<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/category/kose/sinema-kulturu-murat-tolga-sen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Apr 2018 10:55:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Robinson Crusoe on Mars</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/12/30/robinson-crusoe-on-mars/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/12/30/robinson-crusoe-on-mars/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2011 11:54:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=4439</guid>

					<description><![CDATA[Robinson Crusoe on Mars (1964) MURAT TOLGA ŞEN 1973 doğumlu olmanın güzel yanlarından biri de, şu an gırtlağımıza kadar gömüldüğümüz sanal alemden uzak bir çocukluk geçirmekti sanırım. Bilgisayar oyunlarının, internetin, facebook’un olmadığı, yarım ekmek arası domates/peynirden sonra çizgi roman okuyarak uyukladığımız nefis zamanlar… O yüzden belki de, 70′ler de doğanların çoğu okumayı çok sever ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Robinson Crusoe on Mars (1964)<br />
MURAT TOLGA ŞEN<br />
1973 doğumlu olmanın güzel yanlarından biri de, şu an gırtlağımıza kadar gömüldüğümüz sanal alemden uzak bir çocukluk geçirmekti sanırım. Bilgisayar oyunlarının, internetin, facebook’un olmadığı, yarım ekmek arası domates/peynirden sonra çizgi roman okuyarak uyukladığımız nefis zamanlar… O yüzden belki de, 70′ler de doğanların çoğu okumayı çok sever ve dünya klasiklerini de en az bir defa okumuşlardır. Ben de öyle yapmıştım. Güliver’in Maceraları, Define Adası, İki Sene Okul tatili, Kaptan Grant’ın Çocukları gibi egzotik maceraların lezzeti hala damağımda. Fakat zoraki seyyahlık konusunda hiç bir eser Robinson Crusoe kadar etkileyici olmayı başaramamıştır. O kadar güzel anlatılıyordu ki Robinson’un maceraları, insan gönüllü olarak bu izolasyona katlanmak istiyordu. Robinson Crusoe‘nun pek çok farklı edisyonunu okudum. İlk okuduklarım yaşıma uygun, özet sayılabilecek bir yaklaşıma sahip ve son derece masum maceralar iken, romanın aslında karanlık bir öykü olduğunu ve pek çok ırkçı mesaj içerdiğini de gördüm yıllar içinde…<br />
Yazıldığı günden bu zamana kadar pek çok sanatçıyı etkilemiş ve epey yağmalanmış fikirlere sahip olan Robinson Crusoe romanı, 1964 yılında ünlü The War of the Worlds‘u da de çekmiş olan Byron Haskins tarafından sinemaya uyarlanmış. Fakat bu defa macera bambaşka bir fona taşınmış… İşte öteki sinema severlerin kayıtsız kalamayacağı bir eski zaman bilim kurgusu; Robinson Crusoe on Mars<br />
Kumandan Kit Draper ve Albay Dan McReady bir keşif görevi için uzay gemileriyle birlikte Mars yörüngesinde turlamaktadır. Kendilerine doğru gelen bir meteordan kaçmak için gerçekleştirdikleri manevra yüzünden gemiyi terk etmek zorunda kalırlar ve ayrı kapsüllerde Mars’a iniş yaparlar. Mars’ın sıcaklığı insan yaşamına uygun olmakla birlikte hava insanın ancak çok kısa bir süre soluyabileceği kadar incedir. Kit Draper kısıtlı oksijeni ve yiyeceği ile bir hayatta kalma mücadelesi verirken bir yandan da takım arkadaşı McReady’i aramaktadır. Bir süre sonra korkunç gerçekle yüzyüze gelir. Mcready’nin kapsülü iniş sırasında parçalanmış ve Albay ölmüştür. Kit Draper bu yabancı gezegende yalnızlıktan çıldırmak üzere iken gezegeni sömüren bir ırkın köle olarak çalıştırdığı “Cuma” ile karşılaşır ve macera başlar…<br />
Filmin benim için en ilginç noktası ise şu oldu. Çok beğendiğim bir bilim kurgu olan, başrolünü Dennis Quaid’in oynadığı, Wolfgang Petersen mamülü Enemy Mine filmi, meğer bu filme kocaman bir gönderme içeriyormuş! Filmde “Drag” savaşcısı Jeriba’nın ırkını aynı şekilde köle olarak başka gezegenlerden maden toplamak için çalıştırıyorlardı ve Dennis Quaid’de onlara karşı mücadele veriyordu. Robinson Crusoe on Mars’da Cuma yabancı gemileri her gördüğünde “Enemy” diye bağırınca bağ kurulmuş oldu.<br />
Robinson Crusoe on Mars, izlediği herşeyi mantık süzgecinden geçiren günümüz izleyicisi için pek kabul edilir fikirler barındırmıyor aslında… Bilgi çağı toplumunun insanı, üzerinde tişörtle sadece 15 dakikada bir oksijen tüpünden bir nefes çekerek parkta gezer gibi Mars’da gezen Kit Draper’ı görünce hemen Wikipedia’ya girip Mars maddesinde yazan “Mars atmosferi %95 karbondioksit, %3 nitrojen, %1.6 argondan oluşmaktadır.” yazısı ile irkilecektir kuşkusuz. Ayrıca 2009 yılının izleyicisi için Facit’den bozma seyrüsefer cihazları ve siyah beyaz tüplü ekranlarla haberleşerek Mars’a gidebilmek pek olası gelmiyor.<br />
Ama tüm bunları eski zaman fantazyalarının hatırına bir kenara bırakacak olursanız oldukça keyifli ve naif bir 1.5 saat geçirebilirsiniz. Robinson Crusoe on Mars, yağmurlu bir günde ya da geceyarısından sonra seyretmek için doğru bir seçim olacaktır. Kit Draper rolündeki Paul Mantee, Uzay Robinson’u rolünün hakkını veriyor. Eski Mısırlıları andıran Cuma için aynı şeyi söylemek güç olsa da, filmin cırtlak uzay maymunu Mona onun açığını kapatıyor.<br />
Görsel efektler için ise bazı başarılı anlara karşı vasat diyebileceğim. Tabi o yılın şartlarına göre düşünerek. Uzay sekanslarında çizgi film kalitesindeki (hatta direk çizilmiş olan) efektler, Mars yüzeyinde iken daha durumu kurtarır bir haldeler.<br />
Meraklısına özel:<br />
Mars yüzeyinde geçen sahnelerin çoğu Kaliforniya Ölüm vadisindeki Zabriskie Point‘te filme çekilmiş…<br />
Marslıların uzay araçları Dünyalar Savaşı filminden olduğu gibi alınmış. Yapımcı George Pal, Byron Haskin‘e daha önce pek çok projede birlikte çalıştıkları için izin vermiş….<br />
Ölüm vadisindeki çekimler esnasında yasal koruma alanı içinde oldukları için ekibin herhangi bir bitki ya da canlıya dokunması kesinlikle yasaktı ve buna uyulup uyulmadığını denetleyen bir ordu mensubu hazır bekliyordu.<br />
Lobi kartından; “Bu film bilim-kurgusal özgünlüğü temsil ediyor ve günümüzün gerçekliğinden sadece bir adım ötede” (Demekki o zamanlar insanlar Marsa gidilip oradaki canlılarla karşılaşılacağına gerçekten inanıyorlarmış!)<br />
Robinson Crusoe: Invisible Galaxy adında bir devam filmi de planlanmış fakat beklenen gişe elde edilemeyince vazgeçilmiş.<br />
Filmdeki dişi maymun Mona aslında erkek!<br />
Robinson ve Cuma’nın hayatta kalabilmek için kullandıkları “hava hapları” (Air pills) aslında M&amp;M çikolatası ve Mars bitkisi “Poi” diye yedikleri şey de bildiğimiz Pepperoni! (Ecnebi sucuğu)<br />
Twitter: murattolga / murattolga@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/12/30/robinson-crusoe-on-mars/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>New York 2019</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/11/30/new-york-2019/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/11/30/new-york-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 07:48:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=4354</guid>

					<description><![CDATA[New York 2019 (1983) MURAT TOLGA ŞEN Çocukluğumun sinemalarında seyredip de aklımdan hiç çıkmayan bir çöp apokaliptik klasiğidir Newyork 2019 … Mad Max‘in yaptığı olağanüstü gişe’den ilham alan &#8220;esinlenmeci&#8221;liğiyle ünlü İtalyan sinemacıların, hızlıca kotarıp, muhteşem bir afişle 3. dünya pazarına sunduğu film, ülkemizde de hatırı sayılır iş yapmıştı. En azından ben seyretmek için her gittiğimde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>New York 2019 (1983)<br />
MURAT TOLGA ŞEN<br />
Çocukluğumun sinemalarında seyredip de aklımdan hiç çıkmayan bir çöp apokaliptik klasiğidir Newyork 2019 … Mad Max‘in yaptığı olağanüstü gişe’den ilham alan &#8220;esinlenmeci&#8221;liğiyle ünlü İtalyan sinemacıların, hızlıca kotarıp, muhteşem bir afişle 3. dünya pazarına sunduğu film, ülkemizde de hatırı sayılır iş yapmıştı. En azından ben seyretmek için her gittiğimde (4 kez izledim) salon hep doluydu!<br />
Böyle filmlerin afişini aylar öncesinden her cm’sine kadar inceler evde afişi çizmeye çalışır, bazende kafamdan yeni bir senaryo uydurarak filmin gelişine kadar geçen aylarda kendimi avutmaya çalışırdım. O dönemde memlekete gelen filmlerin en yenisi 3-5 yıllık yapımlar olduğu için sinema salonlarında daha Eylül ayından, o yıl oynayacak tüm filmlerin afişlerini görmek mümkün olurdu. Gariptir, bu filmin uydurduğum senaryosu ile perde de gördüğüm hali arasında müthiş bir benzerlik vardı! bunu da o müstesna afişine bağlıyorum. Zaten o dönem sinemalara gelen neredeyse tüm İtalyan macera, Bilim-kurgu, korku filmlerinin ortak özelliği muhteşem çizim afişlere sahip olmalarıydı. (bu da ayrı bir inceleme konusu olabilir rahatlıkla!)<br />
80′lerin başında tüm Dünya’da müthiş bir Bilim-kurgu çılgınlığı yaşanıyordu. Mütevazi bütçeli filmler olmalarına rağmen gerçek bir gişe bombasına dönüşen “Mad Max” ve &#8220;New York&#8217;tan Kaçış&#8221;, iş yapan her türe, bala üşüşen eşek arıları gibi saldıran İtalyan sinemacıların iştahını kabartınca, ardısıra çekilen klonlar, video çılgınlığınında etkisiyle ne bulursa tüketen seyircinin önüne sürüldüler.<br />
Son Nükleer savaştan sonra Dünya’da kıta ittifakları kurulmuştur ve hakim ittifak Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının oluşturduğu EURAK’tır (o tarih itibariyle Ruslar değilde böyle bir seçim yapılması ve günümüzde de bu üç kıtanın ABD’nin artan gücüne karşı birleşme gayretleri bu film’den beklenmeyecek bir kehanettir aslında!) İttifak’ın karşısındaki tek güç ise dağınık bir asi sürüsüdür. Fakat aslında ortada iki taraf içinde büyük bir sorun vardır. Tüm kaynaklar kirlenmiş ve dünya üzerindeki kadınların tümü radyasyon yüzünden doğurganlığını yitirmiştir, biri hariç! Bu kadın New York’da bir yerlerde yaşamaktadır ve Asilerin umudu onu Eurak ‘lardan önce bulmaktır. Dişiyi bulma görevi de her tarafından asilik akan serseri gezgin kahramanımız B filmlerinin aranılan oyuncusu (üsteilk gerçek bir Amerikalı!) Michael Sopkiw’in canlandırdığı Parsifal’e düşer. Hikaye bu haliyle aslında Hristiyanlığın en eski mitlerinden biri olan Perceval ve kutsal kase arayışına dönüşüyor. Parsifal ve ekibi mutasyona uğramış, neredeyse yaratıklaşmış onlarca sefil ve amansız Eurak saldırılarıyla başa çıkmak ve Özgür! dünyanın tek umudu olan bu dişiyi bulmak için akıl almaz bir mücadeleye girişirler…<br />
“New York 2019”, Carpenter&#8217;ın Escape from Newyork&#8217;u ve Blade Runner&#8217;dan (Ridley Scott‘un Blade Runner’ı 2019 yılında geçmektedir.) araklama ismiyle bile niyeti belli olan, düşük bütçeyle para kazanmak derdinde bir yapımdır. Biraz Stalker, biraz Blade Runner, çokca New York’tan kaçış ve Mad Max özentiliği içerir.<br />
Film aklımda en çok açılış sahnesiyle kalmış&#8230; Şöyle ki : Soğuk ve gri bir gökyüzü altında yıkıntılar içinde bir New York silueti, yıkılmış bir özgürlük heykelinin üstünde ağır ağır uçan bir uzay aracı ve yıkıntıların arasından çıkan yüzü radyasyonla harap olmuş, acıklı bir Balad çalan zenci saksafoncu… Filmin daha başında her şey bitmiş ve geriye hiç umut kalmamıştır, belki şimdi izleyen gençlere çok komik gelecek bu açılış sekansı beni çok etkilemiş neredeyse storyboard’ını çıkarmama sebep olmuştu. Yine filmin sonlarına doğru mayınlarla kaplı bir tünelden geçmek zorunda kalacak olan ekibimiz ve ilerideki Eurak kontrol noktasının hemen üstünde beliren Hayalet New York silüeti de geç dimağımı çok etkilemişti.<br />
New York 2019, ucuz, aşırma fikirlerle dolu ama bir o kadar da yaratıcılık ve taklit ettiğinin altında kalmama isteğiyle yanıp tutuşan bir 80′ler Kült’üdür. Artık oldukca eskimiş ve yeni seyirci için belki hiç bir önemi kalmamış, daha o dönemde her taraftan sahtelik akan maket, efekt tasarımları iyice gülünçleşmiş olabilir ama bazı bünyelere de 200 milyonluk samimiyetsiz bir blockbusterdan daha iyi gelebilir. eğer bir şekilde DVD&#8217;sini yakalayabilirseniz, yağmurlu bir günde perdelerinizi çekin ve filmin keyfini çıkarın derim!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/11/30/new-york-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Krull</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/09/29/krull/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/09/29/krull/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Sep 2011 11:23:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=4175</guid>

					<description><![CDATA[MURAT TOLGA ŞEN 80′lerin başında ABD’de, tam bir bilim kurgu ve İlkel çağ fantastiği rüzgarı esiyordu. Çoktan unutuldu sanılan ucuz “Flash Gordon” seriyalleri ve İtalyan “swords&#38;sandal” filmleri, 50′ler de yapılan seleflerinin aksine kocaman bütçeler ve Reagan yönetiminin desteklediği “yeni sağ” fikrini halka ittiren senaryolar ile izleyiciye sunuluyor, “Star Wars” ya da “E.T” gibi filmler gişe [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>MURAT TOLGA ŞEN</p>
<p>80′lerin başında ABD’de, tam bir bilim kurgu ve İlkel çağ fantastiği rüzgarı esiyordu. Çoktan unutuldu sanılan ucuz “Flash Gordon” seriyalleri ve İtalyan “swords&amp;sandal” filmleri, 50′ler de yapılan seleflerinin aksine kocaman bütçeler ve Reagan yönetiminin desteklediği “yeni sağ” fikrini halka ittiren senaryolar ile izleyiciye sunuluyor, “Star Wars” ya da “E.T” gibi filmler gişe rekorlarını alt üst ediyordu. O yıllarda ABD’li her çocuk, bir kılıçla savaşmak ve Conan veya Luke Skywalker gibi bir kahraman olduğunu hayal etmekte idi.</p>
<p>Bu dönem, Amerikan bilim-kurgusunun kısa bir Rönesansı gibidir. Böyle bir zamanda eğer siz de senarist Stanford Sherman olsanız gişe geliri yüksek, popüler ne yapabilirdiniz? Hiç uğraşmaz, “nasıl olsa tutuyor” diyerek tür metinlerinin bir karışımını yazar, cafcaflı bir afiş ve boyundan büyük laflarla seyirciye pompalar ve işin sonunda dolarlarınızı sayarak Hollywood manzarasında kaybolursunuz.</p>
<p>O yılın asıl büyük gişe filmi “Buz korsanları”ydı. Fakat sanılanın aksine gişe de çöken bu filmin en büyük hatası 80′lerin Hallmark dramalarından fırlamış karizmadan yoksun Steve Gutenberg’i yıldız yapmak iddiası idi! Mad Max’a öykünen ama Mel Gibson’un karizmasından yoksun olan bu ilginç post apokaliptik , artık tür meraklıları dışında kimse tarafından hatırlanmamakta… Bu çılgın fantazya ve bilim-kurgu rüzgarı eserken, “Fantastik olsun çamurdan olsun!” diyerek neredeyse yapılan herşeyi tüketmek isteyen izleyiciye yeni bir çerez sunuldu: KRULL!</p>
<p>Krull&#8217;un başrollerinde tek kanallı dönemde yayınlanan Marco Polo dizisinden hatırlayacağımız Ken Marshall ve ileride cici kız imajını yıkıp ingiliz leydisi rollerinden kurtulabilmek için playboy’a poz verecek Lysette Anthony oynamakta idi.</p>
<p>Krull gezegeni Slayer denen askerlerin oluşturduğu yenilmez bir ordunun işgali altındadır. yıllardır savaş halinde olan iki krallık güçlerini birleştirip slayerlara karşı koyabilmek amacıyla barış yapar ve bunu sağlamlaştırabilmek için prenses Lyssa ve diğer krallığın prensi Colwyn’i evlendirmek isterler. Tören sırasında yapılan saldırıda Colwyn yaralanır, iki kral öldürülür ve Lyssa kaçırılır. olayı izleyen sabah Colwyn, Ynyr isimli bir bilge tarafından bulunur ve Slayerları yenip gelinini kurtarabilmek için sihirli güçleri olan 5 bıçaklı yıldız şeklindeki efsanevi silahı aramaya yollanır. Bu yolculuk sırasında pek çok yandaş edinecek olan Colwyn kara kulede düşmanıyla yüzleşme fırsatı bulacaktır. Kendini istediği hayvana dönüştürebilen Ergo, eşkıya Torquil ve arkadaşları, yaşlı medyum, tepegöz Rell Colwyn ve Ynyr’in kara kule yolunda karşılaşacakları renkli kişiliklerden sadece bazılarıdır.</p>
<p>Bu kadar eciş bücüş fantastik yaratığın gözüktüğü filmde benim en çok ilgimi çeken yaratıklarsa Slayerlar, tepegöz Rell ve Firemare isimli atlar oldu. Slayerlar tamamen siyah (kale içinde beyaz) giyinmiş kafaları bowling topuna benzeyen ve öldüklerinde içlerinden fırlayıp toprağın derinliklerine kaçan İstakoz benzeri bir yaratığın bulunduğu askerlerdir. Kılıç ve laser kullanırlar. Rell bir tepegözdür. Onun ırkı geleceği görebilmek için tek gözlerini feda etmiştir, yine de görebildikleri tek gelecek kendi ölümleridir. Ne zaman ne şekilde öleceğini bilmenin verdiği üzüntüyle yaşayan melankolik bir yaratıktır Rell. Bu kaderi değiştirmeye kalkan tepegözleri sonsuz bir acının beklediğinin de bilincindedir. Firemare&#8217;lar ise gezegenin en hızlı atlarıdır. uçabilirler. İsimlerini koşarken ayaklarından çıkan alevlerden alırlar. Kahramanlarımız kara kuleye gidebilmek için bu atların gücüne ihtiyaç duyar çünkü kara kule her gün doğumunda kaybolur ve ülkenin bambaşka bir yerinde belirir ve bir sonraki gün nerede olacağını ise hiç kimse bilemez.</p>
<p>Film boyunca gerçekten de yüzüklerin efendisini farklı bir boyutla izliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Kendine has özelliği olan yaklaşık 10-11 kişinin yolculuğa çıkması, uzun beyaz saçlı ve sakallı kör kahinin onlara yardımcı olması, kara kule, şeytanın askerleri, ayaklarından ateş çıkan uçabilen atlar vs….</p>
<p>Krul hakında pek çok şey duymuş ama izlememiş birinin ilk içgüdüsü, Krull’a hayranlıkla yaklaşmaktır. film açıkça basit bir fantezi (FRP) oyunu olmayı ister, fakat aynı zamanda görsel olarak standartları yüksek tutmak… Bu iyi niyetli yaklaşıma rağmen problem, kötü bir metnin ve sıkılmış aktörlerin, yeteneklerinden faydalanmadan oradan oraya, macera yaşıyormuş gibi başıboş dolaşmalarıdır. “Senin hayal gücünün ötesinde bir dünya” gibi fiyakalı bir etiketle pazarlanan filmde aslında iki saat boyunca perdeye gelen görsellerin dışında gerçek bir duygu, keder, elem, ıstırap, neşe vs. yoktur. Film için harcadığınız iki saatin sonunda Krull’u yılarca hayalgücünüzü besleyen bir film olarak affetmek istersiniz ama bu onun sonra pek çok örneği çekilecek boş ve aptal bir görsel şölen olduğu ve Star Wars’ın yada Conan’ın aksine vaat ettiği hiç bir şeyi başaramadığı gerçeğini değiştirmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/09/29/krull/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyayı Kurtaran Adam’dan bile daha kötü: Şeytan Kızlar!</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/08/29/dunyayi-kurtaran-adamdan-bile-daha-kotu-seytan-kizlar/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/08/29/dunyayi-kurtaran-adamdan-bile-daha-kotu-seytan-kizlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Aug 2011 10:13:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=4076</guid>

					<description><![CDATA[80’ler video furyası sırasında çekilmiş onlarca kötü Türk filmi bulunmaktadır. Kötü film derken, Türk sinemacıların çektiği en kötü film unvanını taşıyan Dünyayı Kurtaran Adam’a bile bir başyapıtmış gibi yaklaşmanızı sağlayacak kadar pespaye yapımlardan bahsediyorum. Bunlardan biri olan Şeytan Kızlar’ın yapım tarihi tam olarak bilinmiyor ama ben tam da furyanın ortasında yani 1985 ya da 1986 [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>80’ler video furyası sırasında çekilmiş onlarca kötü Türk filmi bulunmaktadır. Kötü film derken, Türk sinemacıların çektiği en kötü film unvanını taşıyan Dünyayı Kurtaran Adam’a bile bir başyapıtmış gibi yaklaşmanızı sağlayacak kadar pespaye yapımlardan bahsediyorum. Bunlardan biri olan Şeytan Kızlar’ın yapım tarihi tam olarak bilinmiyor ama ben tam da furyanın ortasında yani 1985 ya da 1986 yıllarında çekilmiş olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Şeytan Kızlar hiçbir anında bir senaryoya sahipmiş gibi durmuyor. Filmin başında kumsalda oynaşan iki genç insandan kadın olanı birden telden bir kuyruğu ve kartondan bir şeytan maskesi olan amazona dönüşüp partnerini önce kırbaçlayıp sonra boğuyor ve elindeki makyaj aynasıyla arkadaşlarına mesaj gönderiyor! Elleri kıskıvrak bağlı genç adam hoyratça itelenerek bir yere götürülüyor ve sonra saçma sapan ve acemice karate hareketleri yapan hepsi bikinili ve maskeli dilberlerden oluşmuş Şeytan Kızlar kampını görüyoruz.</p>
<p>Anlıyoruz ki bu diri vücutlu ablaların hepsi kafayı erkekleri işkence ederek öldürmekle bozmuş bir tarikatın üyeleri… Sebepsiz de değiller. Erkeklerin cinsel zorbalıklarından bıkıp usanınca, tüm erkek ırkını ortadan kaldırmak ve dünyanın hâkimi olmak gibi bir fikre saplanmışlar ve bunu kumsaldan topladıkları biracı tayfasını mızraklarla dürterek başarabileceklerini yapacaklarını sanıyorlar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Film bu ve benzeri bir sürü abuklukla devam ediyor. Prodüksiyon tam bir felaket&#8230; Oyuncuların ağızlarından çıkanla yapılan dublaj bambaşka telden çalıyor. Aynı ses 4-5 karaktere birden dublaj yapıyor. Hele bir de Şeytan kızlığa geçiş riteli var ki ancak izleyerek edinebileceğiniz bir hissiyat aşılıyor. Tabi bu sonu gelmez Şeytan Kızlar seremonilerinin hiçbir anlamı yok ama finalde bir dans sahnesi var ki akıllara zarar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ortalarından itibaren filmin şiddet içeriği de yükselmeye başlıyor. Şeytan Kızlar, ellerine geçirdikleri her erkeği, şişliyor, mızraklıyor ve ortalığı kan gölüne çeviriyorlar. Yapanların o dönemde tutmuş her fikri filme doldurmak gibi bir amacı vardı sanırım. Bikinili seksi kızlar, birkaç tecavüz sahnesi, bolca kan vb.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Naked Vengeance gibi 80’lerin vigilante klasiklerinden ve yine aynı dönemin replika sword&amp;sandal filmlerinden fena halde kafası karışmış bir kokteyl sunan bu filmi video furyası sırasında ıskalayıp yıllar sonra internete salınmış kötü bir VHS aktarımından izleyebildim. Jeneriği kayıp, finalde de “son” yazısından başka bir şey bulamadığım için bu filmi hangi sinemacı takımının yaptığı konusunda hiçbir fikrim yok. İnternette de kötü film meraklısı yabancı bir arkadaşın hakkında yazdığı bir eleştiri dışında (IMDB dahil) bir künye bilgisi bulmak mümkün değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha fazla yazılabilecek bir şey yok. Oyunculuklar çok kötü, kamera çok kötü, konu desen hiç yok ama sırf bu yüzden belki de izlemesi çok zevkli! Eğer Dünyayı Kurtaran Adam’ı bu topraklarda çekilen en kötü film zannediyorsanız bir de bunu izleyin derim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/08/29/dunyayi-kurtaran-adamdan-bile-daha-kotu-seytan-kizlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>E.T&#8217;nin Badi&#8217;den Başka Bir Yerli Kardeşi de Varmış Meğer: Homoti</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/07/29/e-tnin-badiden-baska-bir-yerli-kardesi-de-varmis-meger-homoti/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/07/29/e-tnin-badiden-baska-bir-yerli-kardesi-de-varmis-meger-homoti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 08:38:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=3987</guid>

					<description><![CDATA[Murat Tolga Şen Yıllardır sıkı bir ucuz sinema meraklısı oldum. Bazılarının 5 dakika bile ayırmaya tenezzül etmediği kimisi ham film israfı kalitesindeki yüzlerce filmi soluk perdeli salonlarda, VHS kasetlerde, VCD’lerde DVD’lerde hatmettim durdum. Çevremde sinemasal merakı ve bilgileri ile hatırı sayılır bir popülarite kazanmış olarak kasım kasım kasılırken birden onunla karşılaştım ve Evrenin büyüklüğü karşısında [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Murat Tolga Şen</strong></p>
<p>Yıllardır sıkı bir ucuz sinema meraklısı oldum. Bazılarının 5 dakika bile ayırmaya tenezzül etmediği kimisi ham film israfı kalitesindeki yüzlerce filmi soluk perdeli salonlarda, VHS kasetlerde, VCD’lerde DVD’lerde hatmettim durdum. Çevremde sinemasal merakı ve bilgileri ile hatırı sayılır bir popülarite kazanmış olarak kasım kasım kasılırken birden onunla karşılaştım ve Evrenin büyüklüğü karşısında ezilmiş bir atom parçası gibi kendimden geçip sonsuz kederlere sevk oldum!</p>
<p>Birazdan sizi video piyasasının DKA* sı olan fakat neredeyse tamamen gömülü kalmış akıllara zarar bir filmle tanıştıracağım… Bu öyle bir film ki, başka bir ülkede yapılmış olsa, rahatlıkla yaratıcısı Müjdat Gezen’in kurşuna dizilmesi yada İlkokul çocuklarına taşlattırılarak recm edilmesiyle sonuçlanacak tepkilere yol açabilirdi. Fakat öte yandan da buram buram kitsch atmosferi ile çoğu blockbuster*dan daha ilgi ve zevkle izleniyor. Yine de eğer MGSM (Müjdat Gezen Sanat Merkezi) sınavına katılacak öğrencilere bu film bir kez izletilse herhalde Müjdat ağabey o sene mezun veremez!</p>
<p>Film usandırıcı bir erken dönem dijital firma logosu ile açılışını yapıyor, hemen arkasından Jeneriğe geçiyoruz “Müjdat Gezen Sunar” girişiyle başlayan jenerik, antikalarla dolu bir evin salonunda gezinen kamera görüntülerinden başka bir şey değil, fakat dönemin gazete başlıkları, 80 model bir video player ve Sony TV’nin de gözüktüğü tam bir zaman tüneli… akabinde Ali adıyla oynayan Müjat ağabeyimiz evinden dışarı çıkıyor ve kesilmemiş bir planla yaklaşık olarak bir dakika boyunca kapısını kilitlemesini izliyoruz. (yukarıdaki Japon anahtar 5 kez çevrilmeden kapı kapanmıyor) Muhtemelen Çatalca taraflarındaki çiftlik evinden çıkan Müjdat abi bu defa ATV’lerin atası sayılabilecek aracına binip Tem’den başka bir mekana geçiyor ve biz bunu da fonda bir Zühtü türküsü eşliğinde, uzunca bir şekilde yani neredeyse bir Düğün konvoyunun nikah salonuna gidiş yolu çekimi eziyeti ile izliyoruz. Müjdat ağabeyimizin geldiği yer ise çalıştığı gazetenin (Milliyet) yazı işleridir orada rahmetli Altan Erbulak’la bir araya geliyorlar ve Altan abi hiç yüz vermeden -nerede röpörtajlar? şeklinde fırça kayıyor. Birkaç –montum nasıl? –mont gibi! Gibi önemsiz diyalog ve çayları getiren çaycıyı bağırarak (neden ama neden!) korkutmalarından sonra Ali yeni projelerinden bahsediyor. Amacı “İstanbulda Balina görüldü” yada “iki derste helikopter kullanmayı öğrenin” şeklinde haberler yapmak… ikili kendi aralarında konuşurken bizde bunu dış çekimler vasıtasıyla (iyi niyetli ama beceriksizce) görüyoruz. Bir kaç kötü diyalogdan sonra Ali eğer bir Uçan Daire haberi yapabilirse voliyi vuracağını anlıyor ve asparagas bir Uçan daire haberi için yine çiftliğinin yolunu tutuyor. Eve geldiğinde ilk işi ise mutfakdan Uçan daire formasyonunda Tencere kapağı bakmak oluyor. (esasen bu üç kağıtcı gazeteci tiplemesinde G.O.R.A ile bir benzeşme var! ) gerekli alet edavatı toplayıp dışarı çıkan kahramanımız Ali havaya tencere kapaklarını fırlatıp Ufo diye fotoğraflarını çekiyor. (fotoğraf çekme sahneleri video görüntünün pause’lanmasıyla elde edilmiş!) bir iki çekimden sonra kapakları toplamaya gittiğinde bir de ne görsün! Kocaman bir UFO ve önünde bir uzaylı! Bu sahnede Şaşırtıcı olan şey ise şu; Kapının kilitlenmesinin bir dakika sürdüğü filmde uzaylıyla karşılaşma, şok geçirme ve gidip -merhaba ben Homoti -bende Ali diyaloğunun yaşanması ise 20 sn içinde gerçekleşiyor!</p>
<p>Uzaylımız Homoti, gezegenine dönmek istemeyen bir kaçaktır. Homoti’ye acıyan Ali onu kendi evine götürür… Bu arada Alinin ayağını çarptığı taşı (galvanizle boyanmış bir sünger parçası) Homotinin hamur gibi ezmesi gibi birkaç fukara efekt sahnesi yaşanır. Homoti yukarıda işlerin karıştığından, gezegenin diktatörlükle yönetildiği için dönmek istemediğinden bahseder. Gezegenindeki diktatörün adı ise büyük bir yaratıcılık örneği olarak Diktatördür! arada Amerika’nın yıldız savaşları projesi ve Türk demokrasisi hakkında birkaç yumuşak politik taşlama yapılır. Homoti bizim demokrasimize hayran kalır ama Ali derin içler çeker ve sahne değişir, bu defa şimdikinden oldukca genç bir Perran Kutman’la karşılaşırız. Hatçe hanım Mahalle esnafını çenesiyle bezdirmiş bir alışveriş teröristidir. Hatçe hanım Homotiyle ilk kez Ali’nin evine temizliğe gittiğinde tanışır ve bayılır 10 sn sonra ayılır ve Homotiyle dost olur!</p>
<p>Ali uzaylı haberini yapmak için heyecanla! Gazete giderken Homoti onu bu haberi yapmaması için uyarır. Ali işinden olacağını söylediğinde ise -ben sana konu bulurum diyerek 8 bit oyun makinelerinin sesleri eşliğinde muhtemelen Commodore 64’le yapılmış birkaç ilkel bilgisayar animasyonu gösterir, bizimkiler de ağzı açık seyreder (iyi de konu ne?) Ali gazeteye döner ve aynı sıkıcı yol sahnelerini tekrar izleriz. Altan abi aradan geçen onca saatten sonra aynı pozisyonda yerinde oturmaktadır. Sahne değişir içeri Bahar Öztan’ın oynadığı acar gazeteci kız girer. Ali ile kız Clark, Lois lane tadında bir ekip olurlar (hepsi iki dakika içinde olur) birbirlerinden hazzetmezler ama ekip olarak çalışmaya mecburdurlar. Sonraki 30 sn’de çay bahçesinde çay içerken Bahar (filmdeki adı Ayşegül) fettan fettan güler. Ali ona hemen aşık olur vs. Bu arada evde Savaş Dinçel’in oynadığı eşcinsel Haydar karakteri homotiyi görür yine sahte şaşırmacalar ve sohbetler devam eder, izleyeni bir sıkıntı basar… Homoti, Haydar’a Homo gezegeninden geldiğini anlatır bir iki kırıtır falan… sahne tekrar değişir. Deminki uyuz Ayşegül gitmiş, neredeyse Ali’ye o dakika kızlığını verecek bir kadın gelmiştir, yine 15 snlik bir aşk yaşanır. Ayşegül’ün ısrarlarıyla Ali’nin evine giderler, Ayşegül’de Homotiyle tanışır. Kıza “siz sevgilimisiniz”, “Ben de Ali’den hoşlanıyorum” gibi abuk şeyler söyler. Bu arada geçen filmdeki hakikaten ilginç tek diyalogda “asparagas” kelimesinin anlamını öğreniriz. Bahsi geçen diyalog şöyledir;</p>
<p>Ayşegül : şeyyy asparagas ne demek?</p>
<p>Ali : Yalan haberlere verilen genel ad… yıllar önce bizim arkadaşlardan biri beş-altı arkadaşını toplayıp bir arsada fotoğraflarını çeker ve altına bir yazı döşenir “Los Asparagos Türkiye’de” o zamandan beri böyle uydurma haberlerin hepsine asparagas denir.</p>
<p>Sonra bu tuhaf üçlü sonu gelmez yalan ve erdem diyaloglarına girer, bendenizi yine sıkıntı basar, derken birkaç sekansta homotinin sütcü ve kapıcı ile olan ilişkisine şahit oluruz (hepsi korkar kaçar) Ali yine gazeteye gider Homotiyi korumak için haberi vermez ama bu arada ondan şüphelenen arkadaşları peşine düşerler, akabinde işin içine mafya girer, filmimiz ev,gazete,sokak üçgeninde devinir durur nihayetinde Homoti ağlaya ağlaya gezegenine döner. Ali Ayşegülle aşık olur vs. vs.</p>
<p>Kolayca farkettiğiniz gibi Homoti bir E.T klonu… Açıkcası ben Zafer Par’ın Badi’sini yerli sinemanın bu konudaki tek örneği sanıyordum. Video piyasası için yapılmış böyle bir filmden bir kaç yıl öncesine kadar haberim yoktu. Filmi izledikten sonra yaptığım araştırmada bulduğum kısıtlı bilgilerde, filmin yapıldıktan sonra yapan ve seyreden hiç kimse tarafından bile beğenilmediği için gösterime çıkmadığı bilgisine ulaştım. Öğrendiğime göre; müjdat gezen, filmi bitirdikten sonra Aziz Nesin’e izletmiş “nasıl olmuş abi?” sorusuna kahkahalar içerisinde “bok gibi” yanıtı alınca piyasaya sürmemeye karar vermiş… Sanırım film daha sonra Almanya video piyasası için yayınlandı (İyiki de öyle oldu, bunu görmemiş olsaydım çok üzülürdüm doğrusu) E.T’ye benzeyen fakat onun arkadaşı olduğunu iddia eden hatta bir sahnede E.T’ye telefon açan homoti’nin kostümünü ise Saim Bugay hazırlamış. Açıkcası Badi bile bunun yanında şaheser kalır ama dönemin imkansızlıkları ve Türk sinemasında fantastik bir şeyler yapmanın hep ne kadar zor olduğu düşünülünce burada da acımayla karışık bir affetme söz konusu olabilir.</p>
<p>Çok iyi oyuncu fakat kötü bir yönetmen olan Müjdat Gezen ağabeyimiz de başka bir yazı konusu olabilcek Gülümseyen Dünya ile birlikte Homoti filmini asla savunmamış, bazıları gibi başarısızlığını garip bahanelerle savunmak yerine “her yıl altın ahududu jürisine izlettirseniz her yıl bütün ödülleri toplar” diyerek filmini takdir etmiştir. 80’lerin tüm naifliğini ve şaşkınlığını üzerinde taşıyan film yıllar sonra amacını aşmış bir şekilde eğlenceli bir hale gelmiş ve mutlaka ilgiyi hak eden bir yapım… Yayınlanmasına izin vermemiş bile olsa Müjdat Gezen’in video furyasının heyecanında yeni bir şeyler denemiş olması cesaretinden ötürü alkışlanmalıdır.</p>
<p>DKA: Dünyayı Kurtaran Adam</p>
<p>Blockbuster: Gişe için yapılan yüksek bütçeli filmlere verilen ad</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/07/29/e-tnin-badiden-baska-bir-yerli-kardesi-de-varmis-meger-homoti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biri Beni Gözlüyor</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/06/28/biri-beni-gozluyor/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/06/28/biri-beni-gozluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Jun 2011 14:43:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=3901</guid>

					<description><![CDATA[Türk işi The Shining: Biri Beni Gözlüyor (1988) Murat Tolga Şen Biri Beni Gözlüyor, yapımcılığını Mahmut Tezcan’ın yaptığı, yönetmen koltuğunda Ömer Uğur’un oturduğu, başrollerini ise Tarık Tarcan ile Selin Dilmen’in paylaştığı, yaban ellerinde doğru bir benzetme ile “Turkish Shining” olarak bilinen, 35 mm çekilmiş bir gerilim filmi denemesi… Film, Stanley Kubrick’in başyapıtı The Shining filmine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türk işi The Shining: Biri Beni Gözlüyor (1988)</strong></p>
<p><strong>Murat Tolga Şen</strong></p>
<p>Biri Beni Gözlüyor, yapımcılığını Mahmut Tezcan’ın yaptığı, yönetmen koltuğunda Ömer Uğur’un oturduğu, başrollerini ise Tarık Tarcan ile Selin Dilmen’in paylaştığı, yaban ellerinde doğru bir benzetme ile “Turkish Shining” olarak bilinen, 35 mm çekilmiş bir gerilim filmi denemesi…</p>
<p>Film, Stanley Kubrick’in başyapıtı The Shining filmine aşırı benzerliğiyle dikkat çekiyor. Türk sinemasının alâmetifarikası kartona elle yazılmış bir jenerikle başlayan filmimizde; Başarılı bir cinayet romanları yazarı olan Hulki yanına 80′lerin sıkıcı kazak koleksiyonuna sahip eşi Leman’ı ve sevimli olduğunu zannettikleri embesil oğulları Ufuk’u da alarak son romanını yazmak üzere gözlerden uzak bir adada ki ıssız bir otele yerleşiyor. Gereksiz bir neşe ve uyum içindeki bu aile, korkunç olmak için bütün kış ayna karşısında çalışmış otel bekçisi Mahmut’un “<em>Herşey o uğursuz yel yüzünden! Ayın 15′i gelip de o yel estiğinde… Deniz ölü balıklarla dolarrr, insanlar çıldırırrr!</em>” uyarılarına kulak asmadan daha önce orada kalan Kadir adında bir balıkçının çoluğunu çocuğunu boğarak öldürdüğünü de bilerek otelde kalmaya karar verirler. Aslında Mahmut bu boğma meselesine de epey kafasını takmıştır. “<em>Balta varken niye kesmedi ki sanki …</em>” gibi abuk sabuk laflar bile eder, fakat neyse ki Mahmut ertesi gün gider… Otel ve içindeki kötülük bu sevimli aileye türlü şeytani oyunlarını oynayacaktır artık…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Filmin senaryosu aynı zamanda yönetmeni olan Ömer Uğur’a ait ki aslında ortada özgün bir senaryodan bahsetmek imkansız. The Shining‘in kaba yapısı aynen taklit edilerek tüm filme sıkıcı bir şekilde uygulanmış. Ömer Uğur şu sıralar yönettiği ve epey başarılı olan Geniş Aile dizisiyle kendinden bahsettiren bir isim… Ama açıkçası Biri Beni Gözlüyor‘da herhangi bir yönetmenlik pırıltısı görmek mümkün değil. Sıkıcı diyaloglar, özensiz planlar ve boş, anlamsız bir final…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Filmi yapanların The Shining‘i çok beğendikleri için “<em>hadi aynından bir tane de biz çekelim!</em>” dediklerini falan düşünmüyorum. Bence dar kasting ile tek mekanda film çekmenin getirdiği bütçe rahatlaması ile böyle bir işe kalkışmış olsalar gerek… Neredeyse bedavaya film çekmek ve “hap yapmadan para kapmak” Türk yapımcılarının en sevdiği şeydir ve yönetmenlerden gelen bu tür “<em>müthiş bir fikrim var abi ve çok ucuza çıkacak</em>” tekliflerini hiç geri çevirmezler. Fakat tam da video zamanlarında yani millet patır patır 16 mm çekerken, ucuza çıkarılmak istenen bir filmi neden 35 mm çektiklerini de anlayabilmiş değilim. Tabi 35 mm çekilmiş diye görseli güçlü bir film beklemeyin çünkü en iyi filmlerinde bile teknik zaafiyetlerin had safhada olduğu bir sinemadan bahsediyoruz ve burada da rezil bir banyo yüzünden soluk, silik bir seyir konforu mevcut. (Muhtemelen VHS transferleri yüzünden iyice kötüleşmiş…)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oyunculuklardan da biraz bahsetmek gerekirse; Kimse elbette Tarık Tarcan’dan Jack Nicholson, Selin Dilmen’den de Shelley Duvall ayarında bir oyunculuk beklemiyor ama açıkçası otelde bekçinin bunlara yaksın diye bıraktığı kütüklerin bile daha fazla jest ve mimik verdiğini iddia etmek de mümkün. Zaten hiçbir zaman iyi bir oyuncu olamamış, mankenden transfer Selin Dilmen bir de kendi dublajını yapınca hepten batırmış! “Harika çocuk” Ufuk karakterine ise o kadar nefret duydum ki daha filmin başında baltayla parçalayasım geldi! Yani film bu anlamda başarılı, Tüm olmamışlığıyla, size lanetli bir otelin yapamadığını yapıp, bir psikopat haline getirebilir!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu tamamen unutulmuş yapımı yapanlar dahil kimsenin hatırlamak istediğini sanmıyorum ama kayıp film avcıları için iyi bir ganimet olduğunu düşünüyorum. Bu filmin pek de eski sayılmamasına rağmen bu kadar unutulmuş olması sanırım Stanley Kubrick gibi mükemmeliyetçi bir ustanın eserinin ezik bir replikası olmasından kaynaklanıyor. Bir tür lanet bile sayılabilir… O kadar ki, film hakkında kendisi dışında en küçük bir materyal bulmak mümkün değil! Ne bir afiş, ne bir lobi, ne de bir set fotoğrafı… Gördüğünüz afişi bile kendim yapmak zorunda kaldım, Kıymetini bilin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonuçta kötü olan bir şeyi seyretmenin de çok zevkli olduğu zamanlar var. Fakat Biri Beni Gözlüyor‘un asla bir, “Drakula İstanbul’da” ya da “Ölüler Konuşmaz ki” potansiyeli taşımadığını da belirtmek isterim. Düpedüz sıkıcı yahu…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/06/28/biri-beni-gozluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Conan&#8217;ı Altar</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/05/28/turk-conani-altar/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/05/28/turk-conani-altar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 May 2011 06:59:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=3794</guid>

					<description><![CDATA[Hollywood&#8217;un gişe filmlerinin ucuz taklitleri olan İtalyan replikalarının tüm dünyayı sardığı ve asıllarının ünü yüzünden iyi iş yaptıkları 80&#8217;lerde bazı uyanık Türk sinemacıları da bu tür çabalara giriştiler. Bunların en ünlüsü yaban ellerde Türk Star Wars&#8217;ı olarak bilinen Dünyayı Kurtaran Adam&#8217;ın aslında bir iki çalıntı uzay savaşı sekansı dışında Star Wars&#8217;a benzer pek bir yanı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hollywood&#8217;un gişe filmlerinin ucuz taklitleri olan İtalyan replikalarının tüm dünyayı sardığı ve asıllarının ünü yüzünden iyi iş yaptıkları 80&#8217;lerde bazı uyanık Türk sinemacıları da bu tür çabalara giriştiler. Bunların en ünlüsü yaban ellerde Türk Star Wars&#8217;ı olarak bilinen Dünyayı Kurtaran Adam&#8217;ın aslında bir iki çalıntı uzay savaşı sekansı dışında Star Wars&#8217;a benzer pek bir yanı yoktur, İlle de benzetmek gerekirse Flash Gordon&#8217;la daha kuvvetli bir etkileşim içerir.<br />
Fakat biz bugün artık çok iyi bilinen Dünyayı Kurtaran Adam yerine Kült film shoplarında &#8220;Turkish Conan&#8221; olarak nam salan ve tarih öncesi bir avantür olan Altar&#8217;dan bahsedeceğiz.<br />
Conan&#8217;ın Türkiye&#8217;de zaten iyi bilinen bir çizgi roman kahramanı olması ve filmininde iyi iş yapması yüzünden bir Türk Conan&#8217;ını çekmek farz olmuştu ve bu da eski sinamacılardan Remzi Jöntürk&#8217;e kısmet oldu.<br />
Tarkan çizgi romanlarda ve filmlerinde hep &#8220;Ben Altar&#8217;ın oğlu Tarkan!&#8221; diye bağırır ama bu filmin kahramanının Tarkan&#8217;la bir akrabalığı yok&#8230; Çok daha öncesi bir zamanda geçen bir öykü bu.<br />
Filmin öyküsü çok eski çağlarda belirsiz bir ülkede (bir iki kez Urartu adı geçiyorsa da bağlantı yoktur.) geçer. Ülkeyi zalim Zodiak (Eşref Kolçak) yönetmektedir. Zodiak ateşin sahibidir ve ateşi izinsiz kullananı ölümle cezalandırır. Zodiak’a karşı Utah (Sait Seyit) çıkar, gökten düşen bir taştan görkemli bir kılıç yapar ve granit bir kayaya saplar (Excalibur burada bir kez daha karşımıza çıkıyor.) Oğlu Altar (Cevat Pars) büyüyünce bu kılıçla ülkeyi kurtaracaktır. Utah kendinin yakarak ölür, Altar (Sait Seyit) büyür ve azman bir savaşcı olur, Esir tüccarı Osep’in (Kazım Kartal) eline düşer. Altar her gün dövüşür, her gece de sevişir.<br />
Günün birinde Osep’ten kurtulur ALtar, babasının da tanıdığı kraliçe Alyoki’nin (Çeçilya Daymaz) ile karşılaşır, ona zorla sahip olur. Nino, Altar’ı hançeriyle yaralar, ama sonra bir mağarada “Voodo” büyülerini kullanarak tedavi eder.<br />
Nino, öldürülen Zodiak’ın deli oğlu Hunka’nın (Nuri Alço) sarayına gelir, esir düşer. Altar tek başına Hunka’nın askerlerini dağıtır., babasının kılıcını granit kayadan çekip alır ve Hunka’nın sarayını basar!<br />
Altar, diğer yerli işlerden farklı olarak, vizyona girmeden önce salonlar uzun süre fragmanını gösterdi ve bu da izleyici beklentisini yükseltti. Remzi Jöntürk gerçekten düzgün bir fantastik film çektikleri konusunda Anadolulu sinema sahiplerini ikna etmişti ve filmi güçlü bir şekilde pazarladı. Film için Ator filmininkine çok benzeyen fiyakalı bir afiş yapılmıştı. Neredeyse bir Hollywood filminin yeterliliğinde olan fragman filmdeki gerçekten ilginç anları içerdiği için hem sinema sahipleri hem de perdede fantastik bir yerli yapım görmeye alışık olmayan izleyici (en azından ben) oldukca umutlanmıştı ama film tüm bu beklentileri boşa çıkardı. Filmdeki diyaloglar ve vıcık vıcık duygusallık izleyiciyi filmden direkt olarak soğuttu. Diyaloglara örnek vermek gerekirse :<br />
Utah ateş kralına “Ateş, Su, Toprak hepsi Utah’ın” der. Ateş kralı kaale almaz, askerlerine bakıp “zippo, keranyuk, da” diye bağırır, askerler Utah’a doğru giderken, kendisi “Seni, askerleri ve kuzenlerini biçerim” şeklinde bir tehdit savurur. Askerler tınmaz ve Oltar’ın çevresinde halka yaparlar. Oltar Excalibur’un modifiye versiyonu diyebileceğimiz kılıcıyla ekseni etrafında dönüp saniyede 3 asker hızıyla katliam yapar. Katliamın sonlarına doğru kılıçla beraber yuvarlanır, kılıç ağır gelmiştir. O sırada ortaya Utah’ın oğlu çıkar, Utah oğluna “sana gelme demedim mi! kan bahçesinde çiçek yetişmez demedim mi!” diye feveran eder. Altar babasına “Kılıcın zulmünü izlemeye, onları biçmeni görmeye geldim” der.<br />
Filmde böyle iddialı ama kabız pek çok diyalog var ama en şahanesi Altar&#8217;dan bahseden dış ses&#8230; Bir keresinde aynen şöyle diyor; &#8220;Altar gündüzleri savaşarak, geceleri sevişerek hayatta kalmaya çalışıyordu,&#8221; Sevişerek hayatta kalmaya çalışmak!<br />
Altar’da düzgün görüntüler, kimi özenerek hazırlanmış maskeler ve miğferler yer alır; ancak Conan’dan çokca esinlenen film dağınık bir senaryo, ağdalı diyaloglar, abartılı bir oyunculuk sayesinde inanılmaz derecede “Kitsch” olmaktan öteye gidemezdi ve öyle oldu. “Conan The Barbarian” ve devamı “Conan The Destroyer” gibi iki süper fantastiği ve sonrasında “Beastmaster” “Sword and the Sorcerer” ve onlarca replikayı görmüş olan sinema seyiricisi için Altar, tatsız tuzsuz bir deneyim olmaktan ileri gidemedi. Bu hezimet yüzünden olsa gerek; Altar tamamen göz önünden çekilmiş bir yapım… Kara Murat ya da Tarkan serisi gibi üzerine çokca yazılmış, konuşulmuş bir film değil. Show TV bir dönem geç saatlerde ya da Cumartesi öğle sonralarında zaman doldurmak için bu filmi yayınladı. Digiturk platformunda yayın yapan “SinemaTurk” kanalı da filmi uzun zaman gösterdi.<br />
Altar tüm olumsuz yanlarına karşı tarih öncesi fantastiğinin yerli tek örneği olarak ilgiyi ve saygıyı hakediyor. Ayrıca Nuri Alço gibi fenomen olmuş bir oyuncuyu alışık olmadığımız bir rolde görmek hepinizi heyecanlandıracaktır. Her şeye rağmen, filmi yapan sinemacı takımına da cesaretleri için bir kez daha teşekkür ediyoruz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/05/28/turk-conani-altar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzayda dehşet filmlerinin en sıkı örneklerinden biri: Screamers</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/04/27/uzayda-dehset-filmlerinin-en-siki-orneklerinden-biri-screamers/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/04/27/uzayda-dehset-filmlerinin-en-siki-orneklerinden-biri-screamers/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Apr 2011 19:32:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=3718</guid>

					<description><![CDATA[Murat tolga şen Yıl 2078, Sirius 6B gezegeninde bir maden kolonisi keşfedilmiştir. Güneş sisteminin tüm gezegenlerinde son 50 yıl boyunca tim maden işletimi “Yeni Ekonomik Blok” yani N.E.B loncası tarafından yürütülüyordu. 20 yıl önce N.E.B Sirius 6B’de, Dünyanın enerji sorununu çözecek madeni keşfetti : Berniyum&#8230; Ama hemen ardından Berniyum çıkarmanın ölümcül dozlarda kirlenme ve radyasyon [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Murat tolga şen</p>
<p><strong>Yıl 2078, Sirius 6B gezegeninde bir maden kolonisi keşfedilmiştir. Güneş sisteminin tüm gezegenlerinde son 50 yıl boyunca tim maden işletimi “Yeni Ekonomik Blok” yani N.E.B loncası tarafından yürütülüyordu. 20 yıl önce N.E.B Sirius 6B’de, Dünyanın enerji sorununu çözecek madeni keşfetti : Berniyum&#8230;</strong></p>
<p>Ama hemen ardından Berniyum çıkarmanın ölümcül dozlarda kirlenme ve radyasyon yarattığını gördüler. “İttifak” olarak da bilinen maden işçileri ve Bilim adamları federasyonu maden işletmelerinin derhal kapatılmasını istedi. N.E.B’in buna yanıtı savaş ilan etmek oldu. İttifak ve N.E.B arasındaki bu çatışma Dünya üzerindeki yeni bir soğuk savaşın tetikleyicisi olmuştu. Ama Sirius 6B’de savaş başlar başlamaz bitti. N.E.B’in aralıksız Nükleer bombardımanı sivil nufusun büyük bölümünü yokederken bir zamanlar Cennet olan gezegeni de harabeye çevirmişti.Şimdi savaşın 10. yılı dolarken Sirius 6B’de kalan bir avuç insan hayal gücünün ötesinde yeni bir tehdit ile yüzleşiyorlar: Screamers / Çığlıkçılar!</p>
<p>Screamers / Çığlıkcılar dünya sinemalarında 1995 yılında gösterilmiş ve kült mertebesine ulaşmış, Kanada yapımı ilginç bir Post Apokaliptik… Philip K. Dick’in kısa öyküsü “İkinci Tür”den uyarlanan film sırtını çok daha önceden kült mertebesine erişmiş “The Thing”e yaslıyor ve neredeyse aynı gerilim, klostrofobi ve paranoya ögelerinden beslenerek finale doğru ilerliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Filme adını veren “Screamers” “İttifak” bilim adamlarının kendilerinden sayıca çok üstün olan N.E.B (paralı askerler!) ordusuna karşı geliştirdiği, otonom bir şekilde hareket edebilen, üreyebilen ve gelişebilen robot organizmalar… yer altında hızla ilerliyorlar ve canlı olan herşeye saldırıyorlar. İttifak askerleri dost düşman ayırd etmeyen bu tehlikeli müttefikten! korunabilmek için nabız atışlarının algılanmasını önleyici bilezikler takarak sahaya çıkabiliyorlar ama giderek gelişen bu robot organizmaların herkes için çok başka planları var!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Film oldukca ilginç setler barındırıyor. 2 ay’a sahip bir zamanların Cenneti Sirius 6B’nin çorak ve kimi zamanda karlarla kaplı manzaraları görülmeye değer ve hayli inandırıcı. Gösterişsiz ama etkileyici “İttifak” karargahı da mekan duygusunu güçlendirici setler arasında. Genel olarak filmin sanat yönetimi bütcesinden beklenmeyecek kadar başarılı. Film büyük bir filmmiş gibi durmayı bazı anlar dışında oldukca iyi başarıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Senaryo aşamasında ise bazı sıkıntılar mevcut: oldukça sıkı başlayan ve iyi bir açılım yapan “Screamers” özellikle finale doğru gereksiz bazı duygusal anlara ve kısa öykünün “hikaye bitti, gerisini siz uydurun!” dediği bir noktaya geliyor ve oldukca büyük mantık hataları yüzünden de başlarda sağladığı etkileyicilikten çok şey yitiriyor. Fakat yine de kendi türü içinde mutlaka seyredilmesi gereken bir film olduğunu söylemeliyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Filmin konusunun uyarlandığı kısa öykünün yazarı sebebiyle bazı ilginç politik söylemleri de mevcut; Şirketlerin çıkarlarını korumak gerektiğinde savaş ilan edebilmesi ve sivilleri nükleer bombalarla vurabilecek kadar acımasızlaşması gibi! Yaşadığımız dünya da şirketlerin kar için neler yapmayı göze aldıklarını düşününce, 2068 yılında böyle bir şeyin olma olasılığı o kadar da tuhaf gelmiyor. Daha da ilginç olan Şirketin (N.E.B) karşısında duranın devletler değil, işci ve bilim adamları örgütlenmesi yani bir nevi Komünist blok olması. Sanırım devletlerin fonksiyonu bu yüzyılın sonlarına doğru belediyecilik hizmetlerine indirgenecek. Fakat filmin yine kendi içinde bir çelişkisi var. O da son anına kadar Nükleer karşıtı lakırdılarla devam ettirilen senaryonun sonunda yine bu silah sebebiyle kurtuluşun sağlanmasına izin vermesi!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Screamers” çokca “The Thing” az biraz “The Terminator” “Alien” ve “Tremors” tadında paranoya arttırıcı bir bilim kurgu denemesi… Robocop olarak tanıdığımız Peter Weller oldukca inandırıcı bir oyunculukla filmi sırtlıyor. Diğer oyuncular da üstlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oldukca orjinal setlere, seviyeli oyunculuğa sahip, efektleri de çok kötü olmayan (finaldeki uzay gemisi efekti o dönem için çok başarılı bir CGI uygulaması) karamsar bir distopya izlemek isterseniz geçmişin sinema madenlerinde bundan iyisini bulamazsınız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/04/27/uzayda-dehset-filmlerinin-en-siki-orneklerinden-biri-screamers/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Way of the Dragon</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/03/27/the-way-of-the-dragon/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/03/27/the-way-of-the-dragon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Mar 2011 19:10:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=3621</guid>

					<description><![CDATA[The Way of the Dragon / Kolezyumda Bruce Lee, Chuck Norris Kapışması&#8230;  Murat tolga şen Sinema tarihinin en naftalinli çamaşırlarını yeni nesil sinema seyircisine tanıtmayı amaç edindiğimiz kült film köşemizde bu hafta bir filmden değil ama neredeyse, aynı türe ait tüm filmlerin toplamından daha önemli bir hadise olan bir “film sahnesi”nden bahsetmek istiyorum. İtiraf etmeliyim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>The Way of the Dragon / Kolezyumda Bruce Lee, Chuck Norris Kapışması&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Murat tolga şen</strong></p>
<p><strong>Sinema tarihinin en naftalinli çamaşırlarını yeni nesil sinema seyircisine tanıtmayı amaç edindiğimiz kült film köşemizde bu hafta bir filmden değil ama neredeyse, aynı türe ait tüm filmlerin toplamından daha önemli bir hadise olan bir “film sahnesi”nden bahsetmek istiyorum.</strong></p>
<p>İtiraf etmeliyim ki, Filmlerini izlediğim ilk çekik gözlü “dövüş filmi” kahramanı Bruce Lee ya da o zaman sandığımız adıyla Burij li değildi. Daha isimsiz ya da uyduruk isimli onlarcasını izledikten ve hatta bir sürü Bruce Lee klonunu gördükten sonra tanıştım orjinal Lee filmleri ile…</p>
<p>“Big Boss” benim için hiç bir zaman çok büyük bir anlam ifade etmedi. “Enter the Dragon” ise (taklitlerini önce izlemiş olmamdan kaynaklı olabilir.) bazı parlak anlarına karşı vasat bir filmdi. Yarım kalmış ve dublör desteği ile tamamlanmış “The Game of the Dead” bana Bruce’in gerçekten büyük olduğunu ispatlayan ilk filmdi ama onun neden bir efsaneye dönüştüğünü anlamama yetmemişti. Karışık bir sıralama sonucu seyrettiğim ve ne yazık ki sona kalan Bruce Lee filmi “The Way of the Dragon”u izleyene kadar da bunu tam olarak idrak edebilmiş değildim. Ama “The Way of the Dragon” daha sonra basiretsizce taklit edilse bile asla aslının yanına yaklaşılamayacak bir “efsanevi sinema anı” barındırıyordu. Muhteşem bir kapışma: Lee Vs. Norris… Batı Vs. Doğu…</p>
<p>Bir 3. dünyalıya ve özellikle Asyalı sinema seyircisine perdede verilmiş en büyük ödüldür bu kapışma&#8230; Batı uygarlığının simgesel merkezi Roma’nın, yine simgesel değeri büyük Kolezyumunda, eski çağ gladyatörlerinin sakinliği ve vahşiliği ile gerçekleşecek ve ufak tefek Asyalının dev gibi bir batı savaşçsını evire çevire dövmesini, tadını çıkara çıkara göstererek sarı tenlerin altında birikmiş acı dolu yüzyılların intikamını alan bir kapışma. Filmin tamamı bu sahneyi çekmeye adanmıştır. Lee bu kutsal savaşı yüceltmek adına filmin ilk 30 dakikasında hiç dövüşmemiştir ki bu o dönemde çekilen bir dövüş filmi için çok sıradışı bir durumdur. Filmin tek kurbanı yani Lee’nin elinden filmde ölen tek kişi de yine Norris olacaktır. Bu film ayrıca Norris’in oynayıp da sonunda öldüğü tek filmdir.</p>
<p>Bazıları filmin çekildiği 1972 yılında Norris’in henüz adı sanı duyulmamış ve herhangi bir derecesi olmadığı için bu kapışmanın Bruce açısından abartılmış bir zafer olduğunu söylerler. Fakat bu yanlıştır: Chuck Norris filmin çekildiği tarihten epey önce kendini ispatlamıştı. 1966′da Ulusal Karate Şampiyonu, 1967′de ABD Karate şampiyonu, dünya ortasiklet karate şampiyonu, 1968′de Dünya Profesyonel ortasiklet karate şampiyonu ve Kuzey Amerika Şampiyonu olmuş çok popüler bir dövüş sanatları uygulayıcısı idi. Uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın Aryan savaşçı Norris “batıdan intikam alan asyalı” için en doğru isimdi ve mücadelenin büyüklüğüne uygun olarak da herhangi bir Lee filminde ustaya en fazla darbe vurabilen kişi olmuştur. Çoğu Lee dövüşü rakibin saldırısı ile başlar, Lee düşmanına bir tekme atar ve dövüş biter.</p>
<p>Dövüşün seyri, güçlerin realitede ki izdüşümlerine denk gelecek şekilde yürür. Önce Norris Lee’yi hiç umursamadan savunma alır ve açığını yakaladığı anda bu küçük adamı yere yıkar. Yüzünde her daim alaycı bir gülümseme vardır. Bu gülüş aslında Çin merkezli Uzakdoğuya yüzyıllardır ticaret bahanesiyle gelen beyaz adamın sahtekarlığının ve zalimliğinin sembolüdür. Ama Lee kalkar ve beklenmedik darbeler indirir. Bir süre sonra gülüşün yerini şaşırma ve sonuna doğru çaresizlik almıştır. Milyarlarca Çinli için bu bir zaferdir. Sonunda batı diz çökmüş, Doğunun savaşçısı onu Batı uygarlığının tam ortasında öldürmüştür. Belki de ekonomik olarak giderek kalkınan ve tüm pazarları işgal ederek büyüyen Çin’e ait bir ön kehanettir bu ve Doğulunun asıl hırsını gösterir.</p>
<p>Lee kafasındakini perdeye geçirme konusunda çok başarılı olmuş ve bizim gibi seyircilere Sinema tarihinin en iyi mücadelelerinden birini izletmiştir. Alt metinlerinden bihaber olarak izlense dahi müthiş keyifli olan bu savaşı bir de bu gözle izleyin isterseniz…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/03/27/the-way-of-the-dragon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aç Kartallar</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2011/02/27/ac-kartallar/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2011/02/27/ac-kartallar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Tolga Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Feb 2011 16:25:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Kültürü: Murat Tolga Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=3535</guid>

					<description><![CDATA[Aç Kartallar (1984) Bu defa karşımızda, Türk Bruce Lee‘si, dönemin popüler bir Uzakdoğu sporları uygulayıcısı ve daha sonra kendi icadı olan Soyokan dövüş stilinin kurucusu olarak ünlenecek Nihat Yiğit‘in oynayıp, usta avantürcü Çetin İnanç‘ın yönettiği, 1984 yılında yapılmış hızlı bir macera filmi olan “Aç Kartallar“ var. Bruce Lee‘nin ilk filmlerini de çekmiş ünlü Hong Kong‘lu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aç Kartallar (1984)</strong></p>
<p>Bu defa karşımızda, Türk Bruce Lee‘si, dönemin popüler bir Uzakdoğu sporları uygulayıcısı ve daha sonra kendi icadı olan Soyokan dövüş stilinin kurucusu olarak ünlenecek Nihat Yiğit‘in oynayıp, usta avantürcü Çetin İnanç‘ın yönettiği, 1984 yılında yapılmış hızlı bir macera filmi olan “Aç Kartallar“ var.</p>
<p>Bruce Lee‘nin ilk filmlerini de çekmiş ünlü Hong Kong‘lu yapımcı kardeşler Shaw Biraderler‘i tanımış olsaydım eğer, Bruce’ın ölümüne o kadar ağlayıp üzülmemelerini söylerdim. Çünkü bizim Nihat yiğidimiz Bruce Lee’nin tıpkısıyla aynısı! Lee öldükten sonra onlarca çakma! Lee filmlerinde oynamış Bruce Leu, Bruce Li, Brus Lei vs. gibi replikaların hiçbiri Nihat’ın eline su dökemezmiş doğrusu. Boy, kas, duruş, endam her şeyiyle tam bir Lee, özenle kesilmiş saçı da olayı tamamlıyor. Yalnız, kaşlarda cımbızsal bir müdahale var sanırım.</p>
<p>Gelelim filmimize; konu klasik bir avantür teması: Uzakdoğu’dan Türk asıllı ünlü bir dövüş sanatları hocası memlekete gelir. Fakat çok geçmeden kötü emelleri olan gizli bir örgütün psikopat katili tarafından öldürülür. Onunla söyleşi yapmak isteyen acar bir muhabir kız (etine dolgun bir 80′ler dilberi olan Bahar Öztan’ın kardeşi Nilgün Saraylı) en iyi öğrencisi olan Nihat ve filmde adının ne olduğunu öğrenemediğim ama gerçek ismi Mecit Yavuz olan bıyıklı ve kıllı göğüslü bir karateci olayın peşine düşerler ve olaylar gelişir. Film ilerlerken bir yandan da figürasyonun tamamını üstlenmiş Ayberk Karate Okulu öğrencilerinin İzmir’deki Atatürk heykeline çiçek koyuşu ve hocanın cenazesini şehirde gezdirmeleri gibi” filme niye konduğu pek belli olmayan pek çok sahne izleriz.</p>
<p>Film elbette festivallerde ödüller kazanmış Türk sinemasının yüz akı işlerinden biri falan değil! Ama Çetin İnanç gibi, delicesine bir cesaretle filmler çekmiş bir aksiyon yönetmeninin lezzetli işlerinden biri. Bu aksiyon hadisesi nedense bizim yapımcı ve yönetmenlerimiz tarafından hep hakir görülmüş, hevesli bir yönetmen çıksa bile sıfır bütçelere mahkûm edilmiş ve dolayısıyla asla tam olarak becerilememiş bir alan. Yere göğe sığdırılamayan Eşkiya filminin Çatı sahnelerindeki sakarlıkları bir düşünsenize… Bu anlamda Çetin İnanç eli yüzü düzgün aşırı dinamik ve eğlenceli aynı zamanda çok orijinal planlara sahip pek çok aksiyon sahnesi çekmiştir. Şu an “Arka sokaklar” dizisini çeken ben olsaydım aksiyon sahnelerini hiç düşünmeden Çetin ağabeye emanet ederdim ve eminim ortaya çok daha başarılı bir yapım çıkardı. Tabi diyaloglara elini sürmemesi şartı ile! Çünkü Çetin İnanç filmlerinin ortak özelliği, karakterlerin aşırı net, büyük laflar etmesi ve gerekmedikçe konuşmaması ve bakışlarla anlaşmaları… Kötü oyunculuk yüzünden birbirlerine bön bön baktıkları sahneler de az değil- Zaten filmdeki karakterler aynı ciddiyet ve bilgelikle biraz daha konuşacak olsalar evrenin sırlarına vakıf olmamız kaçınılmaz olacak. Açıkçası John Woo‘yu bile kıskandıracak kadar hızlı bir kurguya sahip filmi izlerken çayım elimde soğudu çünkü alıştığımız Türk filmlerinin aksine devamlı değişen planlar helezonik bir etki yaratarak bir nevi hipnoz deneyimi yaşatıyordu.</p>
<p>Size koca yaşınızda bu filmleri aşırı ciddiye alarak izleyin demiyorum elbette ama imkansızlıklar içindeki bir sektörde modern aksiyon filmleri çekmeyi cesaretle denemiş ve çoğu zamanda altından kalkmış bir sinema delisinin altın çağ eserlerinden biri “Aç Kartallar“, Ayrıca İnanç, Sönmez Yıkılmaz‘a nasıl bir motivasyon sağladıysa, her filmde kendini aşan, kılıktan kılığa giren bir kötü adam olmuş Sönmez Yıkılmaz, üstelik oyunculuk kalitesi de oldukça iyi. Kesinlikle kıymeti anlaşılamamış bir yetenek olduğunu düşünüyorum. 80′ler çocuğu olmayan pek çok bünyeye aptalca ve abartılı gelebilir ama Polat Alemdar’ın bilgisayar koltuğunu siper ederek 5-10 makineli tüfeğin ateşinden çizik almadan çıktığı günümüz aksiyonuna göre çok daha aklı başında haddini bilen bir eserdir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2011/02/27/ac-kartallar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
