<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deniz Uğur &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/deniz-ugur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 17:11:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Deniz Uğur: Yaramazlık yapıyorlar, pot kırıyorlar, sakarlık yapıyorlar</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/deniz-ugur-yaramazlik-yapiyorlar-pot-kiroyorlar-sakarlik-yapiyorlar/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/deniz-ugur-yaramazlik-yapiyorlar-pot-kiroyorlar-sakarlik-yapiyorlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Akbıyık]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2017 09:48:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Uğur]]></category>
		<category><![CDATA[Hep Yek 2]]></category>
		<category><![CDATA[serdar akbıyık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9589</guid>

					<description><![CDATA[Hep Yek 2 filminin güzel yıldızı Deniz Uğur komedi filmlerinin daha çok erkekler üzerine kurulmasının sebebi olarak, &#8221; Toplumumuzda hayatın içinde çatışma yaratan, yaramazlık yapan, pot kıran, sakarlık eden genellikle erkekler olduğu için belki de komedi filmlerine daha çok malzeme oluyorlardır&#8221; dedi&#8230; Deniz Uğur sinemamızın ve dizilerin aranan oyuncusu. Uğur sadece bunla da yetinmiyor. Seslendirme, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hep Yek 2 filminin güzel yıldızı Deniz Uğur komedi filmlerinin daha çok erkekler üzerine kurulmasının sebebi olarak, &#8221; Toplumumuzda hayatın içinde çatışma yaratan, yaramazlık yapan, pot kıran, sakarlık eden genellikle erkekler olduğu için belki de komedi filmlerine daha çok malzeme oluyorlardır&#8221; dedi&#8230;</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/deniz-uğur-2.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9592" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/deniz-uğur-2.jpg" alt="" width="692" height="992" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/deniz-uğur-2.jpg 692w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/deniz-uğur-2-209x300.jpg 209w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/deniz-uğur-2-293x420.jpg 293w" sizes="(max-width: 692px) 100vw, 692px" /></a></p>
<p>Deniz Uğur sinemamızın ve dizilerin aranan oyuncusu. Uğur sadece bunla da yetinmiyor. Seslendirme, tiyatro, ve diğer meşguliyetlerini başarıyla beraber götürüyor. Son filmi Hep Yek 2&#8217;de bir tetikçinin baskın eşini canlandıran yıldız &#8220;filmi çok sevdim. Özellikle senaryosu çok iyi yazılmıştı. İnsanlar bu kötü günlerde biraz gülmek istiyorlarsa buyursunlar bu filme gelsinler&#8221; dedi.</p>
<p>Senaryo size geldiğinde sizi etkileyen şey ne oldu?</p>
<p>Hikayenin sürükleyici ve eğlenceli olması. Renkli karakterler yaratılmıştı, diyalogları ustalıkla yazılmış, matematiği iyi kurulmuştu. Alışılmış kalıpların dışında bir rol oynayacağım için de cazip geldi bana.</p>
<p>Rolünüzü biraz anlatabilir misiniz?</p>
<p>Aslı, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen kıskanç ve dominant bir kadın. Oysa iyi bir aile babası, hatta pısırık bir eş gibi görünen kocası Kerim, alemde &#8220;Manyak&#8221; lakabıyla tanınan, herkesin korktuğu bir kiralık katil. Aslı&#8217;nın hikayesinde komedi bu yanlış anlaşılmadan çıkıyor. Kerim, Aslı ve oğulları Ruhi, üçü birlikte tuhaf, sinir bozucu ve komik bir aile oluşturuyorlar.</p>
<p>Dizilerdeki rollerinizden farklı olarak oynadığınız filmlerde komedi yapımlarının ağırlığı görünüyor. Bu bir tercih mi yoksa öyle mi rast geldi?</p>
<p>Aslında en sevilen dizilerimden bazıları komedi-dramaydı. Sahte Prenses ve Umutsuz Ev Kadınları gibi. Bir süredir sinemalarda en çok talep gören filmler komedi filmleri oldu sanırım, bu yüzden gelen teklifler de çoğunlukla komedi türünde projeler oluyor. Toplumsal bir ihtiyaç olmalı bu, insanlar gülmek istiyor.</p>
<p>Yeşilçam komedisi trajikomik bir yapıya sahiptir. Halbuki 2000 sonrası komediler daha çok absürt komedi. Siz hangisini tercih edersiniz? Filminizi hangi kategoriye koyuyorsunuz?</p>
<p>Absürt komedi. Aynı zamanda da suç filmi tabii. Ben absürt komediyi çok seviyorum. İnsana özgürce beyin fırtınası yaptırıyor, çağrışımlarla ilham veriyor. Yeraltı dünyasında Kedi Arif diye çok tehlikeli bir baba olması ve bu adamın oğlu yerine koyduğu kedisi Hamdi&#8217;nin yanlışlıkla kurşunlanması üzerine intikam yemini etmesi, bütün mafya babalarının Arif&#8217;e ayıp olmasın diye mecburen kedinin cenaze törenine gitmesi&#8230; İşte tüm bunlara inanabildiğimiz bir dünya bana çok naif ve eğlenceli geliyor.</p>
<p>Oynadığınız rolde bir mafya patronunun baskın eşini canlandırıyorsunuz. Role hazırlanırken nelerden yararlandınız.</p>
<p>Aynen öyle. Aslında tehlikeli bir mafya tetikçisinin eşiyim ama bunun farkında değilim. Ben eşimi iş adamı sanıyorum. Ona gelen gizemli telefonlardan, zaman zaman ortalıktan kaybolmasından kuşkulanıyorum. Çapkınlık yapıyor sanıyorum. Aslında gerçekte, böyle bir durumda bir kadının verebileceği normal tepkileri veriyorum filmde. Ama o kadar ölçülü değilim. Filmin tarzı beni minimal davranmak zorunda bırakmadı, bu da keyifli bir değişiklik oldu benim için. Gözlük takan, saçını topuz yapan, jilet gibi giyinen, topuklu ayakkabıyla kendini yollara vurup kocasının peşinden giden ve akvaryumdan çıkıp kendini okyanusta bulmuş gibi şaşkın, ezberi bozulmuş bir karakter çıkarmayı düşündüm. Sinirlendiğimde soru cümlelerini tekrarlayarak pekiştiriyorum, altını çiziyorum. Jestlerim daha keskin. Başöğretmen gibiyim, biraz gıcığım yani.</p>
<p>Filminizde erkek karakterler baskın. Özellikle komedi türünde kadın sanatçıların geri planda kaldığını düşünüyor musunuz?</p>
<p>Bazı senaryolar da kadın karakterler üzerine kuruluyor. Toplumumuzda hayatın içinde çatışma yaratan, yaramazlık yapan, pot kıran, sakarlık eden, zaaflarına yenilen, yani çocuksu davranan genellikle erkekler olduğu için belki de komedi filmlerine daha çok malzeme oluyorlardır.</p>
<p>Yeşilçamla aranız nasıl, eski Türk filmlerini sever misiniz?</p>
<p>Severim tabii. Herkes gibi çocukluğumu ve ailemi, içimi ısıtarak hatırlatır bana.</p>
<p>Türk sinemasında etkilendiğiniz kadın oyuncular kimlerdir?</p>
<p>Güzel fiziği, asil vücut dili ve ölçülü oyunculuğla Hülya Koçyiğit hep favorim olmuştur.</p>
<p>1980 ve 90’ların ikinci yarısına kadar sinemamızda feminizmin etkisi gözükür. Bunun faturasını ödeyen (Müjde Ar, Nur Sürer) oyuncularımız var. Fakat 2000 sonrası bu anlamda sinemamızda bir geriye adım atıldığını düşünüyorum. Bir kadın oyuncu olarak buna katılıyor musunuz? Bu tür rolleri oynamanın risklerini göze alır mısınız?</p>
<p>Toplumsal değişim süreklilik arz eder, yani yeni akımlar her zaman çıkar, sonra başka bir şeye doğru evrilir, yerine yeni akımlar gelir. Ben senaryonun hangi fikri savunduğundan çok dramaturji açısından başarılı olup olmamasıyla ilgilenirim. Nasıl bir rol oynarsanız oynayın, ortadaki tek risk onu inandırıcı kılamamak, yani başarısız olmaktır. Oyuncu, kendisine oyun imkanı veren, kırılma noktaları ve dönüşümü olan, yani iyi yazılmış her senaryoda oynamak ister bence. İyi yazılmış senaryo çok sık rastlayabildiğimiz bir şey değil.</p>
<p>Artık oyuncular mesleğe sinema yerine dizi setlerinde başlıyor. Bunun genç bir oyuncu için yıpratıcı olduğunu düşünüyormusunuz? Bu anlamda bir sinema dili oluşturmak mümkün mü?</p>
<p>Sinema dilini oluşturan yönetmendir diye düşünüyorum. Biz onun kurduğu dünyayı işletecek olan çarklarız. Bugünün dizi setleriyse, eski Yeşilçam&#8217;ın devamı bence. Seri üretim yapılıyor, geniş kitlelere ulaşıyor, yeni yıldızlar yaratılıyor filan. Sinema filmleri, gişe filmi dahi olsa halkın bütününü değil, orta sınıf diyebileceğimiz belli bir kesimi ilgilendiriyor daha çok. Yani hiçbir şeyi eski referanslara dayanarak düşünemeyiz, şimdiki koşullar farklı.</p>
<p>Sizin dizi ve sinema filmleri dışında seslendirme yaptığınızı da görüyoruz. Animasyon filmlerinde sesinizi kullanıyorsunuz. Bu farklı bir yetenek olarak algılanabilir mi?</p>
<p>Dünya standartlarında oyunculuk eğitimi almış herkesin iyi bir kulağı olması gerekir ve seslendirme yapabilmelidir bence. Belki kimilerinin ses rengi daha özellikli oluyor ve seslendirmede bu tercih sebebi sayılıyordur. En çok Charlize Theron ve Angelina Jolie performanslarının Türkçe seslendirmesini yaptım, çok zevkli bir iş bu.</p>
<p>Tiyatro çalışmalarını geriye bırakmadınız ve oyunlarınızı görüyoruz. Tiyatro, kariyeriniz için ne ifade ediyor?</p>
<p>Tiyatro, bizi disipline sokar ve sürekli parlatır. Sahnede olmak, hiç bitmeyen bir eğitim gibi. Her oyunda farklı insanlardan canlı tepkiler alıyorsunuz, kendinizin daha çok farkında olduğunuz bir alan olamaz. Genç kalmak istiyorsak, sadece fiziksel açıdan değil, ruhumuzu ve zihnimizi de güncellemek istiyorsak tiyatrodan kopamayız.</p>
<p>Bütün bu saydıklarımız dışında bir aileniz de var,çocuklar ve özel hayat. Bir oyuncu bütün hayatına etki eden böylesi bir meslekle nasıl başa çıkmalı? Genç oyunculara öneriniz var mı?</p>
<p>Ailemle birlikte olmak benim en temel, insani hakkım olduğu için bunu oyunculukla birlikte sürdürülen ikinci bir iş gibi görmüyorum. İş programı vardır, görevin biter, özel hayatına geri dönersin. Belki aylaklık edecek boş zamanın kalmaz ama böyle bir şeye de ihtiyacımız yok zaten. Genç oyunculara ne önerebilirim, bilmiyorum. Biliyorsunuz biz &#8220;X&#8221; kuşağıyız. Bizden sonra gelen &#8220;Y kuşağı&#8221;nın hatta yetişmekte olan &#8220;Z kuşağı&#8221;nın çok daha farklı bir yapıları var ve belki de bu zamanda nasıl hareket edecekleri konusunda en doğrusunu şimdi onlar biliyorlar&#8230;</p>
<p>İzleyiciler için filmle ilgili benim size sormadığım ama sizin söylemek istediğiniz birşey var mı?</p>
<p>Bizi bunalıma sokmak isteyenlere inat, sinemaya gidin ve gülün. Moral motivasyon bizim her şeyimiz. Ruhumuzu besleyip kendimizi iyi hissedemezsek biteriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/deniz-ugur-yaramazlik-yapiyorlar-pot-kiroyorlar-sakarlik-yapiyorlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanatlanıp kafesten uçanlar…</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/01/22/kanatlanip-kafesten-ucanlar/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/01/22/kanatlanip-kafesten-ucanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jan 2015 15:13:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Uğur]]></category>
		<category><![CDATA[One Flew Over The Cuckoo’s Nest]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7242</guid>

					<description><![CDATA[“One Flew Over The Cuckoo’s Nest” filmini bilmeyen yoktur. Ken Kesey’in ünlü romanı sinemaya uyarlanmış ve 1975 yılında yönetmen Milos Forman’ın bu eseri Oscar yağmuruna tutulmuştur. Bununla da kalmamış, kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Tabii filmde Mc Murphy rolünü oynayan gencecik Jack Nicholson’a da [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“One Flew Over The Cuckoo’s Nest” filmini bilmeyen yoktur. Ken Kesey’in ünlü romanı sinemaya uyarlanmış ve 1975 yılında yönetmen Milos Forman’ın bu eseri Oscar yağmuruna tutulmuştur. Bununla da kalmamış, kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Tabii filmde Mc Murphy rolünü oynayan gencecik Jack Nicholson’a da o yıllarda aşık olmayan kalmamıştır. “Guguk Kuşu – Kafesten Bir Kuş Uçtu” tiyatroya da adapte edilip defalarca sahnelenmiş, elbette her seferinde seyirciyi etkisi altında bırakmıştır… Ve bu eserin 2014’te Çolpan İlhan &amp; Sadri Alışık Tiyatrosu’nda sahneleneceğini duyunca bizim buralarda iştahı kabarmayan tiyatrocu yoktur sanırım.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Untitled.png"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7244" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Untitled.png" alt="" width="482" height="482" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Untitled.png 482w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Untitled-150x150.png 150w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Untitled-300x300.png 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Untitled-420x420.png 420w" sizes="(max-width: 482px) 100vw, 482px" /></a></p>
<p>Bugün, yönetmenimiz Şakir Gürzumar’ın bu işe neden soyunduğunu iliklerime kadar hissetmiş bulunuyorum… Çünkü oyunu izleyen herkesin fikir birliğine vardığı üzere kendisi tiyatro sahnesine daha önce görülmemiş, şaşırtıcı bir derinlik getirerek “oyun adeta sinemada izleniyor gibi” farklı bir lezzete varılmasını sağlıyor. Yani bu, kolay rastlanabilecek bir iş değil. Bu özel insanın sinemaya da el attığını görmeyi çok isterdim…</p>
<p>Üç ay boyunca oyuncularla prova yaparken Şakir Gürzumar’ın kafasının içinde ne hayal ettiğini ben bilmiyordum, sadece aktörlük adına bu standartlarda bir workshop’a katılmak istesek epey masraf edeceğimizi ve şanslı olduğumuzu düşünüyordum. Üç ayın sonunda bir gün prova salonuna müzik sistemi kurulmasını istedi ve provayı oyun için bestelenen müzikler eşliğinde yapacağımızı söyledi. Bu, sihirli şapkasından çıkardığı ilk sürprizdi. Tüylerimiz diken diken olup “alışılmışın dışında, başka bir şeye dönüşen” oyunu çalışmaya devam ettik. Sahneye dekorun kurulması, ışık tasarımına ve koreografiye tanık olmamız da, peşpeşe şapkadan çıkardığı diğer sürprizlerdi. Kendi adıma “ellerimin titrediğini, boğazımın düğümlendiğini” gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, çünkü iddiası ne denli büyük bir işe kalkıştığımızı tam anlamıyla o zaman anladım. Oyuncu olarak sorumluluğumuz daha da artmıştı. Bu, sıranız gelince sahneye çıkacağınız, arada kulisinize dönüp kahve içebileceğiniz konforlu bir oyun olmayacaktı. Adımlarımızın ritminden, soluduğumuz sise, milimetrik olarak “tam” altında durmamız gereken lokal ışıklardan, o rahatsız, metal sandalyelerin çıkardığı çıtırtılara kadar her şey oyunun atmosferine hizmet edecekti. Her birimiz, işleyen bir saatin çarklarındaki dişlilerdik ve konsantrasyonumuzu bir an bile bozma şansımız yoktu.</p>
<p>Oktay Kaynarca (Mc Murphy), bendeniz (Hemşire Ratched) Galip Erdal (Şef Bromden), Kevork Türker (Cheswick), Levent Can (Harding), Engin Yüksel (Dr. Spivy) ve Kayhan Yıldızoğlu (General) veya Tuba Ünsal (Candy) gibi isimleri bu çapta bir oyunun kastında görmek şaşırtıcı sayılmaz aslında. Bence asıl şaşırtıcı olan, Guguk Kuşu için açılan seçmelere katılıp yüzlerce kişi arasından seçilen genç yetenekler.</p>
<p>Kuliste dönen “ünlüler ve gönüllüler” esprisine güldüğüm kadar çok az şeye gülmüşümdür herhalde. Burada aynı Hollywood ya da Broadway’de olduğu gibi sistem çift taraflı işliyor… Yıldızlar kendilerini parlatarak oyuna hizmet ederken, oyun da yeni yıldızlar yaratıyor.</p>
<p>Afişimizde yazan “yirmi kişilik dev kadro” cümlesinin önemli bir bölümünü oluşturan “seçilmiş” genç aktörleri, belki de hayatlarının dönüm noktasını oluşturacak olan Guguk Kuşu serüveni içinde tanımanızı (onların, sinemamıza kazandırılması gereken yeni değerler olduğunu düşündüğümden) gönülden istiyorum… Şöyle buyrun:</p>
<p>Yiğit Pakmen (Billy Bibbit)</p>
<p><em>Öncelikle Guguk Kuşu gibi bir film ne Türk sinemasında, ne Amerikan, Avrupa sinemasında, ne de Bollywood’da, hiçbir yerde kolay kolay üretilemiyor. Film 1975 yapımı fakat bugün bile bize anlattığı sistemin içindeyiz ne yazık ki. Anlatısı, anlatısındaki başarısı, yönetimi ve tabii ki oyunculuklarıyla benim vazgeçilmez filmlerimden biridir. Jack Nicholson, Christopher Lloyd, Vincent Schiavelli, Danny DeVito… Sanırım film hakkında benim daha fazla konuşmama gerek yok. Bizim oyunumuza gelince… Kendimizi övmek istemem ama şunu dürüstçe söyleyebilirim; Ben Çolpan İlhan &#8211; Sadri Alışık Tiyatrosunun Şakir Gürzümar yönetmenliğinde sahneye koyduğu Guguk Kuşu oyununu izlemeye giderdim. Benim açımdan oyunun prova süreci ve karakterin ilerleyişi çok keyifli fakat çok yorucu oldu. Kadir Has Üniversitesi Tiyatro bölümü lisans 4. sınıftayım ve hem provalara gitmek hem okulu aksatmamak oldukça zor oldu. Ama Billy Bibbit için çok daha fazla zorlukla uğraşabilirdim. Billy’nin annesiyle olan problemleri ve kekeme oluşu benim için çözülmesi gereken en önemli problemlerdi provalar zamanında. Özellikle anne meselesini çözmek gerekiyordu çünkü annemle benim aramda 18 yaş var ve biz gerçek dostuz. Bunların yanında bir de sahnede “deli olmak mı olmamak mı” sorularıyla boğuşuyordum. İpin ucunu kaçırdığım her an da Şakir hocanın uyarılarıyla toparladım kendimi. Sonuçta Şakir hocanın bana verdiği özgüven ve yönlendirmeleriyle elimden geleni en iyi şekilde yaptığımı düşünüyorum. Bugün çok mutlu ve içim rahat şekilde öğreniyorum ve çalışıyorum. Sonraki yıllarda önüme ne gelir, nelerle karşılaşırım bilmiyorum , fakat tiyatro, sinema, dizi, nerede çalışırsam, ne yaparsam yapayım, yine mutlu ve içim rahat şekilde yapmayı temenni ediyorum. </em></p>
<p>***</p>
<p>Onur Yenidünya (Ruckly)</p>
<p><em>One Flew Over The Cuckoo&#8217;s Nest filmi bende güzel bir yer edinmiş. Oyunda yer alacağım kararlaştırılınca gerçekten çok mutlu oldum. Ruckly karakteri Milos Forman’ın gözünde daha silik ve tedavi edilemez bir kronik olarak beyaz perdeye aktarıldıysa da, tiyatro sahnesinde daha can alıcı bir şeyler olması gerekliydi. Şakir Gürzumar bunu çok iyi görerek ara ara karakterin içindeki “insanı” bitkisel bedeninden dışarı çıkarttı ve ona bambaşka bir yön çizerek imzasını benim canlandırdığım Ruckly karakteriyle tablosuna kazıdı. Müzik konusunda oyunculuğumuza katkı sağlayan Cenk Taşkan gerçekten yönetmenimizin kafasındaki “tiyatroda sinema bütünlüğünü” gerçekleştirdi. İzleyenler o kadar güzel tepkiler veriyorlar ki bu, orada nefes alan, beyninin ön lobları felç edilmiş karaktere ayrı bir enerji veriyor. En çok aldığım soruysa “kollarını o kadar zaman nasıl tutabiliyorsun”… Evet bu hiç kolay değil, özellikle ilk perde bitince kollarım parmak uçlarıma kadar uyuşuyor ve vücudumdan kanın çekildiğini hissedip üşüyorum, fakat bu kadar profesyonel ve disiplinli bir ekiple çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu güzel insanların enerjileriyle üstesinden gelme gayretim daha da artıyor. Yönetmenimiz Şakir Gürzumar’a, değerli oyuncu kadromuza, Dekor-Kostüm Tasarım Şirin Dağtekin, Işık Tasarım Akın Yılmaz, Dramaturg Selen Korad Birkiye, Yönetmen Yardımcısı Utku Demikaya, Yönetmen Yardımcıları Yavuz Aytekin ve Deniz Kaya ile prömiyerde ayağı talihsiz bir şekilde kırılan Galip Erdal’ın yerine Şef Bromden karakteri için aramıza dahil olan Bahattin Doğan’a, hepsine minnetlerimi borç biliyorum.</em></p>
<p>***</p>
<p>Onur Kırat (Scanlon)</p>
<p><em>Guguk Kuşu filmi bugüne kadar izlediğim anlamı en büyük filmlerden biri. Filmin başarısı, verilen mesaj, karakterler, oynayan isimler düşünüldüğünde bize söyleyecek pek söz kalmıyor. Bizim oyunumuza gelince&#8230; Gerçekten iyi bir iş olduğunu düşünüyorum. Böyle bir proje içinde yer aldığım ve oynayan isimlerle yanyana olduğum için çok şanslı ve mutluyum. Oyundaki karakterim Scanlon, kendi dünyasında hayali bomba yapan ve dünyayı havaya uçurmak isteyen bir akıl hastası. Sonuç olarak oyunumuza gelin ve izleyin derim. Pişman olmayacaksınız.</em></p>
<p>***</p>
<p>Umut Avcı (Martini)</p>
<p><em>1995 yılında amatör olarak tiyatroya başladım, o günden sonra da bir daha ayrılamadım. Sadri Alışık Akademi&#8217;de oyunculuk eğitimi aldım ve sanat kadrosuna seçildim, halen de Haliç üniversitesinde oyunculuk üzerine yüksek lisans yapıyorum. &#8221; Sürüden Ayrılan Geyikler &#8221; isimli tek kişilik bir gösterim var, başta BKM Mutfak olmak üzere bir çok sahnede oynadım, oynamaya da büyük bir keyifle devam ediyorum. Guguk Kuşu&#8217;nun bu sezon tiyatromuzun repertuvarına alınacağını ilk duyduğumda çok heyecanlandım, çünkü inanılmaz derin bir metin olması ve çokça şikayetçi olduğum sistemi dibine kadar eleştirmesiyle çok sevdiğim bir oyundu, bir kaç yıl önce filmini de seyretmiş ve çok etkilenmiştim. Oyunun oyuncu seçmelerine davet edildiğimde heyecanım iki kart arttı, oldukça ince elenip sık dokunan bir seçmeden sonra kadronun içinde olmam, hele Martini gibi bana çok sıcak gelen bir rolü almam mutluluğumu perçinledi. Filmle oyun arasında bazı farklılıklar var tabii ki, ama yine de ben oyunda rol alacağım belli olduğu andan itibaren rolü çıkarırken herhangi bir şekilde etkilenmemek için filmi hiç izlemedim. Benim rolümü filmde Danny de Vito oynuyordu. Tek ortak noktamız ikimizin de sevimli olması. Yani en azından izleyenler öyle diyor. Yorucu ama iyi bir prova dönemi geçirdik. Bir özel tiyatronun yapabileceğinden daha büyük, daha pahalı bir prodüksiyonda, son derece usta oyuncularla ve Şakir Gürzumar gibi bir yönetmenle çalışmak benim için büyük bir şanstı ve bu şansı iyi kullandığımı düşünüyorum.</em></p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gamze Uçar (Sandra)</p>
<p><em>Guguk Kuşu filmi benim unutamadığım ve sıkılmadan defalarca izleyebileceğim filmler arasındadır. 9 dalda Oscar alan, dünyada 12 sene boyunca vizyonda kalıp gösterim rekoru kıran tek film sanırım. Tiyatro oyununda da, filmde de, topluma ve sisteme getirilen eleştiri çok yerinde ve dozunda. Kurallar ve otoritenin insanlar üzerindeki etkisi, insanların kalıba nasıl sokulduğu ve herhangi bir kalıba girmeyen kişilerin sistemin dışına nasıl itildiği açık bir dille anlatılıyor. Aslında bu psikiyatri kliniği bir bakıma, küçük ölçüde de olsa, bizim yaşadığımız toplum değil mi? Prova süreci benim için harika bir dersti. Öncelikle böyle bir yönetmenle çalışmak ve böyle profesyonel bir kadroya dahil olmak dünyadaki en büyük şanslardan biri herhalde… Ben eğitimimi Ankara’da aldım, Ankara disiplininden geliyorum. Tobav’ın ilk öğrencilerinden sayılırım. 14 yaşında başladım ve sonrası hep çalışmakla, öğrenmekle geçti. 4 senedir İstanbul’dayım, bu süreçte çeşitli özel tiyatrolarla çalıştım ve şu an olabileceğim en güzel yerlerden birinde, Çolpan İlhan – Sadri Alışık Tiyatrosu’nda, Guguk Kuşu oyununda Sandra’yı oynuyorum. Şu an hayat çok güzel…</em></p>
<p>***</p>
<p>Melda Narin Güler (Hemşire Flynn)</p>
<p><em><br />
“Denedim… hiç olmazsa denedim!” Guguk Kuşu filmini ilk izlediğimde aklımda kalan repliklerden biri buydu. Bu ekip harikası film -ki roman uyarlamaları hep can sıkar- nasıl olacaktı da tiyatro sahnesinde yine aynı ruhu yansıtabilecekti? Korkularım teksti elime alıp okumaya başladığımda biraz olsun azaldı. Ve yavaş yavaş sahne üzerinde yapılan provalar, dekor eskizi, pırıl pırıl oyunculuklar, rejinin zeka dolu oyunlarıyla kısa sürede akışını kendi kafamda yapabildiğim nadir oyunlardan biri çıktı karşıma. Dramaturji çalışmalarının sağlamlığı her replikte hissedilen, dimdik, zımba gibi bir iş oldu. Bu oyunu seyirci olarak seyredebilmeyi çok isterdim. Ama halimden memnunum.13 yıldır tiyatro yapıyorum. Son 7 yıldır Sadri Alışık Tiyatrosu’nda çok iyi oyunlarda, iyi rejisörlerle çalıştım. Ama yine de Guguk Kuşu ekibi ve yönetmeni en büyük şanslarımdan biri! Üç ayda hiçbir yerden alamayacağım oyunculuk, reji ve hayat dersini ben bu prova sürecinde aldım. Şansıma ve ekibime minnettarım.</em></p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Deniz Çelik (Warren)</p>
<p><em>Karabük&#8217;te radyo programcılığı yaparken, Belediye Tiyatrosu&#8217;nda oyuncu arandığını öğrendim, bir deneyeyim dedim ve deyiş o deyiş… Guguk Kuşu, benim ilk büyük prodüksiyonlu profesyonel oyunum. Birçok aşamadan geçtikten sonra, böyle bir oyun, ekip ve yönetmenle yaşamak büyük bir şans. Oyunun prova süreci mükemmel bir ders niteliğindeydi. Sadece oyunculuk anlamında değil, insani olarak da müthiş bir deneyim oldu benim için. Oyunun yazarı Ken Kesey, beat kuşağın en iyi yazarlarından. Guguk Kuşu oyununda da, özgürlük isteyenler ve özgürlüğü kontrol altına almak, engellemek isteyenler arasındaki soğuk savaşı anlatıyor. Oyun, toplumdan ayıklanmış bireyleri ele alıyor. Toplumlar her zaman uyum ve düzen ister. Sizin her anınızı izlemek, bilmek, takip etmek ve kontol altına almaktan vahşice keyif alır. Bütün toplumlar, düzene ayak uydurmayan, zamanla belli nedenlerle topluma ayak uydurmaktan, uyum sağlamaktan uzaklaşmış bireyleri kendinden uzaklaştırır ve onları yola getirmeye çalışarak kendini ayakta tutmaya çalışır. Bunu yapmayanları cezalandırır, dışlar veya ötekileştirir. Warren karakteri de, bu sistemin işleyen çarklarının bir nevi &#8220;kayış&#8221;ı. Görünen bütünün, küçük ama önemli bir parçası. Kesinlikle sistem adamı. Daha doğrusu kendisine bu düzenin içerinde biçilen görevden gayet hoşnut. &#8220;Sistematik&#8221; olmayan herşeyin, ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen, &#8220;küçük diktatör&#8221;. Filmi birçok Oscar almış bir oyunda olmak gurur verici. Ama şunu belirmeliyim ki, roman ve oyun bir çok açıdan birbirinden farklı. Filmi izleyenler, gelip oyunumuzu izledikten sonra bu farkı daha net anlayacaklardır.</em></p>
<p>***</p>
<p>Gürkan Ezer (Williams)</p>
<p><em>1994 yılında İstanbul&#8217;da, gelecekte başarılı bir oyuncu olmak isteyen bir erkek çocuk olarak dünyaya geldim. Tiyatroyla 12 yaşında tanıştım. Şu anda SAKM bünyesinde tiyatro oyunculuğu yapmaktayım ve aynı zamanda Konservatuar sınavlarına hazırlanıyorum.<br />
Oyunda Williams adlı faşist bir hastabakıcı/gardiyan&#8217;ı canladırıyorum. Elinde olsa bütün hastaları ölesiye dövebilir ama Hemşire Ratched onun en büyük korkusu. Filmi ilk izlediğim zaman, ki üç yıl falan oluyor, bir gün böyle bir projede yer almayı hayal etmiştim. Böyle bir ekiple bu projede çalışabildiğim için çok mutlu oldum. 3 ay boyunca yoğun bir prova süreci geçirdik ve bence bütün emeklerimiz seyircilerin alkışıyla layığını buldu diye düşünüyorum. Bir kere ekibimiz çok tatlı, çok güzel bir ekip ve onlarla çalıştığım için çok mutluyum. Az önce belirttiğim gibi ileride başarılı bir oyuncu olmak istiyorum (Herkes gibi).</em></p>
<p><em>***</em></p>
<p>Engin Demircioğlu (Turkle)</p>
<p><em>Akademik eğitimimi Almanya’da tamamlayıp Türkiye’ye döndükten sonra mankenlik ve fotomodelliğe başladım. Daha sonra eğlence sektöründe çeşitli dans gruplarıyla çalıştım. Sahnenin hayatımın bir parçası olduğunu anladığımda istanbul’a yerleşmeye karar verdim. Çolpan İlhan &#8211; Sadri Alışık tiyatrosunda 2 yıl eğitim aldıktan sonra oyuncu kadrosuna dahil oldum. 3 yıldır profesyonel olarak bu tiyatroda oyunculuk yapıyorum. Bu sezonun yeni oyunu Guguk Kuşu’nda oynamak benim için büyük bir fırsat oldu… Ve eminim ki bir çok arkadaşım için de öyle oldu. Çok önemli usta ağbilerimiz ve ablalarımızla oynama fırsatı yakaladık. Ve tabii ki yönetmenimiz Şakir Gürzümar&#8217;ın 3 ay süren yoğun prova süresince bize ve kişisel bankamıza kattığı oyunculuk teknikleriyle… Deniz Uğur&#8217;un busüreçle ilgili çok güzel bir yorumu var, ona katılıyorum. &#8221; 3 aylık bir workshop süreci” diyebiliriz… Ve bizi herzaman destekleyen değerli hocamız Kerem Alışık… Çolpan İlhan &#8211; Sadri Alışık Tiyatrosu çatısı altında, tam da içinde bulunduğumuz durumu, sistemi, bire bir anlatan ve eleştiren bu oyunda değerli oyuncu arkadaşlarımla birlikte olmanın keyfiyle… İyi ki varsın Tiyatro… Bu sene &#8220;Guguk Kuşu&#8221; size de konabilir! Sakın kaçırmayın&#8230; Uçar gider </em><em>J</em></p>
<p>***</p>
<p>Dorukhan Kenger (Güvenlik-Lobotomi Cerrahı-Teknisyen)</p>
<p><em><br />
Guguk Kuşu oyununda yer almak genç yaşımda benim için büyük bir tecrübeydi. Filminin bu kadar beğenilmesi haliyle izleyicide bir karşılaştırma yapma imkanı doğurdu, ancak oyun bitiminde sosyal medyada büyük övgüler okuduk, bu da bizi mutlu etti. Her provada tecrübeli oyuncu kadrosundan bir şeyler öğrendim, bu da benim için bir eğitim süreci gibi oldu. Ekranda gördüğüm, oyunculuğunu beğendiğim insanlarla aynı oyunda çalışmak harika! Bir gün ben de bir sinema filminde istediğim rolü oynarım belki. “Düşünsene şef, ne güzel olur!&#8221;</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/01/22/kanatlanip-kafesten-ucanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat masturbasyon için yapılıyorsa toplumu kim orgazma ulaştıracak</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/sanat-masturbasyon-icin-yapiliyorsa-toplumu-kim-orgazma-ulastiracak/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/sanat-masturbasyon-icin-yapiliyorsa-toplumu-kim-orgazma-ulastiracak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jun 2014 08:54:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Uğur]]></category>
		<category><![CDATA[masturbasyon]]></category>
		<category><![CDATA[orgazm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6674</guid>

					<description><![CDATA[“Sanat sırf masturbasyon için bile yapılabilir ama toplumu da orgazma ulaştırmak koşuluyla…” Bu yazımın konusu bir yönetmen (Nuri Bilge Ceylan) ve bir romancı (Orhan Pamuk). Neden derseniz, aralarında ilginç benzerlikler olduğunu farkettim… Bu yüzden, toplumumuz tarafından nasıl algılandıklarına kafa yorup epeyce araştırdım. Bu arada kendimi bildim bileli tartışılan “sanat, sanat için mi yapılır yoksa halk [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Sanat sırf masturbasyon için bile yapılabilir ama toplumu da orgazma ulaştırmak koşuluyla…” Bu yazımın konusu bir yönetmen (Nuri Bilge Ceylan) ve bir romancı (Orhan Pamuk).</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6289" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n.jpg" alt="" width="567" height="284" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n.jpg 567w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 567px) 100vw, 567px" /></a></p>
<p>Neden derseniz, aralarında ilginç benzerlikler olduğunu farkettim… Bu yüzden, toplumumuz tarafından nasıl algılandıklarına kafa yorup epeyce araştırdım. Bu arada kendimi bildim bileli tartışılan “sanat, sanat için mi yapılır yoksa halk için mi” adlı sorunun da cevabını buldum sanırım. Kendimce. Keyifli okumalar… Şu ana dair öncelikli tespitim: Nuri Bilge Ceylan’ın bir tek filmini dahi seyretmemiş olup Altın Palmiye aldığı için onu “en büyük yönetmen” olarak gören geniş bir kesim olduğu. Aynı, Orhan Pamuk’un bir tek romanını bile okumayıp Nobel aldığı için “ülkenin en iyi yazarı” diye nitelendirenler olduğu gibi. Bu iki sanatçının eserleriyle haşır neşir olmuş bir kesim daha var ki, her ikisinin de ultra yetenekli değil ama çok çalışkan, araştırmacı ve azimli olduğunu, işlerine büyük emek verdiklerini düşünerek onlara saygı duyuyorlar. Bazıları ise, her ikisinin eserlerini de durağan, uzun ve bir parça sıkıcı bulduklarını, izledikleri ya da okuduklarından fazla bir şey anlamadıklarını söylerken, yine de sonuçta sanatsal bir lezzet aldıklarını, bir şekilde bu adamların yarattığı atmosferden etkilendiklerini belirtiyorlar. “Naif” bulunuyorlar ve tam anlaşılmasalar da bir “büyüleri” olduğu söyleniyor. İkisi de takipçileri tarafından ilk okunuşlarında, ilk seyredilişlerinde yeterince anlaşılmayıp tekrar okunuyor/izleniyor. Her ikisinin de sevenleri ve sevmeyenleri var, ancak hepsinin ortak gözlemi, bu adamların eserlerinin kendi ülkelerinden çok yurt dışında, Avrupa’da rağbet gördüğü. Bir kesim buna sebep olarak snob bir bakış açıları olduğunu, kendi ülkelerine yabancı gözüyle baktıklarını söylüyor, bir diğer kesim bunu sadece bireysel ve dolambaçlı hikayeler anlatmalarına, belirli politik bir duruş sergilememelerine bağlıyor. Bir adım ileri gidip ikisini de “fazla” derin ve elitist olmakla, burjuva bireyselliğini yüceltmekle, halka ulaşamamakla suçlayanlar da var. “Burjuvaziyi karşılarına alan eserler yaratsalardı, apolitik olmasalardı o ödülleri rüyalarında görürlerdi” şeklinde çok sayıda yorum yapıldığına şahit oldum mesela. Dikkatimi çeken bir diğer benzerlik de şu: İkisinin de eserlerinden çok, ödül alırken yaptıkları konuşmalardan bahsediliyor. Bir kesim Nuri Bilge Ceylan’ı “Türkiye hakkında güçsüz ve zavallı bir ülke imajı çiziyor” diye eleştirirken, bir kesim de Orhan Pamuk’u “ülkeyi karalamakla” suçluyor. Her ikisine de “ülkeleri adına umut beslemediklerini ve geleceğe dair halka umut aşılamadıklarını” söylerek antipati duyanların varlığı söz konusu olduğu gibi, bir şekilde milli duyguları okşanarak gururlananlar da var. Ayrıca, her ikisinin de farklı meslekleri hedeflerken sonradan fikir değiştirmeleri dikkat çekiyor. Nuri Bilge Ceylan elektrik-elektronik mühendisi olacakken sinemaya, Orhan Pamuk ressam olacakken edebiyata yöneliyor. Ne yazık ki, bir kesim tarafından her ikisi için de (bugüne kadar asla kanıtlanmamış olan) eser hırsızlığı, amiyane tabiriyle “arakçılık” ithamları dile getiriliyor. Bir kesim, Nuri Bilge Ceylan’ın daha önce Altın Palmiye alan Yılmaz Güney’le, Orhan Pamuk’un da daha önce Nobel adayı olan Yaşar Kemal’le eşdeğer görülmesine ciddi tepki duyuyor. Yılmaz Güney ve Yaşar Kemal’e halk tarafından duyulan sevginin niteliği çok farklı görünüyor. Nuri Bilge Ceylan ve Orhan Pamuk ise “halktan böylesine kopukken yaptıkları işin evrensel olduğu söylenemez” şeklinde eleştiriler alıyor. Bu arada her ikisinin de yakın zamanda aldıkları farklı ödülleri “Soma’daki madencilere” adaması, dikkatimi çeken başka bir benzerlik. Her ikisi de bir kesim tarafından söz konusu “maddi-manevi değeri yüksek” ödülleri alabilmek için “lobicilik” yapma ve çeşitli menfaat ilişkileri kurma iddialarıyla suçlanıp küçümsenirken, bir diğer kesim de bu iddiaları onların yükselişine duyulan kıskançlığa bağlayıp “Türk, Türk’ün kurdudur” yorumunu yapıyor. Bu arada, ikisinin de ateşli hayranları olduğu aşikar. Elit bir kesim, yönetmen ve romancı olarak onları “Türkiye’nin en iyileri” olarak görüyor ve etkileyici yorumlar yapıyor: “Onlar halka ulaşmak zorunda değil, onlar saygın bir biçimde idealist davranıyor, popülizm peşinde koşmuyor. Zaten buna ihtiyaçları da yok, çünkü aldıkları para ödüllerinin izlenmekten/okunmaktan daha çok getirisi oluyor. Onlar halkı değil, halk onları anlamaya çalışmalı ve basit, sığ zevkler peşinde koşmamalı. Sanatçı net bir hikaye anlatmak, toplumsal ve somut konulara parmak basmak zorunda değildir, kendine özgü bir yöntem izleyerek belirli bir “etki” yaratması yeterlidir. Sanat, halk için yapılmaz, sanat için yapılır ve halka ithaf edilir…” Bir başka kesim de bu sanatçıların aslında snob olmadığını, sadece “kendileri” için eser ürettiklerini, kendilerini sevmek ve onaylanmak arzusuyla varlık gösterdiklerini söylüyor. Bu da bana göre anlaşılabilir bir bakış açısı. Anlayacağınız üzere, bu yazıda sadece toplumumuzun Nuri Bilge Ceylan ve Orhan Pamuk gibi dünya çapında üne kavuşmuş iki sanatçısını nasıl algıladığını araştırarak, ortadaki tabloyu anlamaya ve anlatmaya çalıştım… Fakat bu konuya ve özellikle “sanat, sanat için mi yapılır, halk için mi” sorusuna dair kendi görüşlerimi de dile getirmek isterim: Ödül organizasyonlarında jüri subjektif davranma özgürlüğüne sahiptir, birine ödül vermek için kendince sebepleri vardır ve bunu sorgulamak pek de anlamlı değildir bence… Çünkü sanat, sanatçının eser üretirken izlediği yöntemler açısından gözleme, deneye ve analize dayansa da, pozitif bir bilim dalıymışçasına değerlendirilemez. Zevkler ve renkler tartışılmaz, tartışılsa dahi bir jüri (atıyorum) En İyi Oyuncu ödülünü ille de (yine atıyorum) Anglosakson-Protestan olan bir oyuncuya verme eğilimindeyse mesela, buna engel olunamaz. Bu tür şeylerden rahatsız olanların da sonuçta o organizasyonlara katılmama özgürlüğü vardır ve bu gerçekten o kadar önemli bir mesele değildir, olmamalıdır. Ödül organizasyonlarının her birine “orada ne dolaplar dönüyor” şeklinde şüpheyle yaklaşmaktansa sahip olduğumuz eforu yapıcı eleştirilere ve fikir/sanat eseri üretmeye harcamak çok daha akılcıdır. “Sanat ne için yapılır” sorusuna gelince… Bana göre, istediğiniz her şey için sanat yapabilirsiniz. Hatta bir sanatçı, sadece masturbasyon için bile sanat yapma özgürlüğüne sahiptir… Toplumu da orgazma ulaştırmak koşuluyla… Çünkü başarı böyle bir şeydir. Yaz mevsimi, güneşiyle hepinize umut getirsin.</p>
<p>DENİZ UĞUR</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/sanat-masturbasyon-icin-yapiliyorsa-toplumu-kim-orgazma-ulastiracak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüzde elliyi zor tutuyoruz</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/03/15/yuzde-elliyi-zor-tutuyoruz/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/03/15/yuzde-elliyi-zor-tutuyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Mar 2014 08:14:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Uğur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6376</guid>

					<description><![CDATA[Çok değerli sanatsever dostlar; Bu ülkedeki 22 yıllık sanat tecrübeme ve yaptığım gözlemlere/yaşadığım olaylara dayanarak soracağım sorulara ayırdım bu yazımı… Cevaplarını da kendim verdim, aralarında katılmadıklarınız olursa tartışalım, söyleşelim isterim. Sanata faydalı eylemlerdir bunlar. Yaratıcı sanatçılık dediğimiz şey her kula nasip olmaz, bir kere bunu açıka söyleyelim. Doğuştan yetenek gerektiği gibi bir de bunun üzerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çok değerli sanatsever dostlar; Bu ülkedeki 22 yıllık sanat tecrübeme ve yaptığım gözlemlere/yaşadığım olaylara dayanarak soracağım sorulara ayırdım bu yazımı…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6377" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1.jpg 1475w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Cevaplarını da kendim verdim, aralarında katılmadıklarınız olursa tartışalım, söyleşelim isterim. Sanata faydalı eylemlerdir bunlar. Yaratıcı sanatçılık dediğimiz şey her kula nasip olmaz, bir kere bunu açıka söyleyelim. Doğuştan yetenek gerektiği gibi bir de bunun üzerine belirli bir formasyon edinmek, harbi eğitim almak, donanım kazanmak gerekir. Mesela oyunculuk “kaşı gözü, boyu posu yerinde, iyi de rol kesiyor, aman da kameraya pek yakışıyor” denilip geçilebilecek kadar basit bir mesele değildir. Yönetmenlik, senaryo yazarlığı filan da “nabza göre şerbet dağıtmasını çok iyi biliyor, ne numara çekse kırıp geçiriyor” denilecek kadar bayağı meslekler değildir, olmamalıdır. Meseleye böyle bakıldığı sürece Türkiye’den asla bir Penelope Cruz, bir Ang Lee çıkmayacaktır. Ama bu yazıda hedeflediğim daha iddialı bir vurgu var: Penelope Cruz Türkiye’de oyunculuk yapamaz. Tükenmişlik sendromuna yakalanması değil bir hafta, üç gün bile sürmez. Niye mi? Evrensel anlamda gerçek bir oyuncunun (ya da kendini böyle hisseden birinin) televizyon denilen aptal kutusuna çıkmak için ölüp bittiğini sanmıyorsunuz diye tahmin ediyorum. Türkiye’de bir oyuncu neden TV dizilerinde oynar sizce? Vitrinde olmak, bilinirliğini arttırmak, geniş kitlelere yüzünü tanıtıp oyunculuk maharetini gösterebilmek ve tabii ki iyi para kazanmak için. (Dünyanın başka ülkelerinde tiyatro/sinema oyuncuları öyle iyi para kazanmaktadır ki, kendilerine Emmy ödüllü TV dizilerinden gelen tekliflere burun kıvırabilmektedirler.) Bir oyuncunun niye iyi para kazanması lazımdır? Çok yer gezip görmesi, çok insan gözlemlemesi, çok izlemesi, çok dinlemesi, çok okuması, kendine çok iyi bakması, yıldızlaşıp bir adım daha ileri gitmek için marka konumlandırması yapması, kendine “kariyer planlamacısı” menajer ve PR danışmanı edinmesi, haklarını savunmak için iyi bir avukat ve mümkünse güvenilir bir muhasebeci/mali müşavir tutması gerektiği ve tüm bunlar (Türkiye’de çok zor bulunduğu gibi) çok masraflı işler olduğu için. Türk oyuncularının yüksek kaşeleri herkesin gözüne batıyor ya, bunun için not ettim bunları. En yüksek kaşeleri alan Türk oyuncuları bile setlerde mesleklerini hangi koşullarda icra etmeye çalışmaktadır? Uykusuzlukla, yorgunluk ve stresle, hijyenik olmayan ortamlarda çalışmaktan, yazın sıcaktan/kışın soğuktan sağlığını yitirme, trafik kazası geçirme/gıda zehirlenmesi yaşama risklerini taşıyarak. (Kendi gözlerim ve tanıdığım birçok yıldız oyuncu daha bunlara şahit olmuştur, hatta bunları birebir yaşamışızdır) Gelelim kamera arkasına… Ang Lee Türkiye şartlarında film çekemez. Niye mi? Diyelim ki yetenekli, proje üretebilen bir yönetmensiniz ve elinizde müthiş bir hikaye var. Hedeflediğiniz gibi realize edebilirseniz hem dünyada ses getirecek, hem de gişe yapacak, size daha nice güzel projeler gerçekleştirmenin yolunu açacak. Buyrun Türkiye’de realize edin bakalım… Önce para bulmanız lazım. Eğer kişisel ilişkilerinizden kaynaklanan bir kayırılma (torpil) durumunuz yoksa, ya da herhangi bir lobiden (!) beslenmiyorsanız hiçbir zaman projenin hakkını verecek şekilde realize olması için gereken yeterli parayı bulamazsınız. Daha azını (şanslıysanız) bulabilirsiniz. Ne yaparsınız? Vakit nakittir diyerek zamandan kısarsınız. Gavurun altı ayda çektiği filmi siz birkaç haftada çekmek zorunda kalırsınız. Sağlığını düşünmeyen, ultra çalışkan ve zeki biriyseniz çekmek istediğiniz planların yüzde ellisini (belki) çekip yetiştirebilirsiniz. Ne yaparsınız? Çalışmak istediğiniz oyuncular ya parayı veren mercii tarafından yeterince ünlü bulunmadığı için, ya da kaşeleri yüksek geldiği için istediğiniz kadronun ancak yüzde ellisini kurabilir ve beklediğiniz performansın ancak yüzde ellisini alabilirsiniz. Ne yaparsınız? İstediğiniz etkiyi yaratmak için gerekli olan teknik malzemelerden kısarsınız. Mesela oyuncuların etrafında 360 derece döne döne çekmek istediğiniz sahneyi o gün sette steadicam olmadığı için tripodla çekmek zorunda kalabilirsiniz. Ne yaparsınız? İstediğiniz atmosferi yaratabileceğiniz mekanların kirası yüksek olduğu için giremediğinizden ucuz mekanlarda, planladığınızdan farklı açılar, farklı mercekler ve dar kadrajlarla çeşitli hilelere başvurup sahneleri kurtarmaya çalışırsınız. Ne yaparsınız? Post prodüksiyon aşamasında istediğiniz montaj yönetmenini kaşesi yüksek olduğu için getirtemezsiniz, istediğiniz efektleri pahalı olduğu için yaptıramazsınız, hatta bazı koşullarda filminizin son halini ancak vizyona girdiğinde izleyebilirsiniz. Parayı veren düdüğü çalar lafı vardır ya? Bu aslında tüm dünyada geçerlidir, ancak buralardaki zihniyetle bu bile gerçekleşmez. Sonuçta çıkan iş, hedeflenenden çok fazla fire vereceği için, parayı veren mercii de düdük çalamaz, ancak hava alır. Tercihe göre, bir bardak soğuk su da içebilir. Türkiye’de “düşük algı seviyesine hitap eden basit hikayeler yazalım, aman daha sade, daha da minimal olalım, şartların yetersizliğini bu bizim tercih ettiğimiz bir tarzmış gibi yansıtmaya çalışalım” telkinlerini işite işite helak olma ihtimaliniz çok yüksektir. “Bu bir şaka olmalı” diyorsunuz, değil mi? Değil. Türkiye’de bugüne kadar henüz doğru düzgün bir araba kazası sahnesi bile çekilebilmiş değil. Kimse kimseyi kandırmasın. Onlarca ultra lüks otele, AVM’ye aklanmak istenen paralar akıtılıyor, park-bahçe her yer çiçekten geçilmiyor sanıyorum… Ama “gerçek” sanatın ilerlemesi istenmiyor. İşte bu yüzden, sanatseverler ve eleştirmenler olarak Türkiye’deki yaratıcı sanatçılarınıza sahip çıkmanızı öneririm. Sanatçı denilen şey (eğer samimiyse) kırılgandır, duygusaldır. Elinizdeki bu insanlar da “illallah” deyip sektörü bırakırsa (sonuçta kimse köle değildir ve çaresiz de değildir ama işte bir gaflet anında içlerine sanat aşkı düşüvermiştir) kimi izleyecek, kimi eleştireceksiniz? Meslek de zevk de elden gider vallahi. Eğri oturalım, doğru konuşalım. Aydınların/kendini aydın hissedenlerin dikkatine: Yüzde elliyi sektörde zor tutuyoruz, haberiniz olsun.</p>
<p>DENİZ UĞUR</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/03/15/yuzde-elliyi-zor-tutuyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaratıcılık nerede?</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/02/14/yaraticilik-nerede/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/02/14/yaraticilik-nerede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Feb 2014 20:23:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Uğur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6287</guid>

					<description><![CDATA[Yaratıcılık, yaşamın her alanında olduğu gibi sanatta da çok önemlidir. Ben de sanatla iştigal ettiğimden “olması gerekenle” bizim piyasada “olmayanı” kıyaslayarak yaratıcılığı sinema sanatı çerçevesinde ele aldım yazımda. Rastgele… Bunca yıldır bu işlerin içindeyim, doğal olarak yüzlerce, hatta binlerce senaryo okudum, okuyorum. Her tür emeğin saygıyı hakettiğine inandığımdan, elime geçen senaryoların tümünü sonuna kadar okuyup [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaratıcılık, yaşamın her alanında olduğu gibi sanatta da çok önemlidir. Ben de sanatla iştigal ettiğimden “olması gerekenle” bizim piyasada “olmayanı” kıyaslayarak yaratıcılığı sinema sanatı çerçevesinde ele aldım yazımda. Rastgele…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6289" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n.jpg" alt="" width="567" height="284" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n.jpg 567w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/384139_147275825378494_1071648553_n-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 567px) 100vw, 567px" /></a></p>
<p>Bunca yıldır bu işlerin içindeyim, doğal olarak yüzlerce, hatta binlerce senaryo okudum, okuyorum. Her tür emeğin saygıyı hakettiğine inandığımdan, elime geçen senaryoların tümünü sonuna kadar okuyup bitirmeye özen gösteririm. Acemice kaleme alınmış, daha önce bin kere işlenmiş olan en basit hikayeleri bile hiç sıkılmadan sonuna kadar okurum… Ama bazen okumakta çok zorlanırım. Hatta nasıl desem, okurken adeta sinirlenirim. Nefes alamaz, boğulacak gibi hissederim kendimi. Eğer o senaryo “meslek erbabı” diye gördüğüm (öyle olması gereken) birinden gelmişse… Ve derdinin ne olduğu, ne anlatmak istediği, filmin cümlesinin ne olduğu bile belli değilse… Tuhaf ve mutsuz karakterlerin anlaşılmaz bir bunalım içinde kıvranıp durduğu entel-dantel anlamsızlıklarla doluysa… Merak uyandıracak bir tek dramatik çatışması bile yoksa… “Ya sabır” çektirir adama.</p>
<p>Daha ilk sayfada belli eder o tür senaryolar kendini. Yazarının nasıl biri olduğunu hemen anlarım. Karakterler gerçekçi değildir, yaşamıyordur, üstelik hepsi nedeni belirsiz bir şekilde mutsuz ve bir tuhaftır çünkü senaryoyu yazan kişi de nedeni belirsiz bir şekilde mutsuz ve bir tuhaftır. Yaratıcılığını muhtemelen uzun zaman önce kaybetmiştir. Kağıda döktüğü hikayede ne anlatmak istediği belli değildir, çünkü yazarın kendisi de amaçsız ve hedefsizdir. Muhtemelen Cihangir kahvelerinde demlenmek dışında pek az şey yaşıyordur günlük hayatında. Dolayısıyla, dışarıdan bakıldığında girişken ve sosyal biri gibi görünse de aslında her gün/gece aynı kahvenin/barın (boşsa) aynı masasında oturup, aynı insanlara ahkam kesmekten başka hiçbir şey yapmıyordur aslında. Ahkam keserken (genellikle bu, oyuncu olmak isteyen saf görünümlü genç kızları/erkekleri cezbetmek için anlatıp durduğu ve aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan uzun metraj film projesidir) çevresine de kesik atar bir yandan. Ama sadece bakar, görmez. İnsana dair hiçbir detayı farketmez. Çevresinde her gün o mekana takılan müdavimler dışında göreceği pek bir şey olmadığından gözlem yeteneği zaten çoktan körelmiştir. Daha önce gitmediği yerlere gitmiyor, daha önce karşılaşmadığı insanları gözlemlemiyor, farklı hiçbir aksiyona girmiyor, daha da acıklısı buna heves bile etmiyordur… Yani beslenmiyordur. Her şeyden olduğu gibi kendinden de sıkılmıştır ama bu can sıkıntısından nasıl kurtulacağını bilmiyordur. Fena halde bezgindir. Ağdalı, yapışkan bir atalet duygusu içinde pinekleyip duruyordur.</p>
<p>Hayatını böyle sürdürünce günler öyle çabuk geçer ki…</p>
<p>Haftalar, aylar, yıllar…</p>
<p>Farkına bile varmadan.</p>
<p>Bu kısır döngüden sıyrılıp kurtulabilmek için belki de şöyle bir silkelenip “yaratıcılık” olgusunun ne olduğunu hatırlaması gerekir.</p>
<p>Birkaç bilimsel makaleden yola çıkarak şöyle bir silkeleyelim o zaman, hayrına:</p>
<p>Yaratıcılık, olmayan bir şeyi hayal edebilmek demek. Bir hikayenin anlatılmasını herkesten farklı yollarla yapabilmek (çünkü insanlık tarihinde daha önce anlatılmamış olan bir hikaye yoktur) demek. Sorunlara yeni çözümler üretebilmek ve özgün düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlayabilmek demek.</p>
<p>Özgün düşünce konusu, bunca fikir hırsızının, bunca taklitçinin cirit attığı “yalnız ve güzel ülkemde” kanayan bir yaradır. Yaratıcılığı sorgulayan yazımda bu kirli mecraya HİÇ değinmemeyi tercih ediyorum.</p>
<p>Yaratıcılık doğuştan gelen bir özellik değil aslında. Çeşitli metodlarla sonradan geliştirilmesi de mümkün. Burada da niyet ve özgüven devreye giriyor diye düşünüyorum. Öncelikle kişinin yetenek sahibi olduğuna kendisinin inanması gerekiyor… Ve doğru olan, yaratıcı düşünceleriyle sizde hayranlık uyandıran kişilerin eserlerini çalmak ya da taklit etmek yerine, onları gözlemleyip yöntemlerini keşfetmek… Yani komplekslerden kurtulmak şart.</p>
<p>Ayrıca yeni bir fikir üretirken bireysel ya da sosyo-kültürel nedenlerle yadırganmaktan korkmamak gerekiyor. Alışılagelmiş olanın, hatta mantığın dışına çıkıp saçmalamaktan bile korkmamak… Eleştirel düşünmekten de… Yani kişinin kendine oto-sansür uygulamaması gerekiyor. İçinde bulunduğumuz coğrafyada bunların hepsi zor işler tabii.</p>
<p>Yaratıcı kişi, meraklı ve araştırmacıdır…</p>
<p>Çalışkan ve azimlidir…</p>
<p>İyimserdir ve karşısına çıkan tehditleri fırsata dönüştürebilendir&#8230;</p>
<p>Kendini kanıtlamak isteyen, sürekli proje üreten, çok yönlü ilgi alanlarına sahip olandır&#8230;</p>
<p>Hepsinden önemlisi, özgürdür. Herhangi bir lobinin, herhangi bir tekelleşmenin parçası olmamalıdır. Yaratıcı kişi, özgür olmak “zorundadır”.</p>
<p>Dedim ya, zor iş.</p>
<p>Yaratıcılık nerede?</p>
<p>Bence bizim buralarda pek rastlanmıyor ne yazık ki…</p>
<p>Ve siz de çevrenize bakıp kolayca ayırt edebilirsiniz kimin, hangi sebepten dolayı yaratıcı olup olamadığını.</p>
<p>Her şeye rağmen Şubat’ınız güzel geçsin dilerim.</p>
<p>Görüşmek üzere.</p>
<p><strong>DENİZ UĞUR</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/02/14/yaraticilik-nerede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu sektör değil hassektör!</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/01/14/bu-sektor-degil-hassektor/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/01/14/bu-sektor-degil-hassektor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2014 09:28:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Uğur]]></category>
		<category><![CDATA[hassektör]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6207</guid>

					<description><![CDATA[Serdar Akbıyık “gel bizim dergide yaz” deyince ilk sorduğum soru “benden ne istiyorsun?” oldu. Türkiye’de adına sektör dediğimiz bu şeyin hemen her köşesinde 22 yıldır çalışan biri olarak reji asistanlığı, senaryo yazarlığı, seslendirme ya da oyunculuk yaparken başımdan geçen kişisel tecrübeleri veya hepimizin çektiği sancıları mı dile getirmeliydim, yoksa bir yaşam yazarı edasıyla eskiden gazete [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Serdar Akbıyık “gel bizim dergide yaz” deyince ilk sorduğum soru “benden ne istiyorsun?” oldu. Türkiye’de adına sektör dediğimiz bu şeyin hemen her köşesinde 22 yıldır çalışan biri olarak reji asistanlığı, senaryo yazarlığı, seslendirme ya da oyunculuk yaparken başımdan geçen kişisel tecrübeleri veya hepimizin çektiği sancıları mı dile getirmeliydim, yoksa bir yaşam yazarı edasıyla eskiden gazete köşesinde yaptığım gibi “nerede ne izlenir, hangi kitap/albüm/DVD alınır, hangi sergi gezilir” gibi tavsiyelerde mi bulunmalıydım, ya da (realizasyon sürecinde verilen emekle çekilen cefayı iliklerime kadar yaşayarak gözlemlediğim için en korktuğum şey olan) film eleştirisi filan mı yapmalıydım?</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6208" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/deniz-uğur-shops4.jpg 1475w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Serdar kısaca “bu ilk yazıda kafana göre takıl” dedi, ben de gece 03.00’da Umutsuz Ev Kadınları dizisinin setinden dönüp kendime sert bir kahve hazırlayarak geçtim klavyenin başına. Bu, Cinedergi okurlarıyla tanışma yazımız olsun, kendimi bu kitleye az biraz ifade edeyim istedim. Toplumca “yargı” alanında şaibeler içinde debeleniyor dahi olsak “ön yargı” alanında rakip tanımayız çünkü… Buralarda önüne gelen sıfat takar adınızın başına. Mesela sanatın çeşitli dallarındaki donanımınızı bilmeden size ‘dizi oyuncusu’ filan derler, şaklabanlık derecesinde komik biri olduğunuzu bilmeden ‘güzel kadın ama soğuk’ derler, vs vs&#8230; Siz de illa ki kendinizi yanlış ya da eksik ifade etmişsinizdir, yani hepten haksız değillerdir ama yüzeyde görüneni azıcık tırtıklayıp derindeki katmanları görmeyi denemek bile istemezler doğrusu. Araştırmacı bir sevgi toplumu değiliz. Anlayacağınız üzere ben de bu mevzuda atarlıyım. Sanırım 2013’ün son gününde bu duygumdan arınmak istediğim için yazıma böyle giriştim. Bana göre yazı yazmak terapidir, bunun tatmini de başka hiçbir şeyde yoktur. Neyse…</p>
<p>Bundan yirmi dört yıl önce konservatuvarın tiyatro bölümü giriş sınavlarında, jüride Yıldız Kenter, Haldun Dormen, Güngör Dilmen gibi hocaların yanısıra Mahir Günşıray da vardı (o yıllarda ne dersi verdiğini hatırlamıyorum) ve çok başarılı bir sınav verip salondan çıkmak üzereyken beni durdurup “neden tiyatro?” adlı o klişe soruyu sormuştu. “Bedenimle aynı oranda beynimi de kullanıp geliştirebileceğim bir meslek istiyorum” demiştim. Salonda kıkırdamalar olmuş, teşekkür edip beni dışarı çıkarmışlardı. Sınavı kazanmıştım. Herhalde cevabımı pek zekice bulmuşlardı, oysa sadece çok kitap okuduğum için düzgün cümleler kuruyordum. Aslında şuursuz hayalperestin tekiydim. Tipik Özal kuşağı. İstediğim tek şey kendimi beyazperdede görmekti. Aynı Hollywood yapımları gibi müthiş filmlerde oynamak filan… (80’lerin sonunda ve 90’ların başında Amerikan sinemasının durumunu biliyorsunuz, insan özeniyor tabii) Bunun için oyunculuk metodlarını öğrenmek istiyordum işte. Bir formasyon edineyim, bir ekole dahil olayım…</p>
<p>Mezun olduktan iki yıl sonra Ankara Uluslararası Film Festivali’nde “Umut Vaadeden Kadın Oyuncu” ödülünü almaya giderken çoktan hayal kırıklığına uğramıştım. Şehirlerararası otobüs kar yüzünden uzun süre yolda kalmıştı, gecikmiştim, tuvalette valizimi açıp apartopar giyinmiş, son dakikada sahneye fırlamıştım. Ödülümü alırken yanımda “Umut Vaadeden Yönetmen” Cemal Şan duruyordu. Birbirimizi selamlayıp mikrofona bir iki cümle söyleyip sahneden inmiştik. İşte hepsi bu&#8230; Kimseyi tanımıyordum, kimse de beni birileriyle tanıştırmıyordu. Hiç o izlediğim Oscar törenleri gibi değildi yani&#8230; İstanbul’a döndükten sonra ardarda bana gelen birkaç sinema filmi projesi olmuştu ama hem para vermiyorlardı hem de sıradan senaryolarını renklendirmek için gereksiz yere soyunmamı istiyorlardı. Nasıl da soğumuştum…</p>
<p>Sonra niye hep televizyon dizilerinde oynadığımı çok sordular bana. İşte hep bu travmalar yüzünden.</p>
<p>Şaka bir yana, oyunculukla ilgili küçükken hayal ettiklerimle ülkemde yaşananlar hiçbir zaman birbiriyle örtüşmedi. İroniye bayıldığım için en çok güldüğüm laf da şu oldu: Bu sektör hassektör.</p>
<p>Söz gelimi kendi ülkemde üç haftada çekilen bir dönem filminde rol aldıktan sonra “Pamuk Prenses ve Avcı” filminde Charlize Theron’u seslendirmek için dublaj stüdyosuna girdiğimde (aldığım manevi hazzın yanısıra) o filmin sadece bir iki sahnesinde görünen tahtın dizayn edilip hazırlanmasının üç ay sürdüğünü filan bilmek hala içimi sızlatır. Çünkü biliyorum, yaratıcılık veya yetenek açısından, insan kalitesi açısından çoğumuz bireysel olarak kapışabiliriz. Ama… İşte “sektörel” olarak hangi açılardan geri kaldığımız konusuyla yüzleşmek lazım.</p>
<p>Ah o açılar!</p>
<p>Genel, toplu ikili, yakın, yakın, bitti.</p>
<p>Bugün yılbaşı… İlerleyen zamanlarda zevkli ve renkli konularda buluşmak dileğiyle herkese merhabalar ve umutlu yeni yıllar.</p>
<p>Deniz Uğur – Cinedergi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/01/14/bu-sektor-degil-hassektor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
