onunla hep çalışmak istemiştim, kısmet olmamıştı, bu filmde onun canlandırdığı kontes karakteri tam bir psikopat. Fantastik bir hikayesi var. İlginç bir şey denedim o sahnelerde.</p>
<p>Teknik olarak mı?</p>
<p><strong>Ali Adnan</strong>: Evet, tek plan, değişik bir şey denedim, eğlenceli oldu umarım beğenirsiniz. Ezel Akay var mesela, Kontes ve adamlarının başı sıkışınca imdada yetişen adam. Karikatürize karakterler var. Sadece Murat Akkoyunlu ve Melih Selçuk’un canlandırdığı karakterler gerçek karakterler, etraflarında karikatürize bir dünya var. Bu arada Murat gerçek bir doğaçlama sanatçısı. Filmde benim çekerken bile farketmediğim şeyler yapmış, senaryoda hiç olmayan, kurguda farkettim, şimdi söylemeyeyim burada ne olduklarını ama nefis. Komik olduğunu umduğum bir film. Çok komik ama düzenli bir hikayesi de var. İçinde macera var. Sadece gülmekten öleceksiniz diye pazarlanacak bir film değil. Ama güleceksiniz.</p>
<p>Evet, gelelim filmde Kontes’i canlandıran Aylin Aslım’a. Ben seni Son dizisinde izlemiş ve çok beğenmiş, biraz da şaşırmıştım, hiç bu yönünü bilmiyordum çünkü.</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Ben de bilmiyordum. Bu arada Son dizisinde o karakterin ben olduğumu anlayan nadir insanlardansın. (gülüşmeler)</p>
<p>Dizi de sen de çok iyiydiniz. Bir de sinema filminde rol almıştın, belgesel miydi o?</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Reha Erdem’in Şarkı Söyleyen Kadınlar’ında rolüm var. Belgesel gibi hatırlamanı anlayabiliyorum.</p>
<p>Ah evet. Bu oyunculuk denemeleri nasıl başladı?</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Lise yıllarında yeltenip sonra devam ettirmediğim bir isteğimdi aslında. Sonra arkadaşlarımın çektikleri bazı filmlerde sahnedeki müzisyeni oynadığım oldu. Sinema seti böyle birşeymiş diye deneyimlemiş oldum. Son dizisinden önce Ezel’de de bir müzisyen kız rolü vardı ama tarihler uymadığı için olamadı ama deneme çekimleri oldu ve orada seninle mutlaka birşeyler yapacağı dediler, bir yıl sonra da gerçekten o dizide müzisyen kız oldum. Benim girişimim olmadı ama bir şekilde denk geliyor. Reha Erdem de Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı çekerken üç kadın karakteri seçerken mutlaka şarkı yazan ve söyleyen bir kadın olmasını istemiş ve aklına ben gelmişim. O dönem dizi devam ederken dizideki sahneleri seyretmiş. Yani hayatın akışı şeklinde kendimi filmlerde dizilerde buldum.</p>
<p>Kontes karakteri? Adana? Set? Neler söylersin?</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Şanslıydım herhalde, üç sette de düzgün, iyi insanlarla çalıştım, kriz yaşamadım. Ama hep duyardım başka yönetmenlerle ilgili, sürekli bağırıp çağıran, terör estiren, hatta küfürlü yönetmenlerin olduğunu duydum ve onlarla nasıl çalışıyor oyuncular, manyak olmak lazım diye düşünürdüm. Adnan bence bir yönetmende olması gereken iki özelliğe de sahip, yeterince ciddi/otorister, yeterince esprili bir yönetmen. Oyuncuları germiyor ama sorumluluk hissetmelerini sağlıyor. Gayet yapıcı bir yönetmen, karakterinle ilgili saatlerce seninle ilgili konuşabilir, hem oyuncularını hem filmini bu kadar önemsemesi çok iyi. Herşey dozunda.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Ben Ezel Akay’ a bağlıyorum bu durumumu. Hocamdır. Bu söylediklerini ben ondan gördüm, öğrendim. Oyuncularım da çok iyi insanlar. Şimdi Aylin Aslım bir rock star, yüksek egolu olmasını bekleyebilirsin, rolü de zor, o yüzden çok çalıştık, bir de Aylin öğrenmeye çok aç, bu harika bir şey. Rolü üzerine düşünen biri. Keşke şöyle bir şey yapsaydık diye dertlenen biri mesela.</p>
<p>Kontes karakteri nasıl peki, bu fantastikliği, şiddetli bir karakter oluşu merak ediyorum.</p>
<p><strong>Aylin Aslım</strong>: Maskülen, dominant, takıntılı bir karakter. Bunların bir kısmı bende var, belli dozlarda. Tam tersi de var, ama gerekli doneler var. Belki zaten Ali Adnan tanışmadan önce de bunların bende olma potansiyelini sezmiş ve benimle çalışmak istemiş de olabilir.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür</strong>: Tabii kadın, ama sert kadın figürü var Aylin’de. Ben sahnede izlerken setten sonra, aa Aylin kadınmış dedim. (kahkahalar) Biz sette sürekli o sert halini görmüşüz… O feminen hali ne kadar baskındı sahnede.</p>
<p>Eh o da bir sahne değil mi sonuçta Aylin?</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Elbette, müzik sahnesinde de başka bir hal çıkıyor ortaya.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür</strong>: Aylin’le rockçı kız üzerine bir komedi çekmeyi de düşüğnüyorum.</p>
<p><strong>Aylin Aslım</strong>: Bu kadar deneyimsiz birine sette hiç kimse sen de nereden çıktın tavrıyla yaklaşmadı. Önceki setlerde de hep yardımcı olmaya çalıştılar.</p>
<p>Ama o senin isteğini de gördükleri için öyle olmuştur.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür:</strong> Elbette öyle, o kadar işini doğru yapmak isteyen, istekli bir kız ki.</p>
<p>Ekibe giren yeni kişiler de çok güzel denk gelmişler öyleyse.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür: </strong>Tabii ya, mesela Murat Akkoyunlu. Başka işleri vardı, çok son anda geldiler.</p>
<p><strong>Aylin Aslım:</strong> Murat ve Melih’in sette yaşadıkları fiziksel zorluklar da inanılmazdı. Çok zor hava şartlarında. Adana deyip geçmemek lazım, kışı çok sert. Gıkları çıkmadı, titreye titreye oynuyoruz.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür</strong>: Kimse gık demedi, kimse. Surat asan bile olmadı. Bizim karavanımız nerede vs kaprisi yapan olmadı. Keşke sete gelebilseydiniz. Umarım izleyici de sever.</p>
<p>Kaç kopya girecek?</p>
<p><strong>Alli Adnan Özgür</strong>: Valla 200’ün üzerinde salonda gireceğiz.</p>
<p><strong>Aylin Aslım</strong>: Mesela Erkan Can’la karşılıklı bir sahnem var, ben içerden heyecandan ölüyorum, inşallah rezil olmam falan diyorum. Çektik, fakat deneyimsizlik böyle bir şey işte, yakını çektiklerini farketmedim, yakını çekmişler mi ben halbuki şöyle yapacaktım hayallah diye kendi kendime söyleniyorum. Erkan Can duymuş, kızım geçti bittiiii yavrucumm, dedi, tam hayat dersiydi. (kahkahalar)</p>
<p>Tam Erkan Can’lık bir hareket, gözümün önüne getirebildim deyişini.</p>
<p><strong>Ali Adnan Özgür</strong>: Ceyda tam bir kamera kurdu o konuda mesela, soruyor hangi kamerayla çekiyorsun iki F65 ile çektik çok güzel de dijital kameralar kullandık normalde komedi filmleri pek bunlarla çekilmez yani. Ceyda profesyonel o konuda mesela, hangi kameraya hangi lens ışık girdiğini biliyor, tanıyor ve ona göre oynuyor. Oyuncuların çoğu bunları bilmez. Ceyda burada çekiyorsak ellerini kullanmıyor, genel plansa ellerini kullanıyor, geniş ve amorssa, onu çekmiyorsak hiç oynamıyor, sakin sakin söylüyor söyleyeceklerini vs. Çocukluktan beri setlerde olmanın artısı olsa gerek. Melih’in içinde müthiş bir komedyen var. Onun üzerine yürüyeceğim bir sonraki filmde mesela, günlük hayatta çok komik bir adam.</p>
<p>Serdal Genç de senin hep çalıştığın bir isim, farklı rollere girebilen biri, ben çok başarılı buluyorum sence?</p>
<p><strong>Ali Adnan:</strong> Çingene kral, kampın başı, garip bir karakter burada da, ben de çok beğeniyorum oyunculuğunu.</p>
<p><strong>Serdar Akbıyık:</strong> Müzik meselesini değerlendirecek senaryolar gelmedi mi sana Aylin? Şarkı söyleyen bir kadının hikayesi gibi?</p>
<p><strong>Aylin Aslım</strong>: Maalesef, tam tersi, bikini giydirelim, dershaneli filmlerde oynatalım tarzı, sanatla uzaktan yakından alakası olmayan senaryolar geldi ve çöpe attım. Bu nedense doğru değerlendirilemiyor. Ben bu projede bulunduğum için çok mutluyum ve şanslı hissediyorum.</p>
<p><strong>Teşekkürler.</strong></p>
<p><strong> MELİS ZARARSIZ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/09/27/ali-adnan-ozgur-ve-aylin-aslim-ile-adana-isi-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
