<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>güven kıraç &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/guven-kirac/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 07 Jun 2018 17:37:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Güven Kıraç: Şerafettin Garfield&#8217;ın ümüğünü sıkar</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/guven-kirac-serafettin-garfieldin-umugunu-sikar/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/guven-kirac-serafettin-garfieldin-umugunu-sikar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Akbıyık]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2016 18:34:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Ünal]]></category>
		<category><![CDATA[güven kıraç]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kurtuluş]]></category>
		<category><![CDATA[Şerafettin]]></category>
		<category><![CDATA[serdar akbıyık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8532</guid>

					<description><![CDATA[Yılların karikatür kahramanı Şerafettin sinema serüvenine bu hafta çıkıyor. Şerafettin&#8217;in arkadaşı fare Rıza&#8217;yı canlandıran Güven Kıraç ve yönetmenler Ayşe Ünal, Mehmet Kurtuluş bu zorlu macerayı bizim için anlattı. Türk sinemasında animasyon anlamında son dönemde birkaç örnek görsekte bunların kalitesi ve gişede topladığı başarı hep sönük kaldı. Karikatür severlerin ser kahramanı Kötü Kedi Şerafettin bu kaderi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yılların karikatür kahramanı Şerafettin sinema serüvenine bu hafta çıkıyor. Şerafettin&#8217;in arkadaşı fare Rıza&#8217;yı canlandıran Güven Kıraç ve yönetmenler Ayşe Ünal, Mehmet Kurtuluş bu zorlu macerayı bizim için anlattı.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/güven-kıraç-şerafettin-2.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8533" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/güven-kıraç-şerafettin-2.jpg" alt="" width="757" height="992" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/güven-kıraç-şerafettin-2.jpg 757w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/güven-kıraç-şerafettin-2-229x300.jpg 229w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/güven-kıraç-şerafettin-2-696x912.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/güven-kıraç-şerafettin-2-321x420.jpg 321w" sizes="(max-width: 757px) 100vw, 757px" /></a></p>
<p>Türk sinemasında animasyon anlamında son dönemde birkaç örnek görsekte bunların kalitesi ve gişede topladığı başarı hep sönük kaldı. Karikatür severlerin ser kahramanı Kötü Kedi Şerafettin bu kaderi bozacak mı göreceğiz. Filmde fare Rıza&#8217;yı canlandıran Güven kıraç ile yönetmenler Ayşe Ünal ve Mehmet Kurtuluş filmin çekim macerasını bizle paylaştı&#8230;</p>
<p>Kötü Kedi Şerafettin&#8217;le nasıl tanıştınız? Bununla başlayalım.</p>
<p>Güven Kıraç: Yıllar yıllar önce tabii ki çizgiromanıyla tanıştık. Çok sevdiğim, müptelası olduğum bir karakterdi. Bu işe başlamadan önce rüzgarı çok esti, çekilecek, yapılacak diye. Sonrasında aradılar, içinde benim de olmamı istediler. Ben de seve seve içinde bulundum.</p>
<p>Peki tamamıyla animasyon olduğunu, büyükler için yapılmış olduğunu duyduğunuzda bu projeyi nasıl algıladınız? Şüpheleriniz oldu mu?</p>
<p>Güven Kıraç: Ben hangi yaşta olursa olsun her insanın masala ihtiyacı olduğunu düşünürüm. Masala her çağda ihitiyacımız var. Dolayısıyla büyükler için bir şey yapılıyor ollması beni çok etkiledi. Çizgifilm çok zor bir süreç ve dünyada çok başarılı örnekleri var. Anima da zaten Türkiye&#8217;nin en ileri gelen firmalarından bir tanesi. Bu işi Anima yapamazsa kim yapabilir diye düşündüm ve işin içine girdim.</p>
<p>Peki seslendirme, apayrı bir olay. Ne oyunculuğa benzer ne de başka bir şeye. Tamamıyle farklı. Siz bunu nasıl karşılıyorsunuz? Çok tecrübelisiniz sonuçta bu konuda.</p>
<p>Güven Kıraç: Oyuncuların bir supleksi olur. Oyunculuk bir kas gibidir bence. Çalıştıkça güçlenir. Sonunda supleksiniz de değişik işlere gire çıka gelişir. Bu da bizim için yeni bir alan. Dinleyip, anlamaya yönelmek lazım. Zaten oyuncuların da bütün meselesi budur. Önce senaryoyu, sonra yönetmenleri doğru anlamak, doğru kavramak ve beklenilen yaratımı sunmakla görevlidirler. Bizim işimizin özeti bu. Bu bir tiyatroda olabilir, bir televizyonda yayınlanabilir veya bir çizgifilmde sizden beklenebilir. Çok da büyük bir fark yok aslında.</p>
<p>Aslında bunu size sormamın sebebi şuydu, Yeşilçam döneminde, sinema oyunculuğundan bahsedilebilir. Ancak günümüzde, sinema oyunculuğundan bahsetmek çok zor. Çünkü çoğunluk diziden gelen oyuncular. Ancak diziden gelen oyuncuların da oyunculuklarını geliştirmeleri veya bir sinema dili oluşturmaları bilindik sebeplerden dolayı çok zor. Aslında bu seslendirme olayı, oyuncuların da deformasyonlarını ortaya çıkartır mı? Yani oyunculuk manasında bir dil oluşturmak günümüz oyuncuları için bir problem mi? Ve bir problem ise bu seslendirme olayında bu ortaya çıkar mı?</p>
<p>Güven Kıraç: Her oyuncunun bir kariyer yönetiminin olması gerekir. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde kariyer yönetimi meselesi kolay bir şey değil, ekmek parası dediğimiz mevzu yüzünden oyuncular kariyerlerini istedikleri gibi yönlendiremiyor olabilirler. Bu her zaman insanın isteğiyle olamayabiliyor. Bunu bilmek lazım. Bir oyuncuya yüklenirken de bunu bilmek lazım, onu niye yaptın, bunu niye yaptın derken bütün bu süzgeçleri düşünerek ithamda bulunmak lazım. Seslendirme hakikaten çok özel bir alan bazen oyuncu olmanızı da gerektirmeyebilir, bazen oyuncu da olsanız yapamayabilirsiniz. O kadar açık uçlu.</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Türkiye&#8217;de seslendirme konusunda uzmanlaşmış çok güzel seslendirme sanatçıları var, aslında dünyada sayılı ülkelerdeniz seslendirme konusunda. Ki bizde oyuncu olmadan da seslendirme alanında uzmanlaşmış insanlar var, fakat bizim derdimiz şuydu, biz bunu seslendirme işi olarak değil, karakterlere can verme işi olarak gördük. Dolayısıyla karakter oyuncuları karşınızda o karakterleri yaratsın peşindeydikve o yüzden oyuncularla çalıştık ve gani gani karşılığını da aldık.</p>
<p>Güven Kıraç: Bir ekleme yapmak isterim. Bana verilen Rıza karakterine, elbette ki onların yönlendirmesiyle bir yorumda bulunmaya gayret ettim. Benim senaryodan okuduğum şeylerin, beğendiklerini alıp, saklayıp, beğenmediklerini yönlendirerek bir şey yarattılar. Bu yüzden bir oyuncuyla çalışıp, yorum almak istediler ve sonra onun üzerine film yapıldı. Dolayısıyla sadece bir şeyi konuşturmadık. Biz bir şeyi ete kemiğe bürütmeye çabaladık.</p>
<p>Peki Fare Rıza karakteri için ne söyleyebilirsiniz?</p>
<p>Güven Kıraç: Biraz sinirli, mutsuz, hayalleri yüksek, kendi halinden umutsuz, çıtayı yüksek koymuş, farklı şeylere dönüşmek istiyor. Ben çok severek konuştum. Ne bileyim bir kedi filminde fare konuşuyorum.</p>
<p>Peki bu proje size ilk geldiğinde büyükler için bir animasyon olmasını çok önemsedim dediniz. Gerçekten içiniz rahat ede ede, film bittikten sonra filmin bu şekilde bir animasyon olduğunu söyleyebiliyor musunuz?</p>
<p>Güven Kıraç: Tabii ki. Özellikle yetişkinlerin, büyüklerin ve de hikayesini bilenlere ayrıca anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Hiç görmemiş olanlara da, sürprizli yeni bir şey olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Türk izleyicilerinin, Hollywood’dan başka animasyon tecrübesi fazla yok. Bu konuda izleyiciye ne söylemek istersiniz?</p>
<p>Güven Kıraç: Ben izlemelerini isterim, bu tarz filmlerin daha fazla çekilmesini isterim. Çünkü Türkiye’de sinema, sektör olacaksa, komedi de olsun, animasyon da olsun, sanat filmleri de olsun olsun da olsun. Bu tarz bir yapılanmanın oluşabilmesine neden olmuş olur. Animatik filmlerin Türkiye sektörü için çok önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>İlk önce, projenin başlangıcıyla başlayalım, neden bu proje? Başlangıcı nasıl oldu?</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: O kadar eski ki, ne zaman başladığını unuttum. Taa dünyanın güneşten ayrıldığı zaman başladı proje sanırım. O zamanlardan bu zamana o kadar çok şey değişti ki… Aslında ülke değişti. Çok değişti, biz Türkiye’nin ilk animasyon filmini yapmak için yola çıktık, 5. Falanız şu an. Sorun da değil aslında çok mutluyuz. Bizim derdimiz şuydu, dünyada Amerikan animasyonunu taklit eden birsürü film var. Bugün yurtdışına çıktığımızda bir markete gittiğimizde, burada bile vizyona girmeyi başaramamış bir dolu animasyon var. Ancak orada bir formül dünyası var, gidip Amerikan dünyasının formülünü taklit eden bir film yapılsa başarılı olur. Biz böyle yapmak istemedik. Fark edilir bir farklılığımız olsun diye düşündük hep. Özgün olmak istedik. O yüzden de daha kült, birazcık da riskli bir proje olarak bunu çizdik, büyükler için animasyon dedik. Kötü Kedi Şerafettin’i Bülent (Üstün) çizmeye başladığından beri okuyoruz ki Bülent de arkadaşımız. Hastasıyız. Onu Türk halkının bağrına bastığı dönemi hatırlıyorum ben, Şerafettin’in, Garfield’ın ümüğünü sıktığı bir çizimi vardır, insanlar bunu bağrına bastı. Onu bir Türk kedisi olarak bastılar bağırlarına. Dolayısıyla biz bunu komik tarafından yorumlarsak, dünyaya farklı bir kanaldan girmek, fark yaratmak olarak yorumladık ve güçlü bir proje olduğunu düşünüyoruz. Kötü Kedi Şerafettin’in gerçekten dünyayı tırmalama potansiyeli olduğunu gördük ve peşine düştük. Bize sürekli neden çocuk filmi yapmıyorsunuz diye sorular geldi ancak göreceğiz diyorum. Ben buna inanmıyorum. Hem dünyada hem de Türkiye’de izleyicilerin böyle bir filme karşılık vereceğine inanıyorum. Tutkuyla başladı bu yolculuk, sonrasında da o filmi yapabilecek hale gelmeyi bekledik.</p>
<p>Güven Kıraç: Dergilerden çok beslendi bizim neslimiz. Animasyonla da arasında bir bağ vardır. Bizim görsel dünyamız bu şekilde gelişti. Bence o açıdan çok normaldi. Ayrıca konuşan bir kedi var, kocaman kafalı, adam gibi bir kedi. Animasyon yönünden de resmen gel beni yap diyen bir animasyon. Aksiyon var, komedi var ve konuşan hayvanlar var.</p>
<p>Aslında çok zor, siz söylerken belki Türkiye&#8217;de çekilen beşinci animasyon dediniz ama öncesinde çıkan filmlerin hem vizyon hem de izleyici açısından ne hale düştükleri tartışmalı. O manada belki de ilk defa büyük bir olay yaşanacak animasyon sinemasında. Sizin, kendinize has bir tarzınız var evet ama sonuçta bir manga var, Hollywood tarzı animasyon var, Fransız animasyonları var Türkiye için böyle bir şeyden bahsedilmiyor tabii, siz, bu tarzlardan hangisine yakınsınız?</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Bir, dediğim gibi biz biraz kült bir film yapmak istiyordum. Kült film diye bir raf var sinema dünyasında. Size uluslararası dağıtımcımızın bize söylediği bir şeyi söyleyeyim, “Eğer Tarantino bir animasyon yapacak olsaydı, bunu yapardı” diye satıyor. Bunu kastediyorum. Bu çalışıyor ve etkili. Bu durumu önemsiyoruz, ben Japon animasyon sinemasını çok seviyorum, birazcık daha dolu, sadece çocuklara özel olmayan animasyonları çok seviyorum. Biraz böyle belki.</p>
<p>Ayşe Ünal: Ben araya gireceğim. Manga tarzına da yakın değiliz aslında ama şöyle bir benzerlik var; büyükler için animasyon var orada, daha sert filmler çıkıyor. Farklı bir kültür sonuçta.</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Bizim aslında etkilendiğimiz şey, bir dönemin punk kültürü vardır ya, hala denir zaten “Punk is not dead.” Şerafettin aslında Türk bir punk karakteri. Şerafettin’in dünyası da punk zaten. Kült ve punk bir araya çok güzel geldi. Artı yerel bir şey o. Bizim ülkemizde sokakta yaşayan kediler var. O bizi besleyen bir şey. Biz onları konuşturuyoruz, bunlar bizi besliyor. Kentteki vahşi yaşamlarını görüyoruz. Şerafettin de böyle bir şey. Dolayısıyla o da bizi çok heyecanlandırdı.</p>
<p>Hayatımız belki bu tarz şeyleri tüketerek geçti. Ancak yönetmenin, bir animasyondaki görevi nedir? Bunu bana açıklayabilir misiniz?</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Çok acıklı bir şey söyleyeyim size, animasyon yönetmenliğinde, normal yönetmenlikle olan enstrumanların birçok kısmı yok. Oyuncular yok bir kere, ışık yok vesaire. Oyuncuların aslında karakterleri yaratma konusunda çok büyük bir katkısı var ancak biz bakıp şunu yap bunu yap diyemiyoruz. Sadece seslerini alabiliyoruz. Animatörler var ancak onlar oyuncu değiller. Bizde kamera da yok, düz beyaz boşluk var, önce oraya bir sokak koyuyorsunuz, sonra taş, sonra karakter, karakteri hareket ettirecek kemik yapısı, tüyü müyü… her şeyi üst üste inşa etmeniz gerekiyor. Ve farkında değiliz aslında, şu an bu oturduğumuz masada kaç obje var dersem, bardak, masa, çatal vesaire dersiniz ancak şu ortamda bin beş yüzden fazla obje var. Biz o bin beş yüz objeyi alıp, buraya koyup bir şeyler söylemek zorundayız.</p>
<p>Bunu çizerlere söylüyorsunuz değil mi?</p>
<p>Ayşe Ünal: Aslında yüzden fazla insana söylüyoruz. Tek başımıza yapmıyoruz, önce çizerle oturup konuşuyorsunuz, sonrasında sanat yönetmeniyle konuşuyorsunuz o bir şeyler yapıyor. Animatörler var, oyuncu değiller evet ancak oturup referanslardan bir şeyler çıkartıyorlar. Sonuçta referans da bir yere kadar oluyor, biz seslendirmecilere şöyle yürü böyle davran diyemiyoruz, sonuçta stüdyoda kaydediliyor. Güven mesela orada kalsa o sahnede yürümeye çalışsa, yapamaz çünkü mikrofon var o var bu var. Hangi karakterin nasıl hareket ettiğini de animatörler kendilerince çıkartmaya çalışıyorlar. Çok büyük bir ekip, birsürü yaratıcı insan bir şeyler yapıyor ve hepsinin orta yolunu bulmanız gerekiyor.</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Ben şunu söyleyebilirim, ben bütün tanıdığım yönetmenlere, hayatta kısa da olsa bir animasyon filmi, sıfırdan yapmalarını öneririm. Müthiş bir tecrübe bir kere. Sokak yok. O sokağı yaratmak gerekiyor. Müthiş bir yaratıcılık gerektiriyor. Ancak o dünyanın kocamanlığı da adamı aşağı basıyor.</p>
<p>Bakıyorsunuz, bayağı bir çalışma. Çok fazla üretiyorsunuz, animasyoncunun çizdiği şey, sizi pek de ifade etmiyor, o zaman ne yapıyorsunuz?</p>
<p>Ayşe Ünal: Bir daha çiziyoruz.</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Bu bir çizgifilm değil de 3D olduğu için, ilk yaptığımız şey karakteri tasarlamak oluyor. Bunun için ayrı bir ekip var, dolayısıyla bir yandan senaryo tamamlanırken bir yandan da karakterin çizimleri oturuyor. Her şeyde de stilize etmek gerekiyor. Bizim film, Cihangir’de var olan bir yerde geçiyor, aslında o yönden çok şanslıyız ancak o fotoğrafı çekip aynısını çizip kullanmamız gibi bir olay söz konusu değil. Bir stilizasyonu var, onu bulmak da bir şey. Dolayısıyla sürekli inşa ediliyor bu yüzden de yönetmen tatmini çok geç geliyor.</p>
<p>Bütün bu söylediklerimizde birdolu dezavantaj var ancak, enstruman kullanamama konusunda sanırım bütün dezavantajı avantaja çeviren şey sesler. Yani sesler aslında oyuncular. O seslerin hissettirdikleri. Önümüzde büyük bir tecrübe yok, çok yapılmış filmler, endüstri olmuş bir yapılanma yok. Siz bunları nasıl seçtiniz?</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Biz aslında 20 senedir animasyon yapıyoruz. Uzun metrajlı filmimiz hiç yoktu ancak aslında bir animasyon stüdyosu olarak kuruldu burası. Mutfağın en kirli en zahmetli yerinden girdik yani işe. Ancak şöyle söyleyeyim, ben şuna benzetiyorum; Hidayet Türkoğlu’nun buradan çaylak olarak NBA’a gittiğinde şöyle bir farkı vardı, Amerika’dan çıkan çaylaklar 50-100 maçla deneyimlemişken Hidayet Türkoğlu’nun 2500 maç tecrübesi vardı. Buradan çaylak olarak gitti belki ama müthiş bir tecrübeyle gitti. Biz de aslında 20 senedir bunu yapmak için hazırlanıyoruz. Yani 20 senedir yüzlerce reklam filmi yaptık. Bunların bir kısmı beğenildi, bir kısmı öldü. Onu gözlemledik, neden bitiyor vesaire. Reklamcılık çok hor görülür ancak bir sinemacı için çok güzel bir deney alanıdır. Size bir şeyleri gözlemleyip hızlıca bitirmek için kısacık bir süre verirler. İyi de bir kalite ister. Bu kamçıyla çok öğrendik. biz yurtdışına kıyasla küçük kalan bir bütçeyle, aynı kalitede bir şeyler başardıysak, bu tamamen tecrübemizle alakalı bir şeydir.</p>
<p>Tamam, şimdi her şey bitti, isimler geldi Fare Rıza’yı Güven Kıraç seslendirsin dediniz. Bu konularda beraber mi karar verdiniz? Tartışmalar oldu mu?</p>
<p>Ayşe Ünal: Tabii canım beraber karar verdik. Gerçi Güven Kıraç rakipsizdi. Diğer isimler için ise notlar aldık, kim bunun sesi diye kafa yorduk. Favorilerimizi yazmaya başladık. Sonra o karakterlerin üstüne düşündüğümüz insanların seslerini başka yerlerden bulup koyduk ve bu şekilde küçük animasyonlar yaptık. Yapımcılarımız da oldu, büyük bir ekipçe çalıştık. Genellikle şanslıydık aslında. Veya çok ısrarcıydık.</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Bazı isimler hiç şüphesiz geldiler, bazıları ise genellikle hiç dublaj yapmadıklarından dolayı ayak dirediler. Onları da bunun bir dublaj işi olmadığını anlatarak ikna ettik.</p>
<p>Peki, bizim izleyicimizin aslında çok da büyük bir tecrübesi yok, bu anlamda izleyiciye ne söylemek istersiniz?</p>
<p>Mehmet Kurtuluş: Ben aslında seyirci adına bir şey söylemekten çok seyirciden bir şey istiyorum, ben diyorum ki, biz çok büyük bir tutkuyla yaptık bu işi. Ukalaca anlaşılmasın lütfen ama bu Türkiye’deki animasyon sektörünün kaderini değiştirecek bir proje. Bunun ticari başarısından ziyade ses getirmesine bağlı bu. Ve bizim bir arzumuz var, ikinci bir film yapmak istiyoruz. Dolayısıyla gidip görsünler. Bize bu izni verip vermemeye onlar karar verecekler zaten. Gidip izlensin istiyorum yani.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/guven-kirac-serafettin-garfieldin-umugunu-sikar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güven Kıraç: Bu film benim duyarlılığımı artırdı</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2013/12/13/guven-kirac-bu-film-benim-duyarliligimi-artirdi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2013/12/13/guven-kirac-bu-film-benim-duyarliligimi-artirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Akbıyık]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Dec 2013 15:38:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[güven kıraç]]></category>
		<category><![CDATA[Özür Dilerim]]></category>
		<category><![CDATA[serdar akbıyık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6150</guid>

					<description><![CDATA[Güven Kıraç’ın başrolünü oynadığı Özür Dilerim filmi otistik bir gencin dramatik hayatını anlatıyor. Oyuncu filmde canlandırdığı karakter için Mahmut adlı bir genci model almış. Neredeyse Mahmut’la beraber 1 yıl yaşamış&#8230; Bazı filmler vardır gişesinin az olacağı bellidir. Hatta festivallerde bile tÜketilmesi zordur. Durum bu olunca o tür filmlere ne yönetmenler, oyuncular ne de yapımcılar pek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Güven Kıraç’ın başrolünü oynadığı Özür Dilerim filmi otistik bir gencin dramatik hayatını anlatıyor. Oyuncu filmde canlandırdığı karakter için Mahmut adlı bir genci model almış. Neredeyse Mahmut’la beraber 1 yıl yaşamış&#8230;</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6151" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2.jpg" alt="" width="829" height="992" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2.jpg 829w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2-251x300.jpg 251w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2-768x919.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2-696x833.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/güven-kıraç-2-351x420.jpg 351w" sizes="(max-width: 829px) 100vw, 829px" /></a></p>
<p><strong>Bazı filmler vardır gişesinin az olacağı bellidir. Hatta festivallerde bile tÜketilmesi zordur. Durum bu olunca o tür filmlere ne yönetmenler, oyuncular ne de yapımcılar pek yaklaşmaz. Ama sinemamızda koca bir yürek çıkıyor otistik bir gencin ve ailesinin hayatını bütün risklere rağmen sinemaya aktarıyor. İşte o koca yürek Güven Kıraç. Filmin hem yapımcısı hem oyuncusu olan Kıraç yönetmen Cemil Ağacıkoğlu ile imkansız bir işe imza atmış. Belki film çok seyredilmeyecek ama Türk sinemasının cesaretli ve sorumluluk sahibi işlerinden biri olarak hep hatırlanacak. İşte o filmin röportajı&#8230;</strong></p>
<p><strong>İlk önce senaryoyla başlayalım. Senaryoyu Cemil Ağacıkoğlu yazmış, siz senaryoya ne zaman katıldınız, senaryoyu aldığınızda sizi etkileyen şey neydi?</strong></p>
<p>Bu filmin serüveni bundan altı hatta neredeyse yedi yıl önce başladı. 2006 yılında Cemil Ağacıkoğlu benim onun kısa filminde oynamamı rica etti. Ben ikna oldum ve kısa filminde oynadım. Lale Mansur&#8217;la beraber &#8220;İp&#8221; diye bir kısa film yaptık. Kısa filmi yaptığımız zamanda dostluğumuz başladı. Sonra gel zaman git zaman özel yemeklerde sohbetlerde hep böyle sinema konuşur, sinema tartışır, hep geleceğe dair de sinema hayalleri kurardık. O zaman daha henüz hiç uzun metraj filmi çekmemişti Cemil. Fakat büyük bir aşkı, büyük bir sevdası vardı sinemaya karşı, artık fotoğraf ona yetmiyordu. Ve &#8220;Eylül&#8221; filminden önce bu filmin hayalini kurmuştuk birlikte; bir zihinsel engelli filmi yapmanın. Altı yıl önce bunun fikrini birlikte doğurduk sonra o “Ben yazamıyorum” bunu dedi. Öyle akşamdan sabaha boyacı küpü değil bu işler daldır çıkar olmuyor, sonra biz bunu beraber rafa kaldırdık. Dedim ki &#8220;Tamam, bu böyle zorla olacak bir şey değil.&#8221; O arada o &#8220;Eylül&#8221;ü yazdı, &#8220;Eylül&#8221;ü çekti. İlk filmi &#8220;Eylül&#8221; olmuş oldu. Sonra &#8220;Hadi ne yapalım tekrar o eski hayalimizi bir alevlendirelim mi?&#8221; konuşmasını müteakip, &#8220;O zaman ben bir daha buna kapanayım&#8221; dedi. Hikayeyi tartışmaya başladık aramızda. O gitti yazdı, getirdi, okuttu. Bayağı 26 kere falan draft oldu senaryo. Tekrar yazıldı. Sonra da en son bu halinde karar kıldık ve sete çıktık. Serüven bu.</p>
<p><strong>Rol bayağı zor, tam bıçak sırtı bir rol ve sanıyorum bayağı bir hazırlık aşaması gerekiyor, gözlem gerekiyor.</strong></p>
<p>Tabii engelli birini oynamanın yanında zihinsel engelli oynamanın ayrıca kendi içinde bir zorluğu var. Çünkü yürüme engelli, görme engelli insanların üç aşağı beş yukarı tipolojileri aynı ama zihinsel engelli deyince çok geniş bir skala var. Otistikler var, yarı otistikler var, mongollar var, down sendromlular var&#8230; Dolayısıyla siz bunlardan hangisini modelleyeceksiniz? Neyin üzerine yoğunlaşacaksınız? İzmir&#8217;de, Ankara&#8217;da ve İstanbul&#8217;da çeşitli okullara birçoğuna Cemil&#8217;le beraber bazılarına yalnız gittim. Bu çocukların günlük hayattaki davranışlarına ve onların hayatlarını nasıl geçirdiklerine vakıf olmak için, etüt etmek için onlara mesai harcadım bir buçuk yıldan fazla zaman. Okullara gittim, onlarla zaman geçirdim, en nihayetimde &#8220;Mahmut&#8221; diye bir çocukta karar kıldık. Yani ben seçtim ve dedim ki &#8220;Ben Mahmut&#8217;u kendime model olarak alıyorum.&#8221; Hatta Mahmut&#8217;u model alırken de sanki aramızda gizli bir şey olmuş gibi birbirimize baktık ben &#8220;Mahmut&#8221; dedim, &#8220;Evet doğru söylüyorsun&#8221; dedi Cemil de. Ondan sonra bir altı ay da Mahmut&#8217;un evinde asistanlarımız çekimler yaptılar, ben Mahmut&#8217;un evine girdim çıktım. Mahmut nasıl yataktan kalkıyor, tuvalete nasıl giriyor, nasıl yürüyor, kolayı nasıl tutuyor, çayı nasıl karıştırıyor&#8230; Bunların hepsi çekildi, hem çekildi hem de evde bulundum, gözlemledim. Ve kare kare evde aylarca onlara baktım. Çünkü inandırıcılık meselesi var ya, sinema öyle bir şey televizyon dizisinde falan belki küçük bir egzajere yaparsın olur belki ama sinema yemiyor bunu. Benim de zaten sinema yolculuğumda da oyunculuğumun esbab-ı mucibesi biraz böyle doğal oyunculuktan geçiyor. Bir çuval inciri berbat edebilirdim ama bu cesaretli davranışı göstermek durumunda hissettim kendimi. Artık kırk beş yaşındayım bir sürü iş yapmışım ve ben bütün meslek hayatıma bir puzzle diye bakıyorum. Oraya bir parça daha koymaktı benim derdim. Rezil de olabilirdim, ama göze aldım.</p>
<p><strong>Sonucu gerçekten bence de başarılı. İstanbul Film Festivali&#8217;nde seyrettim filmi. Bazı roller vardır oynarsınız ve geçer zaten oyuncu için de doğalı bu fakat bazı roller var söylediğiniz gibi çok geniş hazırlık çok içselleştirme, görsel temas gerektirir&#8230; Böyle rollerden biri bu. Bu noktada size kalan neydi filmden sonra.</strong></p>
<p>Sadece şu oldu, rollerin etkisinde kalan aktörler anlatırlar ya, ben hiç öyle bir aktör olmadım. Oyuncular bu melekeleri geliştiği için seneler içerisinde çok çabuk girip çıkarlar, çeşitli ruh hallerinden ruh hallerine ve bedenlere. Ama şunu bıraktı mesela artık daha duyarlı hale geldim. Eskiden daha sıradan olan bir şey benim için artık öyle değil. Şimdi otizmli ya da zihinsel engelli bir çocuk gördüğümde bir haber okuduğumda bendeki etkisi daha farklı oluyor. O büyüteç bende takılı kaldı.</p>
<p><strong>Filmin konusu itibariyle kendi içinde zorluğu ortada. Özellikle de bizim piyasamızda, gündemimizde. Bu aslında onu daha da tüketilmesi zor hale getiriyor. </strong></p>
<p>Bu ilktir Türkiye&#8217;de. Daha önce zihinsel engelli eksen karakter olduğu bir iş yok. &#8220;Abim&#8221; diye bir iş var bildiğim kadarıyla, seyretmedim ben. Ama onun senaristi de benim arkadaşımdır ben kendisine bu projeyi anlattığımız zaman &#8220;Güven abi&#8221; dedi, &#8220;Biz bu projeyi yaptık ama biz &#8216;Rain Man&#8217; taklidi bir şey yaptık&#8221; dedi. Biz de tamamen bundan kaçarak tam zıt yönde gittik.</p>
<p><strong>Bu tür yapımlar aslında festivallerde çok beğenilen ve performansı ödüllendirilen yapımlardır. Fakat İstanbul Film Festivali&#8217;nde kadın oyuncuda ödül aldı, odak oyuncu tamamen sizsiniz halbuki ve çok başarılı bir performanstı. Yani neredeyse festivallerde bile gözden kaçırılabilir bir ağırlığı olduğunu düşünüyor musunuz filmin?</strong></p>
<p>Filmin temposuyla ilgili olabilir, seçimiyle ilgili olabilir, içine soktuğu o kasvetli dünyayla ilgili olabilir. Ama ben festivalle ilgili hayıflanma defterini çoktan kapattım. &#8220;Kavşak&#8221; zamanında. O yüzden de artık ne festivallerden bir şey almak, ne de festivallerden bir şey alamamak bende bir şey yaratmıyor. Çünkü oranın çok subjektif olduğunu biliyorum. Kendim de yaptım zaten jüri üyeliği. Dolayısıyla o benim için kıymeti olan bir şey olmaktan artık çıktı. Öyle desem daha doğru olur yani. Orada taltif edilmek de, taltif edilmemek de aslında aynı yerde duruyor benim için.</p>
<p><strong>Sizin isminiz çok ilginç bir isim? Neden? Komedyenler vardır, bütün dünyada da böyle, kariyerlerini yaparlar ondan sonra da bir drama oyunu oynarlar, Peter Sellers mesela en sonunda bir drama oyunu oynar. Tam tersi dram oynayan oyuncular da bir değişiklik olsun derler komedi oynarlar. Ama sizin kariyerinizin başından itibaren atlama taşı gibi, komedi, dram, komedi, dram hepsi var. Bu çeşitliliği nasıl sağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Şimdi benim kendi edindiğim bir şey var, konservatuarda talebeyken başlamış durumda. Ben daha okurken kararını vermiştim ki eğer becerebilirsem, eğer yapabilirsem, bin bir surat olmak istediğimi düşünürdüm kendi açımdan. Çünkü doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Bertolt Brecht&#8217;in bir şiiri vardır orada öyle der oyuncuları tarif etmek için, &#8220;Çıkın gün ışığına değişebilenler&#8221; Dolayısıyla bizim oyunculuk mesleğinin trick’i değişmek. Değişemediğiniz hemen hemen her şeyi aynı oynamaya başladığınız gün bir şey ters gidiyor demektir. Mutlak surette böyledir bu. Dolayısıyla ben bu değişimi iyi hissedebildiğim filmler seçiyorum. O yüzden bu kadar büyük zikzaklar çiziyorum. O zaman mutlu oluyorum, o zaman bu işin tadına, keyfine varıyorum, &#8220;Ben oyunculuk mesleğini yapıyorum&#8221; lezzetini alıyorum kendimde. Zaten seyredenler beni seyredenler için de bunu sunduğumu düşünüyorum ne kadar beceriyorsam tırnak içinde. Bu beni keyifli hale getiriyor, bu beni provoke ediyor, her rolümün bir öncekinden kilometrelerce uzakta bir karakter olması. Kollarımdaki kılları kestim bir eşcinseli oynadım &#8220;Anlat İstanbul&#8221;da sonra sakal bıraktım &#8220;Hacivat Karagöz&#8221; filmini çektim, sonra o sakalı daha da uzattım sekiz ay kadar &#8220;Takva&#8221; filminde bir din görevlisini oynadım. Sonra &#8220;Kirpi&#8221; filmini çektim. Bütün bunlar aslında bana oyunculuk mesleğini keyifle yaptıran şeyler. Çünkü değişim var içlerinde. Ben hiçbir zaman &#8220;Güven Kıraç komedi oyuncusudur, Güven Kıraç dramatik bir oyuncudur&#8221; döngüsüne hapsedilmek istemedim çünkü öyle olmasını doğru bulmuyorum.</p>
<p><strong>1999&#8217;dan beri neredeyse her yıl bir sinema filminiz var.</strong></p>
<p>97&#8217;de başladı benim sinema maceram. Zeki Demirkubuz&#8217;un &#8220;Masumiyet&#8221; filmiyle. 97&#8217;de çektik, 98&#8217;de vizyona girdi. 98&#8217;den bu yana da evet doğru yirmi küsur tane falan olması lazım</p>
<p><strong>Neredeyse bütün oyunculara baktığımda genel itibariyle bunun böyle olmadığını görüyoruz artık sinema oyunculuğu denen şey rafa kalkmış durumda. Daha fazla dizi ağırlıklı. Sizin kariyerinize baktığımız zaman ise daha farklı bir durum söz konusu. Bu biraz planlı programlı bir tercih mi?</strong></p>
<p>Tabii bu bir tercih. Bütün yeteneklerin yönetilmeleri gerekir, bütün yeteneği olan insanların bir stratejileri olması gerekir. İster bunları kendileri belirlesinler, isterlerse bir ekiple birlikte çalışsınlar. Biz çok güzel bir ekip çalışması içerisindeyiz. Menajerim falan. Bir şeyi okuyoruz, tartışıyoruz, nasıl olur, niçin yapalım, niçin yapmayalım… Bütün bunlar bir yol haritası çıkartıyor insana. Dolayısıyla önce bunun stratejisini kurmak, sonra da profesyonel bir ekiple adım adım çalışmak&#8230;</p>
<p><strong>Bu filmin sizin için bir özelliği de yapımcı olmanız. Çok riskli bir filmin yapımcısı olmak başka bir cesaret.</strong></p>
<p>Yani ucunda ölüm yok diye düşündüm. Zaten küçük bir film. Küçük bir bütçeyle çektik. Bizim çok canımızı yakmayacak boyutta dolayısıyla da bu kadar küçük bir risk alınabilirdi zaten. Kaldı ki büyük riskler de aldım hayatımda ama yapımcı olarak büyük bir riskle başladım desem yalan olur. Yani film seçimi olarak büyük bir riskle başladım ama maddi olarak bizi çok üzecek bir şey yok burada yani.</p>
<p><strong>Peki yapımcılık tecrübenizden, bir film bile olsa, bundan sonrası için nasıl bir bakış açısı kazandınız?</strong></p>
<p>Becerebilirsek, eşimle birlikte yapıyoruz. Bu filmi de birlikte yaptık Başak Kıraç&#8217;la. &#8220;Yol Yapım&#8221; şirketimizin ismi, inşallah uzun bir yol yürür. İki yılda bir becerebilirsek bağımsız hikayeler çekmek istiyoruz.</p>
<p><strong>Biraz da Başka Sinema’dan bahsedelim çünkü her bağımsız filmin röportajında derdimiz sinema salonunun bulunmaması. </strong></p>
<p>Ben bunu yıllardır hep söylüyorum zaten.</p>
<p><strong>Hatta sinema salonu bulamadığı için röportajını yapıp, bir hafta sonra filmin vizyona girmediği haberleriyle karşılaştık. Bu sistemi nasıl buluyorsunuz? Ne kadar destekliyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok doğru buluyorum çünkü şöyle bir şey var Türkiye&#8217;de, tuhaf bir denklem var, festivaller doluyor. Art House dediğimiz kabaca sanat sepet işleri sineması dediğimiz filmler görüyoruz ki festivallerde büyük bir ilgiye mazhar oluyor. İstanbul Film Festivali bir liste açıklıyor, inanılmaz güzel Art House işler var ve bilet yok insanlar kapı çerçeve kırıyorlar sabah ilk seanstan itibaren. Demek ki bu aslında bize bir şey söylüyor. Aynı film vizyona giriyor gitmiyorlar. Demek ki biz sanat sepet hikayesinde biraz festival işlerini seviyoruz. O kuyruklar, o sosyalleşme&#8230; Bence M3 Film şirketi belki de buradan hareket etti. Bir festival havasında bunu sundu. Çok akıllıca bir strateji. Bütün bu sinemanın içinde Başka Sinema adı altında vizyona girecek filmler seans usulüyle 45&#8217;er seans oynayacaklar. Her film 45 seanslık süresini yavaş yavaş düşe düşe küçük salona inerek tamamlayacak yolculuğunu. Ama böylelikle bir buçuk ay afişte kalmış olacak. Eskiden bir hafta içerisinde bizim afişimizi söküp atıyorlardı. Dolayısıyla bu bir soluk getirdi. Festival bence buna ilham oldu.</p>
<p><strong>Geçen yıl Anadolu&#8217;daki üniversiteleri dolaşırken şöyle bir problemle karşılaştım. Bu sinema bulamayış en çok İstanbul&#8217;da dillendiriliyor ama Anadolu&#8217;da eski sinemalar yıkılıp yerine AVM&#8217;ler yapıldığı için büyük şirketlerin sinemaları var. Artık eski sinemalar kalmadı. Anadolu’dakiler, üniversiteliler bağımsız filmlerle buluşamıyor. Bunlar için &#8220;Pilot üniversite&#8221; seçilip filmlerin gösterilmesine destek verir misiniz?</strong></p>
<p>Tabii ki verilir bu arada da daha önce Malatya Film Festivali&#8217;ni yapan Ali diye bir arkadaşımız vardı. O da mesela &#8220;UniFest&#8221; diye bir şey yapıyor. Üniversitelerde festival yapıyor, öyle bir şey geliştirdi. Belki onlara yapımcılar filmlerini verirler ve o üniversiteleri dolaşır. Öyle bir şey de yapılabilir mesela. Üstelik oralara oyuncu ve yönetmen kadrolarıyla da gidilip söyleşilerle beraber desteklenebilir. Bizim de kendi mecramızda bir şeyleri zorlamamız lazım elbette.</p>
<p><strong>Sinema oyunculuğu, sinemadan gelme, sinemada tecrübe edinme bunlar çok zor çünkü bir yandan tiyatro ve dizi oyunculuğu devam ediyor. Bu noktada siz Türk Sineması&#8217;na baktığınızda şu dönem oyunculuk adına umut duyuyor musunuz? Çünkü genç oyuncuların hepsi dizi dünyasında tecrübelenmek zorunda ve bunun bir sakatlanma yarattığı da gerçek.</strong></p>
<p>Oralar çok karışık şeyler tabii mecburiyetler var insanların hayatlarında, onları da anlayabiliyorum. Dizi dediğimiz duvara hepimiz toslamak zorunda kalıyoruz yer yer. Kaldı ki benim de şuanda içinde olduğum bir dizi çalışması var. O Türkiye&#8217;nin bir gerçeği. Belki de dünyanın gerçeği. Ama dünyada şöyle oluyor, onları biraz etüt etme şansım oldu. Mesela Almanya için söyleyebilirim bunu. Almanya&#8217;da kesin bir çizgiyle ortadan ikiye ayrılmış bulunmaktadır. Sinemaya iş yapan aktörlerle televizyona iş yapan aktörler. Bazen ufak ufak birbirlerine kızıverdikleri olur. Büyük aktörler mesela sinemadaki challenge olsun diye gidip bir sitcomda oynarlar mesela. Ama onlar çok değildir. Ama Türkiye&#8217;de ne yazık ki sap saman, her şey birbirine karışmış durumda. Bir de sektör olmadığı için, bir endüstri olmadığı için sinema, dolayısıyla kendi kurallarıyla çok iyi işleyen bir çark halinde olmadığı için de bir sürü yerden herkesi kullanıyor. Televizyon zaten büyük bir kazan ve oraya her gün bir şey atmanız lazım, insan öğütüyor. Televizyondan asla kariyer olmaz. Televizyonda, varsanız varsınız. Televizyon dizisi yaptığınızda kapı çerçeve kırsa o dizi, o dizi bittiğinde siz de bitersiniz. Yarına da kalmazsınız. Genel geçer bir şeydir.</p>
<p><strong>Film ayın 20&#8217;sinde vizyona girecek. Gelen izleyiciye sizin söyleyeceğiniz, benim size sormadığım bir şey var mı?</strong></p>
<p>Biz çok enteresan bir konuya kameramızı doğrulttuk. Çok naif bir yer, bir insan hikayesi. Sonuçta sinemada insan hikayeleri anlatılıyor, biz de küçük naif bir insan hikayesi anlattık. Lütfedip gelirlerse mutlu oluruz. Kardeşim filmdeki kardeşimi oynadı. O da konservatuar mezunudur, oyuncudur.</p>
<p><strong>Performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok da acımasızımdır, beğenmesem emin ol ki söylerdim. Onun geleceğinin parlak olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Daha önce bir aile mesleği miydi oyunculuk?</strong></p>
<p>Yok ben açtım yolu, ön tekerleğin izinden arka tekerlek gelir ya o biraz daha şanslı oldu bu konuda. Ben çok mücadele verdim çünkü aile içerisinde falan o zamanlarda. Gökhan için daha kolay oldu hayat. Ama tabii hayat herkesin kendi yolculuğudur. O kadar da kolay olmuyor. O da şimdi Güven Kıraç ağabeyi diye kendi içinde ayrı bir sıkıntı içerisinde. Aynı mesleği seçmiş olmanın ona da yüklediği şeyler var. Benim açımdan da onun benim mesleğimi seçmiş olmasının bana yüklediği şeyler var, ben de çok tedirginim. Çok acımasız ve zor bir meslek çünkü.</p>
<p><strong>Biraz da Almanya’dan bahsedelim sizin yurtdışı bağlantılarınız da çok önemli birçok yabancı yapımda da rol alıyorsunuz. Bu aslında birçok oyuncunun hayali ama başarabilen çok az. Nasıl başladı bu süreç?</strong></p>
<p>Duvara Karşı filmiyle oldu diyebilirim. Fatih’le (Akın) çalıştık Duvara Karşı’da çok da seviştik, sonradan çok dost olduk zaten. O sonra arkasından bir film daha yazmıştı “Kebab Connection” diye, orada da Almanca oynadım. Oradaki yapımcılarla aramız çok iyiydi, hala da iyidir, sevdiler beni. Sonra arkasından bir İsviçre filmi geldi, sonra arkasından bir Amerikan filmi geldi, sonra Kiev’de bir film yaptım. Bu işler şöyle, bütün aslında kariyer için bunu söyleyebilirim, bir iş yaparsınız eğer işinizi iyi yaptığınız size söyleniyorsa mutlaka birileri daha sizinle çalışmak ister. Bu iş öyle, biraz da talih işi, şans işi. Fatih belki biraz şansım oldu dolayısıyla Duvara Karşı’da oynamak, Duvara Karşı’nın Altın Ayı alması bizi televizyon ve sinema içerisinde hakikaten değişik bir yere konumladı. Bunu söylemek lazım. Dolayısıyla o bizim önümüzü açtı, ondan sonrası da bizim kendi kişisel gayretimizle, Ayşe Barım’ın yardımlarıyla, benim gayretimle filmler birbirini kovaladı.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2013/12/13/guven-kirac-bu-film-benim-duyarliligimi-artirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
