<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>cannes &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/tag/cannes/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Jul 2018 15:09:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Burası Antalya, Cannes değil</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/11/13/burasi-antalya-cannes-degil/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/11/13/burasi-antalya-cannes-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Akbıyık]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2016 15:06:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[FESTİVALLER]]></category>
		<category><![CDATA[Antalya Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[cannes]]></category>
		<category><![CDATA[serdar akbıyık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9316</guid>

					<description><![CDATA[Antalya Film Festivali, ardında bir takım soru işaretleri bırakarak tamamlandı. Son festivalin konsepti Türk sineması açısından geleceğe dair kuşkuları da beraberinde getiriyor. Antalya Film Festivali sona erdi ama sinemamıza etkisi ne oldu, bunu biraz konuşmalıyız. Çünkü Antalya, Türk sinemasının genel durumunun en iyi analiz edilebileceği etkinliktir&#8230; Antalya&#8217;yı değerlendirmeden önce festivallerin Türk sineması için ne kadar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Antalya Film Festivali, ardında bir takım soru işaretleri bırakarak tamamlandı. Son festivalin konsepti Türk sineması açısından geleceğe dair kuşkuları da beraberinde getiriyor.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9317" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/Zeynep-Atakan.jpg 1461w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<ol start="53">
<li>Antalya Film Festivali sona erdi ama sinemamıza etkisi ne oldu, bunu biraz konuşmalıyız. Çünkü Antalya, Türk sinemasının genel durumunun en iyi analiz edilebileceği etkinliktir&#8230;</li>
</ol>
<p>Antalya&#8217;yı değerlendirmeden önce festivallerin Türk sineması için ne kadar önemli olduğunu belirtmeliyiz. Hatta hiç bir ülke sineması için festivaller bizdeki kadar önem arz etmez. Çünkü bizim sinemamızın 2000 sonrasında yapılanması festival-sanat filmi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu anlamda genel izleyicinin ilgisinin bu sinemaya yaklaşımı da ortadadır. Son dönemde bu tür sinemayla var olan ülke sinemasının tüketildiği asıl yer de festivaller olmakta. Kısacası sinemanın yeni damarı, festivaller olmasa kurur. Hiç bir ülke böyle bir darboğazda değil. Onun için festivalleri dikkatle değerlendirmeli ve nereye doğru evrildiğini belirlemeliyiz. Tarihi ve geleneği ile Uluslararası Antalya Film Festivali, İstanbul Film Festivali&#8217;nden sonra en önemli festivaldir. Antalya&#8217;nın attığı her geri adım sinemamıza yansıyacaktır. Antalya Belediye Başkanı Menderes Türel&#8217;in ilk döneminde festival altın günlerini yaşamıştır. Dünyaca ünlü yıldızların gelmesi, Yeşilçam ünlülerinin festivalde konuk edilmesi, elit yönetmenlerimizin filmlerinin yurt içi prömiyerinin festivalde yapılması ve bu sacayağının hiç bir ayağının bir diğerinden kısa kalmaması festivalin dirilişinin sebebiydi. Daha sonra ise belediye seçimleri yüzünden yönetim değişti. CHP&#8217;li belediye başkanı Mustafa Akaydın ve komitesi festivali başka bir hale soktu. Antalya&#8217;nın sanki tek etkisi Antalyalı sinemaseverlere seslenmesiymiş gibi bir yanlış saptama yapıp festivali yerelleşme yoluna soktular. Ulusal sinemamızın merkezinde yer alan festival küçülüp ilk yönetmenlerin filmlerini sergilediği ikinci sınıf bir festivale dönüştü. Belediye seçimlerinde tekrar Menderes Türel seçilince vizyonuyla festivali tekrar ayağa kaldırmak için kolları sıvadı. Türel bir komiteyle yola çıktı. Ama ne olduysa bu komite ilk dönemin stratejisi yerine başka bir yol seçti. Bu sefer de festival Türkiye ile ilişkilerini zayıflatan bir strateji belirledi. Şimdi bu söylediğim cümle hem festival komitesi hem de bazı sinemacılar tarafından tepkiyle karşılanacak. Onun için bunu biraz açmalıyız. Öncelikle ulusal yarışmada verilen para ödülü azaltıldı, yıllar içinde de kaldırılması planlanıyor. Halbuki biliyoruz ki festival filmlerini üretenler için bu ödüller çok önemli. Adana Film Festivali, Malatya, Edirne ve daha birçok festival ellerinden geldiği kadar bu ödülleri artırma çabasında. Doğal olarak birçok yönetmen başka festivalleri tercih etme aşamasına geldi. Yönetim prömiyer şartını kaldırarak başka festivallere de giren ve En İyi Film Ödülünü almamış bütün filmlere kapısını açtı. Böylece Antalya&#8217;nın Türk sineması için ifade ettiği bazı değerler törpülendi. Mesela daha önceleri Antalya&#8217;ya gittiğimizde 10-15 adet hiç bir yerde görmediğimiz filmi seyredip sinemamızın geneli için bir çıkarımda bulunabiliyorduk. Bu yıl ise daha önce bir festivale katılmamış üç film vardı. Diğer filmlerin yarısını İstanbul Film Festivali&#8217;nde geri kalanları ise Adana&#8217;da seyretmiştik. Hatta bir tanesi vizyona bile girmişti. Peki niye bir festival böyle kendine zarar veren bir uygulama yapar? Festivalin bir diğer dikkat çeken yönüyse ulusal yarışmada yer alan Toz ve Tereddüt filmlerinin aynı zamanda uluslararası yarışmaya da katılmalarıydı. Üstelik ödüller açıklandığında uluslararası yarışmada Tereddüt&#8217;ün bütün ödülleri topladığını gördük. Uluslararası yarışmada deyim yerindeyse tulum çıkartan film ulusal yarışmada neredeyse sadece bir ödülle dönüyor. Yani Tereddüt&#8217;ün yarıştığı yabancı filmler kalitesizdi de yerli filmler mi çok kaliteliydi? Neyse bütün bunları üstüste koyduğumda festivalin aynı Cannes gibi tek bir yarışma bölümü yapma hedefinde olduğunu düşünüyorum. Yani o yıla ait elit bir iki filmi uluslararası bölümde yarıştırıp geri kalanını Rengahenk gibi bir özel bölümde gösterip olayı kapatacaklar. Zaten festivalin odağında Türk sinema geleneğinin artık çok da yer almadığını görüyoruz. Ne eskisi gibi Yeşilçam ünlüleri vardı festivalde ne de biz basın mensuplarının koklayacağı böyle bir hava. Festival özellikle yeni kurulan Film Forum üzerine odaklanlanmıştı. Ben de bu yapılanmayı önemsiyorum. Hatta daha fazla kaynak aktarımı yapılsın istiyorum. Ama bunu festivalin yapısını tamamıyla değiştirip Türk sinemasını önemsizleştirerek yapılmasına karşıyım. Bu yapı Fransa&#8217;da işler. Çünkü Fransız sinemasının dünya sinemasıyla entegrasyonu bu yapılanmayı olanaklı kılıyor. Ama sözkonusu Türkiye ise yapılan şey Türk sinemasına darbe vurmaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/11/13/burasi-antalya-cannes-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kısacıların Cannes Macerası</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/06/02/kisacilarin-cannes-macerasi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/06/02/kisacilarin-cannes-macerasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Sayıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 08:54:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun Filmin Kısası: Fırat Sayıcı]]></category>
		<category><![CDATA[cannes]]></category>
		<category><![CDATA[fırat sayıcı]]></category>
		<category><![CDATA[nesim bencoya]]></category>
		<category><![CDATA[nihan bencoya]]></category>
		<category><![CDATA[uzun filmin kısası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8977</guid>

					<description><![CDATA[En son 2007 senesinde Cannes’daydım, Cinemania programının çekimi için. Bu denli büyük, şaşaalı ve büyüleyici bir festivalde ilk kez bulunuyordum. Yıllar sonra tekrar gittiğimde hislerim değişmedi yine. Cannes, görkemini ve sektörel liderliğini hala koruyor. Diğer festivallerin Cannes olma çabaları ise nafile&#8230; Gelelim Cannes’da bu yılki ortama. Cannes Film Festivali bildiğiniz üzere Ken Loach’ın zaferiyle sonuçlandı. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>En son 2007 senesinde Cannes’daydım, Cinemania programının çekimi için. Bu denli büyük, şaşaalı ve büyüleyici bir festivalde ilk kez bulunuyordum. Yıllar sonra tekrar gittiğimde hislerim değişmedi yine. Cannes, görkemini ve sektörel liderliğini hala koruyor. Diğer festivallerin Cannes olma çabaları ise nafile&#8230;</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8978" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/07/cannes-1-1920x1080.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Gelelim Cannes’da bu yılki ortama. Cannes Film Festivali bildiğiniz üzere Ken Loach’ın zaferiyle sonuçlandı. Çoğu sektör profesyoneli ve film eleştirmenini ters köşeye yatırdı Loach. Usta yönetmeni ne kadar sevdiğimi her fırsatta dile getiririm. Filmini izleyemedim ancak eminim ki o ödülü sonuna dek hak etmiştir. Genel anlamda yarışan filmlerin güçlü olduğunu söylemek mümkün. Ancak Türkiye açısından pek verimli bir yıl olmadı. Geçtiğimiz yıllardaki Türkiye rüzgarı maalesef bu yıl esmedi. Kayda değer tek başarı “Albüm” filminin oldu. Yapımcıların, dağıtımcıların, yönetmenlerin ve tv kanallarının çok kazançlı anlaşmalara imza atamadıklarına yakinen tanık oldum. Kısacası uzun metraj anlamında memleket için sönük geçti Cannes.</p>
<p>Kısa film dünyasına gelecek olursak… Ağırlıklı olarak Cannes’da kısa filme ve kısa filmcilere daha yakın durdum. Eda Sürmeli’nin yapımcılığını yaptığı “Gabra” adlı kısa film Short Film Corner’a seçilmişti. Eda Sürmeli, Kemal Erdurak ve Murat Vela Derman’dan oluşan film ekibine ben de dahil olarak Cannes’a ayak basmıştım. Buradan kendilerine teşekkürü de bir borç bilirim. Oldukça keyifli günler geçirdik. “Gabra”yı tanıttık. Röportajlar yaptık. Hatta yüzlerce proje içinden Shorts TV’nin düzenlediği çok önemli bir özel yarışmanın ilk yirmisine kaldı bu ekip. Güzel deneyimdi. Eda, mülteci sorununa dikkat çeken Gabra’nın uzun metrajı için yabancı şirket ve yapımcılarla verimli temaslarda bulundu. Ayrıca çekeceği iki uzun metraj film için de güzel toplantılar gerçekleştirdi. Şimdiden heyecanla güzel sonuçları bekliyorum.</p>
<p>Cannes’a varır varmaz gerek kısa gerekse uzun metrajla ilgilenen arkadaşlardan mesajlar geldi, Fırat buluşalım, diye. Elimden geldiğince ve koşuşturma sırasında fırsat buldukça kendileriyle görüştüm. Cannes’la ilgili düşüncelerini aldım. Orada bulunmaktan büyük keyif alan yönetmen arkadaşlar kendileri için büyük bir deneyim olduğunu da her fırsatta dile getiriyorlardı. Yeni insanlarla tanışmak, diğer örnekleri izlemek büyük bir şans. Biraz Short film Corner’ın ne olduğundan bahsetmem gerek. Zira Türkiye’den bakınca bu konu oldukça yanlış anlaşılıyor. Short Film Corner’a online olarak kısanızla başvuruyorsunuz. On binlerce başvuru arasından seçilirseniz ortalama 1000 filmlik bir seçkinin içine girmeye hak kazanıyorsunuz. Türkiye’den yaklaşık 35 film bu seçkiye katılmaya hak kazanmıştı. Fena bir sayı değil bence. Cannes’da fuar alanına kurulan bir stand Short Film Corner’a ayrılıyor. 15-20 bilgisayarın bulunduğu bu alana uzun bir kuyruk sırasıyla ulaşabiliyorsunuz. Akreditasyon kartınızı göstererek içeri girip boş bir masaya oturuyor ve dilediğiniz filmi izleyebiliyorsunuz. Tabi siz kuyruktayken kısa film yönetmenleri yanınıza gelip kendi filmlerine ait broşürleri size vererek dikkatinizi çekmeye çalışıyorlar. Bu noktada bazen uzun sohbetler de olmuyor değil. Bu sohbetler bazen arkadaşlığa bazen de iş ortaklıklarına evrilebiliyor. Short Film Corner’da filmi olan yönetmenler kendilerine verilen şifrelerle filmlerini kaç kişinin izlediklerini sistemden kontrol edebiliyorlar. Genel olarak Short Film Corner süreci bu şekilde yürüyor. Yani, herhangi bir kısa filmin Türkiye’den Short Film Corner’a katılması ana yarışmaya katılması anlamına gelmiyor. Ama yine de büyük bir başarı.</p>
<p>Benim kısacı arkadaşlara en büyük tavsiyem şu. Önünüzde neredeyse bir yıla yakın bir süreç var. Kısa filmlerinizi Short Film Corner’a göndermek çok zor bir işlem değil. Cannes Film Festivali’nin web sayfasını Ocak başından itibaren kontrol ederseniz online başvuruyu kaçırmazsınız. Filminiz oraya seçildiği takdirde Cannes’da geçerliliği fena olmayan bir akreditasyon kartına da hak kazanıyorsunuz. Bu da ana gala filmlerine giriş hariç bir çok yere rahatça girip çıkmanızı sağlayacak bir kart. Cannes Film Festivali maalesef konaklama ve ulaşım masraflarınızı karşılamayacak ancak kalacağınız yeri ve uçak biletinizi 2-3 ay öncesinden hallederseniz ve Cannes’da harcamalarınızda lükse kaçmazsanız (ki çok pahalı bir yer) 2.500 – 3.000 TL’ye bir hafta kalabilirsiniz. Bu, kısacılar, özellikle de öğrenci arkadaşlar için yüksek bir meblağmış gibi gelebilir. Ancak benim tavsiyem şimdiden bir kenara para atmaya başlayın. Çünkü orada yaşayacağınız deneyimin hiçbir maddi karşılığı yok!</p>
<p>Son olarak sinema sektöründe çok sevdiğim, saygı duyduğum, yaptığı işlerle sinemamıza güzel katkılar sağlayan Nesim Bencoya ve sevgili eşi Nihan Bencoya da Hezarfen Film Galeri ile Shorts Film Corner’da yer alıyorlardı. Bir sonraki sayfada kendilerine bizzat Hezarfen Film Galeri “Shorts From Turkey” mevzusunu anlattırdım. İyi okumalar…</p>
<p>Hezarfen Film Galeri “Shorts From Turkey”</p>
<p>Bu yıl ilk defa başlatmış olduğumuz Hezarfen Film Galeri – Shorts From Turkey özel seçkisini oluştururken; daha önceki çalışmalarımızdan takip ettiğimiz kısa film yönetmenlerinden ve yapımcıların önerilerini göz önünde tuttuk ve duyuru şeklinde değil özel olarak arayarak seçkiye katılımları sağladık. Filmleri seçerken çeşitli türlerde olmasına özen gösterdik ve 1 Haziran 2015 tarihinden sonraki yapımları değerlendirdik. Bu seçimler sırasında kısa film yönetmenleri ve yapımcılarıyla birçok diyaloglarımız oldu. Short Film Corner için genel olarak yanlış bir algının varlığı olduğu dikkatimizi çekti. Short Film Corner genel olarak Cannes’ın ana kısa yarışması ile bir karşılaştırılmaya sokuluyor fakat birbirinden bambaşka şeyler. Short Film Corner’da kısa film ile ilgilenen tüm profesyonellerin yani alıcılar, program direktörleri, festival direktörleri, televizyon programcılarının digital ortamda filmleri izleyip seçmesi durumu var. Burada filmi olan yönetmenlerin de birbirleri arasında filmlerini seyrettirmeleri için bir rekabet ortamı var. Her yönetmen ya da yapımcı filmin promosyonunu yapıp, izlenirlik oranını arttırmaya çalışıyor bu da marketing deneyimi kazanması anlamına geliyor.</p>
<p>Bu aşamada Hezarfen Film Galeri – Shorts From Turkey özel seçkisiyle yer almayı, kısa film ile uğraşan biri olarak çok önemseyerek, görünürlüğümüzü etkileyen ve arttıran bir konumda oluyoruz. Katılımcılarla Cannes deneyimini konuştuk, kurmuş oldukları ilişkiler bizi çok mutlu etti. Filmlerini tanıtırken, yeni profesyonellerle tanışıklıklar, gelecekteki projeleri için motive eden bir deneyim oldu. Kısa film yapım aşaması ve deneyimlerini paylaşan profesyonellerin master-class ve workshoplarına katılma fırsatları oldu. Naomi Kawase, Brilante Mendoza, Alejandro Gonzalez Inarritu gibi yönetmenlerin tavsiyeleri dinlemek genç yönetmenler için gerçek bir deneyim oldu. Hezarfen Film Galeri direktörü Nesim Bencoya’nın da danışman olarak katıldığı iki atölye gerçekleşti.</p>
<p>Yönetmen, kısa filmini çektikten sonra film başka bir yolculuğa çıkıyor ki, bu deneyimin bir sonraki projeleri için de çok belirleyici olduğuna inanıyoruz. Türkiye’deki kısa filmcileri çok önemsiyoruz. Filmlerinde estetik ve anlatımlarındaki yenilikleri görmek bizi çok heyecanlandırıyor. Kısa filmleri, her zaman daha alternatif, bağımsız ve yenilikçi buluyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nesim ve Nihan Bencoya</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/06/02/kisacilarin-cannes-macerasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cannes&#8217;a gitmediyseniz bu dosyayı okuyun</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/cannesa-gitmediyseniz-bu-dosyayi-okuyun/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/cannesa-gitmediyseniz-bu-dosyayi-okuyun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cine Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jun 2014 09:59:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cannes]]></category>
		<category><![CDATA[melis zararsız]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6720</guid>

					<description><![CDATA[Bu Cannes’daki dördüncü senemdi. Diğer senelere kıyasla daha sönük bir yarışma seçkisi olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Birçok film güzeldi ama rakiplerinden sıyrılan, hani şöyle “vay be” dedirten, özel bir film yoktu sanki. Nerede Haneke’den Amour’lar, nerede açılış filmi olarak Moonrise Kingdom’lar, nerede The Artist’ler, nerede Blue Is The Warmest Colour’lar, nerede Only Lovers Left Alive’lar… Gerçi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu Cannes’daki dördüncü senemdi. Diğer senelere kıyasla daha sönük bir yarışma seçkisi olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Birçok film güzeldi ama rakiplerinden sıyrılan, hani şöyle “vay be” dedirten, özel bir film yoktu sanki. Nerede Haneke’den Amour’lar, nerede açılış filmi olarak Moonrise Kingdom’lar, nerede The Artist’ler, nerede Blue Is The Warmest Colour’lar, nerede Only Lovers Left Alive’lar…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6722" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1024x765.jpg" alt="" width="696" height="520" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1024x765.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-300x224.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-768x574.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-265x198.jpg 265w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-696x520.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1068x798.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-562x420.jpg 562w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/image_00004-1920x1434.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Gerçi tüm filmleri izleyebilmeniz imkansız burada, hem çok film olduğundan, hem koşuşturmaca ve aceleden… Fotoğraf mı çekeceksiniz, röportaj mı yapacaksınız, film mi izleyeceksiniz, basın konferansını mı takip edeceksiniz, haber mi yapacaksınız, kritik mi yazacaksınız… Hele ki sabahın 08:30’una konan yarışma filmlerinde epey hatırı sayılır basın kartınıza rağmen yer bulabilmek için nereden baksanız bir yarım saat öncesinden sıraya girmeniz, bunun için de epey koşturmanız gerektiğini düşünürseniz ( illa yağmurlu Cannes sokak ve caddelerindeki insan trafiğini deşerek), “Cannes’da mısın şekerim, valla hayat sana güzel” deyip geçmemek lazım, bana inanın.</p>
<p>Bu arada Cannes Film Festivali bu sene 14-25 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleştirildi ve ülkemizde 13 Mayıs’ta Manisa Soma’da hepimizin bildiği üzere acı bir olay yaşandı; yüzlerce maden işçisi genci, aile babalarını kaybettik. Cannes Film Festivali’ni takip eden benim gibi gazetecilerden de, film ekiplerinden de festivale 13’ünden 14’ünden gelen birçok kişi olduğundan, olayın vahametini, halkın/hükümetin olaylara tepkisini, kısacası yaşananların boyutunu takip etmek herkes için çok zor oldu. Sinirler gerilmiş, onca kayıp üzerine olan bitenler insanların sabırlarını zorlamış, sosyal medya dediğimiz Facebook ve Twitter hesaplarından herkes Türkiye’de bu konuyla ilgili paylaşımlar yapmaya başlamışken, deyim yerindeyse koyun can derdindeyken Cannes’da olup bitenler elbette kimseyi ilgilendirmiyordu. Cannes’da ise festival her zamanki seyrinde sürüyordu, bu sene yarışma bölümünde Türkiye’den de bir film vardı: Nuri Bilge Ceylan imzalı Kış Uykusu. Ekip tabii ki çok mutlu ve heyecanlıydı yeniden Cannes’da oldukları ve yarıştıkları için ama bu buruk bir sevince dönüşmüştü Türkiye’de yaşananlar sonucunda. Olayın vahametini ve boyutunu da öğrenince derhal filme dair kutlama ve parti şeklinde gerçekleşesek etkinlikleri iptal etti ekip. Basın toplantısı öncesi, hızlıca hazırladıkları Soma hashtag’li pankartlarla fotoğraf veren Kış Uykusu ekibi, basın toplantısında da Soma’dan bahsederek akıllarının, kalplerinin orada olduğunu belirttiler. Ayrıca, yine hızlıca Soma yazılı t-shirt’ler de basıldı ve giyildi, kaybettiklerimize saygı babında yakalara siyah kurdeleler takıldı. Soma’da yaşananlara tepki ve ölenlere saygı, Cannes’dan başka nasıl gösterilirdi, şahsen bilemiyorum. Zaten bu süreçte, “duyarlı olmak” o kadar saçma bir gösterişe dönüştü ve o kadar çok sorgulanır oldu ki, filmin ekibi tepkisini bu şekilde dile getirince de kızanlar oldu, dile getirmeselerdi de çok tepki alacaklardı şüphesiz. Şahsi fikrim, kişinin bir olaya karşı duyarlı olmasının belirli kalıpları olması gerekmediği ve duyarlılığın “gösterilebilecek” bir şey olmadığıdır. Fakat sosyal medya dediğimiz ilginç olgunun hayatımıza girmesiyle her an ne hissettiğimizi, ne yiyip ne içtiğimizi, ne bileyim rüyamızda ne gördüğümüzü, parmağımıza neyin battığını vs paylaştığımız için, insanlarda birbirlerine hesap sorma hakkı doğdu diye düşünüyorum. Bir sanatçı ise toplumsal olaylara elbette duyarlı olmalıdır, bunu kah sanatıyla, kah verdiği demeçlerle anlatmaya çalışabilir ama çalışmak zorunda mıdır, yoksa kendi duyarlılığını bilmenin ve konuyla ilgili yapabileceklerini yapmış olmanın iç huzuru ona yeterli gelmeli midir, tartışılır elbet… Üstelik film çekmek, çekilen filmi başkalarıyla paylaşmak, festivaller düzenlemek, bu festivallere katılmak, bu tarz aktivitelerde yarışmak, ödül almak, bunlar lükse giren, eğlenceye giren etkinlikler değildir, o festivalde herkes “işini” yapıyordu, gazetecisi de, yönetmeni de, yapımcısı da. Cannes gibi dünyanın en prestijli, en önemli film festivalinde Türkiye’nin yarışması bile bir gurur kaynağıyken, ülkemizin yönetmeni, ülkemizde çektiği filmle bu festivalin en önemli ödülünü, Altın Palmiye’yi alıyorsa, bu kadar olumsuzluk yaşadığımız bir dönemde, insanın biraz da olsa umutsuzluktan, olumsuzluklardan uzaklaşıp sevinmesi, gurur duyması için bundan daha güzel bir vesile düşünemiyorum.</p>
<p>Bunlar benim şahsi fikirlerimdi. Festivale dönecek olursak, ben bu sene 17 film izleyebilmişim. Geçen sene sayı 21 idi, bu sene Nuri Bilge Ceylan, Zeynep Özbatur Atakan röportajları ve The Expendables filminin basın konferansına katılım, fotoğraf çekimi gibi ekstra görevlerden dolayı olsa gerek, sayı düşmüş, fakat şansa, izlemediğim hiçbir film de ödül almadı.</p>
<p>Açılış filmi Olivier Dahan imzalı <strong>Grace of Monaco</strong> idi bu sene. Edith Piaf’ın hayat hikayesini beyazperdeye Kaldırım Serçesi adlı filmde muhteşem bir başarıyla aktarmış olan Dahan’dan daha etkileyici bir biyografik film bekliyordum açıkçası. Sinema kariyeri ile bir ülkenin prensesi olmak arasına sıkışıp kalmış önemli bir şahsiyetin anlatılmaya değer hikayesini, bu başarılı yönetmenin çok daha derinlikli bir şekilde işleyeceğini sanmıştım. Güzel oyuncu Nicole Kidman, muhteşem kostümler ve ışıl ışıl mücevherler içinde daha ihtişamlı görünemezdi herhalde, buna şüphe yok fakat karaktere bürünebildiğini düşünmüyorum. Prens rolündeki Tim Roth da aynı şekilde kendini vermemiş, karikatür bir tipleme olarak karşımızda. Film, dışardan Cannes’ın meşhur pırıltılı açılış filmlerine yakışmış olabilir ama içerden kof maalesef…</p>
<p>Yarışma filmlerinden ilk izleyebildiğim Mike Leigh imzalı <strong>Mr. Turner</strong> oldu. İşte bir biyografik film daha… 1775-1851 yılları arasında yaşamış İngiliz ressam Joseph Mallord William Turner’ın yaşam hikayesi… 2,5 saat süren, aynı zamanda düşük tempolu olan film, böylelikle izlemeyi de zor kılıyor, özellikle Turner’ı büyük başarıyla canlandıran oyuncu Timothy Spall’ın sessiz ve bir domuz gibi homurdanan konuşma stili (filmde bu domuz meselesine özellikle gönderme var) bir yandan da izleyiciyi biraz yorabiliyor. Neyse ki imdadımıza filmin sinematografisi yetişiyor. Görüntü yönetmeni, ünlü ressamın birbirinden etkileyici doğa resimleriyle gerçek doğa görüntülerini adeta birbirine geçirmeyi, ayırtedilemez kılmayı başarmış. Turner’ın fiziksel cazibeden yoksunluğu, iletişimde beceriksizliği ve hatta iticiliği, yaptığı sanatın “güzel”liğiyle muhteşem bir kontrast halinde zaten, yani filme dışardan baktığınızda hissettiğiniz zıtlık, filmin anlatmaya çalıştığı şey biraz da… Filmde kullanılan kostüm ve tasarımlar da 19. yüzyılı yansıtmakta oldukça başarılı. Kişisel olarak favorim olmasa da Cannes’da en çok beğenilen ve ödül alması istenen filmlerden biri oldu Mr. Turner. En iyi Aktör ödülünü alan Timothy Spall’ın da bunu haketmediğini söyleyemeyiz.</p>
<p>Belirli Bir Bakış bölümünün açılış filmini, yani üç (Fransız) yönetmenli <strong>Party Girl</strong>’ü izledim daha sonra, Yönetmenlerden birinin annesinin gerçek yaşam hikayesi imiş bu, hatta oynayan kişi de annesiymiş, yani profesyonel oyuncular yok filmde… Bir biyografik film daha mı desek? Hatta belgeselvari bir tarafı da yok değil… Anjelik, 60’ına merdiven dayamış bir ‘pavyon kızı’. Aslında hayatından memnun, kendisini böyle kabullenmiş biri, kendisini böyle varetmiş biri, pişman ya da üzgün değil. Fakat yaşı dolayısıyla emekli olmayı da aklından geçirmiyor değil. Müşterilerinden biri ona, biraz da Türk filmlerindeki gibi, aşık olup evlenme teklif edince, bunu değerlendiriyor Anjelik. İyi bir adam, sevgi dolu, ona düzeni vadediyor. Anjelik’in çocuklarıyla iyi geçiniyor, arkadaşlarıyla iyi geçiniyor, hiçbir problem yok. Problem şu ki, Anjelik bu evliliğe geçiş sürecinde gerçekten de böyle bir düzeni isteyip istemediğini, Michel’e karşı bir aşk ve tutku hissedip hissetmediğini sorguluyor. Evlenmeden önce evliliğe, düzene ve tek kişiyle hayat boyu birlikte yaşamaya hazır olup olmama sorgulamalarını işleyen çok film izlemişizdir ama Party Girl’ün hikayesindeki fark Anjelik’in yaşı ve marjinal hayatı oluyor biraz da… Amatör oyuncuların doğallığı ve beyazperdede hiç sakil durmayışları da filmin bir başka artısı oluyor tabii. Cannes’da izlediğime sevindiğim, samimi filmlerden biri oldu Party Girl. Burada Anjelik’in “ben buyum” kavgası bana Nymphomaniac’da Joe’nun bir seks düşkünü olmakla kendini varedişi, bundan rahatsızlık duymayışını ve normlara uymayı reddedişini düşündürdü… Party Girl’ün festivalden ödülle dönmesi (En İyi İlk Film) beni yine sevindiren detaylardan biri oldu.</p>
<p>Belirli Bir Bakış bölümünde Mathieu Amalric imzalı <strong>La Chambre Bleue</strong>, benim festivalde izlediğim dördüncü film oldu. Ünlü oyuncu ilk kez yönetmen koltuğuna da oturmuş bu filmde, aynı zamanda başrolde. Georges Simenon&#8217;un romanından beyazperdeye uyarlanan film başkalarıyla evli iki insanın yaşadığı tutku ve aşk dolu bir ilişkinin onları getirdiği trajik sonuçlara odaklanıyor. Oldukça psikolojik ve erotik bir konuya sahip, bir “femme fatale” hikayesi de diyebiliriz. Romanı okumadım ama bana göre bu gizemli hikayeyi sinemasal anlamda da doğru bir atmosfere taşımış Amalric. Oyunculuğunu hep beğenirdim, bundan sonra yönetmenliğini de yakından takibe alacağım şahsen.</p>
<p>O günün en önemli filmi ise elbette ki Nuri Bilge Ceylan imzalı, 3 saat 20 dakikalık film <strong>Kış Uykusu</strong> idi. Bilen bilir, Nuri Bilge Ceylan, neredeyse her filmi için Çehov hikayelerinden etkilendiğini söyler, Cannes Büyük Jüri ödülünü almış olan bir önceki filmi Bir Zamanlar Anadolu’da filminde de bu etkiler fazlasıyla yer almıştı, Kış Uykusu’nda da aynı şekilde, kapanış jeneriğinde adı geçecek kadar etkileri mevcut Çehov’un. Daha sonra Nuri Bilge Ceylan ile röportaj yapma fırsatı da buldum. Kendisiyle Cannes’da ikinci kez röportaj yapmış ve iki filmini de Cannes’da izlemiş bir gazeteci olarak, kişisel anlamda onu çok farklı (pozitif) bir enerjide bulduğumu ve bunun son filmine de yansıdığını düşündüğümü söylemeliyim. Nuri Bilge Ceylan, duygularını içine saklayan, çok fazla konuşmayı, kendini ve filmlerini anlatmayı sevmeyen, kapalı bir yönetmendir, Bir Zamanlar Anadolu’da filmi zamanı yaptığımız röportajda ağzından laf almakta zorlanmıştım açıkçası. Filmleri genelde bilindiği gibi minimal ve az diyalogludur, NBC, belki tıpkı kendi kişiliğinde olduğu gibi, seyirciye neyin ne olduğunu açıkça anlatmak istemeyen, sadece bazı görüntüler ve fikirlerle seyirciyi düşündürmek ve anlamı kendilerine bırakmak isteyen bir yönetmendir. Gerçi Bir Zamanlar Anadolu’da filminde eski filmlerine kıyasla epey diyalog olduğu dikkat çekmiş ve konuşulmuştu. Son filmi ise hem diyalogların fazlalığıyla, hem kameranın hareketliliğiyle, hem daha anlaşılır sembollerle, gerçekten de alışageldiğimiz Nuri Bilge Ceylan sinemasından çok ama çok farklı bir çalışma. Bu kez, yine diğer filmlerinden daha farklı olarak, filmdeki tüm oyuncular çok ünlü ve çok başarılı aktör ve aktrisler: Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Melisa Sözen, Nejat İşler, Serhat Mustafa Kılıç, Mehmet Ali Nuroğlu, Ayberk Pekcan… Söyleşimizde Ceylan, diyalogların çekim esnasında değişmesini, doğallaşmasını istemediğini, senaryoda yazıldığı gibi edebi kalmasını istediğini, ama bunun da ancak profesyonel oyuncular oynarsa sakil durmayacağını bildiği için bu kadar iyi oyuncular tercih ettiğini anlattı. Kapadokya’da geçen film, insan ruhunun oyuklarına, kovuklarına, mağaralarına girdiği için bence mekan dört dörtlük bir seçim olmuş, turistik anlamda bildiğiniz Kapadokya’yı ise göremeyeceksiniz bu filmde. Ceylan, görüntü yönetmenliği tercihlerinde de yine imzasını atmış elbette, Gökhan Tiryaki ile çok iyi iş çıkarmışlar. Tiyatral bir senaryo, farklı bir deneme yapıyor Ceylan bu kez ve kişisel olarak NBC filmografisindeki favori filmim oluyor Kış Uykusu! Haziran’da Türkiye’deki izleyicilerle de buluşacak, uzunluğuna aldanmayın, Cannes’da dünyanın her yerinden gelen çoğu gazeteci tarafından başyapıt olarak değerlendirilen bu filmi kaçırmayın!</p>
<p><strong>Saint Laurent. </strong>İşte bir biyografi daha. Birkaç ay önce ülkemizde de vizyona giren Jalil Lespert imzalı Yves Saint Laurent’i izledikten sonra aynı yıl içinde aynı konuda başka bir projeyi izleyip çok etkilenmek için, iki filmin birbirinden belirli konularda çok fazla ayrışması gerekirdi ki benim için öyle olmadı. Grace Of Monaco gibi, renkli, ihtişamlı, ışıltılı. Sadece o kadar. Bir yarışma filmi ise asla değil. Herhangi bir ödüle de layık görülmedi bu sene.</p>
<p>İtalyan kadın yönetmen Alice Rohrwacher’in ikinci uzun metraj filmi <strong>The Wonder</strong> da yarışanlar arasındaydı. İtalya’daki geleneksel kırsal yaşamdan bir kesit sunan film aslında gerek hikayesi gerek dokusuyla Cannes’daki diğer filmlerden ayrışan, seyirciyi kendisine çeken, samimi bir sanat filmi. Bir yarışma filmi olarak güçsüz mü kalır acaba derken Büyük Jüri Ödülü’nü alması beni çok çok memnun etti. Ödüllü olması sebebiyle ülkemizde vizyona girme ihtimali de artmış olabilir, her halÜkarda izlemenizi tavsiye ederim.</p>
<p>Cronenberg en sevdiğim yönetmenlerdendir, festivalde en çok merak ettiğim yarışma filmlerinden biriydi <strong>Maps to the Stars</strong>. Oyuncu kadrosu da epey iyi isimlerden oluşuyor. Film başta göndermeleri fazlasıyla belli olan, basit ve klasik bir Hollywood eleştirisi gibi başladı, hatta aklıma geçen sene Cannes’da izlediğimiz Sofia Coppola imzalı Bling Ring/Pırıltılı Hayatlar’ı getirmişti. Yüzeyselliği konu alan filmlerde en büyük risk filmin kendisinin yüzeyselleşmesi olduğu için, tam hafiften hayalkırıklığına uğramaya başlamıştım ki film belki 20. dakikasından itibaren bir Cronenberg filmi olduğunu hatırlatırcasına tuhaflaşmaya, ilgi çekici olmaya, heyecanlandırmaya başladı. Karanlık ama asla mizah duygusunu yitirmeyen filmin senaryosu, aynı adlı romanın yazarı tarafından kaleme alınmış. Kaçırılmaması gereken bir ziyafet diyebilirim. Güzel oyuncu Julianne Moore, bu filmdeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görüldü, hakettiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Cannes’da yarışan/gösterilen filmlere küçük bir ara. The Expendables filminin ekibi, filmin promosyonu için Cannes’daydı. Önce filmden küçük tanıtım klipleri izletildi, sonra ünlü ekip tanklarla (evet tank!) Cannes caddelerinde turlayarak insanları selamladılar, son olarak da Carlton otelde basının sorularını yanıtladılar. Stallone, her zamanki gibi formundaydı, açıkçası tüm enerji ondaydı, en çok o konuştu, yaptığı esprilerle ilgi topladı. Şahsım adına Mel Gibson’u yakından görmek çok hoşken, aslında karşımdaki masada aynı zamanda Antonio Banderas, Arnold Schwarzenegger, Harrison Ford, Jason Statham, Wesley Snipes, Dolph Lundgren, Patrick Hughes, Avi Lerner, Kelsey Grammer, Ronda Rousey, Glen Powell, Avi Lerner gibi isimleri de görmek, onlardan birbirinden eğlenceli çekim anılarını dinlemek muhteşemdi.</p>
<p>Bennett Miller imzalı<strong> Foxcatcher</strong> ile devam edelim, film yönetmene bu sene En İyi Yönetmen ödülünü kazandırdı. Foxcatcher, gerçek bir hikayeye dayanıyor. Mark Schultz ve kardeşi Dave Schultz dünya olimpiyat şampiyonu güreşçilerdir. Paranoyak şizofren John du Pont hayatlarına girdikten sonra ise hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz. Gerçek hikaye zaten yeterince şaşkınlık verici ve dramatik. Yönetmen de bunu tabir yerindeyse en temiz şekilde sinemalaştırmış. Filmin genel anlamda çok parlak olduğunu söyleyemem ama Steve Carell’in performansı için bile izlemeye değer.</p>
<p>Ryan Gosling’in bu kez yönetmen koltuğuna oturduğu <strong>Lost River</strong>, bu sene Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı ama ödül kazanamadı. Bir ilk film için olabildiğince başarılı ve ilginç olduğunu söylemeden geçemesem de, ünlü oyuncunun çok özgün bir iş yapamadığının da altını çizmek gerek. Maalesef, filmin stili, Gosling’in daha önce birlikte çalıştığı ve/veya dönemsel olarak etkilendiği yönetmenlerin kendilerine has stillerinin bir kolajı gibi; filmden özellikle, naif bir Nicolas Winding Refn ve David Lynch karışımı tadı almanız mümkün. Yine de bu sürrealitenin içinde bir hikaye anlatma çabasından dolayı Lost River’a çok da negatif yaklaşamıyorum.</p>
<p>Festivalde en çok merak edilen filmlerden biri de <strong>The Search</strong> idi, zira The Artist’in yönetmeninden uzun süredir yeni bir iş beklenmekteydi. Hazanavicius 180 derecelik bir dönüş yaparak bu kez bir savaş filmine imza atıyor. Sabah 08:30’da başlamasına ve ağır, ciddi bir konu olmasına rağmen tek solukta izlediğimi ve başroldeki 9 yaşlarında olan Hadji (Abdul-Khalim Mamatsuiev) karakterinin beni çok etkilediğini, hatta gözlerimi yaşarttığını söylemeliyim. Filmin sinematografisi, mekanlar, sesler, renkler olağanüstü, bir savaş filmi ancak bu kadar aynı anda hem inandırıcı hem estetik görünebilir. Hazanavicius, neredeyse belgesel niteliğinde gerçek bir hikayeyi beyazperdeye aktarırken, bunun bir sinema filmi olduğunu da atlamadan çalışmış belli ki. 1948 tarihli The Search filminin bir adaptasyonu olan filmde Çeçenistan savaşı dönemi konu ediliyor. Filme en büyük eleştiri aslında biraz taraflı ve didaktik olması üzerinden geldi. Çeçen halkınının trajedisini gösterirken, olumlu ya da olumsuz şekilde de olsa Rus tarafını hiç göstermiyor oluşu filme karşı olumsuz yorumları da beraberinde getirdi. Benim şahsen filmde gördüğüm en büyük olumsuzluk ise Berenice Bejo’nun rahatsızlık verecek şekilde kötü performansıydı. Fakat film her türlü eksiğine rağmen beni çok etkiledi.</p>
<p>Bu sene festivalin en havalı gerçeklerinden biri de, efsane yönetmen Jean Luc Godard’ın filminin yarışıyor olmasıydı herhalde. 80’lerinde olan yönetmen, <strong>Goodbye To Language</strong> adlı filmiyle festivalin belki de en enteresan filmiyle biraraya getirmiş oldu bizi. Farklı felsefi yaklaşımlarla deneysel bir sinemaya sahip olan Godard’ın bu filmini anlatmak için kelimeler maalesef yetersiz. 3D film, bambaşka bir deneyim. Düzensiz bir kurgu, hipnotik anlar, video klip tadında kolaj görüntüler, eski filmlerden kareler, politik göndermeler, fakat asla ne demek istediği tam olarak anlaşılamayacak eksantrik bir konu. Filmde Godard’ın köpeği olduğu bilinen bir köpek başrolde adeta. Çılgın yönetmen belki de bu yaşa geldikten sonra hayatta bir mana aramanın manasızlığını, anlaşmak için dile, sanata ve aşka ihtiyacımız olduğunu anlatmaya çalışıyordur, kimbilir? Bu arada film jüri ödülünü Xavier Dolan imzalı Mommy ile paylaştı. Koskoca Godard’ı festivalden ödülsüz göndermek olmazdı, buna lafımız yok ama 25 yaşındaki bir yönetmenle birlikte bir ödülü paylaşmak, ustanın pek de hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu.</p>
<p>25 yaş filan diyorum ama, bakmayın, ben Xavier Dolan’ın işlerini çok seviyorum. Cannes’da <strong>Mommy</strong> filminin sonrasındaki basın toplantısında verdiği yanıtlar sonrasında kişi olarak kendisini de çok sevdim. Hem çok duyarlı, hassas hem de çok entelektüel birikimi olan, zeki bir kişi Dolan, yaşının ve döneminin insanı değil adeta. Mommy, kocası ölmüş, oğlu ise hiperaktivite bozukluğu hastası olan 50 yaşlarında bir kadının yaşam mücadelesini en doğal en samimi şekilde anlatıyor. Bu filme ve bu yönetmene önyargılı yaklaşmamanızı tavsiye ediyorum.</p>
<p><strong>Jimmy’s Hall</strong>, İngiliz yönetmen Ken Loach’ın son filmi de yarışmadaydı. Loach da sinemasını, dilini samimi bulduğum yönetmenlerden. Hiçbir filmi çok ışıltılı olmasa da mizah duygusuyla, genelde alt kesimi resmeden hikayeleriyle, sadeliğiyle, sıradanlığıyla her zaman gönüllerde taht filmler çekmiştir. Cannes’dan epey ödül almış olan yönetmen Jimmy’s Hall ile herhangi bir ödüle layık görülmedi. Fakat konusuyla, özellikle Türkiye’nin geçmekte olduğu süreçte bu filmi çok daha fazla bağrına basacaktır diye düşünüyorum, zira film 1930’larda İrlanda’da geçiyor ve konu, ifade özgürlüğünün imkansız olduğu bir dönemde halkın biraraya gelip çeşitli konularda konuşup tartışabileceği bir ortamın yaratılması ve Katolik Kilisesi’nin bunu sansürlemesi üzerine… Tanıdık geldi mi?</p>
<p><strong>Leviathan, </strong>bu sene Cannes’da en iyi senaryo ödülünü aldı. Festivalin en beğenilen filmlerinden biriydi Leviathan da. Rus yönetmen Andrei Zyvgatinsev’in filmini aslında bir açıdan Kış Uykusu’na benzetiyorum. Öyküsünde diyaloglarında Çehov’dan, ve pek tabii ki Leviathan eserinin sahibi filozof Hobbes’tan tatlar bulabileceğiniz, sinematografik açıdan da olağanüstü görüntülerle karşılaşacağınız, günümüz Rusya’sındaki korku dolu yozlaşmayı gözler önüne seren, değerli bir yapıt Leviathan, ödülü de sonuna kadar haketti. Filmdeki bol votka içme sahneleri ve beklenmedik yerlerde gelen “güleriz ağlanacak halimize” dedirten mizah dolu yaklaşımlar da cabası…</p>
<p>İtiraf ediyorum, kendisini tanısam, hakkında bilgim olsa da daha önce bir Asia Argento filmi izlememiştim. Belirli Bir Bakış’ta yarışan <strong>Incompresa</strong>’ya tek kelimeyle bayıldım. Dolan’ın Mommy’si de, bu da, aslında çocukluğa, çocuklukta alınan yaralara, sevgisizliğe odaklanan, psikolojik yönden kuvvetli argümanları olan, bu açıdan benim kişisel olarak da favorim olmuş filmler. Fakat Incompresa, Mommy’den farklı olarak çok da sürreal, alaycı, çok daha karanlık ve acımasız bir dile, farklı bir sinema diline sahip. Oyunculuklar, mekanlar, kullanılan renkler, herşey bu masalsı ve üzgün ama mizahi hikayeye yakışmış, biraz nev-i şahsına münhasır kılmış. Charlotte Gainsburg da Nymphomaniac’dan sonra farklı ama yine marjinal bir karakterle karşımızda, bu kadına da bu marjinal roller yakışıyor yahu!</p>
<p>Ve festivalde son izlediğim film, <strong>Sils Maria</strong>. Başrolde Juliette Binoche, Kristen Stewart, Chloë Grace Moretz, yönetmen koltuğunda Olivier Assayas olunca, ortaya kötü bir şey çıkması zor zaten fakat senaryosu da Assayas’a ait olan filmin hikayesi de en az isimler kadar ilgi çekici. Hele ki İsviçre Alpleri ve dağların etrafında meydana gelen o bulutlanmalar&#8230;Filmin o soğuk, izleyiciyle arasında mesafe koyan yapısına epey uymuş doğrusu. Maps To The Stars’daki Julianne Moore gibi burada da Juliette Binoche, zaten bir oyuncuyken, bir oyuncuyu canlandırıyor. Yerimiz dar, fakat düşünülesi bir konu aslında, bir oyuncunun, oyuncuları, şöhreti eleştiren bir filmde rol alırken neler düşündükleri, o karaktere kendilerinden neler kattıkları beni epey düşündürdü şahsen.</p>
<p>Velhasıl, daha önceki yıllarda bir çok filmden mutsuz ayrılıp, 2-3 filme şaheser demiştim, bu sene ise neredeyse her filmi eşit derecede sevdim ama önemli olan bu dünyanın en prestijli uluslararası film festivalinden Türkiye’nin, Türk bir yönetmenin en iyi ödülü alarak ayrılmış olması. Nuri Bilge Ceylan ve ekibini bir kez daha yürekten kutluyor, umudumuzu kaybetmeye yaklaştığımız bu karanlık günlerimizde bize bir ışık, bir umut olduğu için kendilerine şahsen teşekkür ediyorum.</p>
<p>MELİS ZARARSIZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/cannesa-gitmediyseniz-bu-dosyayi-okuyun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nuri Bilge Ceylan’ı tartıştık&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/nuri-bilge-ceylani-tartistik/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/nuri-bilge-ceylani-tartistik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Akbıyık]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jun 2014 09:09:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[EDİTORYAL]]></category>
		<category><![CDATA[cannes]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=6688</guid>

					<description><![CDATA[Cannes’da en büyük ödülü alıp da dönünce Nuri Bilge Ceylan’ı konuşmasak olmazdı. Melis Zararsız bütün festival boyunca Cannes’daydı. Hem diğer ödüllü filmleri seyretti hem de Ceylan ile röportaj yapma fırsatı buldu. Biz de ona bütün izlenimlerini yazdırdık tabii. Ceylan’ın ödül alırken yaptığı konuşma yüzünden benim de içinde bulunduğum bir grup eleştirilerini yönetmene yönlendirdi. Melis ise [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cannes’da en büyük ödülü alıp da dönünce Nuri Bilge Ceylan’ı konuşmasak olmazdı. Melis Zararsız bütün festival boyunca Cannes’daydı.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-6689" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/1BilgeCeylanW.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Hem diğer ödüllü filmleri seyretti hem de Ceylan ile röportaj yapma fırsatı buldu. Biz de ona bütün izlenimlerini yazdırdık tabii. Ceylan’ın ödül alırken yaptığı konuşma yüzünden benim de içinde bulunduğum bir grup eleştirilerini yönetmene yönlendirdi. Melis ise farklı bir bakış açısıyla olaya yaklaştı. Hemen ardından yazarımız Deniz Uğur ise bütün bu tartışmaların özüne indi. Bu iki yazıyı da okumanızı öneririm. Gelelim Türk sinemasının 100. Yılı adına yaptığımız dosyalara, sinemamızın “en iyi kötüleri”nin listelerini yaptık. Alper Turgut da bu listelerimiz için çok güzel bir yazı yazdı. Haziran ayına geldiğimiz için vizyona giren Türk filmleri azaldı. Böyle olunca röportajlarımız biraz zayıf kaldı. Ama yine de önemli isimleri sizler için kıskaca aldık. Birçok ünlü İranlı yönetmenin sanat ve görüntü yönetmenliğini yapan Seyfullah Samadian Cinedergi’ye konuştu. Bu ay vizyona giren Azem Cin Karası filminin yönetmeni Volkan Akbaş bir diğer konuğumuzdu. Geçen ay Kayseri’de yapılan 2. Altın Çınar Film Festivali’nde belgesel kısada ödül alan Turgay Kural genç arkadaşımız Vedat Çakmak ile konuştu. Bu ayın en önemli organizasyonu Ankara Film Festivali. Tabii ki dergimiz bu festivalin basın sponsoru. Festivalin yöneticisi İnci Demirkol sorularımızı cevapladı. Yazarlarımız inanılmaz dosyalar yaptı. Murat Kızılca Cin fenomenini işleyen dünya sinemasını, Utku Ögetürk Tarnsformers’ı, Egemen Tokatlıoğlu Scoirse Ronan’ı, Masis Üşenmez Edge Of Tomorrow filminden yola çıkarak Tom Cruise’u odaklarına aldılar. Halil İbrahim Sağlam ise tek mekanda geçen filmleri topladı. Önemli bir dosya da Fırat Sayıcı’dan geldi. Soma’ya bir saygı duruşu olarak maden filmlerini yazdı arkadaşımız. Vizyonlar, eleştiriler, pekyakında gelecek filmler, portreler ve daha neler neler&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2014/06/16/nuri-bilge-ceylani-tartistik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
