<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Murat Kızılca &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/author/muratkizilca/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Oct 2018 12:00:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Xavier Dolan&#8217;ın favori 10 filmi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/08/12/xavier-dolanin-favori-10-filmi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/08/12/xavier-dolanin-favori-10-filmi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Aug 2018 12:35:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[Xavier Dolan'ın favori 10 filmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9887</guid>

					<description><![CDATA[Biz Dolan’ın filmlerini çok seviyoruz. Peki ya Xavier Dolan hangi filmleri seviyor? 1989 doğumlu Kanadalı sinemacı Xavier Dolan’ın son filmi It&#8217;s Only the End of the World / Alt Tarafı Dünyanın Sonu, 3 Mart’ta gösterime girdi. 2009 tarihli I Killed My Mother ile yönetmenliğe başlayan Dolan, şimdiden filmografisine birbirinden etkileyici filmler ekledi bile. Prömiyerini Mayıs [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Biz Dolan’ın filmlerini çok seviyoruz. Peki ya Xavier Dolan hangi filmleri seviyor? </strong>1989 doğumlu Kanadalı sinemacı Xavier Dolan’ın son filmi <strong>It&#8217;s Only the End of the World / Alt Tarafı Dünyanın Sonu</strong>, 3 Mart’ta gösterime girdi. 2009 tarihli <strong>I Killed My Mother</strong> ile yönetmenliğe başlayan Dolan, şimdiden filmografisine birbirinden etkileyici filmler ekledi bile. Prömiyerini Mayıs 2016’da Cannes’da gerçekleştiren son filmi eleştirmenlerden kötü not alınca şöyle bir demeç vermişti: “İnsanların filminizi sevmemelerine karşı her zaman hazırlıklısınızdır. Ama burada oldukça kafa karıştırıcı bir yanlış anlama var. Eğer <strong>Creed</strong>’e beş yıldız, <strong>Fast and the Furious</strong>’a dört buçuk yıldız veren biri, benim filmimde rol alan Marion Cotillard’a sıkıcı diyorsa, işte o zaman gerçekten dünyanın sonu gelmiş demektir. Ve bunu söyleyen adam burada (Cannes’da) ne arıyor diye merak ediyorsunuz.” Festival maratonunun üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra ülkemizde gösterime giren film, bakalım (İstanbul, Ankara, İzmir ve Trabzon’daki 15 salondan birine ulaşabilen) seyirciler tarafından nasıl bulunacak?</p>
<p>Xavier Dolan, muhteşem bir sinema arşivine sahip Criterion Collection’ın web sitesi için, koleksiyonda yer alan filmler arasından bir “en iyi on” listesi hazırladı. Gelin hep beraber Dolan’ın favori filmlerine bir göz atalım.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9889" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-728x1024.jpg" alt="" width="696" height="979" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-728x1024.jpg 728w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-213x300.jpg 213w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-768x1080.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-696x978.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-1068x1501.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l-299x420.jpg 299w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/pierrot-le-fou-240811l.jpg 1309w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Pierrot le Fou (Jean-Luc Godard, 1965)</strong></p>
<p>“Nihai özgürlük. Kelimelerin özgürlüğü, görüntülerin özgürlüğü, renklerin özgürlüğü ve aşkın özgürlüğü. Bu film Godard’ın sanatının zirvesi, ustalığının en üst noktası. Kendini asla hiçbir şeyden mahrum etmeyen bir sinema.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9890" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02-737x1024.jpg" alt="" width="696" height="967" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02-737x1024.jpg 737w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02-216x300.jpg 216w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02-768x1067.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02-696x967.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02-302x420.jpg 302w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/gritossusurros02.jpg 864w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Cries and Whispers (Ingmar Bergman, 1972)</strong></p>
<p>“Karşı konulmaz bir şekilde etkileyici, neredeyse göz korkutucu bir oyunculuk. İnsanın aklını başından alan bir teknik. Hassas, elle tutulur bir acının eksiksiz tasviri, hastalık, keder ve yalnızlık. Bir de perdeyi kırmızıya bulamak.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9891" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952-691x1024.jpg" alt="" width="691" height="1024" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952-691x1024.jpg 691w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952-203x300.jpg 203w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952-768x1137.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952-696x1031.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952-284x420.jpg 284w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/brigitte-fossey-and-georges-poujouly-in-förbjuden-lek-1952.jpg 1000w" sizes="(max-width: 691px) 100vw, 691px" /></a></p>
<p><strong>Forbidden Games (Rene Clement, 1952)</strong></p>
<p>“En sevdiğim aşk öyküleri arasında ilk üçe girer. Narciso Yepes’in efsanevi müziği, bu çocukluk aşkının ününe ün katıyor ve büyüsüne katkıda bulunuyor ama film mükemmelliğin vücut bulmuş hali. Sanatsal yönden özenli ve ilham verici. Brigitte Fossey, sevecen ve inanılmaz olgunlukta bir performans sergiliyor; ve –şey- altı yaşında olmasına rağmen dişiliğin ta kendisi gibi görünüyor. 1940’larda Nazi işgalinden toplu halde kaçan Fransızları resmeden açılış sekansı harika. Gençliğe özgü örf ve adetler üzerine özgün ve hassas bir çalışma, çocukların dünyasının yaratıcı bir temsili. Büyüleyici bir zarafet ve şiirsel güzellik. Kalp kıran ayrılık sahnesi. Bu filme bayılıyorum. Fiyakalı bir eleştirmen olma isteği doğuruyor bende.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9892" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large-754x1024.jpg" alt="" width="696" height="945" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large-754x1024.jpg 754w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large-221x300.jpg 221w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large-768x1043.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large-696x945.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large-309x420.jpg 309w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/les_quatre_cents_coups_les_400_coups-574227245-large.jpg 884w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>The 400 Blows (François Truffaut, 1959)</strong></p>
<p>“İlk âşık olduğum ve karşılığında sevildiğimi hissettiğim zaman. Temel olarak çocukluğum (bazı ince farklarla tabii ki), eminim evdeki kameraları nereye sakladıklarını merak eden sadece ben değilimdir. Jean-Pierre Léaud oyununun zirvesinde. Zamanla gerçekten kendine özgü oyunculuk kurallarını yarattı. Zihninde yarattığı kendi okulu ile birçok oyuncuya yeni kapılar açtı. Kimse ‘Léaud şu ya da bu filmde kötü oynuyor’ diyemez. Hayır. O Léaud’dur, bu kadar. Ayrıca onun yerine oynayacak birini düşünemezsiniz. Asla. Bu film kesinlikle isminin hakkını veriyor. Bizi uçuruyor. Benim yönetmen olmamı sağlayan filmin bu olduğunu söylediğimde çok da orijinal bir şey söylemiş gibi hissetmiyorum. Ve bana her zaman daha öğrenmem gereken ne kadar çok şey olduğunu hatırlatıyor.”</p>
<figure id="attachment_9893" aria-describedby="caption-attachment-9893" style="width: 524px" class="wp-caption alignnone"><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Entretien_J_F_H_Nasser_4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-9893" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Entretien_J_F_H_Nasser_4.jpg" alt="" width="524" height="704" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Entretien_J_F_H_Nasser_4.jpg 524w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Entretien_J_F_H_Nasser_4-223x300.jpg 223w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Entretien_J_F_H_Nasser_4-313x420.jpg 313w" sizes="auto, (max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a><figcaption id="caption-attachment-9893" class="wp-caption-text">Le got de la cerise<br />Ta&#8217;m e guilass<br />1997<br />Real : Abbas Kiarostami<br />COLLECTION CHRISTOPHEL</figcaption></figure>
<p><strong>Taste of Cherry (Abbas Kiarostami, 1997)</strong></p>
<p>“Çaresizliğin ve sessizliğin içinden geçen güçlü bir yolculuk. Ölümün ve hayatın anlamının muhteşem bir yansıması, hayatın bazen güzelliğini ortaya koyma şekilleri. Mesela dallarından birinde kendini asmak isteyen ama yabani çileklerin tadına varınca hayatın yaşamaya değer olduğunu hatırlayan bir adam tarafından sallanan bir ağaç ve o ağacın dallarından düşen kirazların tadı. Uzun süreli tek plan çekimler ve Kiarostami’nin meşhur araba sahneleri. Bir mücevher. Muhakkak izlenmeli. Şimdi, lütfen.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9894" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903-683x1024.jpg" alt="" width="683" height="1024" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903-683x1024.jpg 683w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903-200x300.jpg 200w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903-768x1152.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903-696x1044.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903-280x420.jpg 280w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/the-cranes-are-flying-letyat-zhuravli.29903.jpg 1000w" sizes="auto, (max-width: 683px) 100vw, 683px" /></a></p>
<p><strong>The Cranes Are Flying (Mikhail Kalatozov, 1957)</strong></p>
<p>“Yine öncü bir film. 1957. Müthiş bir aşk öyküsü. Ama bilhassa çok etkileyici bir teknik ustalığın ürünü. Nefes kesen vinç çekimleri, ağaçların birbirine karıştığı unutulmaz dönen alt açı çekimi ile verilen tüyler ürperten orman sekansları, başroldeki kadın oyuncunun kalabalığın içine dalıp sevdiği adamı aradığı, hareket halindeki bir tramvaydan çekilen şaşırtıcı kaydırma planı. Mükemmel sanat yönetimi, mükemmel ışıklandırma, kadın oyuncunun şimşek çakmasıyla kısmen aydınlanan yüzünü gizleyen rüzgârda salınan perdeler. Gerçek bir sanat eseri. Bu rolüyle Cannes’da ödül kazanan Tatyana Samoylova mükemmel, dokunaklı ve zamanına göre oldukça sade bir performans sergiliyor.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9896" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants-724x1024.jpg" alt="" width="696" height="984" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants-724x1024.jpg 724w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants-212x300.jpg 212w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants-768x1087.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants-696x985.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants-297x420.jpg 297w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/Au-Revoir-Les-Enfants.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Au Revoir Les Enfants (Louis Malle, 1987)</strong></p>
<p>“Malle favori yönetmenlerimden biri. Türlerle flört eder, her türlü şeyi dener, dünyayı gezer, kurmaca filmleri övülmesine rağmen ilk aşkı belgeseli boşlamayı reddeder. Yönetmenin özüne ve geçmişine yakın bu film, II. Dünya Savaşı Fransa’sında geçen, güçlü bir yetişkinliğe adım atış filmi. Gün ortasında sıkça bu filmden sahneler gelir aklıma, annenin olduğu restoran sahnesi gibi zarafet anları. Fransız askerler mekâna dalarlar ve içerdekilere hüviyet sorarlar. Masasında sessizce yemek yiyen yaşlı bir Yahudi adam bulurlar ve onu azarlamaya başlarlar. Okumayı bilip bilmediğini sorarlar. Genç bir Fransız subay, küstahça mekâna Yahudilerin girmesinin yasak olduğunu söyler. Birden restoranda bulunan herkes askerlere bağırmaya başlar, hakaret edip mekânı terk etmelerini ister. Müşteriler arasında oturan Alman subaylar ayağa kalkar ve Fransız askerlerin mekânı terk etmelerini emreder. Güçlü bir dönüm noktası. İşte bu tam Malle’a özgü, hazır bekliyor ve yine darbeyi vuruyor. Kontrast, antagonizm, duygular, kaba duygular. Amaçladığı bu. Elimize geçen de bu.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9897" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis-704x1024.jpg" alt="" width="696" height="1012" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis-704x1024.jpg 704w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis-206x300.jpg 206w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis-768x1117.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis-696x1012.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis-289x420.jpg 289w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/BEAUTY-AND-THE-BEAST-American-Re-Release-Poster-by-Paul-Davis.jpg 880w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Beauty and the Beast (Jean Cocteau, 1946)</strong></p>
<p>“Sene 1946. Bu film nasıl mümkün olabilir? Bugün sıradan olan bütün teknik efektler, o zamanlar devrimciydi. Ve Cocteau da tam olarak buydu: bir devrimci. Bütün o küçük zeki buluşlar: duvarın içinden geçen kollarla tutulan şamdanlar, aynaların güçleri, mıknatıs gibi ele doğru çekilen inciler, finalde uçmaları. Bin dokuz yüz kırk altı! Bu filmi sevmek, muhtemelen cinsel kimliğin radikal bir ifadesidir. Bunu biliyorum. Neyse. Bin dokuz yüz kırk altı. Evet, doğru.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9898" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter-691x1024.jpg" alt="" width="691" height="1024" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter-691x1024.jpg 691w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter-202x300.jpg 202w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter-768x1138.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter-696x1031.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter-283x420.jpg 283w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/malanocheposter.jpg 774w" sizes="auto, (max-width: 691px) 100vw, 691px" /></a></p>
<p><strong>Mala Noche (Gus Van Sant, 1986)</strong></p>
<p>“Van Sant benim kahramanımdır. Bu film onda sevdiğim her şeyin bir araya toplanmış halidir: harikulade kamera oyunları, sesi kesilmiş ve tatminsiz kalmış aşk(lar), nefis araba sahneleri. Dış ses, heyecan verici ve gerçektir, asla işe yaramaz ya da lüzumsuz değil. Özgün, samimi, evrensel ve asla yaşlanmayacak bir film.”</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/media.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9899" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/media-712x1024.png" alt="" width="696" height="1001" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/media.png 712w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/media-209x300.png 209w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/media-696x1001.png 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/media-292x420.png 292w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>The Discreet Charm of the Bourgeoisie (Luis Bunuel, 1972)</strong></p>
<p>“Burjuvaziye karşı tadına doyulmayan bir saldırı. Lezzetli performanslar, şaşırtıcı dönüm noktaları, inanılmaz bir final ve her Bunuel filminde karşılaştığımız detaylardaki titizlik. Ve bunların her biri, ahenkli bir bütünü oluşturarak filmin büyüsüne katkıda bulunuyor. Varlıklı insanlar hakkında özellikle eğlenceli, garip ve entelektüel bir eser.”</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/08/12/xavier-dolanin-favori-10-filmi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nisan&#8217;ın korkuttukları</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/04/27/nisanin-korkuttuklari/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/04/27/nisanin-korkuttuklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2018 14:20:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=629</guid>

					<description><![CDATA[Nisan&#8217;ın korkuttukları. Nisan ayında gösterime girecek yabancı korku filmlerine yakından bakalım istedik. Nisan ayında birer hafta arayla dört tane yabancı korku filmi gösterime giriyor. Genelde ABD yapımı korku filmlerinin ağırlıkta olduğu vizyon senelerine alışığız ancak bu aya, farklı ülkelerden gelen korkularla tam bir kardeşlik havası hâkim. Önce filmlere bir bakalım: Vizyon tarihi sırasıyla İspanya yapımı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nisan&#8217;ın korkuttukları. Nisan ayında gösterime girecek yabancı korku filmlerine yakından bakalım istedik.</strong></p>
<p>Nisan ayında birer hafta arayla dört tane yabancı korku filmi gösterime giriyor. Genelde ABD yapımı korku filmlerinin ağırlıkta olduğu vizyon senelerine alışığız ancak bu aya, farklı ülkelerden gelen korkularla tam bir kardeşlik havası hâkim. Önce filmlere bir bakalım: Vizyon tarihi sırasıyla İspanya yapımı Marrowbone / Karanlık Sır (2017) 6 Nisan’da, ABD yapımı A Quiet Place / Sessiz Bir Yer (2018) 13 Nisan’da, Avustralya/ABD ortak yapımı Winchester (2018) 20 Nisan’da ve İrlanda yapımı The Lodgers / Lanetli Konak (2017) ise 27 Nisan’da gösterime girecek.</p>
<h4><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-5065 size-full" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları.jpg" alt="" width="825" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları.jpg 825w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları-696x391.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/04/marrowbone-nisanin-korkuttukları-747x420.jpg 747w" sizes="auto, (max-width: 825px) 100vw, 825px" /></a></h4>
<h4><a href="https://www.imdb.com/title/tt5886440/?ref_=nv_sr_2" target="_blank" rel="noopener"><strong>Marrowbone / Karanlık Sır (2017)</strong></a></h4>
<p>İspanyol korku sineması (ya da belki biraz abartarak hayalet filmleri) denince akla gelen ilk filmlerden biri olan The Orphanage (Yetimhane, 2007) ülkemizde de çok sevilmişti. Filmin senaristi Sergio G. Sanchez, daha çok senaryoları ile biliniyor ama 2000’li yılların başında birkaç kısa film ile 2008 yılında bir TV filmi yönetmişti. Marrowbone ise İspanyol sinemacının yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı sinema filmi. Amerika pazarı düşünülerek İngilizce çekilen filmin oyuncu kadrosunda çok ünlü olmasalar da İngiliz ve Amerikan sinemasından tanıdık simalar yer alıyor. Kocasını geride bırakıp dört çocuğunu yanına alan Rose, geçmişindeki bir sır nedeniyle İngiltere’den ABD’ye -ailesinden kalma çok katlı köhne bir eve- göç etmek zorunda kalır. Kasabanın bir hayli uzağında kalan evde izole bir hayat süren aile, Rose’un ölümüyle birçok sorunla yüzleşmek zorunda kalır. 21 yaşındaki Jack, 19 yaşındaki Jane, 18 yaşındaki Billy ve 5 yaşındaki Sam, ebeveynleri olmadan hayatta kalmaya çalışırlarken bir yandan da eve musallat olduğunu düşündükleri hayalet benzeri bir kötücül varlıktan sakınmaya uğraşırlar. Dünya prömiyerini Eylül 2017’de Toronto Film Festivali’nde yapan Marrowbone, eleştirmenlerden geçer not almayı başaramadı ama The Orphanage hatırına Sanchez’in ilk yönetmenlik denemesini merak etmemek elde değil.</p>
<p><strong>A Quiet Place / Sessiz Bir Yer (2018)</strong></p>
<p>John Krasinski, 2005-2013 yılları arasında NBC kanalında gösterilen, iki yüze yakın bölümüyle birçoklarının gönlünde taht kuran televizyon dizisi The Office’deki Jim Halpert rolü ile tanındı. (Bu arada İngiliz yapımı orijinal The Office’e ve başroldeki Ricky Gervais’e bir selam çakmadan geçmeyelim.) Daha çok komedi filmleriyle bilinen Krasinski, yönetmen olarak üçüncü filminde korku türüne el atmış ve senaryoyu da Bryan Woods ve Scott Beck ile beraber yazmış. Başrolde de yine kendisi ve gerçek hayattaki karısı Emily Blunt var. Sesle avını bulan gizemli yaratıkların hüküm sürdüğü post apokaliptik bir dünyada geçen filmde, yaşamlarını sessiz bir şekilde sürdürmek zorunda kalan bir ailenin başından geçenler anlatılıyor. Dünya prömiyerini 9 Mart 2018’de South by Southwest (SXSW) Film Festivali’nde yapan A Quiet Place, hem seyirciyi hem de eleştirmenleri tavlamayı başardı. Her günümüzü dolduran iğrenç şehir gürültüsü içinde debelenen biz fanilere neredeyse diyalogsuz olduğu söylenen sessiz bir film muhakkak ki iyi gelecektir.</p>
<p><strong>Winchester (2018)</strong></p>
<p>Michael ve Peter Spierig kardeşlerin filmografisine baktığımızda sırasıyla Undead (2003), Daybreakers (2009), Predestination (2014) ve Jigsaw (2017) gibi tür filmleriyle karşılaşıyoruz ki elimizdekinin daldan dala konan, belki rüzgâra göre hareket eden, inişli çıkışlı bir kariyer grafiği olduğu söylenebilir. Spierig kardeşlerin beşinci filmi Winchester da geleneği bozmuyor aslında. Meşhur Winchester tüfeklerinin eksantrik varisi Sarah Winchester, atalarının ürettiği tüfeklerle öldürülenlerin ruhlarının kendisine musallat olduğuna inanmaktadır. California’da, yıllardır devam eden inşaatlarla gittikçe büyüyen ve yüzlerce odası bulunan devasa bir konakta oturan yaşlı kadın, intikamcı ruhlardan kurtulmanın yolunu aramaktadır. Filmin merkezine yerleşen konak, gerçekten de San Jose, California’da var. 1884 yılında inşa edilen konağa ruhların musallat olduğu o tarihten beri söylenmekte. Sarah Winchester’ın öldüğü tarih olan 1922 yılına kadar konağı genişletmeye devam etmesi de filmde kullanılan gerçek detaylardan bir diğeri. Bugün Winchester Mystery House olarak bilinen konak, California’nın tarihi kent simgelerinden biri olarak kabul ediliyor ve turistlerin yoğun ilgisini çekiyor. Ocak 2018’in sonundan itibaren dünyanın çeşitli ülkelerinde gösterime giren film ise eleştirmenlerden bir hayli kırık not almasına rağmen üç buçuk milyon dolarlık bütçesini (Mart 2018 sonu itibariyle) ona katlamayı başararak yaklaşık 35 milyon dolar gişe hasılatı yaptı.</p>
<p><strong>The Lodgers / Lanetli Konak (2017)</strong></p>
<p>İlk filmi Let Us Prey (2014) ile fena bir kariyer başlangıcı yapmayan İrlandalı yönetmen Brian O&#8217;Malley’nin yeni filmi The Lodgers, 1920’li yılların İrlanda kırsalında geçiyor. Rachel ve Edward isimli öksüz ikiz kardeşler, aileden kalma bir köşkte tek başlarına kalmaktadırlar. Kötücül bir varlığın himayesinde yaşadıklarına inanan ikizlerin ne olursa olsun uymaları gereken üç katı kural vardır: Gece yarısından önce mutlaka yatağa yatmak zorundadırlar, yabancı birinin kapının eşiğinden içeri girmesi kesinlikle yasaktır ve içlerinden biri kaçmaya kalkarsa diğerinin hayatı tehlikeye girecektir. Edward evden dışarı hiç çıkmazken, Rachel gündüz saatlerinde alışveriş için yakındaki köye gidip gelmektedir. Köyde yaşayan savaş gazisi Sean, arada köye gelen gizemli kıza âşık olunca işler karışır. Dünya prömiyerini Eylül 2017’de Toronto Film Festivali’nde yapan The Lodgers, eleştirmenlerden iyisiyle kötüsüyle karışık yorumlar aldı ve genelde ıskalanmış bir iş olarak işaret edildi. Yine de gotik korkuları özleyenler için iyi bir alternatif olma ihtimali var.</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/04/27/nisanin-korkuttuklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evinizi istila etmeye geldik</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/04/10/evinizi-istila-etmeye-geldik/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/04/10/evinizi-istila-etmeye-geldik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2018 13:02:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=151</guid>

					<description><![CDATA[“9 Mart’ta gösterime girecek Ziyaretçiler: Gece Avı vesilesiyle korku türünün nadide alt türlerinden ev istilasına biraz yakından bakalım istedik.” 2008 tarihli The Strangers’ın (Ziyaretçiler) devam filmi The Strangers: Prey at Night (Ziyaretçiler: Gece Avı), 9 Mart 2018’de gösterime giriyor. Bryan Bertino’nun yazıp yönettiği ilk film, ev istilası (home invasion) alt türünün tipik bir örneğiydi. Müthiş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“9 Mart’ta gösterime girecek Ziyaretçiler: Gece Avı vesilesiyle korku türünün nadide alt türlerinden ev istilasına biraz yakından bakalım istedik.”</strong></p>
<p>2008 tarihli The Strangers’ın (Ziyaretçiler) devam filmi The Strangers: Prey at Night (Ziyaretçiler: Gece Avı), 9 Mart 2018’de gösterime giriyor. Bryan Bertino’nun yazıp yönettiği ilk film, ev istilası (home invasion) alt türünün tipik bir örneğiydi. Müthiş bir ilk bölümden sonra sebep-sonuç ilişkisine bağlanmayan final bölümü kimilerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştı ama film, alt türün hayranları tarafından baş tacı edildi. Bertino’nun iyi bir yönetmen olabileceğine dair önemli işaretler barındırıyordu ki daha ilk filmiydi. Finaldeki şu diyaloğu unutmak mümkün değil herhalde:</p>
<p>&#8211; “Bunu bize neden yapıyorsunuz?”</p>
<p>&#8211; “Çünkü evdeydiniz.”</p>
<p>Ancak sonrasında yine bir ev istilası filmi olan Mockingbird (2014) geldi. İlk filmiyle benzer artıları ve eksileri barındırdığından kariyerinde bir yerinde sayma olarak nitelendirilebilecek ikinci adımdan sonra eleştirmenlerce de beğenilen The Monster’ı (2016) yazıp yönetti. İlk iki filmine nazaran önemli bir ilerleme sayılabilecek film, Bertino’nun çok daha iyi işlerle karşımıza çıkacağına dair (hâlâ) en etkili emarelerden biri ama kendisine verilen kredi de yavaş yavaş tükenmek üzere. Bundan sonraki işi, yönetmenin kariyerinde büyük ihtimalle belirleyici olacaktır. Nitekim The Strangers: Prey at Night’ın senaryosunu kaleme alan, ancak yönetmen koltuğuna oturmayan Bryan Bertino da büyük olasılıkla durumun farkında.</p>
<p>Yeni film ise İngiliz yönetmen Johannes Roberts’a emanet edilmiş. Ucuz ve sıradan korku filmleriyle kariyerine başlayan Roberts, Storage 24 (2012) ile dikkatleri üzerine çekmiş, sonrasında ABD’li ortak yapımcılar ile beraber kotarılan The Other Side of the Door (2016) ve 47 Meters Down (2017) gibi düşük kalibreli korku filmlerini yönetmişti. The Strangers: Prey at Night yönetmenin Hollywood’daki ilk işi olacak ve önceki filmlerine bakarak yönetmen seçimi üzerinden filmden ne beklememiz gerektiği hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikir elde etmemiz mümkün. Bu arada Roberts’ın geçen sene gişede iyi iş yapan köpekbalığı filminin şimdilik 48 Meters Down olarak isimlendirilen devamını çekmek için hazırlıklara başladığını da ekleyelim.</p>
<p>The Strangers: Prey at Night’ın konusu ilkinden pek de farklı bir film izlemeyeceğimizin kanıtı gibi: Gözlerden ırak terkedilmiş bir karavan parkında gecelemek durumunda kalan bahtsız bir aile, maskeli üç kişi tarafından ziyaret edilir. Aynı ilk filmde olduğu gibi tipik bir ev istilası filmi konusu, ne eksik ne de fazla.</p>
<p>Aslına bakarsanız ev istilası filmlerinin fazlasıyla basit bir şablonu vardır. Olabildiğince sıradan bir ailenin ya da çiftin -bazen arkadaşları ya da akrabalarıyla birlikte- tanıtımı ile açılan filmde denge, genellikle maske takan yabancı biri ya da birilerinin ailenin ya da çiftin evine ya da geceyi geçirmek için başlarını soktukları ve o an için ev işlevi gören mekâna izinsiz girmesi ile bozulur. Saldırganlar ve kurbanlar arasında bir arbede başlar, cinayetler işlenir, eğer varsa saldırının gizemi çözülür (her zaman bir gizem ya da sebep olmak zorunda değildir, bazen kurbanlar aynı The Strangers filminde olduğu gibi tamamen tesadüfi biçimde rastgele seçilir). Finalde iki taraftan biri diğerini alt eder (ya da öyle görünür) ama iki taraf da kayıplar verir ya da ağır yaralar alır. Aile ya da çift, tehlike ortadan kalktıktan ya da geçici olarak uzaklaştırıldıktan sonra kayıplarının acısıyla yeni bir hayata başlar ve denge tekrar inşa edilmiş olur.</p>
<p>Sinema tarihi boyunca içinde ev istilası bölümü içeren birçok film vardır ama filmin bütünü bunun üzerine kurulu olmadığından bu tip filmleri ev istilası alt türüne dâhil etmemek gerekir. Örneğin When a Stranger Calls (1979) filminin ilk 20 dakikasında gerçekleşen ev istilası, şablona uygundur. Fakat filmin bütünü ev istilası üzerine şekillenmez. Bu nedenle gönül rahatlığı ile alt türün dışında tutulabilir. Ev istilası, korku türünün alt türü olarak konumlandırıldığından dolayı benzer temayı kullanan farklı türlerdeki filmlerin ev istilası filmi olup olmadıkları da tartışmalıdır. Örneğin komediler Home Alone (Evde Tek Başına, 1990) ve The Ref (1994) veya kara filmler Suddenly (1954) ve The Desperate Hours (1955) alt tür kapsamında değerlendirilmeli mi? Ben bu tarz filmlerin alt tür dışında bırakılması taraftarıyım. İstisnai bir örnek olarak Wait Until Dark’ı (1967) gösterilebilir. Gerilim olarak kategorize edilen film, barındırdığı korku öğelerinin fazlalığı ve ev istilası filmi şablonuna harfiyen uyması nedeniyle alt tür kapsamında değerlendirilebilir. Sonuç itibariyle ev istilası filmlerinin üretimi 2000 yılı sonrasında ivme kazandığı ve alt tür olarak kabul görmesi ile şablonunun oturması da aynı dönemde gerçekleştiği için önceki yıllara ait filmler hakkında bu tip tartışmalı durumların oluşmasını doğal karşılamak lazım.</p>
<p>Ve tabii ki melez filmler; bir arada olamazmış gibi duran iki ya da kimi zaman daha fazla türün kalıplarından faydalanan filmlere artık aşinayız, misal korku-komedi filmleri. Hatta farklı türlere ait alt türlerin bir araya gelmesi de olağan bir durum haline geldi. Örneğin Attack the Block (2011) bilim kurgu türünün uzaylı istilası alt türü ile korku türünün ev istilası alt türünün mükemmel bir bileşimidir. Ev yerine bir apartman kompleksini koyan film, maskeli saldırganlar yerine de uzaylıları koyar. Sonrasında ise apartman kompleksinde yaşayanların bir araya gelip saldırganlara yani uzaylılara karşı verdiği hayatta kalma mücadelesini izleriz. Dolayısıyla herhangi bir ev istilası filmleri listesinde Attack the Block filmini görürsem itiraz etmem ama kendi hazırladığım listeye kesinlikle dâhil etmem.</p>
<p>Görüldüğü gibi kategorize etme işinin en can sıkıcı tarafı bu iç içe geçmişlik. Son örnekten devam edersek Attack the Block filmini hangi alt türün altına ekleyeceğiz? Birkaç alternatif mümkün; ya her ikisine birden eklemek ya da hangi alt türün baskın olduğuna karar verip onun altına eklemek. Burada subjektif tercihler devreye gireceği için herkesin seçimi farklı yönde olabilir ve karmaşa başlar. Bana kalırsa filmde baskın olan uzaylıların istilasıdır, ev istilası formatında bir anlatım yolu tercih edilmesi bunu değiştirmez ve bilim kurgu türünün uzaylı istilası alt türü altına eklenmelidir. (İşleri daha da karıştırmamak için filmdeki komedi ya da aksiyon türlerinin kullanımından hiç bahsetmiyorum bile.) Sonuç olarak tam manasıyla saf ev istilası filmi diyebileceğimiz filmlerin sayısı çok fazla değildir diyebiliriz.</p>
<p>E bu kadar lafın üzerine bir en iyi ev istilası filmleri listesi eklemek kaçınılmaz oldu sanırım. Aşağıdaki liste yapım tarihi sırasına göre dizilmiş, en sevdiğim 20 ev istilası filmini içeriyor.</p>
<p>Lady in a Cage (1964)</p>
<ol>
<li>Wait Until Dark (1967)</li>
<li>Straw Dogs (1971)</li>
<li>Death Game (1977)</li>
<li>Funny Games (1997)</li>
<li>Panic Room (2002)</li>
<li>Haute tension / High Tension (2003)</li>
<li>The Dark Hours (2005)</li>
<li>Ils / Them (2006)</li>
</ol>
<ul>
<li>À l’intérieur / Inside (2007)</li>
<li>The Strangers (2008)</li>
<li>Secuestrados / Kidnapped (2010)</li>
<li>Cherry Tree Lane (2010)</li>
<li>You&#8217;re Next (2011)</li>
<li>Mientras duermes / Sleep Tight (2011)</li>
<li>The Aggression Scale (2012)</li>
<li>Kristy (2014)</li>
<li>Berkshire County (2014)</li>
<li>Emelie (2015)</li>
<li>Hush (2016)</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/04/10/evinizi-istila-etmeye-geldik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evinizi istila etmeye geldik</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/03/28/evinizi-istila-etmeye-geldik-2/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/03/28/evinizi-istila-etmeye-geldik-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 11:54:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[Evinizi istila etmeye geldik]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[Ziyaretçiler: Gece Avı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11190</guid>

					<description><![CDATA[“9 Mart’ta gösterime girecek Ziyaretçiler: Gece Avı vesilesiyle korku türünün nadide alt türlerinden ev istilasına biraz yakından bakalım istedik.” 2008 tarihli The Strangers’ın (Ziyaretçiler) devam filmi The Strangers: Prey at Night (Ziyaretçiler: Gece Avı), 9 Mart 2018’de gösterime giriyor. Bryan Bertino’nun yazıp yönettiği ilk film, ev istilası (home invasion) alt türünün tipik bir örneğiydi. Müthiş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“9 Mart’ta gösterime girecek Ziyaretçiler: Gece Avı vesilesiyle korku türünün nadide alt türlerinden ev istilasına biraz yakından bakalım istedik.”</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-11192" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-1024x640.jpg" alt="" width="696" height="435" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-1024x640.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-300x188.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-768x480.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-696x435.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-1068x668.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-672x420.jpg 672w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/screen-shot-2015-10-10-at-04-32-04-1920x1200.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>2008 tarihli The Strangers’ın (Ziyaretçiler) devam filmi The Strangers: Prey at Night (Ziyaretçiler: Gece Avı), 9 Mart 2018’de gösterime giriyor. Bryan Bertino’nun yazıp yönettiği ilk film, ev istilası (home invasion) alt türünün tipik bir örneğiydi. Müthiş bir ilk bölümden sonra sebep-sonuç ilişkisine bağlanmayan final bölümü kimilerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştı ama film, alt türün hayranları tarafından baş tacı edildi. Bertino’nun iyi bir yönetmen olabileceğine dair önemli işaretler barındırıyordu ki daha ilk filmiydi. Finaldeki şu diyaloğu unutmak mümkün değil herhalde:</p>
<p>&#8211; “Bunu bize neden yapıyorsunuz?”</p>
<p>&#8211; “Çünkü evdeydiniz.”</p>
<p>Ancak sonrasında yine bir ev istilası filmi olan Mockingbird (2014) geldi. İlk filmiyle benzer artıları ve eksileri barındırdığından kariyerinde bir yerinde sayma olarak nitelendirilebilecek ikinci adımdan sonra eleştirmenlerce de beğenilen The Monster’ı (2016) yazıp yönetti. İlk iki filmine nazaran önemli bir ilerleme sayılabilecek film, Bertino’nun çok daha iyi işlerle karşımıza çıkacağına dair (hâlâ) en etkili emarelerden biri ama kendisine verilen kredi de yavaş yavaş tükenmek üzere. Bundan sonraki işi, yönetmenin kariyerinde büyük ihtimalle belirleyici olacaktır. Nitekim The Strangers: Prey at Night’ın senaryosunu kaleme alan, ancak yönetmen koltuğuna oturmayan Bryan Bertino da büyük olasılıkla durumun farkında.</p>
<p>Yeni film ise İngiliz yönetmen Johannes Roberts’a emanet edilmiş. Ucuz ve sıradan korku filmleriyle kariyerine başlayan Roberts, Storage 24 (2012) ile dikkatleri üzerine çekmiş, sonrasında ABD’li ortak yapımcılar ile beraber kotarılan The Other Side of the Door (2016) ve 47 Meters Down (2017) gibi düşük kalibreli korku filmlerini yönetmişti. The Strangers: Prey at Night yönetmenin Hollywood’daki ilk işi olacak ve önceki filmlerine bakarak yönetmen seçimi üzerinden filmden ne beklememiz gerektiği hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikir elde etmemiz mümkün. Bu arada Roberts’ın geçen sene gişede iyi iş yapan köpekbalığı filminin şimdilik 48 Meters Down olarak isimlendirilen devamını çekmek için hazırlıklara başladığını da ekleyelim.</p>
<p>The Strangers: Prey at Night’ın konusu ilkinden pek de farklı bir film izlemeyeceğimizin kanıtı gibi: Gözlerden ırak terkedilmiş bir karavan parkında gecelemek durumunda kalan bahtsız bir aile, maskeli üç kişi tarafından ziyaret edilir. Aynı ilk filmde olduğu gibi tipik bir ev istilası filmi konusu, ne eksik ne de fazla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslına bakarsanız ev istilası filmlerinin fazlasıyla basit bir şablonu vardır. Olabildiğince sıradan bir ailenin ya da çiftin -bazen arkadaşları ya da akrabalarıyla birlikte- tanıtımı ile açılan filmde denge, genellikle maske takan yabancı biri ya da birilerinin ailenin ya da çiftin evine ya da geceyi geçirmek için başlarını soktukları ve o an için ev işlevi gören mekâna izinsiz girmesi ile bozulur. Saldırganlar ve kurbanlar arasında bir arbede başlar, cinayetler işlenir, eğer varsa saldırının gizemi çözülür (her zaman bir gizem ya da sebep olmak zorunda değildir, bazen kurbanlar aynı The Strangers filminde olduğu gibi tamamen tesadüfi biçimde rastgele seçilir). Finalde iki taraftan biri diğerini alt eder (ya da öyle görünür) ama iki taraf da kayıplar verir ya da ağır yaralar alır. Aile ya da çift, tehlike ortadan kalktıktan ya da geçici olarak uzaklaştırıldıktan sonra kayıplarının acısıyla yeni bir hayata başlar ve denge tekrar inşa edilmiş olur.</p>
<p>Sinema tarihi boyunca içinde ev istilası bölümü içeren birçok film vardır ama filmin bütünü bunun üzerine kurulu olmadığından bu tip filmleri ev istilası alt türüne dâhil etmemek gerekir. Örneğin When a Stranger Calls (1979) filminin ilk 20 dakikasında gerçekleşen ev istilası, şablona uygundur. Fakat filmin bütünü ev istilası üzerine şekillenmez. Bu nedenle gönül rahatlığı ile alt türün dışında tutulabilir. Ev istilası, korku türünün alt türü olarak konumlandırıldığından dolayı benzer temayı kullanan farklı türlerdeki filmlerin ev istilası filmi olup olmadıkları da tartışmalıdır. Örneğin komediler Home Alone (Evde Tek Başına, 1990) ve The Ref (1994) veya kara filmler Suddenly (1954) ve The Desperate Hours (1955) alt tür kapsamında değerlendirilmeli mi? Ben bu tarz filmlerin alt tür dışında bırakılması taraftarıyım. İstisnai bir örnek olarak Wait Until Dark’ı (1967) gösterilebilir. Gerilim olarak kategorize edilen film, barındırdığı korku öğelerinin fazlalığı ve ev istilası filmi şablonuna harfiyen uyması nedeniyle alt tür kapsamında değerlendirilebilir. Sonuç itibariyle ev istilası filmlerinin üretimi 2000 yılı sonrasında ivme kazandığı ve alt tür olarak kabul görmesi ile şablonunun oturması da aynı dönemde gerçekleştiği için önceki yıllara ait filmler hakkında bu tip tartışmalı durumların oluşmasını doğal karşılamak lazım.</p>
<p>Ve tabii ki melez filmler; bir arada olamazmış gibi duran iki ya da kimi zaman daha fazla türün kalıplarından faydalanan filmlere artık aşinayız, misal korku-komedi filmleri. Hatta farklı türlere ait alt türlerin bir araya gelmesi de olağan bir durum haline geldi. Örneğin Attack the Block (2011) bilim kurgu türünün uzaylı istilası alt türü ile korku türünün ev istilası alt türünün mükemmel bir bileşimidir. Ev yerine bir apartman kompleksini koyan film, maskeli saldırganlar yerine de uzaylıları koyar. Sonrasında ise apartman kompleksinde yaşayanların bir araya gelip saldırganlara yani uzaylılara karşı verdiği hayatta kalma mücadelesini izleriz. Dolayısıyla herhangi bir ev istilası filmleri listesinde Attack the Block filmini görürsem itiraz etmem ama kendi hazırladığım listeye kesinlikle dâhil etmem.</p>
<p>Görüldüğü gibi kategorize etme işinin en can sıkıcı tarafı bu iç içe geçmişlik. Son örnekten devam edersek Attack the Block filmini hangi alt türün altına ekleyeceğiz? Birkaç alternatif mümkün; ya her ikisine birden eklemek ya da hangi alt türün baskın olduğuna karar verip onun altına eklemek. Burada subjektif tercihler devreye gireceği için herkesin seçimi farklı yönde olabilir ve karmaşa başlar. Bana kalırsa filmde baskın olan uzaylıların istilasıdır, ev istilası formatında bir anlatım yolu tercih edilmesi bunu değiştirmez ve bilim kurgu türünün uzaylı istilası alt türü altına eklenmelidir. (İşleri daha da karıştırmamak için filmdeki komedi ya da aksiyon türlerinin kullanımından hiç bahsetmiyorum bile.) Sonuç olarak tam manasıyla saf ev istilası filmi diyebileceğimiz filmlerin sayısı çok fazla değildir diyebiliriz.</p>
<p>E bu kadar lafın üzerine bir en iyi ev istilası filmleri listesi eklemek kaçınılmaz oldu sanırım. Aşağıdaki liste yapım tarihi sırasına göre dizilmiş, en sevdiğim 20 ev istilası filmini içeriyor.</p>
<ol>
<li>Lady in a Cage (1964)</li>
<li>Wait Until Dark (1967)</li>
<li>Straw Dogs (1971)</li>
<li>Death Game (1977)</li>
<li>Funny Games (1997)</li>
<li>Panic Room (2002)</li>
<li>Haute tension / High Tension (2003)</li>
<li>The Dark Hours (2005)</li>
<li>Ils / Them (2006)</li>
</ol>
<ul>
<li>À l’intérieur / Inside (2007)</li>
<li>The Strangers (2008)</li>
<li>Secuestrados / Kidnapped (2010)</li>
<li>Cherry Tree Lane (2010)</li>
<li>You&#8217;re Next (2011)</li>
<li>Mientras duermes / Sleep Tight (2011)</li>
<li>The Aggression Scale (2012)</li>
<li>Kristy (2014)</li>
<li>Berkshire County (2014)</li>
<li>Emelie (2015)</li>
<li>Hush (2016)</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/03/28/evinizi-istila-etmeye-geldik-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Killing House ve Ghost House üzerinden toplumsal cinsiyet rolleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/02/27/killing-house-ve-ghost-house-uzerinden-toplumsal-cinsiyet-rolleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/02/27/killing-house-ve-ghost-house-uzerinden-toplumsal-cinsiyet-rolleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Feb 2018 10:04:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[Ghost House]]></category>
		<category><![CDATA[Killing House]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11074</guid>

					<description><![CDATA[“Yakın tarihli iki korku filmini -Killing Ground ve Ghost House’u- masaya yatırdık ve toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında inceledik.” Cinsiyet: Bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, cinslik, seks. (TDK, Güncel Türkçe Sözlük) Türk Dil Kurumu’nun cinsiyet tanımı, kelimeye sadece biyolojik açıdan yaklaşan bir tarif getirir. Toplumsal cinsiyet [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Yakın tarihli iki korku filmini -Killing Ground ve Ghost House’u- masaya yatırdık ve toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında inceledik.”</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-11076" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/wolf-creek-the-scariest-show-on-tv-is-coming-and-it-s-called-wolf-creek.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Cinsiyet: Bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, cinslik, seks. (TDK, Güncel Türkçe Sözlük)</p>
<p>Türk Dil Kurumu’nun cinsiyet tanımı, kelimeye sadece biyolojik açıdan yaklaşan bir tarif getirir. Toplumsal cinsiyet için ayrı bir kelime kullanılmaz. Hâlbuki İngilizcede biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) için ayrı kelimeler kullanılır. Türkçede aynı kelime ile işimizi görmemiz istenir, dolayısıyla toplumsal cinsiyet sözlükte kendine yer bile bulamaz. Biyolojik cinsiyet, doğuştan gelen bir özelliktir. Kadın ve erkek olarak doğan bireyler, zamanla belli başlı fizyolojik farklılıkların ayırdına varmaya ve coğrafya, kültür, gelenek, inanç vb. faktörlerin etkisiyle çeşitlilik gösteren birtakım toplumsal cinsiyet rollerini öğrenmeye başlar.</p>
<p>Erkek otoritesine dayalı ataerkillik, modern (diye tanımladığımız) dünyada dahi tartışmasız bir hâkimiyete sahiptir. Ataerkil toplumsal düzen, erkeğin üstünlüğü, saygınlığı ve mutlak hâkimiyeti üzerine kuruludur. Buradan hareketle erkeğe ve kadına belli başlı roller, sanki doğuştan gelen, mutlaka olması gereken özelliklermiş gibi yüklenir. Toplumsal düzenin katı yapısına uyum gösteren (teslim olan) bireyler, bu rolleri sorgulamadan kabul ederler ve aksi durumlarla karşılaştıklarında ister istemez ötekileştirmek zorunda kalırlar. Damien Power’ın yazıp yönettiği, 2016 yılı Avustralya yapımı Killing Ground ve Rich Ragsdale’in yönettiği, 2017 yılı ABD/Tayland ortak yapımı Ghost House filmlerinin başrollerindeki erkek karakterler, ataerkil toplumsal düzenin dikte ettiği rollerin dışına çıkmaya çalıştıklarında başrollerdeki kadın karakterlerin farklı tepkileri ile karşılaşırlar. Bundan sonraki kısımda her iki filmdeki karakterlerin belli bir noktaya kadar benzerlik gösteren ama oradan sonra ayrışan davranış biçimlerine ve karşılaştıkları tepkilere yakından göz atacağız.</p>
<p>*** Bundan sonraki kısım yoğun miktarda sürprizbozan içerdiğinden filmleri izledikten sonra okumanız tavsiye edilir. ***</p>
<p><strong>Killing Ground (2016)</strong></p>
<p>Klasik bir “şehirli taşraya gelir ve taşralı ile hayatta kalma mücadelesine girişir” filmi olan Killing Ground’da Ian ve Sam taşraya kamp yapmaya gelen şehirli bir çifttir. (Dış görünüşü erkeksi olmasa bile Sam’in ismi, önemli bir işaret olarak, ‘slasher’lardaki final kızları gibi erkeksidir.) Ian’ın çocukluktan kalma güzel anılarını süsleyen Gungilee Falls’ta (ıssız sayılabilecek ormanlık alanda) çadır kurarlar. Aynı yerde çadır kuran dört kişilik başka bir aile üç dört gün önce korkunç bir olaya kurban gitmiştir. Chook ve German isimli iki yerel serseri, anneye ve kızına tecavüz etmiş, sonra da daha yeni yürümeye başlamış bebekleri Ollie hariç bütün aileyi acımasızca öldürmüştür. Çiftimiz Ollie’yi bulur, sonra taşralı tecavüzcü katillerle karşılaşır ve beklenen hayatta kalma mücadelesi başlar. Mücadelenin bir yerinde Sam, Chook tarafından yakalanmış, Ian ise ormanda saklanmaktadır. Arkadaşı tarafından yanlışlıkla vurulup yaralanan German ile yine Chook tarafından hunharca yere çarpılan Ollie ise biraz ötesinde kıpırdamadan yatmaktadırlar. Ian, German’ın yanında duran tüfeği alıp kadını için savaşması gerektiğini bilmektedir ama yapamaz. Bunun yerine saklanmaya devam etmeyi tercih ederek kendisine biçilen erkek rolüne uygun davranmaz. Bu sahnede German’ın yanına kadar gelen Ian, tüfeğe bakar ve büyük bir ikilemde kalır. Ataerkil toplumsal düzene teslim olmuş seyirci, büyük ihtimalle “tüfeği al, savaş, diğer adamı öldür, sevgilini kurtar” gibi kendisine öğretilen kodları sıralamaya başlayacaktır farkında olmadan. Ian kendisinden bekleneni yapmaz ve saklandığı çalılığa geri döner. Filmin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin unutulmaz sahnesi hemen bundan sonra gelir. Chook, Sam’i bir ağaca bağlar ve Ian’ın teslim olmasını ister. Ian ise German’ın cebindeki araba anahtarlarını alıp kaçar. Araba sesini duyan Chook, Sam’i de yanına alarak diğer arabayla Ian’ın peşine düşer. Yolda “Erkek arkadaşın korkak tavuk gibi kaçtı” diyerek dalga geçen Chook’a Sam: “Hayır, kaçmadı, Ollie’yi kurtardı” diye yanıt verir. Arabaya giderlerken Ollie’nin sarılı olduğu bezin boş olduğunu görmüştür. Bu sahnede ataerkil toplumsal düzenin sarsılmaz gücüne bir kez daha şahit oluruz. Farklı katmanlarda da olsa aynı yapı içinde yaşamakta olan kurban ile tecavüzcü katil, toplumsal cinsiyet rolleri hakkında neredeyse birebir aynı düşünmektedir. Sam de önce Ian’ın kaçtığına inanmak istemez; kalması, kadınını koruması ve onun için savaşması gerektiği dışında başka doğru olamayacağını düşünür. Ama sonra Ollie’yi göremeyince Ian’ın yaralı bebeği kurtarmak için gittiğine inanmayı tercih ederek rahatlar. Ian’ın olay yerinden uzaklaşmasını ancak bu şekilde mantığına uydurabilir. Başka türlüsü imkân ihtimal dâhilinde değildir. Finale yaklaştığımızda çiftimiz tekrar bir araya gelir ve Sam’in ilk merak ettiği şey Ollie’nin nasıl olduğudur. Ian ise bilmediğini söyler. Sam’in başından aşağı kaynar sular dökülür ve acı gerçekle yüzleşir: Ian polisten yardım almak üzere bile olsa “gerçekten” kaçmıştır. Hayal kırıklığı ve öfke ile dolan Sam, ipleri eline alır. Erkeği tarafından kurtarılmayı beklemek yerine kendi toplumsal cinsiyet rolünden sıyrılır, savaşmaya başlar ve çiftimiz yaralı da olsa kurtulmayı başarır. Final sahnesinde, filmin hemen başında evlenmeye karar veren çiftimizi hastanede görürüz. Bakışlarından hâlâ Ian’a âşık olduğunu hissettiğimiz Sam, bir yandan da “seninle ne yapacağım ben” çaresizliği içinde gibidir.</p>
<p>Killing Ground, aralarında üç dört gün olan iki ayrı olayı paralel kurguyla vererek aslında bir bakıma basit hikâyesini biraz daha süslü bir biçimde sunmaya çalışıyor ve bu tercihiyle istediğini almayı da başarıyor. Yukarıdaki paragrafta detaylıca bahsetmeye çalıştığım toplumsal cinsiyet rolleri hakkında seyirciyi özeleştiriye zorlayan sahneler bu denli güçlü olmasa, izlenip unutulacak sıradan bir film olma ihtimali çok yüksek.</p>
<p><strong>Ghost House (2017)</strong></p>
<p>Ghost House ise egzotik bir tatil hayaliyle Tayland’a gelen Amerikalı bir çiftin başına gelen doğaüstü olayları anlatıyor. Jim ve Julie, aynı Killing Ground’daki çift gibi, filmin hemen başında evlenmeye karar verirler. Havaalanında karşılaşıp anlaştıkları Gogo isimli Taylandlı şoför/tur rehberi ile beraber Bangkok’u gezmeye başlarlar. Bu tip “Amerikalılar yurtdışı tatilinde” filmlerinde sıkça karşılaştığımız üzere burada da geri kalmış Doğu’yu aşağılama ve modern Batı’yı yüceltme diyaloglarıyla/sahneleriyle sıkça karşılaşırız. Derken çiftimiz otelde iki İngiliz (Robert ve Billy) ile tanışır ve onların kurduğu tuzak neticesinde Julie’ye intikamcı bir hayalet musallat olur. Jim, kız arkadaşını kurtarmak için “erkek rolüne” bürünerek “kendince” ipleri eline alır ama yardıma çağırdığı Gogo’nun yönlendirmesiyle, fenalaşan Julie’nin hastaneye değil de yakınlardaki bir köye götürülmesine karşı çıkamaz. Köyde Julie’ye ‘watabe’ ismi verilen intikamcı bir hayaletin musallat olduğuna kanaat getiren köylüler bir keşiş çağırır. Jim, kültürel olarak yabancı olduğu müdahaleye karşı çıksa da çaresizlikten kabul etmek zorunda kalır, ipler bir kez daha elinden alınmıştır. Keşiş, hayaleti kovmak için bir ayin düzenler ve Julie’ye koruyucu tılsımlar takar ama genç kadın düzelmez. Tekrar direksiyona geçen Jim, Julie’ye hastaneye götürür ama aradığı ilacı orada da bulamaz. Daha sonra kendilerini bu işe bulaştıran İngilizlerin peşine düşer ve aksiyon filmlerindeki kahramanları aratmayacak fedakârlıklarda bulunarak Julie’yi kurtarır. Bütün bu olan biten esnasında Julie tamamen pasif durumdadır. Erkeğin (kimi zamanlarda yetersiz ya da çaresiz kalacak zayıflıkta olsa bile) üstünlüğü kutsanır, kadının konumu net bir şekilde belirlenir.</p>
<p>Ghost House için en çok, “medeniyetler arası sosların çılgın bir karışımından müteşekkil, pek de lezzetli olmayan bir çorba” tanımı uygun düşecektir. Modern dünyayı temsilen Amerikalı bir çift, geri kalmış dünyayı temsilen Tayland’a tatile gelir ve tabii ki başlarına gelmeyen kalmaz. Tayland’da olduğumuz için felaketin adresi tabii ki intikamcı hayalettir. Ancak hayaletin hareket etme tarzını belirlemek için ilginç bir tercihte bulunmuşlar. Ringu (1998) ile başlayan dönem sonrası (J-Horror başlığı altında toparlanıp Batıya, bilhassa ABD’ye sunulan) Japon korku filmleri, ABD’de bir hayli popüler olmuştu. Bu filmlerdeki hayaletlerin kurbanlarına yaklaşırken kendine özgü bir hareket tarzı vardı. (Sadako’yu ya da Kayako’yu aklınıza getirin.) Filmdeki intikamcı hayaleti Taylandlı bir adama âşık olmuş, onunla evlenip Tayland’a gelmiş, aldatıldığını öğrenince de intikam almaya çalışırken yanarak ölmüş bir Japon kadına dönüştürerek Amerikalıların kolayca benimseyebileceği, onlara yabancı gelmeyecek (hatta belki Sadako’yu veya Kayako’yu hatırlatacak) biçimde hareket etmesini sağlamışlar. Ama bütün bu detaylar birleşince ortaya garip bir bileşim çıkıyor. Ghost House, öyle çok fazla dikkate alınması gerekmeyen, çılgın ama işlevsiz bir formülün peşine takılıp giden, vasatın altında kalan bir intikamcı hayalet filmi. Toplumsal cinsiyet rolleri hakkındaki söylemleri de ataerkil düzene hizmet edecek şekilde dizayn edilmiş.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong></p>
<p>Her iki filmin sunduğu gerçeklik üzerinden bir yorum yapmak gerekirse; ister modern Batı’nın herhangi bir şehrine ya da taşrasına gidin, ister dünyanın diğer ucundaki az gelişmiş bir ülkeye gidin, ataerkil toplumsal düzenin dikte ettiği toplumsal cinsiyet rollerini benimsemiş bireylerin çoğunluğu oluşturduğuna şahit olacaksınız sonucuna ulaşıyoruz. Şaşırtıcı mı? Pek sayılmaz. Ancak ataerkil yapı tarafından acımasızca ezilen kadınların konumu, belli bir farkındalığa ulaşması ve akabinde dönüşümü hakkında önemli laflar eden Killing Ground ilginç noktalara temas ederken, Ghost House ataerkil yapıyla hiçbir biçimde ters düşmemeye özen gösteriyor.</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/02/27/killing-house-ve-ghost-house-uzerinden-toplumsal-cinsiyet-rolleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2017 vizyonunun öne çıkan korku filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/12/20/2017-vizyonunun-one-cikan-korku-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/12/20/2017-vizyonunun-one-cikan-korku-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Dec 2017 10:44:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Mother!]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[öne çıkan korku filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[The Autopsy of Jane Doe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10939</guid>

					<description><![CDATA[“Türkiye’de 2017 yılı içerisinde gösterime giren korku filmleri arasından bir en iyiler listesi yaptık. Bakalım korku sineması açısından nasıl bir vizyon senesi geçirmişiz?” Geçtiğimiz sene, bir önceki seneye göre biraz azalsa da tam 22 tane yerli korku filmi gösterime girdi. Yabancı korku filmlerine baktığımızda ise toplam sayının 37 ile bir önceki seneye göre biraz daha [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Türkiye’de 2017 yılı içerisinde gösterime giren korku filmleri arasından bir en iyiler listesi yaptık. Bakalım korku sineması açısından nasıl bir vizyon senesi geçirmişiz?”</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10941" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Screen_Shot_2017_05_08_at_11.17.56_AM.0.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Geçtiğimiz sene, bir önceki seneye göre biraz azalsa da tam 22 tane yerli korku filmi gösterime girdi. Yabancı korku filmlerine baktığımızda ise toplam sayının 37 ile bir önceki seneye göre biraz daha artmış olduğunu görüyoruz. ABD yapımı korku filmlerinin hâkimiyeti her zaman olduğu gibi geçtiğimiz sene de sürdü. 37 filmin 20 tanesi ABD yapımı. Ortak yapımları da eklersek bu rakam 28’e çıkıyor. Gösterime giren yabancı korku filmlerinden ABD etiketi taşımayanların sayısı ise sadece 9. Bu durumda 2017 vizyonunun toplam korku filmi sayısı, 22’si yerli, 37’si yabancı olmak üzere toplam 59 ediyor.</p>
<p>Yerli korku filmleri cephesinde değişen fazla bir şey yok. Birkaç farklı deneme dışında cin filmleri furyasının peşine takılmış bir dolu “çöp film” gösterime girdi. Keza yabancı korku filmleri açısından da değişen fazla bir şey olmadı. En çok gişe yapan yabancı korku filmleri sıralamasında ilk 12 sırayı ABD yapımı filmler alıyor ve bunlardan 10 tanesi 100.000 seyirci barajını aşmış. Yerli filmlerin gişesinde ise önemli bir düşüş söz konusu. Alper Mestçi’nin Siccin 4’ü dışında 100.000 barajını geçebilen yerli korku filmi yok. Ayrıca Siccin 4, 476.880 toplam seyirci sayısı ile geçtiğimiz senenin en çok izlenen korku filmi olmayı da başardı. İkinci sırada 401.459 toplam seyirci sayısı ile Andy Muschietti’nin yönettiği It var.</p>
<p>Aşağıdaki listede 2017 yılında Türkiye’de gösterime giren 59 korku filmi arasından öne çıkanları bir araya getirdik.</p>
<p><strong>The Autopsy of Jane Doe / Otopsi</strong></p>
<p>The Autopsy of Jane Doe, adını “tek mekânda geçen unutulmaz korku gerilim filmleri” arasına şimdiden yazdırdı. Bugüne kadar çekilmiş en iyi buluntu filmlerden (found footage) biri olan Trollhunter (2010) ile tanıdığımız Norveçli sinemacı Andre Øvredal, son filmiyle bir hayli ses getirdi. Bir cinayet mahallindeki bodrumda yarı gömülü bir halde bulunan ve kimliği tespit edilemeyen çıplak kadın cesedine uygulanan otopsi, kökleri Salem cadı mahkemelerine dayanan, hiç umulmadık bir gizemin kapısını aralıyor.</p>
<p><strong>Mother! / anne!</strong></p>
<p>İlk filmi Pi’den (1998) itibaren heyecanla takip ettiğimiz Darren Aronofsky, gösterişli filmler çekmeye devam ediyor. Eleştirmenlerle seyircileri, bayılanlar ve nefret edenler diye ikiye ayıran Mother!, birden fazla okumaya açık yapısına rağmen aslında çok da farklı bir şey anlatmıyor. En büyüğünden en küçüğüne, herhangi bir yaratıcının yaşayacağı muhtemel süreçleri bütün boyutlarıyla ve olası en havalı şekilde yorumluyor. Muhteşem! Bütün oyuncular bir yana, Michelle Pfeiffer ayrı döktürüyor.</p>
<p><strong>It / O</strong></p>
<p>Daha açılış sekansında Georgie’nin başına gelenleri bütün çıplaklığıyla göstererek nasıl bir film izleyeceğimizin ilk sinyallerini veren It, öyle çok sık denk gelemediğimiz “iyi” Stephen King uyarlamaları arasındaki yerini aldı bile. Her bir detaya fazlasıyla önem verildiği hemen her sahnede hissediliyor, öyle ki Pennywise’ın merkezde olduğu korku kanadını bütünüyle filmden çıkarttığımızda geriye kalan büyüme hikâyesi bile tek başına yeterince ilgi çekici bir filme dönüşebiliyor. Daha önceki TV uyarlamasıyla illaki kıyaslamalar yapılacaktır ama bunun Pennywise karakteri özelinde yapılıp sinema uyarlamasına “kötü” demenin fazla fanatik bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Yoksa ben de Tim Curry’nin canlandırdığı Pennywise’ı Bill Skarsgard’ınkine tercih ederim ama bu durum film hakkındaki düşüncelerimi değiştirmiyor.</p>
<p><strong>Life / Hayat</strong></p>
<p>Alien’ın (1979) izinden giden Life, sağlam bir oyuncu kadrosuna sahip, iyi oynanmış, iyi çekilmiş, basit ama etkileyici bir film. Doğrudur, “aman öyle her bilmediğiniz şeyi çok fazla kurcalamayın”dan öte bir şey söylemiyor. Evet, hiç de öyle orijinal bir fikirden yola çıkmıyor. Ancak filmin asıl çekiciliği de bu basitliğinde. Heybesine gerekli gereksiz bir dolu mevzuyu doldurmadan, tek kelimeyle dümdüz olarak tanımlanabilecek öyküsüne odaklanıyor. Belki de bu sayede nefes almaya bile izin vermeyen temposunu final sahnesine kadar koruyor.</p>
<p><strong>Green Room / Dehşet Odası</strong></p>
<p>Murder Party (2007) ile dikkatimizi çeken, Blue Ruin (2013) ile kendine hayran bırakan Jeremy Saulnier’in yazıp yönettiği Green Room, bir dizi aksilik sonucu ırkçı dazlakların takıldığı bir barda hiç hesapta olmayan bir konser vermek zorunda kalan Ain’t Rights isimli punk rock grubu üyelerinin, tesadüfen şahit oldukları bir cinayet sonrası yaşadıklarını anlatıyor. Misafir oldukları barın daracık kulisine hapsolan grup üyeleri, bar sahibi ile yardakçılarının pala, pompalı tüfek, tabanca ve hatta dövüş köpekleri kullanarak gerçekleştirdikleri saldırıları püskürtmeye çalışıyor. ‘Home invasion’ (ev istilası) alt türünün kalıplarına biraz tersten bakarak kurulan yapı mükemmel çalışıyor. Grubun, Dead Kennedys’in hit parçalarından Nazi Punks Fuck Off’u dazlakların yüzüne karşı ‘cover’ladıkları an ise unutulmaz. Özellikle bilgisayara yüz vermeden kotarılan kanlı cinayet sahnelerinin çiğliğine dikkat!</p>
<p><strong>Train to Busan / Zombi Ekspresi</strong></p>
<p>Güney Kore’den çılgın bir zombi filmi! Daha önce The King of Pigs (2011) ve The Fake (2013) gibi animasyonları yöneten Sang-ho Yeon, çok beğenilen Train to Busan ile bilinirliğini iyice arttırmayı başardı. Train to Busan, dur durak bilmeyen aksiyonu ile özellikle “hızlı koşan” zombi sevenleri kolaylıkla tavlıyor. Ekstra bir not olarak yine Sang-ho Yeon’un yazıp yönettiği ve Train to Busan’da gerçekleşen olayların öncesini anlatan Seoul Station (2016) isimli animasyona da göz atmanızı öneririm.</p>
<p><strong>Happy Death Day / Ölüm Günün Kutlu Olsun</strong></p>
<p>Groundhog Day (1993) gibi birçoklarının favorisi olan bir komedinin “aynı günü tekrar tekrar yaşama” kalıbını alıp ‘slasher’ alt türü ile tokuşturan Happy Death Day, ilginç ve cesur bir denemeye girişiyor. ‘Slasher’ın alametifarikası gizemli bir maskeli katil ile hepsi feci şekillerde can veren kurbanlardır. Katil donesine olduğu gibi sahip çıkan film, kurban kısmında büyük bir değişikliğe giderek sayıyı bire çekiyor ve açılışı direkt final kızının ölümüyle yapıyor. Öldürüldüğü günü her gün tekrar yaşamaya başlayan final kızı, kâbusuna ancak katilin kim olduğunu bularak (ya da daha doğru bir deyişle final kızı kimliğine yakışır biçimde katili alt ederek) son verebileceğini anlıyor. Artık iyice yorulmuş bir alt türün kalıplarını -Scream (1996) kadar güçlü olmasa bile- bozup yeniden yapılandırmaya soyunan film, eğlenceli bir deneme olarak akıllarda kalacaktır.</p>
<p><strong>Split / Parçalanmış</strong></p>
<ol>
<li>Night Shyamalan’ın The Sixth Sense (1999) sonrası bir türlü rayına oturmayan, inişli çıkışlı kariyeri, Blumhouse yapım şirketi ile çalışmaya başladığından beri dengeye gelmiş gibi görünüyor. Önce The Visit (2015) ile kendinden umudu kesenleri şaşırtan Shyamalan, Split ile hâlâ atacak kurşunu olduğunu kanıtladı. Teşhis edilmiş 23 farklı kişiliğe sahip bir adamı canlandıran James McAvoy’un müthiş performansı da unutulmamalı.</li>
</ol>
<p><strong>Get Out / Kapan</strong></p>
<p>İlk yönetmenlik denemesiyle büyük sükse yapan Jordan Peele, senenin en çok ödül kazanan filmlerinden birine imza attı. Get Out, siyahi bir gencin beyaz kız arkadaşının ailesiyle tanışmak üzere evlerine yaptığı ziyaretin tam bir kâbusa dönüşmesini anlatıyor. İzleyeni daha en baştan çok güçlü bir kuşku ve tedirginlik ağının içine hapseden film, hâlâ kökü kazınamayan ırkçılığın gölgesi altında yaşamak zorunda kalan siyahilerin tedirginliğini, korku türünün sağladığı geniş alandan faydalanarak abartılı bir dille yansıtıyor.</p>
<p><strong>Scare Campaign / Kanlı Oyun</strong></p>
<p>Tucker and Dale vs Evil tadında bir korku komedi olan 100 Bloody Acres (2012) ile hiç de fena bir başlangıç yapmayan Cairnes Kardeşlerin ikinci filmi Scare Campaign, eleştiri oklarını ahlaki çizgilerin iyice bulanıklaşmaya başladığı medya araçlarına yöneltiyor. Film, beş yıldır yayında olan ve filmle aynı adı taşıyan gizli kamera şakası programının geleceği, kafayı Masked Freaks adlı web sitesinde yayınlanan ‘snuff’ ayarında videoların milyonlarca kez izlenmesine takan kanal yöneticisi nedeniyle tehlikeye girince, programı daha da sertleştirmeye karar veren ekibin başına gelenleri, aşırı kanlı sahneler eşliğinde anlatıyor. Böylece eleştirdiği şeye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalsa da sağlam sürprizlerle şaşırtıcı olmayı başarıyor.</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/12/20/2017-vizyonunun-one-cikan-korku-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gelişen teknoloji ile çaresizleşen korku filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/gelisen-teknoloji-ile-caresizlesen-korku-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/gelisen-teknoloji-ile-caresizlesen-korku-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Nov 2017 13:10:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişen teknoloji ile çaresizleşen korku filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10823</guid>

					<description><![CDATA[“İnternet, akıllı cep telefonu, smart TV, tablet derken iyice günlük hayatımıza sinen yeni teknoloji, günümüz korku filmlerinde ne kadar etkili kullanılabiliyor?” Korku filmi klişelerinden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Kimisi filmin içine usulünce yerleştirilir, hissettirmeden işini görür ve sadece dikkatli gözler tarafından enselenebilir. Kimisiyse çok göz önündedir, fazlasıyla rahatsız edicidir ama olmazsa olmazdır. Gelişen teknolojinin günümüz korku filmlerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“İnternet, akıllı cep telefonu, smart TV, tablet derken iyice günlük hayatımıza sinen yeni teknoloji, günümüz korku filmlerinde ne kadar etkili kullanılabiliyor?”</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10825" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-1024x377.jpg" alt="" width="696" height="256" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-1024x377.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-300x111.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-768x283.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-696x256.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-1068x393.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c-1140x420.jpg 1140w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/qMoK0My9GpCEHUXkhRFx6Z1Iiou-e1445287286476-1900x700_c.jpg 1900w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Korku filmi klişelerinden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Kimisi filmin içine usulünce yerleştirilir, hissettirmeden işini görür ve sadece dikkatli gözler tarafından enselenebilir. Kimisiyse çok göz önündedir, fazlasıyla rahatsız edicidir ama olmazsa olmazdır. Gelişen teknolojinin günümüz korku filmlerine yedirilmeye çalışılmasıyla beraber korku filmi klişeleri de evrim geçirmek zorunda kaldı haliyle. Örneğin teknolojinin peşine takılan ilk alt tür olarak gösterebileceğimiz buluntu filmlerde (found footage) başkarakter, kamerasını yer gök yarılsa elinden bırakmaz. Peşinde maskeli katil, hayalet ya da canavar olsa da durum değişmez, bir yandan kaçarken bir yandan da çekime devam eder. Evet, akla mantığa uygun bir davranış değildir, can havliyle kaçarken hiç kimse kamerayı, kamerayla çekim yapmayı düşünmez. En fazla “yine mi ya” diye atarlanıp ya da belki de küfredip geçersiniz, geçmek zorundasınız. Çünkü başkarakter kamerasını bırakıp kaçmaya başlasa izleyeceğiniz bir şey kalmaz. Alt tür özelinde görüntülerin tamamı o kamera aracılığıyla aktarıldığından, kameranın final sahnesine kadar aktif olması elzemdir. Kötü ve inandırıcılıktan uzak bir klişedir ama yapacak bir şey yoktur.</p>
<p>Teknoloji armağanı can sıkıcı klişelerden bir diğeri de “cep telefonu çekmiyor” (no signal) klişesidir. Korku filminin yeterince etkili olabilmesi için karakter (ya da karakterler), ana tehdit unsuru (yine maskeli ya da maskesiz katil, hayalet, canavar, vb.) ile baş başa kalmak zorundadır. Anında her yere, herkese, her şeye ulaşabilen cep telefonu devreden çıkartılmalıdır ki dışarıdan yardım alabilme ihtimali ortadan kalksın. Böylece karakter çaresiz kalır, iyice sıkışır ve kaçmaya başlar. En nihayetinde kaçmanın çözüm olmadığını anlar ve ana tehdit unsuruyla yüzleşmeye (savaşmaya) karar verir. Görüldüğü üzere cep telefonu, korku filmlerine yardımcı olmaktan ziyade fazlasıyla yük olmaktadır ve bir an önce ortadan kaldırmak gerekir. Bunun için de ilk akla gelen yöntem kullanılır ve cep telefonu, “çekmiyor” (ya da yere düştü kırıldı, suya düştü çalışmıyor, vb.) klişesi devreye sokularak işlevsiz bırakılır. En fazla “yine mi ya” diye atarlanıp ya da belki de küfredip geçersiniz, geçmek zorundasınız. Çünkü korku filminin etkili olabilmesi için karakterin ana tehdit unsuruyla baş başa kalması elzemdir. Sinir bozucu bir klişedir ama yapacak bir şey yoktur.</p>
<p>Günümüz popüler dizilerinden Stranger Things’in yaratıcıları Duffer Kardeşler, bir söyleşide dizinin seksenli yıllarda geçmesinin (ve cep telefonunun henüz ortalarda olmamasının) senaryo açısından büyük kolaylıklar sağladığından bahsetmişlerdi. Diziyi izleyenler bilir; Hawkins kasabasındaki çocuklar, kendi aralarındaki uzak mesafe iletişimi telsiz aracılığıyla sağlıyorlar. Senaryo gereği iletişim kurulması gerekiyorsa işlerini telsizle çözüyorlar ama iletişim kurulması istenmiyorsa “mesafe çok uzun, telsiz çekmiyor” ya da “telsiz yanında değil” klişesi devreye giriyor. Bu klişenin çok sık kullanılması fazla rahatsız da etmiyor çünkü telsiz bu, mesafe uzunsa çekmez ve evet, fazlasıyla iri bir alet, her zaman yanında taşımıyor olabilirsin. Ancak aynı klişeyi cep telefonu için kullanmak, -hele ki “dizi maratonu” (bütün bölümleri art arda izlemek) yöntemiyle sunulan bir dizide- fazlasıyla can sıkıcı olurdu.</p>
<p>Oysaki eskiden telefon (şimdilerde “ev telefonu” dediğimiz telefondan bahsediyorum), başlı başına bir korku unsuruydu. Evin içinde yabancı birinin varlığından şüphelenen karakter (sıklıkla çocuk bakıcısı), en ufak çıtırtıya dikkat kesilerek sessizlik içinde evi gezerken aniden çalan telefonun sesi, izleyeni koltuktan zıplatmak için etkili bir taktikti. (O korkunç zil sesini aklınıza getirin.) Gelen telefondaki hırıltılı sesler ya da ölümcül tehditler içeren cümleler, belli oranda bir gerilim yaratılmasına yardımcı olurdu. Telefon hattının kesilmesi, ana tehdit unsurunun çok yakında olduğuna işaretti. Telefon fiziksel olarak bir silaha da dönüşebiliyordu; kordonuyla birini boğabilir ya da telefonun kendisini birinin kafasına vurarak en azından kısa süreliğine etkisiz hale getirebilirdiniz. Bunların bir kısmını cep telefonuyla da deniyorlar ama aynı etkiyi pek veremiyor sanki.</p>
<p>Scott Tobias, The Guardian gazetesinde yayımlanan makalesinde, Ring’in Amerikan serisinin bir hayli geç gelen üçüncü filmi üzerinden benzer bir noktaya değinmiş. Hideo Nakata’nın yönettiği Japonya yapımı Ringu 1998 yılında, Gore Verbinski’nin yönettiği ABD yapımı yeniden çevrim The Ring 2002 yılında çekilmişti. Amerikan serinin ikinci filmi The Ring Two’nun yapım yılı ise 2005. (Bu film “işi sahibine vermek lazım” düsturundan hareketle Nakata’ya teslim edilmiş, ancak umulan bulunamamıştı.) Uzunca bir süre rafa kalkan üçüncü film projesi, F. Javier Gutierrez’in yönetmenliğinde 2017 yılında hayata geçirildi. Tobias, orijinal serinin ilk filminin üzerinden 19 sene, Amerikan serinin son filminin üzerinden de 12 sene geçtikten sonra çekilen Rings’in yeterince etkili olamamasını, filmdeki teknolojik revizyona bağlıyor. Ring serisinin seyirciden karşılık bulan en önemli kozu, elbette ki bütün yüzünü kaplayan uzun siyah saçları ve daha kurbanlarına yaklaşırken tüylerimizi diken diken eden kendine has yürüyüş tarzı ile akıllara kazınan Sadako ya da Amerikanlaşmış haliyle Samara’dır. İkinci sıraya da izleyenin yedi gün sonra öldüğü lanetli görüntülere ev sahipliği yapan video kaseti koymak gerekir. Tamam, intikamcı hayalet, öyle ya da böyle, hâlâ etkili bir figür, buna itirazımız yok. Ancak 2017 yılında gösterime giren bir filmin merkezinde yer alan, can alıcı öneme sahip lanetli video kasetin, -muhtemel seyircisinin çok büyük bir kısmının hayatında hiç video kaset izlemediği göz önüne alınırsa- etkili bir korku unsuru olması mümkün değildir. Bunun üzerine eskimiş olan teknoloji revize edilerek dijital ortama aktarılarak sunulur ama ne yazık ki aynı etkiyi sağlayamaz.</p>
<p>İnternet, akıllı cep telefonu, smart TV, tablet falan derken iyice günlük hayatımıza sinen yeni teknolojinin, günümüz korku filmlerinde hâlâ yeterince etkin biçimde kullanılamadığını görüyoruz. Evet, bazı enteresan denemeler yapılıyor ama tam anlamıyla olmuş, “tamam, işte budur” denebilecek örneklere rastlayamadığımızı söylemek lazım. Daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim FPS (first-person shooter) bilgisayar oyunlarının izinden giden ve “FPS ya da POV Filmler” olarak isimlendirilebilecek Hotel Inferno (2013), Grace (2014) ya da Kill Switch (2017) gibi filmler, bu tip denemelere örnek olarak gösterilebilir. Evet, ilginç bir deneme olduğu su götürmez bir gerçek ama çıkış kapısının burası olduğundan pek emin değilim.</p>
<p>Diğer denemelere şöyle bir göz attığımızda; Unfriended (2014) isimli filmde yeni teknolojinin yerinde kullanımına şahit oluyoruz. Yeni teknolojinin beraberinde getirdiği modern korkuların önemli bir yer tuttuğu film, bilgisayar başından neredeyse hiç ayrılmayan bir grup genci başköşeye koyuyor ama gereksiz bir biçimde basit bir intikamcı hayalet öyküsüne saplanıp kaldığı için fazla dikkat çekmeyi başaramıyor. İspanyol sinemacı Nacho Vigalondo’nun yönettiği gerilim filmi Open Windows (2014) da görsel dilini yeni teknolojinin enstrümanlarından faydalanarak oluşturmaya çabalıyor. Hikâyesini bir dizüstü bilgisayarın ekranındaki açık pencerelerde bulunan ve farklı kaynaklardan beslenen görüntüler aracılığıyla anlatmaya soyunuyor. Kamera, bir mekândan diğerine hareket etmek yerine, bir penceredeki görüntüden diğerine geçerek, izleyene bilgisayar teknolojisine mahkûm olmuş, modern bir röntgenciye dönüştüğünü hatırlatıyor. Ancak o da hikâyesinin fazlasıyla basit olması nedeniyle güç kaybediyor. Megan Is Missing (2011), Smiley (2012), Antisocial (2013), The Den (2013), #Horror (2015) ve Ratter (2015) gibi filmleri de benzer bir çaba içine giren ama bir hayli zayıf kalan korku filmleri olarak işaretleyebiliriz. Araya belki kendini yeni teknolojilere mahkûm etmiş birinin internet üzerinden tehlikeli biriyle (seri katil vs.) tanışması ile başlayan ve sonrasında slasher, işkence pornosu, vb. alt türlere sadık kalan zayıf denemeleri de ekleyebiliriz.</p>
<p>Sonuç olarak korku filmlerinin ve belki diğer türleri de içine alarak sinemanın, durmaksızın gelişmeye devam etmekte olan yeni teknoloji ile henüz uyumlu bir birliktelik sağlayabildiğini söyleyemeyiz. Hatta korku sinemasının birçok alt türü için işlevsiz bir yük olduğu bile söylenebilir. Ancak cesur denemeler devam ettiği müddetçe illaki bir çıkış yolu bulunacaktır. Hep beraber bekleyip göreceğiz.</p>
<p>Not: “No signal” klişesinin kullanılma yoğunluğunu görmek adına harika bir video: https://www.youtube.com/watch?v=XIZVcRccCx0</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/gelisen-teknoloji-ile-caresizlesen-korku-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dibe doğru yolculuk: Xaiver Gens sineması</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/10/16/dibe-dogru-yolculuk-xaiver-gens-sinemasi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/10/16/dibe-dogru-yolculuk-xaiver-gens-sinemasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Oct 2017 11:36:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Crucifixion]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[Xaiver Gens]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10700</guid>

					<description><![CDATA[“6 Ekim’de gösterime girecek korku filmi The Crucifixion’ın (Korku Kayıtları) yönetmeni Xavier Gens’in filmografisini gözden geçirdik.” “Tanacu Şeytan Çıkarma Ayini” olarak bilinen olaylarda, Romanya’daki Rumen Ortodoks Kilisesi Manastırı’nda zihinsel hastalığı olan Irina Cornici, diğer dört rahibenin yardımıyla, rahip Daniel Petre Corogeanu tarafından şeytan çıkarma ayini sırasında öldürülmüştü. Dava, Rumen medyasında yaygın bir şekilde yer bulmuş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“6 Ekim’de gösterime girecek korku filmi The Crucifixion’ın (Korku Kayıtları) yönetmeni Xavier Gens’in filmografisini gözden geçirdik.”</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV..jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10701" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/TCM_1776-REV.-1920x1280.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>“Tanacu Şeytan Çıkarma Ayini” olarak bilinen olaylarda, Romanya’daki Rumen Ortodoks Kilisesi Manastırı’nda zihinsel hastalığı olan Irina Cornici, diğer dört rahibenin yardımıyla, rahip Daniel Petre Corogeanu tarafından şeytan çıkarma ayini sırasında öldürülmüştü. Dava, Rumen medyasında yaygın bir şekilde yer bulmuş ve uzun süren davanın ardından bir şizofreni hastasını öldürdüğü gerekçesiyle beşi de cinayetten ötürü suçlu bulunmuştu.</p>
<p>Xavier Gens’in yönetmenliğini üstlendiği The Crucifixion (Korku Kayıtları), 6 Ekim’de gösterime giriyor. Çekimleri Romanya’da gerçekleşen filmin senaryosu, Hayes kardeşler tarafından, 2005 yılında yine Romanya’da gerçekleşen ve “Tanacu Şeytan Çıkarma Ayini” olarak bilinen gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme alınmış. House of Wax (2005), The Reaping (2007) ve Whiteout (2009) gibi sıradan korku filmi senaryolarının altında imzaları bulunan Chad ve Carey Hayes kardeşlerin şansı, 2013 tarihli The Conjuring ile bir anda tersine dönmüş, hemen akabinde The Conjuring 2’nun (2016) senaryo ekibinde de yer almışlardı. Hayes kardeşlerin The Conjuring’in çekimleri esnasında tesadüfen rastladıkları dava hemen dikkatlerini çekti çünkü buradan özünde bilim ile din arasındaki çatışmayı barındıran bir hikâye çıkarmak mümkündü. Hazırladıkları senaryo nihayet bu sene içerisinde hayata geçirildi ve ortaya Gens’in uzunca sayılabilecek bir aradan sonra yönettiği The Crucifixion çıktı.</p>
<p>1975 Dunkirk doğumlu Xavier Gens, ilk uzun metrajlı filmi Frontier(s)’ı 2007 yılında yönetti ve korku dünyasına hızlı bir giriş yapmayı başardı. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nin Midnight Madness bölümünde gerçekleştiren film, aşırı sağa mensup bir liderin başkanlık seçimlerini kazanmasıyla beraber Paris’te alevlenen isyanın tam ortasında başlar ve bir bankayı soyduktan sonra polisle acımasızca çatışıp kaçan bir grup Arap kökenli gencin peşine takılır. Hollanda’ya doğru kaçan grup, garip bir aile tarafından işletilen, sınıra yakın, köhne bir otelde konaklamaya karar verir ve aslında bir cehennemden kaçarken çok daha korkunç, akla hayale gelmeyecek bambaşka bir cehennemin kapısından içeri girer. Sonrasında başta The Texas Chainsaw Massacre (1974) olmak üzere birçok korku klasiğine göz kırpan ve umulmadık bir yöne doğru evrilen film, dehşet dolu birçok işkence ve ölüm sahnesi eşliğinde müthiş bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür.</p>
<p>Frontier(s), bir ilk film için her yönüyle fazlasıyla cesur sayılabilir ama aslında Gens’in daha ilk filminde böylesine aşırı şiddet ve kan içeren sahnelere yer vermesine çok da şaşırmamak gerekir. 2000’li yıllarla beraber yükselişe geçen Fransız korku sineması, o dönemde Yeni Fransız Dehşet Sineması ya da Yeni Fransız Aşırılığı (New French Extremity) olarak isimlendirilen akımın etkisindedir. Frontier(s) da bu akımın High Tension (2003), Them (2006), Inside (2007) ve Martyrs (2008) ile beraber öne çıkan örnekleri arasında yer almakta gecikmez.</p>
<p>İlk filmiyle korku sinemasının gelecek vadeden yönetmenleri arasına tartışmasız bir şekilde giren Xavier Gens, (aynı hemşehrisi Alexandre Aja gibi) hiç vakit kaybetmeden Hollywood ile yakın temasa geçerek, bilgisayar oyunu uyarlaması Hitman (2007) isimli aksiyon filmini yönetmeye soyunur. The Organization olarak bilinen uluslararası bir suç örgütü, emrinde çalışan suikastçıları daha küçük yaşlardan itibaren kaçırıp yetiştirmektedir. Her birinin kafalarının arkasına yapılmış barkod dövmesiyle belirlenen bir numarası vardır ve bir kısmı İstanbul’da geçen Hitman, 47 numaralı suikastçının başından geçenleri anlatır.</p>
<p>Bir hayli talihsiz bir proje olan Hitman, Gens’e de sıkıntılı anlar yaşatır. Daha ilk filmiyle elini korkak alıştırmamayı öğrenen Gens, cinayet ve dövüş sahnelerinde aşırı şiddet ve kan kullanır. Filmin son halini beğenmeyen yapım şirketi Fox, Gens’i kovar, bazı sahneleri yeniden çekmek için başka birini kiralar ve Gens’in çektiği bazı sahneleri çıkartıp yenilerini ekleyerek (yani filmi biraz daha yumuşatarak) yeniden kurgular. Planlanandan birkaç ay geç gösterime giren film, eleştirmenler tarafından yerin dibine geçirilse de gişede başarılı olur ve bütçesini dörde katlamayı başarır. Ekstra bir not: Slavoj Zizek’in 2012 yılında Sight &amp; Sound sinema dergisine beyan ettiği kişisel en iyi 10 film listesinde Hitman de vardır ama Zizek, listesinin tamamen “suçlu zevk” (guilty pleasure) kategorisine giren filmlerden oluştuğunu eklemeyi ihmal etmez.</p>
<p>Xavier Gens’in bir sonraki filmi post apokaliptik bilim kurgu ile korku türlerini harmanlayan The Divide (2011) olur. New York şehrini neredeyse dümdüz eden bir nükleer saldırı sonrasında geçen film, bir apartmanın sığınağına saklanmayı başaran bir grup insanın hayatta kalma mücadelesini anlatır. Farklı kişilik özellikleri ile öne çıkan dokuz kişi, dış dünyadan haber almadan ve neyi beklediklerini bilmeden, gözleri sığınağın kapısında, sonsuza kadar sürebilecek bir bekleyişin ağında çırpınmaya başlar. Yemek ve su stokları azalıp umutlar yok olmaya yüz tutunca, kapana kısılmış felaketzedeler akıl sağlıklarını yavaş yavaş kaybederler.</p>
<p>Bir apartmanın sığınağında mecburen bir araya gelen dokuz kişi üzerinden yeni bir cehennem tasvirine girişen Gens, bir kez daha eleştirmenlerin hışmına uğrar. Daha önce defalarca işlenmiş, artık klişeleşmiş bir konuya hiçbir yenilik getirmemesi eleştirilir. Ancak Michael Biehn ve Rosanna Arquette başta olmak üzere oyuncu kadrosunun gösterdiği ekstra performans ve (elbette ki) aşırıya kaçan şiddet sahnelerindeki makyajlar takdire şayandır. Bu arada filmin kötücül yapısını, her gelişmede umudun boğazına tekrar basarak daha da dibe sürükleyen ve çığlık çığlığa gelecek yok diye bağıran punk tavrını sevdiğimi itiraf etmeliyim.</p>
<p>Son olarak korku antolojisi The ABCs of Death’deki (2012) &#8220;X Is for XXL&#8221; isimli bölümü yöneten Gens’in neredeyse beş senedir sesi soluğu çıkmıyordu. Bu kadar uzun bir aradan sonra bir Hayes kardeşler senaryosuyla geri dönmesi açıkçası kafalarda soru işaretleri yaratmıyor değil. Hayes kardeşlerin ne tip senaryolar yazdıkları belli ve bu projenin Xavier Gens için doğru bir kariyer adımı olup olmadığı da bir hayli şüpheli. Bana kalırsa bu adım artık olsa olsa kendisinden umudu kesebileceğimizin göstergesi olabilir. Zaten fragmandan gördüğümüz kadarıyla (muhtemelen) inancı kutsayan, sıradan bir şeytan çıkarma filmi izleyecekmişiz gibi duruyor.</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/10/16/dibe-dogru-yolculuk-xaiver-gens-sinemasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Houston, we have a problem</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/09/27/houston-we-have-a-problem/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/09/27/houston-we-have-a-problem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Sep 2017 12:41:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Houston]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[Tito]]></category>
		<category><![CDATA[we have a problem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10537</guid>

					<description><![CDATA[“Tito, Yugoslav Uzay Programı’nı ABD’ye satmaya karar verir ve 3 milyar dolar gibi bir rakamda anlaşma sağlanır. Akabindeki gelişmelerin etkisi, Yugoslavya&#8217;nın dağılmasına neden olacak kadar güçlü olacaktır.” “Sıradan bir ebeveyne &#8220;Noel Baba&#8217;ya inanır mısın?&#8221; diye sorsanız, cevabı &#8220;Tabii ki hayır, ben deli değilim&#8221; olurdu, çocuklarım için inanmış gibi yapıyorum derdi. Çocuklara sorduğunuzda ise normal bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Tito, Yugoslav Uzay Programı’nı ABD’ye satmaya karar verir ve 3 milyar dolar gibi bir rakamda anlaşma sağlanır. Akabindeki gelişmelerin etkisi, Yugoslavya&#8217;nın dağılmasına neden olacak kadar güçlü olacaktır.”</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10538" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/maxresdefault-4.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>“Sıradan bir ebeveyne &#8220;Noel Baba&#8217;ya inanır mısın?&#8221; diye sorsanız, cevabı &#8220;Tabii ki hayır, ben deli değilim&#8221; olurdu, çocuklarım için inanmış gibi yapıyorum derdi. Çocuklara sorduğunuzda ise normal bir çocuk şöyle cevap verirdi: &#8220;Ben deli değilim. Hediye alanların aslında ailem olduğunu biliyorum. İnanıyormuş gibi yapıyorum ki ailem hayal kırıklığına uğramasın ve bana hediye almaya devam etsin.&#8221; Buradaki paradoksu görüyorsunuz. Hiç kimse, etkin olarak, birinci şahsa inanmıyor. Herkes başkası için numara yaptığını söylüyor. Fakat her şeye rağmen inanç görevini yapıyor. Sosyal gerçekliğimizin yapısını oluşturuyor.”</p>
<p>Slavoj Zizek’in yukarıdaki sözleri ile açılan 2016 yılı mahsulü Houston, We Have a Problem! (yazıda bundan sonra kısaca Houston olarak anılacaktır), müthiş bir sahte belgesel örneği. 89. Akademi Ödülleri’nin yabancı dilde en iyi film dalında Slovenya’nın adayı olan film, son beşe kalamamıştı. Açıkçası bugüne kadar verilen Oscar ödülleri göz önüne alındığında Houston’ın pek “Oscarlık” bir yapım olmadığının altını çizmek lazım. Ama bunu filmin değerini azaltmak için söylemiyorum; tam aksine sahte belgesellere (ya da komplo teorilerine) ilgisi olanlar kaçırmasın!</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde süper güç olarak öne çıkan ABD ve SSCB arasındaki gerginlik had safhaya ulaşmıştı. Hemen her alanda üstünlük sağlamak için kıyasıya yarışan iki ülke, birbirlerine gözdağı vermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Uzay Yarışı da dönemin en çok önem atfedilen başlıklarından biriydi. 4 Ekim 1957 yılında, tam da ABD’nin teknolojik açıdan SSCB’den ileride olduğunu öne sürdüğü bir dönemde, SSCB’nin uzaya attığı Sputnik-1 adlı ilk yapay uydu, ABD’de büyük bir krize neden oldu ki 1957 yılı Uzay Yarışı’nın başlangıcı olarak gösterilir. Aynı yıl SSCB&#8217;nin Sputnik-2 uçuşu ile yörüngeye gönderilen ilk canlı Laika adındaki köpek oldu. 1960 yılında Sputnik-5 uçuşu ile Belka ve Strelka adlı kozmonot köpekler, başarıyla dünya yörüngesine ulaşıp geri dönebildiler. Yuri Gagarin ise 12 Nisan 1961&#8217;de Vostok-1 ile yaptığı uçuşla dünya yörüngesine başarıyla ulaşan ilk insan oldu.</p>
<p>Yönetmenliğini Ziga Virc’in üstlendiği sahte belgesel, 1950’li yılların sonundan yani Uzay Yarışı’nın başlangıcından, Yugoslavya’nın dağıldığı 1990’lı yıllara kadarki süreçte geçtiğini iddia ettiği müthiş şehir efsanesini, aynı süreçteki gerçek olaylara ait arşiv görüntüleri ve şehir efsanesine (güya) bizzat tanıklık etmiş kişilerin günümüzde verdikleri beyanatlar eşliğinde anlatıyor. O yıllarda ABD ve SSCB dışında kendi uzay programını yürüten bir başka ülke daha vardır: Yugoslavya.</p>
<p>Uzay çalışmalarıyla tanınan Sloven bilim insanı Herman Potocnik (ya da takma adıyla Herman Noordung), tek kitabı olan The Problem of Space Travel 1928 yılının sonlarında yayımlandıktan bir yıl sonra, henüz 36 yaşındayken ölür. Sahte belgeselin iddia ettiğine göre Potocnik öldüğü zaman ikinci kitabı üzerinde çalışmaktadır ancak kitaba dair notların bulunduğu dosyalar kaybolmuştur. Yugoslav istihbaratı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu dosyaları ele geçirir ve Yugoslavya’nın tek adamı Tito’ya dosyaların potansiyel önemi hakkında bilgi verir. Tito, dosyaları incelemeleri için uzmanlara gönderir. Uzmanlar, dosyaların bir ekibi aya götürebilecek bir uzay aracı yapmak için gerekli detaylı talimatları içerdiğini söyler. Bunun üzerine Tito, Yugoslav Uzay Programı’nı başlatır. SSCB&#8217;nin Sputnik-1 uçuşundan hemen sonra Yugoslavya, Triglav-1 uçuşunu gerçekleştirir. İçine canlı bir domuzun konulduğu üç aşamalı roket stratosfere kadar başarıyla ulaşır ama sağlıklı bir iniş gerçekleşmez ve modül Adriyatik Denizi’nin uluslararası sularında İtalya’ya yakın bir yere düşer. Kimseye fark ettirmeden olayı örtbas eden Yugoslavya, yeni bir uçuş denemesi için çalışmalara başlar ancak maliyet karşılayabileceklerinden çok fazladır. Uzay programı için yabancı kredi almaları da mümkün değildir. ABD&#8217;de ise durum tam tersinedir; paraları vardır ancak kullandıkları teknoloji işe yaramamaktadır. John F. Kennedy, 1961 yılında ABD başkanı olur. SSCB&#8217;nin art arda gerçekleştirdiği başarılı uçuşlar ile Uzay Yarışı Kennedy üzerinde büyük bir baskı oluşturur. CIA, Kennedy&#8217;ye Yugoslav Uzay Programı&#8217;nın ABD’ye büyük katkı sağlayacağını söyler ve temaslar başlar. Sonunda bütün projenin ABD’ye satılmasına karar verilir ve 3 milyar dolar (filmin yaptığı hesaplamalara göre bugünün 50 milyar doları) gibi bir rakamda anlaşma sağlanır. Akabindeki gelişmelerin etkisi, Yugoslavya&#8217;nın dağılmasına neden olacak kadar güçlü olacaktır.</p>
<p>Houston; Tito ve Kennedy buluşmaları, her iki liderin konuşmaları, diğer ülkeleri ziyaretleri gibi gerçek tarihi olayları, kendi anlatısı içerisine o kadar özenli bir şekilde yerleştiriyor ki arşiv görüntülerinin arasına (nadiren de olsa) giren Zizek yorumları olmasa kendinizi kolaylıkla teslim edeceğiniz, bütünüyle inanabileceğiniz, eksiksiz bir komplo teorisi kurguluyor. Yönetmen Ziga Virc, Yugoslavya’nın yükselişinin ve düşüşünün sembolik öyküsünü anlatma niyetinde olduğunu söylüyor ve seyirciyi izlediklerinden hangisinin gerçek, hangisinin kurmaca olduğunu anlamaya davet ediyor. Houston, Soğuk Savaş dönemindeki siyaset ya da Uzay Yarışı hakkında taşlamalara yer verse de aslen internet sonrası dönemde anlamı hızla değişen “gerçekliğe” dikkat çekmek istiyor.</p>
<p>Gördüğü, okuduğu, duyduğu her şeye sorgulamadan inanma eğilimi gösterenlerin çoğunlukta olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yeter ki maruz kalınan veriler kendi sübjektif gerçeklikleriyle örtüşsün. İşin ilginci insanların büyük bir çoğunluğu hayatı boyunca gerçeği aramıyor. Belli başlı dogmatik kalıplarla örülü kendi gerçeklik anlayışları ve kendi dünya görüşleri var ve bu anlayış ve görüş yıllar içinde daha da katılaşıyor, değiştirilmesi imkânsız hale geliyor. Çoğu insan, düşüncesinin yanlışlığı yüzde yüz kanıtlansa bile, salt bu yüzden düşüncesini değiştirmeye yanaşmıyor. Albert Einstein boşuna “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” dememiş.</p>
<p>Hatırlayanlar olacaktır; Korcan Karar’ın hazırladığı ve 1994-1999 yılları arasında devam eden Şok isimli bir TV programı vardı. Gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan mizahi haberlerin ciddi biçimde sunulduğu bir komedi programıydı. Birkaç bölüm (belki de ilk bölümdü net hatırlamıyorum) sonrasında haberleri gerçek zannedenlerden gelen tepkiler üzerine program, “bu haberlerin gerçekle ilgisi yoktur, tamamen hayal ürünüdür” gibisinden bir altyazı ile yayınlanmaya başladı. Buna rağmen hâlâ inananlar çıkmaya devam ediyordu. O zamandan bu zamana insanlar değişmiştir diye düşünmeyin; aynı geleneği günümüzde devam ettiren Zaytung benzeri sitelerin yaptığı sahte haberleri “gerçek” zannedenlerin sayısının hiç de az olmadığını unutmamak lazım. Hatta daha da fenası benzer yabancı mizah sitelerinin yaptığı sahte haberlerin ulusal gazetelerimiz tarafından “gerçek” zannedilip haber yapıldığını da acı bir not olarak ekleyelim.</p>
<p>Houston, Kutluğ Ataman’ın yazıp yönettiği Aya Seyahat (2009) isimli sahte belgesel ile birçok benzerlikler içeriyor. Tabii ki Ataman’ın filmi herhangi bir gerçeklikten destek almıyor, tamamen fantezi ürünü ama yapı olarak fazlasıyla benzeşiyorlar. Aya Seyahat farklı bir teknik kullanarak art arda perdeye gelen siyah beyaz fotoğrafların üzerine yerleştirilmiş bir üst ses ile fantezi ürünü hikâyesini belgesel havasında sunarken aralara çeşitli sosyolog, tarihçi ve yazarlar ile yapılmış röportajlar serpiştirerek gerçeklik algısını kırmaya çalışıyor. Aynı Houston’ın Zizek yorumlarını kullandığı biçimde. İşin ilginci her iki film de aynı yıllarda geçen bir sahte “gerçeklik” yaratmaya girişiyor ve her ikisinin de çıkış noktası aynı. Aya Seyahat’te 1957 yılında gerçekleştirilen SSCB&#8217;nin Sputnik-1 uçuşundan sonra Erzincan’ın bir köyünden geçmekte olan bir milletvekilinin tesadüfen köyde durması üzerine gelişen olaylar neticesinde bazı köylüler, aya gitmeye karar verip camiinin minaresinden bozma bir roket yapmaya girişiyorlar. (Filmi Kutluğ Ataman’ın YouTube kanalı WitchTV üzerinden izleyebilirsiniz.) Bütün bunların yanında son zamanlarda tekrar gündeme gelen Bandırma Füze Kulübü’nün hikâyesinin akla gelmemesi ise imkânsız.</p>
<p>Son noktayı Zizek’in Houston’ın finalinde yer alan sözleriyle koyalım: “Bu filmin başarılı olması için ortalama bir seyircinin her zaman nasıl da kullanılıyoruz diye farkına varması gerekir ama basit salt yalan yoktur. Her şey sahte olsa bile&#8230; Bu sahtelik, bizim sahte olduğunu bildiğimiz kadarıyla içinde yaşadığımız sosyal gerçeklik hakkında bize pek çok şey söyler. Gerçekten olmamış olsa bile doğrudur. Ve bu çok önemli bir mesajdır.”</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/09/27/houston-we-have-a-problem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güney Kore&#8217;den Çılgın bir Zombi filmi&#8230; Zombi Ekspresi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/08/27/guney-koreden-cilgin-bir-zombi-filmi-zombi-ekspresi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/08/27/guney-koreden-cilgin-bir-zombi-filmi-zombi-ekspresi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kızılca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Aug 2017 10:17:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[murat kızılca]]></category>
		<category><![CDATA[Train to Busan]]></category>
		<category><![CDATA[Zombi Ekspresi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10436</guid>

					<description><![CDATA[“21 Temmuz’da gösterime girecek Zombi Ekspresi, artık iyice yorulmuş bir alt tür dahilinde ilgi çekici bir film nasıl çekilir diye merak edenlerin kafalarındaki bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak kadar iddialı bir iş.” Daha geçen gün “zombi filmlerinden hala sıkılmadınız mı” diye soruyorlardı ki Güney Kore’den soruyu buruşturup çöpe atacak kadar güçlü bir yanıt geldi. Train [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“21 Temmuz’da gösterime girecek Zombi Ekspresi, artık iyice yorulmuş bir alt tür dahilinde ilgi çekici bir film nasıl çekilir diye merak edenlerin kafalarındaki bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak kadar iddialı bir iş.”</strong></p>
<p>Daha geçen gün “zombi filmlerinden hala sıkılmadınız mı” diye soruyorlardı ki Güney Kore’den soruyu buruşturup çöpe atacak kadar güçlü bir yanıt geldi. Train to Busan/Zombi Ekspresi, artık iyice yorulmuş bir alt tür dahilinde ilgi çekici bir film nasıl çekilir diye merak edenlerin kafalarındaki bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak kadar iddialı bir iş.</p>
<p>Daha önce The King of Pigs (2011) ve The Fake (2013) gibi animasyonları yöneten Sang-ho Yeon’un elinde sihirli değnek olduğunu ileri sürecek değiliz elbette. Öncelikle akılda kalıcı karakterler yaratmanın öneminin farkında olan yönetmen (ki senaryo da ona ait), bir yatırım firmasında yönetici olarak çalışan başkahramanımızı tanıtarak işe başlıyor. Karısından boşanmış olan Seok-Woo, annesi ve 9-10 yaşlarındaki kızı Su-an ile beraber yaşamaktadır. Sadece kendini düşünen, aşırı bencil bir kişiliğe sahip Seok-Woo, işini her şeyin önüne koyduğu için kızını ihmal etmektedir. Doğum gününde aldığı bilgisayar oyunu konsolunun aynısının kızının odasında zaten kurulu olduğunu unutacak kadar da ilgisiz bir baba profili çizen Seok-Woo, kızının ısrarlarına dayanamaz ve onu Busan’a, çok özlediği annesinin yanına götürmeye karar verir. Böylece başkahramanımız kızıyla beraber Seul’dan Busan’a gidecek olan hızlı trene biner.</p>
<p>Yönetmen Sang-ho Yeon, başkahramanın etrafına izleyicinin duygusal bağlar kurabileceği (seveceği, nefret edeceği, özdeşlik kuracağı) yan karakterler yerleştirmeyi de ihmal etmiyor. Filmin neredeyse tamamı, içinde her sınıftan yolcunun olabileceği bir toplu taşıma aracının içinde geçtiği için bunu gerçekleştirmek pek de zor olmuyor. Bir lisenin beyzbol takımı, zengin ve bencil Yon-suk, orta yaşın üzerindeki iki kız kardeş In-gil ile Jon-gil, bileği güçlü Sang-hwa ile hamile karısı Seong-kyeong ve sokakta yaşadığı belli evsiz bir adam, öykünün merkezindeki karakterler olarak sırayla boy gösteriyorlar.</p>
<p><strong>Bir Memleket Gibidir Tren</strong></p>
<p>Tren seyir halindeyken bütün ülkede bir zombi salgını baş gösteriyor. Seul’dan ayrılmadan önce zombi virüsünden etkilenmiş bir genç kız son anda trene bindiği için ülkeyi kasıp kavuran salgının bir benzeri de tren içinde yaşanıyor. Serdar Akar imzalı Gemide (1998) filminin unutulmaz repliklerinden “bir memleket gibidir gemi” geliyor akla ister istemez. Busan treni memleket oluyor ve yolculardan oluşan halk, ölümcül bir tehlike karşısında birleşip mücadele edeceğine, kendi içinde bölünüp birbirleriyle de didişmeye başlıyor. Ayrışma anlarında, her daim CEO olduğunu üstüne basarak tekrar eden ve üst sınıfı temsil eden Yon-suk karakteri öne çıkıyor. Kendi canını her şeyin önüne koyan ama akılcı kararlar vermekten uzak Yon-suk, bir saniye daha fazla yaşayabilmek için birçok yolcunun canını tehlikeye atarken tereddüt dahi etmiyor.</p>
<p>Aslında başkahramanımız da farklı biri değil. Küçük kızıyla arasında geçen diyaloglarda sık sık başkalarına yardım etmemesini, sadece kendisini düşünmesini tembihliyor. Ancak filmin umut kaynağı Su-an, babasına inatla karşı çıkıyor, yardımlaşmaktan, diğer insanlarla birlikte hareket etmekten yani kısaca “insan” olmaktan bahsediyor. Daha yaşı küçük olduğu için henüz masumiyetini kaybetmemiş olan Su-an, başta babası olmak üzere herkese insanlık dersi vermeye soyunuyor. Zombi Ekspresi, Seok-Woo’nun film boyunca geçirdiği dönüşüm üzerinden, sınıf çatışmasını da araya sıkıştırarak insanlığımızı sorguluyor.</p>
<p><strong>World War Z + Snowpiercer = Train to Busan</strong></p>
<p>İlk fragman yayınlandığında, Brad Pitt’li zombi filmi World War Z’ye (2013) benzediğini ve usta yönetmen Bong Joon-ho’nun İngilizce olarak çektiği ilk film Snowpiercer’ı (2013) akla getirdiğini belirtmiştik. Evet, Zombi Ekspresi Amerikalı türdeşine benziyor ama onun eksik kaldığı her boşluğu doldurmayı başarıyor ve “gişeye oynayan zombi filmi nasıl yapılır” dersi veriyor. Snowpiercer’dan ödünç aldığı yapıyı da kendi matematiğine uygun bir hale getirerek lehine kullanmayı biliyor.</p>
<p>Burada iki kişinin daha ismini anmak gerekiyor: zombi filmleri dendiğinde akla gelen ilk isim olan George A. Romero ve 28 Days Later (2002) ile ağır aksak yürüyen zombilerin hâkimiyetine son veren Danny Boyle. Zombi Ekspresi, Boyle’ın ‘infected’ (bulaşıcı hastalık) filmlerinin izinden giderken Romero’nun sistem ve toplum eleştirilerini de sahipleniyor. Ancak Romero’nun karanlık bir son biçtiği insanlık için hala umudunu yitirmeyen Sang-ho Yeon, minik Su-an’ın babası için söylediği şarkı ile geleceğe umutla bakmamız gerektiği konusunda ısrar ediyor.</p>
<p>Zombi Ekspresi, dur durak bilmeyen aksiyonu ile özellikle “hızlı koşan” zombi sevenleri kolaylıkla tavlayacaktır. Yaklaşık iki saat süren filmin, ilk bir buçuk saati neredeyse sorunsuz işliyor ama son yarım saatten çok memnun kalmadığımızı ifade etmeliyiz. Uzakdoğu’ya özgü ağdalı melodramatik sahneler, bazı filmlere çok yakışıyor ama burada biraz olmamış gibi. Olsun, o kadar kusur kadı kızında da olur.</p>
<p><strong>Ekstra not:</strong> Yine Sang-ho Yeon’un yazıp yönettiği ve Zombi Ekspresi’nde gerçekleşen olayların öncesini anlatan, Seoul Station (2016) isimli bir de animasyon var. Zombi Ekspresi, Güney Kore’de 20 Temmuz 2016’da gösterime girmişti, Seoul Station da aradan bir ay bile geçmeden 17 Ağustos’ta gösterime girmiş. Henüz ben de izlemedim ama izleme listeme aldım.</p>
<p><strong>Son bir not daha:</strong> Eğer film izlerken ağlamaya yatkın biriyseniz bu filmde gözyaşlarınıza hâkim olamayacağınızın garantisini verebilirim.</p>
<p><strong>Murat Kızılca</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/08/27/guney-koreden-cilgin-bir-zombi-filmi-zombi-ekspresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
