<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Halil İbrahim Sağlam &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/author/halilibrahim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Oct 2018 11:50:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Son 10 Yılın Altın Aslan Ödüllü Filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/09/26/son-10-yilin-altin-aslan-odullu-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/09/26/son-10-yilin-altin-aslan-odullu-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Sep 2018 05:00:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[75.Venedik Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[Son 10 Yılın Altın Aslan Ödüllü Filmleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10211</guid>

					<description><![CDATA[75.Venedik Film Festivali bu yıl 29 Ağustos – 8 Eylül 2018 tarihleri arasında düzenlendi. Altın Aslan ödülünü Guillermo Del Toro başkanlığında Taika Waititi, Christoph Waltz, Naomi Watts, Sylvia Chang, Trine Dyrholm, Nicole Garcia, Paolo Genovese ve Malgorzata Szumowska&#8217;dan oluşan jüri belirledi. Festivalin büyük ödülü olan &#8216;Altın Aslan&#8217;, Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron&#8217;un Netflix yapımı olduğu için [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>75.Venedik Film Festivali bu yıl 29 Ağustos – 8 Eylül 2018 tarihleri arasında düzenlendi. Altın Aslan ödülünü Guillermo Del Toro başkanlığında Taika Waititi, Christoph Waltz, Naomi Watts, Sylvia Chang, Trine Dyrholm, Nicole Garcia, Paolo Genovese ve Malgorzata Szumowska&#8217;dan oluşan jüri belirledi. Festivalin büyük ödülü olan &#8216;Altın Aslan&#8217;, Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron&#8217;un Netflix yapımı olduğu için Cannes&#8217;da ana yarışmaya alınmayarak tartışma yaratan filmi &#8216;Roma&#8217;nın oldu.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10212" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-1024x512.jpg" alt="" width="696" height="348" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-1024x512.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-300x150.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-768x384.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-696x348.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-1068x534.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1-840x420.jpg 840w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/roma-1.jpg 1200w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Festivalin yan bölümlerinde bu yıl üç Türk filmi yer aldı. Orizzonti bölümünde yarışan Mahmut Fazıl Coşkun imzalı Anons, &#8216;jüri özel ödülü&#8217; ile ayrılarak gurur kaynağımız oldu. Emre Yeksan&#8217;ın yeni filmi Yuva ve Deniz Tortum&#8217;un VR filmi Selyatağı ise dünya prömiyeri olarak ilk kez izleyiciyle buluştu.</p>
<p>Geçen yıl Venedik&#8217;ten Altın Aslan&#8217;ı kazanan The Shape of Water aynı zamanda Akademi Ödülleri&#8217;nden de &#8216;En İyi Film&#8217; Oscar&#8217;ını kazanma başarısı göstermişti. Bu yılın galibi Roma da şimdilik Oscar sezonunun favorilerinden olarak nitelendiriliyor. Roma&#8217;nın Aralık ayında Netflix platformuna gelmesini merakla beklerken son 10 yılda “Altın Aslan” ödülünü kazanan filmlere bir göz atalım.</p>
<p>2008 &#8211; The Wrestler</p>
<p>Sıra dışı filmlerin heyecan verici yönetmeni Darren Aronofsky&#8217;nin Mickey Rourke&#8217;a ve Marisa Tomei&#8217;ye Oscar adaylığı kazandıran spor filmi The Wrestler, bildiğimiz güreşçi filmlerine Aronofsky&#8217;nin bağımsız sinema vizyonunu getirmesiyle beraber esaslı bir dramaya da dönüşüyordu. Başta Nicolas Cage’e oynaması için teklif götürülen Randy “The Ram” Robinson karakteri Mickey Rourke’a verilerek kariyerinde büyük bir düşüş yaşayıp herkes unutulan Rourke için ödüllerin kapısını aralayan bir sıçrama tahtası oldu. Film, eleştirmenler tarafından genel anlamda beğenilse, toplamda kırk bir ödüle layık görülse ve sevilen Aronofsky filmlerinden biri olsa da, klasik biyografik film formatına ufak dokunuşlar haricinde bir yenilik getirdiğini söylemek zor. Aronofsky’nin diğer filmlerinin duygusuna, kurgusuna ve sıra dışılığına oranla daha sade ve klasik bir yapıda seyreden The Wrestler, daha çok Rourke’un güçlü performansı ve Clint Mansell’in her zamanki gibi unutulmaz müzikleri ile hafızalarda yer edindi.</p>
<p>2009 &#8211; Lebanon</p>
<p>İsrailli yönetmen Samuel Maoz&#8217;un ilk filmi olan Lebanon, 1982’de İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını bir tankın içindeki karakterler aracılığı ile yansıtan ve çoğunlukla bir tankın klostrofobik ortamında geçen bu filmiyle büyük yankı uyandırdı. Savaşın tüm çirkinliğini ve savaşın içine atılan bireylerin (askerlerin) yaşadığı dehşet duygusunu tankın periskopundan göründüğü kadarı ile göstererek izleyiciyi bizzat olayların ortasına atan film, izleyiciyi de en az tankın içindekiler kadar bunaltan/nefessiz bırakan bir sonuç sağladı. Tankın periskopundan görünen öfkeli, korkan, nefret eden, anlamayan, yaşananların dehşetinden donakalmış insan yüzleri ve kimi anlarında gerçeküstücü, çarpıcı sekanslarında yaratılan unutulmaz kareler ileride daha fazla konuşulacak bir yönetmenin doğuşunu müjdeledi.</p>
<p>2010 &#8211; Somewhere</p>
<p>Sofia Coppola yönetmenliğindeki Somewhere, Hollywood bunalımına ve bireylerin yabancılaştırıldığı bir evrene odaklanırken çıkışsızlığın ve yalnızlığın postmodern bir tasvirini ortaya koydu. Bunu yaparken minimalist bir yönetmenlik anlayışı deneyen, yabancılaşmayı had safhada tutarak bütünlüklü yapıyı bir olay örgüsü veya hikaye üzerinden götürmekten ziyade akışın uzağında durarak soyut ve yapıbozumcu hamlelerle anlatan Coppola, üst sınıfın gözünden Hollywood&#8217;a eleştirel bakışını ortaya koydu. Filmin orta ölçekli hikayesiyle gereğinden fazla uzatılmış hissiyatı veren süresi arasındaki bu uyumsuzluk da yine Coppola&#8217;nın izleyiciyi ikiye bölecek bu tercihlerinden kaynaklanıyordu, lakin bu tercihler Venedik jürisinin kalbini kazanmaya yetti.</p>
<p>2011 &#8211; Faust</p>
<p>Rus sinemasının günümüzdeki en önemli yönetmenlerinden Aleksandr Sokurov, bilindik Faust öyküsünü sinematografik açıdan yapıbozumcu tercihleriyle Alman dışavurumculuğuna saygı duruşunda bulunan, destansı, mistik, yer yer hipnotik, imgeler üzerinden farklı alt metinler aralayan bir uyarlamaya dönüştürdü. Her sekansı bir tablo gibi canlandırılan, edebiyat, resim, felsefe ve mitolojiden bolca beslenerek Ortaçağ Avrupa&#8217;sının gotik ve sofistike bir manzarasını çıkaran, geleneksel sinema izleyicisinin alışık olmadığı yoğunlukta diyalog kullanımı barındıran film, yeşilin yoğunlukta olduğu atmosferinde rüya ile harmanlanmış hissiyatı yaratarak belleklerde iz bıraktı.</p>
<p>2012 &#8211; Pieta</p>
<p>Kim Ki-Duk’un oldukça tartışmalı bir kararla (normalde The Master&#8217;a verileceği belirtilen ama festivalin &#8216;bir filme iki büyük ödül birden verilemez&#8217; kuralından dolayı) Altın Aslan ödülünü aldığı filmi Pieta, şiddet içindeki bir adamın 30 sene sonra çıkıp gelen anneyle ilişkisini kapitalizm eleştirisi ekseninde irdeledi. Daha çok Chan wook-Park filmlerinin sarsıcı ve acımasız intikam filmleri düzleminde yer alan film, yeşilimsi renk paletinin yarattığı atmosferle ve başrol oyuncusunun performansıyla öne çıktı. Çok tartışılan şiddet sahneleri bazen rahatsız edici boyutlara ulaşsa da Kim Ki-Duk, “Seom” türü filmlerindeki şiddeti “Time” tarzı filmlerindeki anlatı gücüyle destekleyerek farklı bir yapı ortaya koydu. Fiziksel acı, psikolojik faktörler, anne sevgisinden yoksunluk gibi faktörler yer yer sinir bozucu bir şekilde işlenerek “istismar sineması”nın yakınlarında dolaştığından ötürü bazı sahneler fazla zorlama bir etki yaratabiliyor ve bu da eski doğal Kim Ki-Duk filmlerini aramamıza sebebiyet verebiliyordu.</p>
<p>2013 &#8211; Sacro GRA</p>
<p>Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan ilk belgesel olarak tarihe geçen Gianfranco Rosi imzalı Sacro GRA, kent ve insan yaşamı üzerinden düşündürmeyi baraşan, kamerayla yazılmış sosyolojik bir makale. Bir anlatıcısının olmadığı, karakterleri uzaktan izleyerek hayatlarına dahil olduğumuz, anaakım sinemanın özdeşlik kuran yapısından hayli uzak olan belgesel, yönetmenin kendi söylemiyle Italo Calvino&#8217;nun Görünmez Kentler adlı kitabının esin kaynağı olarak alındığı bir yapım. Otoyolun çevresinde yaşayan insanların yaşamlarından gündelik kesitler sunan ve kamerasını duygusal etki yaratacak noktaların uzağına kuran Rosi, farklı yaşamların kesişim noktalarını yollar üzerinden gözler önüne seren bu belgeseliyle birçok iddialı kurmaca yapımı geride bırakarak Altın Aslan&#8217;a ulaştı.</p>
<p>2014 &#8211; A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence</p>
<p>2000 yapımı İkinci Kattan Şarkılar ve 2007 tarihli Siz Yaşayanlar’la beraber “insan olma hali” üzerine kurgulanmış bir üçlemenin son halkası olan İnsanları Seyreden Güvercin, İsveçli usta yönetmen Roy Andersson&#8217;un kendine özgü, aykırı melankolik vizyonu ve kara mizah ağırlıklı üslubuyla öne çıkıyordu. Andersson kırılganlık, aşağılanma ve empati eksikliği temaları üzerinden yola çıkarak karanlık, tuhaf ve tedirgin edici bir dünya içerisinde güldürdüğü kadar düşündüren göndermelere sahip bir &#8216;auteur sineması&#8217;na imza attı. Her biri durağan çerçevelerinin resim, tarih ve felsefeyle birleşmesi sonucu skeçli bir anlatı yapısında geniş bir sosyolojik analiz sunmayı başaran film, yönetmenin filmografisinin zirve noktalarından biri olmayı başardı.</p>
<p>2015 &#8211; Desde Alla</p>
<p>2009&#8217;daki Lebanon zaferinden bu yana ilk defa Venedik&#8217;te bir yönetmenin &#8216;ilk filmi&#8217; olmasına rağmen Altın Aslan&#8217;ı kazanmayı başaran Desde Alla, bu başarısıyla o yılın adayları içerisinde beklenilmeyen bir sürprize imza attı. Guilermo Arriaga’nın hikayesinden uyarlanan film, izleyiciye olan mesafesi ve dar odaktan flu çekimlere sahip görsel tercihleri bakımından Pablo Larrain sinemasının soğukluğunu anımsatsa da (filmin görüntü yönetmeninin Larrain&#8217;le çalışan Sergio Armstrong olduğunu belirtmek gerek) hikayesini huzursuzluk ve belirsizlik üzerine çok fazla dayandıran, bu yüzden duyguyu izleyiciye geçirmede zorluklar yaşayan bir yapımdı. Rahatsız edici tercihleriyle şekillenen bir psikolojik drama olarak ilgi çekici bir çabaydı lakin büyük festivallerin ana yarışmalarında yarışıp büyük ödülü kazanmasından daha çok yan bölümlerinde yer alan umut vadeden ilk filmler kalibresinde olduğu söylenebilirdi.</p>
<p>2016 &#8211; The Woman Who Left</p>
<p>Uzun süreli filmlerin Filipinli yönetmeni Lav Diaz, aynı yıl Berlinale&#8217;den ödülle dönen 8 saatlik filmi A Lullaby to the Sorrowful Mystery&#8217;den 6 ay sonra Venedik&#8217;e 4 saate yakın filmi The Woman Who Left ile katıldı ve büyük ödülü kazandı. Diaz, insanlığın varoluşu üzerine inşa ederek toplumsal ve bireysel yozlaşmayı incelikli bir şekilde irdelediği bu filminde insani ve etik değerler üzerine roman detaycılığında kompozisyonlar yaratmayı başardı. Yozlaşmadan insan kaçakçılığına, yoksulluktan cinayete, kimlik arayışından intikam duygusuna kadar çok katmanlı bir hikaye skalasını siyah beyaz atmosferinde ve dört saate yakın süresinde aksamadan, güçlü bir sinema diliyle anlatan Diaz, finalindeki Citizen Kane göndermesiyle beraber hafızalardaki yerini sağlamlaştırdı.</p>
<p>2017 &#8211; The Shape of Water</p>
<p>Del Toro’nun bugüne kadar açık ara en çok ödül kazanan filmi olmayı başaran The Shape of Water, yönetmenin filmografisinin görsel yetkinliğinin, masalsı hikaye anlatısının ve kendine has duygusunun Hollywood formüllerince biçimlendirilmiş hali. Del Toro, yine bir fantezi/aşk/masal konseptini bu sefer İspanya İç Savaşı’nda değil 2. Dünya Savaşı’nı fon alarak kullandı. The Devil’s Backbone ve Pan’s Labyrinth’te oldukça dokunaklı ve orijinal olmayı başarabilen bu yapının The Shape of Water’da yerini Amelie ve E.T. filmlerinin birleşimine bırakmış, temelinde klişe bir yaratık/insan aşkına dönüştüğü söylenebilirdi. Duygusu her zamanki gibi izleyiciye geçse de, Del Toro’nun yönetimi ve masalsı atmosferi seyir zevki yaratsa da, Sally Hawkins, Michael Shannon ve Richard Jenkins’in başarılı performansları filmi sürüklese de, sinemada çok fazla kullanılmış olan bu konseptin belirli bir ‘bu filmi daha önce defalarca izlemiştik’ hissini beraberinde getirdiği de aşikardı.</p>
<p>Halil İbrahim Sağlam</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/09/26/son-10-yilin-altin-aslan-odullu-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cannes’dan Ödül Alamayan 30 Harika Film</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/05/25/cannesdan-odul-alamayan-30-harika-film/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/05/25/cannesdan-odul-alamayan-30-harika-film/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 May 2018 08:01:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlat Ağacı]]></category>
		<category><![CDATA[Cannes Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7758</guid>

					<description><![CDATA[Cannes Film Festivali bu yıl 8 – 19 Mayıs tarihleri arasında düzenlendi. Nuri Bilge Ceylan’ın dört yıldır merakla beklenen yeni filmi Ahlat Ağacı ilk belirlenen ana yarışma seçkisinde yoktu. Birtakım festival dedikodularına göre yönetim Ceylan’dan 190 dakika uzunluktaki filmini kısaltmasını istemişti ama olumsuz yanıt alınca seçkiye eklememişti. Ahlat Ağacı sonraki günlerde Ayka ve Knife + [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ol start="71">
<li>Cannes Film Festivali bu yıl 8 – 19 Mayıs tarihleri arasında düzenlendi. Nuri Bilge Ceylan’ın dört yıldır merakla beklenen yeni filmi Ahlat Ağacı ilk belirlenen ana yarışma seçkisinde yoktu. Birtakım festival dedikodularına göre yönetim Ceylan’dan 190 dakika uzunluktaki filmini kısaltmasını istemişti ama olumsuz yanıt alınca seçkiye eklememişti. Ahlat Ağacı sonraki günlerde Ayka ve Knife + Heart filmleriyle beraber ana yarışma seçkisine eklenince yerli sinefiller olarak rahat bir nefes almıştık. Ceylan, bugüne kadar Cannes ana yarışmasında yer aldığı 5 filmiyle de ödülle dönmeyi başarmıştı. Uzak ile Grand Prix / erkek oyuncu, İklimler ile FIPRESCI, Üç Maymun ile en iyi yönetmen, Bir Zamanlar Anadolu’da ile Grand Prix ve Kış Uykusu ile Altın Palmiye / FIPRESCI ödülleriyle gurur kaynağı olmuştu. 21 filmlik yarışmada en son gösterilen film olan Ahlat Ağacı’nın gösterim sonrası 15 dakika boyunca ayakta alkışlandığı haberleri de geldiğinde Cannes’dan ödülsüz dönmeyeceği konusunda çoğu kişi hemfikirdi. Lakin Cate Blanchett başkanlığındaki jüri bu sefer Nuri Bilge Ceylan’ı festivalden eli boş gönderdi ve Ahlat Ağacı yönetmenin ilk defa ödülsüz döndüğü filmi oldu.</li>
</ol>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-7752" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/ahlat-ağacı.jpg 1500w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Peki, Nuri Bilge Ceylan’ın bir filminin ödül alamaması o filmin iyi olmadığını mı gösterir? Bunun cevabının ‘hayır’ olduğunu yıllardır festivali takip eden sinemaseverler filmleri izledikçe ve jürinin kararlarıyla kıyasladığında elbette biliyordur. Festivalde bu yıl Chang-dong Lee’nin Burning adlı yeni filmi FIPRESCI tarafından ana yarışmadaki 21 filmin en iyisi olarak ödüllendirildi, eleştirmenlerin yıldız tablosunda 4 üzerinden 3.8’le rekor kırdı lakin Blanchett başkanlığındaki ana yarışma jürisinden ödülsüz döndü. 1946’dan bu yana Cannes Film Festivali’nin ana yarışma seçkisinde yer alıp da ana yarışma jürisi tarafından ödülsüz gönderilen bazı filmlere ve yönetmenlere baktığımızda ise dudak uçuklatıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Bu da ödül mekanizmasında jüri seçiminin her şey olduğunu, iyi film kıstasının herkese göre farklı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Ahlat Ağacı’nı ödül alsın ya da almasın yine aynı heyecanla beklemeyi sürdürürken gelin Cannes tarihinde ana yarışma jürisinden ödülsüz dönen ama gönüllerin ödülüne sahip 30 filmlik seçkimize bir göz atalım.</p>
<p><strong>Notorious (1946)</strong></p>
<p>Alfred Hitchcock’un ‘macguffin’ yönteminin en önemlilerinden, dil ve kurgu tekniği açısından usta yönetmenin klasikleşmiş unsurlarını barındıran, zamanının çok ötesinde, Hollywood sinemasına yön veren, en iyi aşk filmlerinden Notorious, Georges Huisman başkanlığındaki jüriden ödülsüz –evet yanlış duymadınız- döndü. O yıl Rosselini’den Sjöberg’e, Lean’den Wilder’a kadar birçok yönetmenin filmi ödüllendirildi lakin Notorious es geçildi.</p>
<p><strong>Umberto D. (1952)</strong></p>
<p>Vittoria De Sica’nın yönettiği (babasına ithaf ettiği), İtalyan yeni gerçekçiliği akımının son filmi olarak kabul edilen, akımın ve Sica’nın en çarpıcı ve dokunaklı eserlerinden Umberto D., çoğu kişiye göre sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri ama görünen o ki Maurice Genevoix başkanlığındaki jüriye göre değildi!</p>
<p><strong>Hiroshima Mon Amour (1959)</strong></p>
<p>Alain Resnais’nin sinema tarihi için büyük önem arz eden başyapıtı Hiroshima Mon Amour’un değerini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Sinema tarihinin en önemli listelerinde her zaman karşılaşacağınız, herhangi bir sinema okuluna başladığınızda hocaların size ilk izlettireceği filmlerden olan Hiroşima Sevgilim, Marcel Achard başkanlığındaki jüriden ödülsüz döndü. O yıl Altın Palmiye’yi kazanan Orfeu Negro ve yönetmen ödülünü kazanan 400 Darbe’ye kimsenin söyleyecek sözü yoktur, lakin bunların yanına Grand Prix ya da en azından Jury Prize olarak Hiroshima Mon Amour’un eklenmesine de kimsenin itirazı olmazdı!</p>
<p><strong>The Exterminating Angel (1962)</strong></p>
<p>Luis Bunuel’in yine sıkı burjuvazi eleştirisi içeren önemli filmlerinden The Exterminating Angel, tek mekan ağırlıklı bir yapıda sürrealist vurgularıyla öne çıkan güçlü bir toplumsal taşlamaydı. Tetsuro Furikake başkanlığındaki jüri Altın Palmiye’yi Brezilyalı yönetmen Anselmo Duarte’nin filmine vermiş, Bresson ve Antonioni’nin filmlerine jüri özel ödülünü paylaştırmıştı ama Bunuel’i unutmuştu.</p>
<p><strong>Cleo from 5 to 7 (1962)</strong></p>
<p>Agnes Varda’nın zamanında pek değeri bilinmeyen ama yıllar sonra en popüler filmlerinden birine dönüşen Cleo from 5 to 7, o dönem Fransız Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni olarak Godard ve Truffaut gibi entelektüel yönetmenlerin bu sinefil hareketine farklı bir bakış açısı sunmuştu, yeni bir soluk getirmişti. Ne yazık ki Varda’nın filmi o yıl Tetsuro Furikake başkanlığındaki jüri tarafından görmezden gelinmişti.</p>
<p><strong>Seconds (1966)</strong></p>
<p>John Frankenheimer’ın Seconds’ı 60’lı yıllar bilimkurgu filmleri arasında 2001: A Space Odyssey ve Planet of the Apes ile beraber en önemli eserlerden biriydi. Zamanının çok ötesinde çekim teknikleriyle, özgün ve derinlikli tarzıyla o yıllarda izleyenin aklının çıkacağı filmlerden olan Seconds, Sophia Loren başkanlığındaki jüriyi o denli etkilememiş demek ki! Un homme et une femme ve Signore &amp; Signori filmleri arasında Altın Palmiye’nin paylaştırıldığı o yılda Seconds’a bir ‘en iyi yönetmen’ ödülü ne de çok yakışırdı!</p>
<p><strong>La Grande Bouffe (1973)</strong></p>
<p>Marco Ferreri’nin seks, lüks yaşam ve yemek üzerinden tüketim toplumu eleştirisi yapan, meşhur yemek yeme sahneleriyle bünyeyi tiksinti oluşturacak şekilde zorlayan, zamanının en tuhaf kara mizah filmlerinden La Grande Bouffe, FIPRESCI jürisi tarafından 24 filmlik ana yarışmanın en iyisi olarak ödüllendirilmişti. Buna rağmen Ingrid Bergman başkanlığındaki ana jüriden filme herhangi bir ödül çıkmamıştı.</p>
<p><strong>Ali: Fear Eats the Soul (1974)</strong></p>
<p>Rainer Werner Fassbinder filmografisinin en önemli filmlerinden Angst Essen Seele Auf, o yıl FIPRESCI jürisi tarafından yarışmadaki 26 film içinden en iyisi seçilerek ödüllendirilse de Rene Clair başkanlığındaki ana yarışma jürisi filmi ödüle layık görmemişti. The Conversation’ın Altın Palmiye, Pasolini’nin en iyi yönetmen ödülleri hakkaniyetliydi fakat Spielberg’in kendi filmografisi içinde bile kimsenin hatırlamadığı, hiçbir önemli listede bulunmayan The Sugarland Express filmine verilen senaryo ödülü Fassbinder’in filmine gitmeliydi!</p>
<p><strong>Professione: reporter (1975)</strong></p>
<p>Michelangelo Antonioni’nin görsel dildeki çarpıcı yalınlığı ve estetik bakışıyla göz ardı edilemeyecek bir sinema deneyimine dönüştürdüğü, Jack Nicholson ve Maria Schneider ile hatırlanan, finalindeki 11 dakikalık plan-sekansıyla ayrıca sinema tarihine geçen Professione: Reporter filmi Jeanne Moreau başkanlığındaki jüri tarafından ödüllendirilmemişti.</p>
<p><strong>The Tenant (1976)</strong></p>
<p>Roman Polanski’nin başyapıtı, Polanski denildiğinde akla ilk gelen filmlerden The Tenant, hiçbir zaman ödüllerin filmi olmadı. Buna rağmen yıllar içinde yönetmenin apartman üçlemesinin en başat filmi haline geldi. Tennessee Williams başkanlığındaki jüri o yıl Taxi Driver’a Altın Palmiye verdi, Carlos Saura, Ettore Scola ve Eric Rohmer’in başarılı filmlerini de ödüllendirdi ama Polanski’nin bu önemli filmi ne yazık ki ödülsüz kaldı.</p>
<p><strong>Im Lauf Der Zeit (1976)</strong></p>
<p>Wim Wenders’ın 3 saatlik başyapıtı, en güzel yol filmleri listelerinin vazgeçilmez filmi Kings of the Road, o yıl 20 yarışma filmi içinde FIPRESCI tarafından ‘en iyi film’ olarak ödüllendirilmişti. Lakin, Tennessee Williams başkanlığındaki jüri tıpkı Polanski’yi Kiracı filmiyle görmediği gibi Wenders’ın filmini de görmemeyi tercih etmişti.</p>
<p><strong>Una Giornata Particolare (1977)</strong></p>
<p>Ettore Scola’nın en özel filmlerinden olan ve Altın Küre’de ‘yabancı dilde en iyi film’ ödülüne layık görülen Özel Bir Gün’ü, Roberto Rosselini başkanlığındaki jüri tarafından tercih edilmemişti. Taviani kardeşlerin Padre padrone’si, Robert Altman’ın 3 Women’ı, Ridley Scott’ın The Duellists’i o yıl ödüllendirilen filmler arasındaydı ve ‘Una Giornata Particolare’ kesinlikle bu filmler arasında yer almayı hak ediyordu.</p>
<p><strong>Being There (1979)</strong></p>
<p>Hal Ashby’nin Jerzy Kosinski’nin romanından zekice uyarladığı politik komedi başyapıtı Being There, söyledikleriyle günümüzde bile hala geçerliliğini yitirmeyen, Peter Sellers’ın muhteşem performansıyla hafızalara kazınan bir filmdi. All That Jazz ve Kagemusha filmlerinin Altın Palmiye’yi paylaştığı yılda Françoise Sagan başkanlığındaki jüriden Being There’e ödül çıkmamıştı, oysa ki ‘en iyi senaryo’ ödülü ne yakışırdı!</p>
<p><strong>Leolo (1992)</strong></p>
<p>Jean-Claude Lauzon’un günümüzde bile hala çoğu sinefil tarafından keşfedilmemiş, bir nevi gizli hazine, bir nevi saf şiir filmi Leolo, kaybolan çocukluğa, uçup giden düşlere, hayal kurmaya dair en güçlü filmlerden biriydi. Ne yazık ki Gerard Depardieu başkanlığındaki jüri tarafından ödüle layık görülmedi. Bille August’un Best Intentions filminin Alın Palmiye’sine ya da Robert Altman’ın The Player’ının yönetmen ödülüne diyecek sözümüz yok lakin Leolo’nun festivalden ayrılacağı bir Grand Prix veya jüri ödülü filmin bilinirliğini artırarak belki de günümüzde çok farklı bir yerde konumlanmasını sağlayabilirdi.</p>
<p><strong>Trois Couleurs: Rouge (1994)</strong></p>
<p>Krzysztof Kieslowski’nin efsanevi Üç Renk üçlemesinin Cannes’da yarışan tek filmi olan Üç Renk: Kırmızı bilindiği üzere hem sinema tarihinin hem de Kieslowki’nin en önemli filmlerinden biri. Clint Eastwood başkanlığındaki jüri o yıl Pulp Fiction, Burnt by the Sun, To Live, La Reine Margot gibi muazzam filmleri ödüllendirdi kuşkusuz. Lakin, Kieslowski’nin başyapıtına ödül vermeyip kimsenin hatırlamadığı Dead Tired adlı komedi filmine senaryo ödülü verilmesi unutulacak gibi değil. Moretti’nin Caro Diario ile aldığı en iyi yönetmen ödülü de kuşkusuz Kieslowski’ye verilebilirdi.</p>
<p><strong>Funny Games (1997)</strong></p>
<p>Michal Haneke’nin Cannes’da yarışan ilk filmi olan Funny Games (son filmi Happy End’i saymazsak) yönetmenin Cannes’dan ödülsüz dönen tek filmiydi. Funny Games’in dünya sinema tarihine katkısını ve sayısız referans olarak alındığı filmlerin sayısını düşündüğümüzde elbette bir ödülü hak ediyordu. Isabelle Adjani başkanlığındaki jüri Taste of Cherry, Happy Together, The Ice Storm gibi güçlü filmlere ödülleri verse de Manuel Poirier’in –kimsenin hatırlamadığı- Western’ine verilen ‘Jury prize’ ödülü Funny Games’e verilebilirdi.</p>
<p><strong>Moulin Rouge! (2001)</strong></p>
<p>Baz Luhrmann’ın yapıbozumcu tarzıyla sinema tarihinin en iyi müzikallerinden birine imza attığı Moulin Rouge!’a ödül vermek için kuşkusuz ‘zamanının ötesi’ni düşlemek gerekiyordu. Liv Ullmann başkanlığındaki jüri ise Moretti’nin Oğul Odası filmini tercih ederek güçlü ama duygusal bir karar verdi. La Pianiste ve No Man’s Land filmlerinin ödüllerine de diyecek söz yok. Ullmann jürisi Lynch’in yine ‘zamanının ötesinde’ Mulholland Dr. filmine ‘yönetmen’ ödülü vererek doğru bir tercih yaptı ama aynı zamanda The Man Who Wasn’t There ile Coenlere de aynı ödülü verdi. Belki bu ödül Lynch ve Luhrmann’a paylaştırılabilirdi ya da hiç değilse Millenium Mambo filmine verilen ‘teknik ödül’ Moulin Rouge!’un olabilirdi.</p>
<p><strong>Russian Ark (2002)</strong></p>
<p>Aleksandr Sokurov’un 99 dakika boyunca tek plandan oluşan, içinde 2000 kişilik figürasyon kadrosunu barındıran, eksenine Rusya Devlet Hermitaj Müzesi’ni alarak Rusya’nın 200 yıllık kültür sanat tarihinin odaları arasında izleyiciyi müziklerle, resimlerle, danslarla, mimariyle beraber rüya gibi bir gezintiye çıkardığı Russian Ark sinema tarihine çoktan adını yazdırdı ama David Lynch başkanlığındaki jüri tarafından ödülsüz gönderildi.</p>
<p><strong>Dogville (2003)</strong></p>
<p>Lars von Trier sineması için bir dönüm ve zirve noktası niteliğindeki Dogville, geleneksel sanat yönetiminin neredeyse sıfırlandığı, zaman ve mekan olgusunu yok eden, Brechtyen tiyatro yaklaşımıyla yabancılaştırmada doruk noktasına çıkan, tüm bunları Dogme95 çekim stiliyle birleştirip devrimci bir model ortaya koyan bir yapıttı. Patrice Chereau başkanlığındaki jüri o yıl Elephant’a iki ödül (Palmiye, yönetmen), Barbarların İstilası’na iki ödül (senaryo, kadın oyuncu) vermişti. Bu ödüllerden herhangi biri Dogville’e verilip diğerinin ödülü bire indirilse kuşkusuz kimse itiraz etmezdi!</p>
<p><strong>A History of Violence (2005)</strong></p>
<p>David Cronenberg’in 2000 sonrasında kendi sinemasının yönünü değiştirip et, kan, beden ve deformasyona olan tutkusunu daha realistik bir sinema dilinde buluşturduğu döneminin en etkili filmi olan Şiddetin Tarihçesi, geçmişte saklı bir şiddet duygusunun etkili bir dışavurumu olan tokat gibi bir anti-western çekmişti. Emir Kusturica başkanlığındaki jüri Altın Palmiye’de L’enfant, yönetmen ödülünde Cache tercihleri yaptı, kuşkusuz güçlü tercihlerdi. Lakin, Şiddetin Tarihçesi’nin oldukça hak ettiği erkek oyuncu ya da senaryo ödüllerinin ikisi birden Tommy Lee Jones’un Üç Defin filmine verildi. Üç Defin’in de çok etkili bir film olduğunu varsaysak bile Grand Prix kazanan Broken Flowers ve Jury Prize kazanan Shanghai Dreams, Şiddetin Tarihçesi’nden güçlü filmler değillerdi.</p>
<p><strong>Pan’s Labyrinth (2006)</strong></p>
<p>Guillermo Del Toro’nun hem eleştirmenler nezdinde hem de genel olarak övgülere boğulan, çoğu kişinin kariyerinin yegane başyapıtı olduğu konusunda hemfikir olduğu filmi Pan’s Labyrinth, karanlık metaforları/imgeleri, sürreal atmosferi, eş zamanlı ve birbirine paralel kurgusu, prodüksiyon anlamında görsel şöleni ve akıllardan çıkmayacak finaliyle adını sinema tarihine yazdırmıştı. Wong-kar Wai başkanlığındaki jürinin Pan’s Labyrinth’i görmezden gelmesi büyük bir talihsizlikti. Pan’s Labyrinth üç dalda Oscar dahil olmak üzere toplamda 100’den fazla ödül kazandı.</p>
<p><strong>No Country for Old Men (2007)</strong></p>
<p>Coen kardeşlerin 2007 yılına adeta damga vuran Cormac McCharty uyarlaması No Country for Old Men, o yıl Stephen Frears başkanlığındaki jüri tarafından görmezden gelindi. Adeta bir ödül canavarına dönüşen, ‘en iyi film’ dahil 4 dalda Oscar kazanan ve toplamda 150’den fazla ödülün sahibi olan No Country for Old Men çoktan sinema tarihindeki yerini aldı.</p>
<p><strong>Zodiac (2007)</strong></p>
<p>David Fincher’in en ‘underrated’ filmlerinin başında gelen Zodiac, kuşkusuz sinema tarihine geçecek bir polisiye, gerçek bir seri katilin uyarlamasıydı. Genel olarak ödül sezonlarında hiçbir zaman hak ettiğini bulamadı, Fincher filmografisinde hep Fight Club ve Seven’ın gölgesi altında kaldı ama yıllar onu azılı sevenlerinin olduğu bir klasiğe dönüştürdü. Frears başkanlığındaki jüri de elbette bu filme zamanında hakkını teslim etmeyen jürilerden sadece bir tanesiydi.</p>
<p><strong>Enter the Void (2009)</strong></p>
<p>Sansasyonel ve tabu yıkıcı yönetmen Gaspar Noe’nin herhangi bir filmine büyük bir ödül vermek kuşkusuz yürek isteyen bir karar. O karar Isabelle Huppert başkanlığındaki 2009 jürisinden de maalesef çıkmadı. Noe, halüsinasyonlar, parlak ve soluk renkler, gözümüzü alan ışıklar ile dolu, detaylı sanat yönetimiyle, Tokyo sokaklarını kuşbaşı çekimler eşliğinde gezen özenli sinematografisiyle adeta bir uyuşturucu etkisi yaratıp izleyiciyi arada kalmış bir ruhun peşine takarak transa sokuyordu. Huppert’in jürisi o yıl çok iyi kararlar vermişti; Das Weisse Band, Un Prophete, Thirst, Inglourious Basterds, Fish Tank, hepsi çok önemli filmlerdi lakin Kinatay filminin aldığı yönetmen ödülü Noe’ye verilse çok daha hakkaniyetli ve güçlü bir karar olabilirdi.</p>
<p><strong>Holy Motors (2012)</strong></p>
<p>Leos Carax’ın gizem, drama, bilimkurgu, müzikal, gerilim, kara mizah, fantazya gibi geleneksel kalıpları kendine has neon ışıklarıyla bezeli deneysel atmosferinde aykırı bir şekilde işleyerek sinemasal bir şölene dönüştürdüğü sanat eseri Holy Motors, Nanni Moretti başkanlığındaki jüri tarafından görmezden gelindi. Duygusal filmlerin yönetmeni Moretti elbette o yıl Palmiye’yi beklendiği gibi Haneke’nin Amour’una teslim etti lakin Post Tenebras Lux gibi aykırı bir sinemayı ‘yönetmen’ ödülüyle desteklerken Holy Motors gibi sinema tarihinin en özel yapımlarından birini görmezden gelmesi unutulmadı.</p>
<p><strong>La Grande Bellezza (2013)</strong></p>
<p>Paolo Sorrentino’nun filmografisinin belki de başyapıtı olan La Grande Bellezza, kısa sürede kendisine yoğun bir hayran kitlesi edindi. Pek çok sinefilin başucu filmlerinden olan La Grande Bellezza, o yıl Steven Spielberg’in başkanlığını yaptığı jüri tarafından görmezden gelindi. Spielberg’in jürisi aslında Blue is the Warmest Color, Inside Llewyn Davis, A Touch of Sin, Heli gibi seçimleriyle gayet iyi kararlar vermişti ama pek çok sinefilin başucu filmleri arasında yer alacak olan La Grande Bellezza’yı eli boş göndermesi unutulmadı. La Grande Bellezza, Cannes’dan ödülsüz döndü ama Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödüllerinin hepsinde ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ ödülünü kazanmayı başardı.</p>
<p><strong>Clouds of Sils Maria (2014)</strong></p>
<p>Olivier Assayas’ın belki de kariyerinin en iyi iki filminden biri olan Clouds of Sils Maria, o yıl yıldız tabloları içerisinde en yüksek puanı alan 3-4 filmden biriydi. Jane Campion başkanlığındaki jürinin Kış Uykusu kararı elbette hepimizi mutlu etmişti ve bu hak edilmiş bir karardı. Leviathan ve Foxcatcher gibi filmlerin de aldığı yönetmen ve senaryo ödülleri oldukça hakkaniyetliydi. Lakin Sils Maria, The Wonders’ın aldığı Grand Prix, Maps to the Stars’ın aldığı kadın oyuncu ya da Mommy ve Goodbye to Language’in aldığı jüri ödüllerinden herhangi biriyle ödüllendirilebilirdi.</p>
<p><strong>Toni Erdmann (2016)</strong></p>
<p>Maren Ade’nin Toni Erdmann’ı eleştirmenlerin, sinefillerin, genel izleyici kitlesinin, yönetmenlerin, oyuncuların yoğun ilgisine mazhar olan, o yıla kadar Cannes’da eleştirmenlerin yıldız tablosunda 4 üzerinden 3.7 ortalama alarak rekor kıran bir filmdi. FIPRESCI jürisi 21 yarışma filmi içinde Toni Erdmann’ı en iyi film seçerek ödüllendirmişti, lakin belki de Cannes tarihinin en hakkaniyetsiz kararlarını veren George Miller başkanlığındaki ana yarışma jürisi tarafından herhangi bir ödüle layık görülmedi.</p>
<p><strong>Sieranevada (2016)</strong></p>
<p>Cristi Puiu’nun 3 saate yakın bir sürede ağırlıklı olarak tek mekan içerisinde bol karakterler eşliğinde geçen reji harikası Sieranevada, o yıl George Miller başkanlığındaki jürinin kurbanlarının en önemlilerindendi. Sonuçların öncesinde Altın Palmiye’nin en güçlü adaylarından biri olarak gözüken, eleştirmen yıldız tablolarında en üst sıralarda yer alan ve herhangi bir ödülle dönmesine kesin gözüyle bakılan film ne yazık ki festivalden eli boş ayrıldı.</p>
<p><strong>Elle (2016)</strong></p>
<p>Paul Verhoeven’in 45 yıllık yönetmenlik kariyerinin belki de en iyi filmi olan Elle, 80 yaşındaki aykırı bir yönetmenin içindeki çılgınlıktan, sinefillikten, seyirciyi şok etme arzusundan hiçbir şey kaybetmediğini kanıtlarken Isabelle Huppert’in adeta parmak ısırtan performansıyla etkisini iki kat artırıyordu. George Miller başkanlığındaki ‘efsane jüri!’ elbette çok hak ettikleri halde Verhoeven’e yönetmen ödülünü ya da Huppert’a kadın oyuncu ödülünü vermedi. Yukarıda saydığımız Toni Erdmann ve Sieranevada, saymadığımız Paterson, The Handmaiden ve The Neon Demon’u da eklediğimizde Miller başkanlığındaki jüri iyi filmlerin korkulu rüyası olarak adını Cannes tarihine yazdırdı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/05/25/cannesdan-odul-alamayan-30-harika-film/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>14&#8217;ün uğuru</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/04/10/14un-uguru/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/04/10/14un-uguru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2018 12:53:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=142</guid>

					<description><![CDATA[Roger Deakins 14. Adaylığında İlk Oscar’ına kavuştu&#8230; Sinema kuşkusuz görsel bir sanat dalı ve bunun en büyük etmenlerden biri ‘sinematografi’. Bir filmi sanat eseri formuna kavuşturan, muadillerinden net bir şekilde ayrıştıran görüntünün gücü, bugüne kadar nice usta görüntü yönetmenlerinin estetik tercihlerinde şekillenmiştir. 68 yaşındaki İngiliz görüntü yönetmeni Roger Deakins, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinin başında [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Roger Deakins 14. Adaylığında İlk Oscar’ına kavuştu&#8230;</strong></p>
<p>Sinema kuşkusuz görsel bir sanat dalı ve bunun en büyük etmenlerden biri ‘sinematografi’. Bir filmi sanat eseri formuna kavuşturan, muadillerinden net bir şekilde ayrıştıran görüntünün gücü, bugüne kadar nice usta görüntü yönetmenlerinin estetik tercihlerinde şekillenmiştir. 68 yaşındaki İngiliz görüntü yönetmeni Roger Deakins, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinin başında gelir. Filmografisi boyunca Coen kardeşlerden Denis Villeneuve’a, Sam Mendes’ten Night Shyamalan’a, Frank Darabont’tan Ron Howard’a, Martin Scorsese’den Mike Figgis’e, Stephen Daldry’den Andrew Dominik’e kadar birçok önemli yönetmenle çalışan Deakins, ortaya çıkardığı eserlerle ‘usta’ sıfatını hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde hak eden nadir isimlerdendir. Ne yazık ki Deakins, Oscar ödüllerini veren Akademi tarafından bugüne dek bir kere bile ödüllendirilmemişti. 14 kere Oscar’a aday olan Deakins, gerek o yıl karşılaştığı daha güçlü rakiplerine karşı kaybederek gerekse hakkının yendiği yıllar dahil olmak üzere hak ettiği heykelciğe bir türlü kavuşamamıştı. Lakin, bu yıl Deakins’in Blade Runner 2049 ile heykelciğe kavuştu. Bunda Deakins’e yıllardır haksızlık yapıldığını düşünen sinemanın her alanından kişilerin sosyal medyada ‘Deakins’e artık hak ettiği Oscar’ını verin’ kampanyası oluşturmaları etkili oldu mu bilinmez.</p>
<p>Deakins, kuşkusuz Blade Runner 2049’da sanatsal tercihleri, ışık, renk ve objektif kullanımları, her biri kusursuz bir tabloyu andıran genel plan çerçeveleriyle sinematografik anlamda orijinal Blade Runner’ın çok daha üzerine çıkan bir görüntü orgazmı yaratmış durumda. Deakins’in bu yılki en yakın rakipleri ise The Shape of Water’la ilk Oscar adaylığını alan Danimarkalı Dan Laustsen ve Dunkirk ile ilk Oscar adaylığını alan İsviçreli Hoyte van Hoytema gözüküyordu. Lakin, gerek bahis siteleri, gerek sinema çevreleri, gerekse BAFTA, ASC (Görüntü Yönetmenleri Birliği) ve çoğu eleştirmen birliklerinin ödülleri Deakins’i bu yıl açık ara favori gösteriyordu. Deakins’in 14. Oscar adaylığında ödüle ilk defa kavuştuğu anı görmek herkesi mutlu etti. Gelin son 10 yılda içinde Deakins’i de fazlasıyla göreceğimiz ‘sinematografi’ dalının adaylarına ve kazananlarına hep beraber bir göz atalım.</p>
<p>2008</p>
<p>En iyi film Oscar’ını kazanamasa da sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak çoğu kişinin hemfikir olduğu There Will be Blood ile görüntü sanatının en üst düzey emsallerinden birine imza atan Robert Elswit ödülün sahibi olmuştu. Roger Deakins’in tüm kariyeri boyunca en iyi çalışmalarını ortaya koyduğu yıl da ne yazık ki bu seneye denk gelmişti. Hem No Country for Old Men hem de Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (özellikle ikincisi) ile gölge, ışık, kadraj, estetik konusunda ders vererek adeta sinemasal sarhoşluk yaratan Deakins’in ödülü kaybetmesinde iki büyük dezavantajı vardı. Hem iki harika filmle aday olmasından dolayı yarattığı oy bölünmesi, hem de There Will be Blood gibi bir sinematografi şaheseriyle aynı yıla denk gelmesinin şanssızlığı. Bu yıl öyle bir yıldı ki, diğer adaylardan Seamus McGarvey (Atonement) ve Janusz Kaminski (The Diving BEll and the Butterfly) de kariyerlerinin en unutulmayacak çalışmalarına imza atmıştı.</p>
<p>2009</p>
<p>Slumdog Millionaire’in tam 8 dalda Oscar kazanarak şov yaptığı ve büyük sansasyon yarattığı 2009’da bu ödüllerden biri de Anthony Dod Mantle’ın çektiği sinematografi dalıydı. Mantle’ın en dişli rakibi The Curious Case of Benjamin Button ile Akademi’nin sevdiği türden gösterişe sahip bir iş ortaya çıkaran Claudio Miranda olmuştu. Fakat o yıl Akademi, Benjamin Button’a karşı mesafeli duruşunu sinematografi dalında da gösterdi ve Hollywood dışında Bollywood esintilerini taşıyan bir başarı hikayesi olan, Benjamin Button’a göre daha riskli ve radikal kadrajları olan Slumdog Millonaire’e ödülü verdi. Roger Deakins, bu yıl da Chris Menges ile birlikte çektiği The Reader filmiyle adaylar arasındaydı fakat kazanmak için iddiasının en az olduğu yıllardan biriydi.</p>
<p>2010</p>
<p>En iyi film Oscar’ını The Hurt Locker kazansa da sinematografi dalında şaşaayı seven Akademi üyeleri elbette ödülü 2010’a dünyada damgasını vuran Avatar’a yani Mauro Fiore’ye vermişti. Fiore, dev bütçeli bir stüdyo filmi olarak ve şu an hala dünyanın en çok gişe yapan filmi konumundaki Avatar’da yarattığı çalışmayla -görsel efektlerle- birlikte filmin bu başarısının en büyük mimarlarından biriydi. O yıl ‘görüntü yönetmenleri birliği- ödülü bir stüdyo filmi olmayan, siyah beyaz sinematografisiyle buram buram sanat eseri kokan Haneke filmi Das Weisse Band’a, yani Christian Berger’e vermişti. Berger, bu yıl Fiore’nin de en yakın rakibi konumundaydı lakin, sinematograflar ‘saf görüntü’yü seçerken, Akademi ‘efektli şaşaalı görüntüler’in yanında olduğunu gösterdi.</p>
<p>2011</p>
<p>Dünyada yankı uyandıran ve sinema tarihine adını kazıyan Christopher Nolan bilimkurgusu Inception, 2011’de bu dalın en büyük favorisiydi ve yanına yaklaşacak pek rakip de gözükmüyordu. Wally Pfister, sayısız farklı teknik denediği sinematografi çalışmasıyla hem Akademi’nin şaşaasına yakın, hem görüntü yönetmenleri birliğini etkileyecek kadar devrimci bir estetiğe imza atmıştı. Roger Deakins bu yıl yine bir Coenler filmi olan True Grit ile adaydı fakat kazanamayacağı belli olan yıllardandı. Fincher’ın görüntü yönetmeni Jeff Cronenweth (The Social Network) ve Aronofsky’nin görüntü yönetmeni Matthew Libatique (Black Swan) da nitelikli işler ortaya koymasına rağmen Inception’ın üst düzey çalışmasıyla pek savaşabilecek kalibrede değillerdi.</p>
<p>2012</p>
<p>Akademi ve görüntü yönetmenleri birliğinin farklı tercihler yaptığı yıllardan biriydi 2012. Akademi, ödülü usta yönetmen Scorsese’nin Hugo filminde ‘3 boyut’ teknolojisini belki de bugüne kadar en anlamlı şekilde sinematografi çalışmasına uyarlayan Robert Richardson’a verdi. Görüntü yönetmenleri birliğinin tercihi ise Deakins’in sektörde ustalık kalibresindeki en azılı rakibi olan, The Tree of Life’taki çalışmasıyla harikalar yaratan Emmanuel Lubezki olmuştu. Lubezki, daha sonraları 3 yıl üst üste bu dalda Oscar ödülünü kazanacak olsa da Akademi’nin geç yüz verdiği bir görüntü yönetmeniydi. Görüntü yönetmenleri birliği ise bugüne kadar 6 kere aday olan Lubezki’yi 5 işinde ödüllendirerek kendi dalı içerisinde zirveye taşıdı. Akademi’nin Hugo dahil olmak üzere tam 3 kere ödüllendirdiği Robert Richardson ise aslında ‘görüntü yönetmenleri birliği’nin Roger Deakins’i konumunda kaldı. Deakins 13 kere Oscar’a aday olup hiç kazanamadı ama buna rağmen görüntü yönetmenleri birliği tarafından 3 kere ödüllendirildi. Richardson ise 10 Kere görüntü yönetmenleri birliğine aday olup hiç kazanamadı ama Oscar tarafından 3 kere ödüllendirildi. Fincher’In görüntü yönetmeni Cronenweth ise The Girl with the Dragon Tattoo ile belki de kariyerinin en iyi işini ortaya çıkarmasına rağmen bu yıl Richardson – Lubezki çatışmasının arasında pek fazla konuşulmadan kaybolup gitti.</p>
<p>2013</p>
<p>2013 yılı Deakins’in yine en güçlü senelerinden biri olmasına rağmen kaybettiği yıllardan biriydi. Ang Lee’nin görsel epey şatafatlı Life of Pi’sinin her bir karesi muazzam bir tabloyu andıran kareleri elbette Akademi’yi tam kalbinden vurdu Claudio Miranda ödülü beklendiği şekilde kazandı. Fakat görüntü yönetmenleri birliğinin tercihi ise Skyfall ile kariyerinde ilk defa böyle salt bir aksiyon filmini çeken ve görüntülerde adeta harikalar yaratan Roger Deakins’i ödüllendirdi. Öyle ki, Skyfall bugüne kadar çekilen 24 Bond filmi içinde açık ara en sinematografik filmdi ve bir aksiyon/ajan filminin görüntü konusunda bu denli devleştiği film sayısı sinema tarihinde çok azdı. Fakat, Akademi’nin en iyi film dalında zaten Life of Pi gibi görüntü konusunda çok iddialı bir aday varken bir Bond filmini bu konuda ödüllendirmeyeceği tahmin ediliyordu. Spielberg filmlerinin gedikli görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ise Lincoln’da mat renklerle çok stilize bir iş ortaya koymasına rağmen Miranda – Deakins karmaşasının ortasında kaldı.</p>
<p>2014</p>
<p>Daha önce Children of Men ve The Tree of Life ile Akademi’nin ödülü vermediği ama görüntü yönetmenleri birliğinin hakkını teslim ettiği Emmanuel Lubezki, Deakins’le beraber dünyanın en iyi iki görüntü yönetmeninden biri sıfatını hak etmeye başlayacak işlerini bu yıldan itibaren gerçekleştirmeye başladı. Cuaron’un uzayda geçen gerilimi Gravity’de özellikle 17 dakikalık plan sekans açılışı ve uzayda sıkışmışlık hissiyatı yaratan klostrofobik atmosferi kuşkusuz çok değerliydi ve o yıl rakipsiz bir şekilde ödülün sahibi oldu. Deakins, bu yıl Prisoners ile aday olmuştu fakat belki de kariyerinin en iddiasız yıllarından biriydi. Bruno Delbonnel’in Inside Llewyn Davis’te, Philippe Le Sourd’un ise The Grandmaster’da harikalar yarattığı sinematografi çalışmaları bile Gravity’nin altında kalıyorken Deakins’in filmi Gravity’le aşık atabilecek bir güce sahip değildi.</p>
<p>2015</p>
<p>Lubezki’nin sinematografi çalışmalarının belki de zirvesi olarak nitelendirilebilecek olan Birdman, 120 dakika boyunca baştan sona tek plan çekilmiş hissiyatı yaratan tekniğiyle Lubezki’nin günlerce bel ağrısından yatmış olmasına sebebiyet vermiş olabilirdi. Fantastik türüne kaçan bir anlatıyı tek plan gibi çekmek ve oluşturmak kuşkusuz aşırı zor bir deneyimdi ve Lubezki 120 dakika boyunca tüm detayları aklımıza kare kare işeyecek görsel nüanslar ortaya çıkarmayı başarıyordu. Nitekim, üst üste ikinci Oscar’ını kazanarak Children of Men ve The Tree of Life’da görülmemesinin rövanşını almış oldu. Lubezki’nin en yakın rakibi The Grand Budapest Hotel’de yine görsel bir şov yapan Robert D. Yeoman idi. Wes Anderson’un belki de en sinematografik filmi olmasına rağmen Yeoman’ın Lubezki’nin sınırları zorlayan çalışmasını geçebilmesi çok zordu. Deakins ise bir Angelina Jolie filmi olan Unbroken ile yine bir adaylık almayı ihmal etmedi lakin yine şansı çok azdı.</p>
<p>2016</p>
<p>Lubezki, olağanüstü bir çalışmanın ürünü olan The Revenant ile üçüncü Oscar’ını üst üste kazanarak alanında rakip tanımadığını gösteriyordu, lakin bu yıl önceki iki yılda olduğu gibi rakipsiz olduğu da söylenemezdi; aksine çok güçlü bir rakibi vardı: John Seale. Mad Max: Fury Road ile hem post apokaliptik atmosferi hem de sarı mat görsel dokuyu olağanüstü geniş kadrajlarla, müthiş bir aksiyon hızıyla ve adeta bir rock operasını andıran dinamizmiyle yansıtan Seale, yarışta Lubezki’nin ciddi bir alternatifiydi. Lakin, hem Akademi hem görüntü yönetmenleri birliği Lubezki’nin bu durdurulamaz başarısını ve yeteneğini tekrar tescilledi. Deakins ise bir yıl Coenlerle bir yıl Villeneuve ile çalışma geleneğini devam ettirirken çektiği Sicario ile adaylığı tekrar kaptı. Sicario kuşkusuz Deakins’in güçlü işleri arasında yer alıyordu lakin hem Lubezki’yle hem de Seale ile kapışması çok zor bir yıldı.</p>
<p>2017</p>
<p>2017 yılı ne Lubezki’nin, ne Deakins’in ne Richardson’ın, ne de Kaminski’nin aday olmadığı bir yıldı. Lubezki o yıl film çekmediği için aday değildi lakin, Deakins (Hail, Caesar!), Richardson (Live by Night) ve Kaminski (The BFG) ‘nin o yıl çekmiş oldukları birer film vardı. Fakat bu filmlerin hiçbiri Oscar yarışında iddialı filmler olmadığı gibi başarısız bulunan da filmlerdi. Richardson ve Kaminski’nin aday olmadığı çok rastlanmıştı fakat en vasat işinde bile Deakins’i aday yapan Akademi, Hail, Caesar! İle gayet güçlü bir sinematografi ortaya koyan Deakins’i bu yıl aday etmedi. Bu boşlukta ve mevcut adaylar içerisinde adeta yılın en trend filmine dönüşen La La Land beklendiği gibi şov yaptı ve hem açılışındaki muazzam tek plan müzikal sahnesi hem sinemaya aşkını ilan eden şaşaalı sinematografisi ve her bir karesi hafızamıza kazınan renkleri, dokusu, koreografileri ile Linus Sandgren ödülün sahibi oldu. Görüntü yönetmenleri birliği bu yıl şaşırtıcı bir tercih yaparak ödülü Lion filmini çeken Greig Fraser’a verdiler. Şaşırtıcı olan şuydu ki, Sandgren’in bir rakibi varsa Moonlight’la James Laxton, Arrival’la Bradford Young ve Silence’la Rodrigo Prieto’ydu, kesinlikle beşlinin en iddiasız adayı Fraser değildi.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/04/10/14un-uguru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roger Deakins 14. Adaylığında İlk Oscar’ına kavuştu&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/03/28/roger-deakins-14-adayliginda-ilk-oscarina-kavustu/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/03/28/roger-deakins-14-adayliginda-ilk-oscarina-kavustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 11:47:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Roger Deakins]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11182</guid>

					<description><![CDATA[Sinema kuşkusuz görsel bir sanat dalı ve bunun en büyük etmenlerden biri ‘sinematografi’. Bir filmi sanat eseri formuna kavuşturan, muadillerinden net bir şekilde ayrıştıran görüntünün gücü, bugüne kadar nice usta görüntü yönetmenlerinin estetik tercihlerinde şekillenmiştir. 68 yaşındaki İngiliz görüntü yönetmeni Roger Deakins, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinin başında gelir. Filmografisi boyunca Coen kardeşlerden Denis Villeneuve’a, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sinema kuşkusuz görsel bir sanat dalı ve bunun en büyük etmenlerden biri ‘sinematografi’. Bir filmi sanat eseri formuna kavuşturan, muadillerinden net bir şekilde ayrıştıran görüntünün gücü, bugüne kadar nice usta görüntü yönetmenlerinin estetik tercihlerinde şekillenmiştir. 68 yaşındaki İngiliz görüntü yönetmeni Roger Deakins, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinin başında gelir. Filmografisi boyunca Coen kardeşlerden Denis Villeneuve’a, Sam Mendes’ten Night Shyamalan’a, Frank Darabont’tan Ron Howard’a, Martin Scorsese’den Mike Figgis’e, Stephen Daldry’den Andrew Dominik’e kadar birçok önemli yönetmenle çalışan Deakins, ortaya çıkardığı eserlerle ‘usta’ sıfatını hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde hak eden nadir isimlerdendir. Ne yazık ki Deakins, Oscar ödüllerini veren Akademi tarafından bugüne dek bir kere bile ödüllendirilmemişti. 14 kere Oscar’a aday olan Deakins, gerek o yıl karşılaştığı daha güçlü rakiplerine karşı kaybederek gerekse hakkının yendiği yıllar dahil olmak üzere hak ettiği heykelciğe bir türlü kavuşamamıştı. Lakin, bu yıl Deakins’in Blade Runner 2049 ile heykelciğe kavuştu. Bunda Deakins’e yıllardır haksızlık yapıldığını düşünen sinemanın her alanından kişilerin sosyal medyada ‘Deakins’e artık hak ettiği Oscar’ını verin’ kampanyası oluşturmaları etkili oldu mu bilinmez.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-11183" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-1024x390.jpg" alt="" width="696" height="265" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-1024x390.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-300x114.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-768x292.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-696x265.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-1068x406.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1-1104x420.jpg 1104w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/reader_1130_430_90_s_c1.jpg 1130w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Deakins, kuşkusuz Blade Runner 2049’da sanatsal tercihleri, ışık, renk ve objektif kullanımları, her biri kusursuz bir tabloyu andıran genel plan çerçeveleriyle sinematografik anlamda orijinal Blade Runner’ın çok daha üzerine çıkan bir görüntü orgazmı yaratmış durumda. Deakins’in bu yılki en yakın rakipleri ise The Shape of Water’la ilk Oscar adaylığını alan Danimarkalı Dan Laustsen ve Dunkirk ile ilk Oscar adaylığını alan İsviçreli Hoyte van Hoytema gözüküyordu. Lakin, gerek bahis siteleri, gerek sinema çevreleri, gerekse BAFTA, ASC (Görüntü Yönetmenleri Birliği) ve çoğu eleştirmen birliklerinin ödülleri Deakins’i bu yıl açık ara favori gösteriyordu. Deakins’in 14. Oscar adaylığında ödüle ilk defa kavuştuğu anı görmek herkesi mutlu etti. Gelin son 10 yılda içinde Deakins’i de fazlasıyla göreceğimiz ‘sinematografi’ dalının adaylarına ve kazananlarına hep beraber bir göz atalım.</p>
<p>2008</p>
<p>En iyi film Oscar’ını kazanamasa da sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak çoğu kişinin hemfikir olduğu There Will be Blood ile görüntü sanatının en üst düzey emsallerinden birine imza atan Robert Elswit ödülün sahibi olmuştu. Roger Deakins’in tüm kariyeri boyunca en iyi çalışmalarını ortaya koyduğu yıl da ne yazık ki bu seneye denk gelmişti. Hem No Country for Old Men hem de Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (özellikle ikincisi) ile gölge, ışık, kadraj, estetik konusunda ders vererek adeta sinemasal sarhoşluk yaratan Deakins’in ödülü kaybetmesinde iki büyük dezavantajı vardı. Hem iki harika filmle aday olmasından dolayı yarattığı oy bölünmesi, hem de There Will be Blood gibi bir sinematografi şaheseriyle aynı yıla denk gelmesinin şanssızlığı. Bu yıl öyle bir yıldı ki, diğer adaylardan Seamus McGarvey (Atonement) ve Janusz Kaminski (The Diving BEll and the Butterfly) de kariyerlerinin en unutulmayacak çalışmalarına imza atmıştı.</p>
<p>2009</p>
<p>Slumdog Millionaire’in tam 8 dalda Oscar kazanarak şov yaptığı ve büyük sansasyon yarattığı 2009’da bu ödüllerden biri de Anthony Dod Mantle’ın çektiği sinematografi dalıydı. Mantle’ın en dişli rakibi The Curious Case of Benjamin Button ile Akademi’nin sevdiği türden gösterişe sahip bir iş ortaya çıkaran Claudio Miranda olmuştu. Fakat o yıl Akademi, Benjamin Button’a karşı mesafeli duruşunu sinematografi dalında da gösterdi ve Hollywood dışında Bollywood esintilerini taşıyan bir başarı hikayesi olan, Benjamin Button’a göre daha riskli ve radikal kadrajları olan Slumdog Millonaire’e ödülü verdi. Roger Deakins, bu yıl da Chris Menges ile birlikte çektiği The Reader filmiyle adaylar arasındaydı fakat kazanmak için iddiasının en az olduğu yıllardan biriydi.</p>
<p>2010</p>
<p>En iyi film Oscar’ını The Hurt Locker kazansa da sinematografi dalında şaşaayı seven Akademi üyeleri elbette ödülü 2010’a dünyada damgasını vuran Avatar’a yani Mauro Fiore’ye vermişti. Fiore, dev bütçeli bir stüdyo filmi olarak ve şu an hala dünyanın en çok gişe yapan filmi konumundaki Avatar’da yarattığı çalışmayla -görsel efektlerle- birlikte filmin bu başarısının en büyük mimarlarından biriydi. O yıl ‘görüntü yönetmenleri birliği- ödülü bir stüdyo filmi olmayan, siyah beyaz sinematografisiyle buram buram sanat eseri kokan Haneke filmi Das Weisse Band’a, yani Christian Berger’e vermişti. Berger, bu yıl Fiore’nin de en yakın rakibi konumundaydı lakin, sinematograflar ‘saf görüntü’yü seçerken, Akademi ‘efektli şaşaalı görüntüler’in yanında olduğunu gösterdi.</p>
<p>2011</p>
<p>Dünyada yankı uyandıran ve sinema tarihine adını kazıyan Christopher Nolan bilimkurgusu Inception, 2011’de bu dalın en büyük favorisiydi ve yanına yaklaşacak pek rakip de gözükmüyordu. Wally Pfister, sayısız farklı teknik denediği sinematografi çalışmasıyla hem Akademi’nin şaşaasına yakın, hem görüntü yönetmenleri birliğini etkileyecek kadar devrimci bir estetiğe imza atmıştı. Roger Deakins bu yıl yine bir Coenler filmi olan True Grit ile adaydı fakat kazanamayacağı belli olan yıllardandı. Fincher’ın görüntü yönetmeni Jeff Cronenweth (The Social Network) ve Aronofsky’nin görüntü yönetmeni Matthew Libatique (Black Swan) da nitelikli işler ortaya koymasına rağmen Inception’ın üst düzey çalışmasıyla pek savaşabilecek kalibrede değillerdi.</p>
<p>2012</p>
<p>Akademi ve görüntü yönetmenleri birliğinin farklı tercihler yaptığı yıllardan biriydi 2012. Akademi, ödülü usta yönetmen Scorsese’nin Hugo filminde ‘3 boyut’ teknolojisini belki de bugüne kadar en anlamlı şekilde sinematografi çalışmasına uyarlayan Robert Richardson’a verdi. Görüntü yönetmenleri birliğinin tercihi ise Deakins’in sektörde ustalık kalibresindeki en azılı rakibi olan, The Tree of Life’taki çalışmasıyla harikalar yaratan Emmanuel Lubezki olmuştu. Lubezki, daha sonraları 3 yıl üst üste bu dalda Oscar ödülünü kazanacak olsa da Akademi’nin geç yüz verdiği bir görüntü yönetmeniydi. Görüntü yönetmenleri birliği ise bugüne kadar 6 kere aday olan Lubezki’yi 5 işinde ödüllendirerek kendi dalı içerisinde zirveye taşıdı. Akademi’nin Hugo dahil olmak üzere tam 3 kere ödüllendirdiği Robert Richardson ise aslında ‘görüntü yönetmenleri birliği’nin Roger Deakins’i konumunda kaldı. Deakins 13 kere Oscar’a aday olup hiç kazanamadı ama buna rağmen görüntü yönetmenleri birliği tarafından 3 kere ödüllendirildi. Richardson ise 10 Kere görüntü yönetmenleri birliğine aday olup hiç kazanamadı ama Oscar tarafından 3 kere ödüllendirildi. Fincher’In görüntü yönetmeni Cronenweth ise The Girl with the Dragon Tattoo ile belki de kariyerinin en iyi işini ortaya çıkarmasına rağmen bu yıl Richardson – Lubezki çatışmasının arasında pek fazla konuşulmadan kaybolup gitti.</p>
<p>2013</p>
<p>2013 yılı Deakins’in yine en güçlü senelerinden biri olmasına rağmen kaybettiği yıllardan biriydi. Ang Lee’nin görsel epey şatafatlı Life of Pi’sinin her bir karesi muazzam bir tabloyu andıran kareleri elbette Akademi’yi tam kalbinden vurdu Claudio Miranda ödülü beklendiği şekilde kazandı. Fakat görüntü yönetmenleri birliğinin tercihi ise Skyfall ile kariyerinde ilk defa böyle salt bir aksiyon filmini çeken ve görüntülerde adeta harikalar yaratan Roger Deakins’i ödüllendirdi. Öyle ki, Skyfall bugüne kadar çekilen 24 Bond filmi içinde açık ara en sinematografik filmdi ve bir aksiyon/ajan filminin görüntü konusunda bu denli devleştiği film sayısı sinema tarihinde çok azdı. Fakat, Akademi’nin en iyi film dalında zaten Life of Pi gibi görüntü konusunda çok iddialı bir aday varken bir Bond filmini bu konuda ödüllendirmeyeceği tahmin ediliyordu. Spielberg filmlerinin gedikli görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ise Lincoln’da mat renklerle çok stilize bir iş ortaya koymasına rağmen Miranda – Deakins karmaşasının ortasında kaldı.</p>
<p>2014</p>
<p>Daha önce Children of Men ve The Tree of Life ile Akademi’nin ödülü vermediği ama görüntü yönetmenleri birliğinin hakkını teslim ettiği Emmanuel Lubezki, Deakins’le beraber dünyanın en iyi iki görüntü yönetmeninden biri sıfatını hak etmeye başlayacak işlerini bu yıldan itibaren gerçekleştirmeye başladı. Cuaron’un uzayda geçen gerilimi Gravity’de özellikle 17 dakikalık plan sekans açılışı ve uzayda sıkışmışlık hissiyatı yaratan klostrofobik atmosferi kuşkusuz çok değerliydi ve o yıl rakipsiz bir şekilde ödülün sahibi oldu. Deakins, bu yıl Prisoners ile aday olmuştu fakat belki de kariyerinin en iddiasız yıllarından biriydi. Bruno Delbonnel’in Inside Llewyn Davis’te, Philippe Le Sourd’un ise The Grandmaster’da harikalar yarattığı sinematografi çalışmaları bile Gravity’nin altında kalıyorken Deakins’in filmi Gravity’le aşık atabilecek bir güce sahip değildi.</p>
<p>2015</p>
<p>Lubezki’nin sinematografi çalışmalarının belki de zirvesi olarak nitelendirilebilecek olan Birdman, 120 dakika boyunca baştan sona tek plan çekilmiş hissiyatı yaratan tekniğiyle Lubezki’nin günlerce bel ağrısından yatmış olmasına sebebiyet vermiş olabilirdi. Fantastik türüne kaçan bir anlatıyı tek plan gibi çekmek ve oluşturmak kuşkusuz aşırı zor bir deneyimdi ve Lubezki 120 dakika boyunca tüm detayları aklımıza kare kare işeyecek görsel nüanslar ortaya çıkarmayı başarıyordu. Nitekim, üst üste ikinci Oscar’ını kazanarak Children of Men ve The Tree of Life’da görülmemesinin rövanşını almış oldu. Lubezki’nin en yakın rakibi The Grand Budapest Hotel’de yine görsel bir şov yapan Robert D. Yeoman idi. Wes Anderson’un belki de en sinematografik filmi olmasına rağmen Yeoman’ın Lubezki’nin sınırları zorlayan çalışmasını geçebilmesi çok zordu. Deakins ise bir Angelina Jolie filmi olan Unbroken ile yine bir adaylık almayı ihmal etmedi lakin yine şansı çok azdı.</p>
<p>2016</p>
<p>Lubezki, olağanüstü bir çalışmanın ürünü olan The Revenant ile üçüncü Oscar’ını üst üste kazanarak alanında rakip tanımadığını gösteriyordu, lakin bu yıl önceki iki yılda olduğu gibi rakipsiz olduğu da söylenemezdi; aksine çok güçlü bir rakibi vardı: John Seale. Mad Max: Fury Road ile hem post apokaliptik atmosferi hem de sarı mat görsel dokuyu olağanüstü geniş kadrajlarla, müthiş bir aksiyon hızıyla ve adeta bir rock operasını andıran dinamizmiyle yansıtan Seale, yarışta Lubezki’nin ciddi bir alternatifiydi. Lakin, hem Akademi hem görüntü yönetmenleri birliği Lubezki’nin bu durdurulamaz başarısını ve yeteneğini tekrar tescilledi. Deakins ise bir yıl Coenlerle bir yıl Villeneuve ile çalışma geleneğini devam ettirirken çektiği Sicario ile adaylığı tekrar kaptı. Sicario kuşkusuz Deakins’in güçlü işleri arasında yer alıyordu lakin hem Lubezki’yle hem de Seale ile kapışması çok zor bir yıldı.</p>
<p>2017</p>
<p>2017 yılı ne Lubezki’nin, ne Deakins’in ne Richardson’ın, ne de Kaminski’nin aday olmadığı bir yıldı. Lubezki o yıl film çekmediği için aday değildi lakin, Deakins (Hail, Caesar!), Richardson (Live by Night) ve Kaminski (The BFG) ‘nin o yıl çekmiş oldukları birer film vardı. Fakat bu filmlerin hiçbiri Oscar yarışında iddialı filmler olmadığı gibi başarısız bulunan da filmlerdi. Richardson ve Kaminski’nin aday olmadığı çok rastlanmıştı fakat en vasat işinde bile Deakins’i aday yapan Akademi, Hail, Caesar! İle gayet güçlü bir sinematografi ortaya koyan Deakins’i bu yıl aday etmedi. Bu boşlukta ve mevcut adaylar içerisinde adeta yılın en trend filmine dönüşen La La Land beklendiği gibi şov yaptı ve hem açılışındaki muazzam tek plan müzikal sahnesi hem sinemaya aşkını ilan eden şaşaalı sinematografisi ve her bir karesi hafızamıza kazınan renkleri, dokusu, koreografileri ile Linus Sandgren ödülün sahibi oldu. Görüntü yönetmenleri birliği bu yıl şaşırtıcı bir tercih yaparak ödülü Lion filmini çeken Greig Fraser’a verdiler. Şaşırtıcı olan şuydu ki, Sandgren’in bir rakibi varsa Moonlight’la James Laxton, Arrival’la Bradford Young ve Silence’la Rodrigo Prieto’ydu, kesinlikle beşlinin en iddiasız adayı Fraser değildi.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/03/28/roger-deakins-14-adayliginda-ilk-oscarina-kavustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fantezinin, Korkunun ve Aşkın Masalsı Yönetmeni: Guillermo Del Toro</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/02/27/fantezinin-korkunun-ve-askin-masalsi-yonetmeni-guillermo-del-toro/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/02/27/fantezinin-korkunun-ve-askin-masalsi-yonetmeni-guillermo-del-toro/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Feb 2018 09:40:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[Guillermo del Toro]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11056</guid>

					<description><![CDATA[9 Ekim 1964 doğumlu yönetmen Guillermo Del Toro, kuşkusuz Alfonso Cuaron ve Alejandro Gonzalez Inarritu ile birlikte “Meksikalı yönetmen” denildiğinde akla gelen en popüler üç isimden biri. Yönetmenlik kariyeri öncesinde 10 yıl boyunca makyaj dalında uzman olarak çalışan ve 80’lerin başında kendi firması olan Necropia’yı kuran Del Toro, her daim karakter tasarımları konusunda muazzam işçilik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>9 Ekim 1964 doğumlu yönetmen Guillermo Del Toro, kuşkusuz Alfonso Cuaron ve Alejandro Gonzalez Inarritu ile birlikte “Meksikalı yönetmen” denildiğinde akla gelen en popüler üç isimden biri. Yönetmenlik kariyeri öncesinde 10 yıl boyunca makyaj dalında uzman olarak çalışan ve 80’lerin başında kendi firması olan Necropia’yı kuran Del Toro, her daim karakter tasarımları konusunda muazzam işçilik çıkartan, yaratıcı hayal gücünü beyazperdeye etkili bir şekilde aktaran, fantezi ve masal hissiyatları yüksek ve sinemayı her karesinde ne kadar çok sevdiğini belli eden filmlere imza atar. Aynı zamanda Mario Bava, James Whale, George A. Romero, Alfred Hitchcock gibi korkunun ustalarına hayranlığını hiçbir zaman gizlemeyen sıkı bir sinefil olan Del Toro, yarattığı fantastik dünyanın ve canavarların başarısının geçirdiği sancılı çocukluk anılarıyla ilgili olduğunu dile getirir. Henüz üçüncü filmini çekmeden Time dergisi tarafından ‘Yeni milenyumun 50 genç liderinden biri’ olarak gösterilen yönetmen 1993’te bu yana 10 filmlik bir filmografiye sahip.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11058" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2.jpg" alt="" width="844" height="980" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2.jpg 844w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2-258x300.jpg 258w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2-768x892.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2-696x808.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/GUILLERMO-DEL-TORO-2-362x420.jpg 362w" sizes="auto, (max-width: 844px) 100vw, 844px" /></a></p>
<p>Geçtiğimiz Venedik Film Festivali’nde ‘Altın Aslan’ ödülünü kazanan The Shape of Water, genelde sanat/festival filmlerinin ön plana çıktığı üç büyük festivalden birinde tüm görkemiyle fantezi/masal/aşk filmi olarak büyük ödülü kazandığında yankı uyandırmıştı. Altın Aslan ödülüyle başlayıp şu an Oscar’ın favorisi konumuna kadar gelen The Shape of Water, Akademi Ödülleri’nde tam 13 adaylık aldı. Yakın zamanda filmin ‘The Space Between Us’ (2015) adlı Hollanda yapımı bir kısa filmle aşırı benzerlikler içerdiğinin ortaya çıkması farklı tartışmaları beraberinde getirdi, zira film şu ana kadar ‘özgün senaryo’ kategorisinde yarışarak birçok ödülün sahibi oldu. The Shape of Water’ın ülkemizde 16 Şubat’ta vizyona girecek olması sebebiyle Del Toro’nun bugüne kadarki tüm filmlerine bir göz atmakta fayda var.</p>
<p><strong>Cronos (1993)</strong></p>
<p>Del Toro’nun küçük bir bütçeyle kotardığı ilk gotik korku filmi Cronos, vampirlere karşı hümanist bir bakış açısıyla yaklaşarak klişe filmlerden alışageldiğimiz hikayelere zıt bir tablo ortaya çıkarır. 1500&#8217;lü yıllarda bir simyacının yaptığı, örümcek şeklinde, avuç içi kadar altından bir makine olan Cronos, çalıştırıldığında vücuda yapışan, içinde yıllardır yaşayan ve gençlik aşılayan bir salgısı olan bir böcek tarafından kişiyi genç kılan, ilk enjekteden sonra acıktıran ve insan kanı içilmeden doyuma ulaştırmayan bir özelliğe sahip. Bu cihaz ve hikayesi Del Toro’nun vizyoner yönetmenlik başarısıyla, Ron Perlman ve Federico Lucci gibi karakteristik özelliklere sahip oyuncularla birleştiğinde ortaya ‘vampir filmleri’ klasmanında farklı ve kült bir yapım çıkıyor.</p>
<p><strong>Mimic (1997)</strong></p>
<p>İkinci filmi Mimic ile Hollywood’a geçiş yapan ve yüksek bütçeli popüler fantastik filmlerin arenasına ilk ciddi çıkışını yapan Del Toro, 80’ler dokusunu yakalayan atmosferiyle ürkütücü olduğu kadar eğlenceli de bir seyirliğe imza attı. Lakin, Del Toro’nun henüz ‘auteur’ kimliğinin oluşmaması ve isminin çok bilinmemesi sebebiyle yapımcılar tarafından genelde stüdyo sisteminin şablonuna boyun eğmeye zorlanan yönetmen, kafasında filmi yapamadığını dile getirir. Cronos’ta olduğu gibi Mimic’te de New York’a dehşet saçan ve şekil değiştiren ‘böcek’ler üzerinden bir hikaye tasarlayan Toro’nun filmi pek başarılı bulunmaz. 30 milyon dolar bütçesine karşı gişede 25 milyon dolar hasılat yaparak zarar eder ve eleştirmenler tarafından da vasat bulunur. Buna rağmen Mimic daha sonraları başka yönetmenlerle devam filmleri olan bir seri haline gelir.</p>
<p><strong>The Devil’s Backbone (2001)</strong></p>
<p>Del Toro, üçüncü filmi The Devil’s Backbone ile filmografisinin en özel iki filminden birine (diğeri Pan’s Labyrinth -2006-) imza atar, ortalama 4-5 milyon dolarlık görece düşük bir bütçeyle 1939’larda İspanya İç Savaşı döneminde bir çocuğun bakış açısından geçen hayalet hikayesi anlatır. Masal atmosferinin egemen olduğu film, savaş, trajedi, dostluk, gizem gibi temaları Del Toro’nun görsel açıdan etkileyici vizyonundan aksettirilir. Çocuk oyuncuların başarılı performansları, ürpertici atmosferi, zekice yaratılan olay örgüsü ve bir hayalet hikayesine yapımcıların baskısı altında kalmadan kendi sanatsal yaratımlarını ortaya koyabilen Del Toro’nun yönetmenlik başarısı, korkuttuğu kadar hüzünlendiren bir film ortaya çıkardı.</p>
<p><strong>Blade II (2002)</strong></p>
<p>1998’de Stephen Norrington tarafından beyazperdeye uyarlanan, Marvel çizgi roman karakteri Blade’in devam filmi Hollywood yapımcıları tarafından Del Toro’ya emanet edildi. Del Toro’yu dünyanın tanımaya başladığı film olarak nitelendirilebilecek olan Blade 2, üç filmlik serinin en başarılı halkasıydı. Del Toro gibi görsel açıdan vizyon sahibi bir yönetmenin ellerinde yetkin bir fantezi/korku/aksiyon örneğine dönüşen Blade 2, sürükleyici aksiyon sekansları, Marco Beltrami’nin enfes müzikleri, Wesley Snipes’in karizması, doyurucu görsel efektleri ve dramatik finaliyle öne çıktı. 55 milyon dolar bütçeye sahip olan film toplamda 155 milyon dolar hasılat elde edince Del Toro bir başka çizgi roman uyarlaması olan Hellboy’u çekmek için seriden ayrıldı.</p>
<p><strong>Hellboy (2004)</strong></p>
<p>Çizgi roman yazarı/çizeri Mike Mignola’dan adapte edilen ve yapımını yine Mike Mignola’nın üstlendiği Hellboy, 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından çağırılan ve sonunda şeytani güçlere karşı savaşanların tarafına geçen bir şeytanın hikâyesini anlatmaktaydı. Del Toro’yla adeta özdeşleşen Hellboy, yönetmenin favori oyuncusu Ron Perlman’ı Hellboy rolünde izlediğimiz, yaratık tasarımlarıyla Del Toro’nun 10 yıl boyunca makyaj dalında uzman olarak çalışmasının meyvelerini fazlasıyla veren, diğer çizgi roman uyarlamalarına göre aykırı, sevilmesi daha zor bir karakterin uyarlamasıydı. Blade 2&#8217;deki fantezi/aksiyon/korku ögelerini Hellboy’da da kendi tarzına ve bilinçaltına adapte etmekte zorlanmayan Del Toro, 66 milyon dolara kotardığı filmine 99 milyon dolar gişe hasılatı getirdi. Bir uyarlama olarak çok sevilmese de ve aşırı popüler olmasa da daha sonradan kendi hayran kitlesini yaratan ‘kült’ bir eser olarak anıldı.</p>
<p><strong>Pan’s Labyrinth (2006)</strong></p>
<p>Blade 2 ve Hellboy’un ardından bir süre Hollywood’dan geri çekilmeyi ve The Devil’s Backbone tarzında düşük bütçeli ama karanlık bir masal çekmeyi tercih eden Del Toro, hem eleştirmenler nezdinde hem de genel olarak övgülere boğulan, çoğu kişilerce bir başyapıt olarak görülen filmi Pan’s Labyrinth’e imza attı. Tıpkı The Devil’s Backbone gibi İspanya İç Savaşı esnasında geçen film gerçek dünyanın kabuslarıyla fantezi dünyasının mucizevi yönlerini bir araya getirirken çocukluğun masumiyeti ve acımasızlık üzerinden ‘peri masalı’ anlayışını adeta yeniden tanımladı. Karanlık metaforları/imgeleri, sürreal atmosferi, eş zamanlı ve birbirine paralel kurgusu, prodüksiyon anlamında görsel şöleni ve akıllardan çıkmayacak finaliyle adını sinema tarihine yazdıran Pan’s Labyrinth, 19 milyon dolarlık bütçesine karşı 83 milyon dolar hasılat elde etmesinin yanı sıra üç dalda (sinematografi, sanat yönetimi, makyaj) Oscar ödülünün de sahibi oldu.</p>
<p><strong>Hellboy II: The Golden Army (2008)</strong></p>
<p>Pan’s Labyrinth’in dünya çapında yankı uyandıran başarısının ardından yönetmenlik kariyerinde çıtayı yukarı yerleştiren Del Toro, ara verdiği Hellboy’un ikinci filmini yöneterek çok sevdiği yaratıklarına ve blockbuster arenasına geri döner. Hellboy II: The Golden Army, ilk filmin görsel yetkinliğini adeta ikiye katlar, diş perileri, ölüm meleği, troller, goblinler, elfler, paranormal yaratıklar derken sınırsız bir hayal gücünün doruklarında dolaşmaya devam ederiz. Özellikle ‘troll pazarı’ sahnesiyle Star Wars serisinde görmeye alışık olduğumuz bir fantastik karakterler galerisine imza atan Del Toro, mizah dozunu da daima üst seviyede tutarak eğlenceli bir ‘freak show’ hazırlar. 85 milyon dolar bütçeli film dünya çapında 160 milyon dolar hasılat elde eder. Sonraları Del Toro, Hellboy’un üçüncü filmini çekmeyi istediğini söylese de günümüzde de bu film bir türlü gelmez. (2018’te Ron Perlman’ın yerine David Harbour’un oynadığı, Del Toro’nun yerine Neil Marshall’ın yönettiği yeni ve farklı bir Hellboy filmi gelecek.)</p>
<p><strong>Pacific Rim (2013)</strong></p>
<p>Hellboy serisinin ikinci filmden sonra film çekmeye 5 yıl ara veren Del Toro, 2013’te filmografisinin açık ara en yüksek bütçeli filmi olan Pacific Rim ile geri döner. Del Toro filmografisinde en zayıf halka olarak görülse de, hatta Transformers serisi gibi ‘kuru gürültü’ olarak adlandırılsa da, Del Toro’nun Michael Bay’a kıyasla seyircisine çok daha saygı duyan ve vizyonlu bir yönetmen olduğu kesin. 190 milyon dolar mega bütçeli bu filmde devasa yaratıklar ve robotlar elbette metropolit mekanları yerle bir ediyorlar. Konu ne kadar abartı ya da sıradan (robotlar canavarlara karşı!) bir fantezi ürünü olursa olsun, Del Toro aksiyon sekanslarında dramatik tutarlılığa ve görsel stiline özen gösteriyor. Özellikle Kaiju’lardan birinin zihnine girildiği o kısa sekans devasa bir blockbuster filminde göremeyeceğimiz kadar ‘arthouse’ bir dokunuş. Ya da dev bir Jaeger’in dev bir Kaiju’yu ufacık bir kargo gemisiyle dövdüğü sahne gibi anime etkili sürrealist dokunuşlar filmin tek amacının nitelikli eğlencelik olduğunu kanıtlıyor. Toplamda 411 milyon dolar hasılat elde eden filmin 2018 yılında gelecek olan devam filmi ‘Pacific Rim: Uprising’i Steven S. DeKnight yönetecek ve Del Toro sadece filmin yapımcılarından biri olarak yer alacak.</p>
<p><strong>Crimson Peak (2015)</strong></p>
<p>Dev bütçeli eğlencelik Pacific Rim’den sonra ortalama bir bütçeyle arthouse yönünü ortaya koymaya geri dönen Del Toro, İtalyan gotik korku sinemasına saygılarını sunan, türler arasında dolaşan yapısıyla ve atmosferiyle öne çıkan, görsel açıdan cezbedici, rejisi özenli bir gotik romans olan Crimson Peak’a imza attı. Tom Hiddlestone, Jessica Chastain ve Mia Wasikowska gibi Hollywood’un popüler oyuncularının yer aldığı film, korku türünü genel olarak gotik atmosferi ve hayaletleri üzerinden ele alırken dramatik yapısını daha çok entrikalı hikaye örgüsünden ve bizzat akrakterlerin ilişkisinden almakta. Asıl korkulması gerekenlerin ölüler, hayaletler, doğaüstü güçler değil, yaşayan insanlar olması gerektiğini bir kez daha yüzümüze vuran Del Toro, korku, fantezi, aşk, dram türlerini bir potada başarılı rejisiyle beraber eritmeyi başarıyor. 55 milyon dolar bütçeli film toplamda 75 milyon dolar hasılat elde etti.</p>
<p><strong>The Shape of Water (2017)</strong></p>
<p>Del Toro’nun bugüne kadar açık ara en çok ödül kazanan filmi olan (şimdilik 75’in üzerinde ödülün sahibi oldu ve ayrıca 13 dalda Oscar adayı) The Shape of Water, yönetmenin filmografisinin görsel yetkinliğinin, masalsı hikaye anlatısının ve kendine has duygusunun Hollywood formüllerince biçimlendirilmiş hali. Del Toro, yine bir fantezi/aşk/masal konseptini bu sefer İspanya İç Savaşı’nda değil 2. Dünya Savaşı’nı fon alarak kullanıyor. The Devil’s Backbone ve Pan’s Labyrinth’te oldukça dokunaklı ve orijinal olmayı başarabilen bu yapının The Shape of Water’da yerini Amelie ve E.T. filmlerinin birleşimine bırakmış, temelinde klişe bir yaratık/insan aşkına dönüştüğü söylenebilir. Duygusu her zamanki gibi –Alexandre Desplat’ın müthiş bestelerinin de etkisiyle- izleyiciye geçse de, Del Toro’nun yönetimi ve masalsı atmosferi seyir zevki yaratsa da, Sally Hawkins, Michael Shannon ve Richard Jenkins’in başarılı performansları filmi sürüklese de, sinemada çok fazla kullanılmış olan bu konseptin belirli bir ‘bu filmi daha önce defalarca izlemiştik’ hissini beraberinde getirdiği de aşikar. The Shape of Water kesinlikle kötü bir film değil, senaryosu kimilerince ‘klişe’ olarak nitelendirilse de senaryosu kötü değil, en fazla ‘bilindik’ olarak nitelendirilebilir. Lakin, filmin 13 dalda Oscar adayı olması, yılın en çok övgüye değer Hollywood filmlerinden biri olması ve Del Toro’nun görsel açıdan hiçbir zaman tartışma konusu bile olmayan özgünlüğünün artık sorgulanabilir hale gelmesi (2015 yapımı The Space Between Us kısasıyla olan aşırı benzerliği) sebebiyle belirli bir antipatikliği beraberinde getirmeye devam edecektir. Ne olursa olsun, Del Toro çok ‘öze’l bir yönetmen; onun sinemaya olan sevgisini, sinefil referanslarını, muazzam hayal gücünü, yaratıcı tasarımlarını ve izleyiciye her daim geçirdiği saf sinema duygusunu sevenler kendisinden ‘özel’ filmler beklemeye devam edecekler.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/02/27/fantezinin-korkunun-ve-askin-masalsi-yonetmeni-guillermo-del-toro/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiirsel Sinemanın Modern Zamanlar Yönetmeni: Andrey Zvyagintsev</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/12/20/siirsel-sinemanin-modern-zamanlar-yonetmeni-andrey-zvyagintsev/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/12/20/siirsel-sinemanin-modern-zamanlar-yonetmeni-andrey-zvyagintsev/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Dec 2017 10:36:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Andrey Zvyagintsev]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[The Return]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10932</guid>

					<description><![CDATA[6 Şubat 1964 doğumlu Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, 2000 sonrasının en güçlü filmlerinden, kendisinin de ilk filmi olan The Return ile sinemaya adım attığında hem dünya çapında takdirle karşılandı hem de Tarkovsky’nin şiirsel sinemasının izleğini takip eden görsel diliyle dikkat çekti. Filmleri yoğun bir Rus edebiyatı okumuş etkisi yaratan Zvyagintsev, aile temasına, iletişim problemi yaşayan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>6 Şubat 1964 doğumlu Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, 2000 sonrasının en güçlü filmlerinden, kendisinin de ilk filmi olan The Return ile sinemaya adım attığında hem dünya çapında takdirle karşılandı hem de Tarkovsky’nin şiirsel sinemasının izleğini takip eden görsel diliyle dikkat çekti. Filmleri yoğun bir Rus edebiyatı okumuş etkisi yaratan Zvyagintsev, aile temasına, iletişim problemi yaşayan ikili ilişkilere, insanların gündelik yaşantılarına, toplumun farklı katmanları arasında dini, kültürel ve politik referanslara yoğunlaşan bir sinema anlayışı ortaya koydu. Bunu yaparken de her zaman görüntünün gücünden, doğadan, sessizlikten, durgunluktan, göllerden, boş arazilerden beslendi. Hikayesini hiçbir zaman izleyiciye karşı dramatize ederek sunmayan yönetmen buna rağmen keskin ve çarpıcı dramalar ortaya koydu.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10933" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/leviathan-2.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Zvyagintsev sinemasında Dostoyevski ve Çehov esintilerine sıkça rastlamak mümkündür. Özellikle sineması bakımından ülkemizden Nuri Bilge Ceylan ile oldukça benzer yönler taşıdığı söylenebilir. Zvyagintsev’in Leviathan’ı ve Ceylan’ın Kış Uykusu derinlikli karakterleri, hikayeye zekice iliştirilen mizahi dokunuşları, edebi diyalogları ve masa başında sarhoş bir şekilde tartışan insanlarıyla bu benzerliğin en belirginleştiği yapıtlarıydı. İki yönetmenin de 3-4 senede bir film çekmesi, Cannes Film Festivali’nin gediklileri olmaları ve ülkelerinde entelektüel anlamda saygı gören isimler arasında zirvede yer almaları önemli. Ceylan’ın yeni filmi Ahlat Ağacı’nı muhtemelen 2018’in Mayıs ayında Cannes’da izleriz ama Zvyganitsev’in son filmi Loveless bu yıl Cannes’ın ana yarışmasında yer aldı ve festivalden ‘jury prize’ ile ayrıldı. Ülkemizde de Filmekimi kapsamında gösterilen film 28 Ocak 2018’te vizyona girecek. Zvyagintsev’in The Return’den Loveless’a kadar olan tüm filmografisine bir göz atalım.</p>
<p><strong>The Return (2003)</strong></p>
<p>Zvyagintsev’in etkileyici bir çıkışla sinema dünyasına girdiği ilk filmi “Dönüş”, yıllar sonra çıkagelen bir babanın geride bıraktığı iki çocuğuyla beraber çıktığı yolculuğu dramatik ve psikolojik yapısı kuvvetli biçimde anlatarak görsel açıdan büyüleyici bir sinema şölenine dönüşüyordu. Tablo gibi kareleri, karanlık atmosferi, gerilimli havası, etkileyici müzikleri, baba – oğul ilişkisini ele alış biçimi ve çocuk oyuncularının büyük başarısıyla unutulmaz filmler arasına adını yazdırdı. Aile olgusu, baba ve çocukları arasındaki gerilimli ve hüzünlü ilişkiyi irdelerken dinsel, mitsel ve politik anlamda yığınla simgesel anlatıma da sahip olan film, o yıl Venedik Film Festivali’nden ‘Altın Aslan’ dahil olmak üzere 5 ödülle ayrıldı ve toplamda 31 ödüle layık görüldü.</p>
<p><strong>The Banishment (2007)</strong></p>
<p>William Saroyan’ın The Laughing Matter adlı kitabından uyarlanan Sürgün, Zvyagintsev’in en uzun süreli (157 dk) filmi olmasının yanında en az bilinen filmi. Yönetmenin The Return’de baba ve çocuklar üzerinden kurduğu gerilimli yapıyı burada ebeveynlerin –yine çocuklar üzerinden- arasında gerilimli bir dramaya dönüştüren yönetmen, yine dinsel ve politik göndermeleriyle ağır ağır işleyen, fotografik görüntüleriyle Tarkovsky filmi içindeymiş gibi bir his uyandıran ama yönetmenin diğer filmlerine göre izleyiciden daha fazla sabır isteyen bir film. Genel olarak hikayenin işleniş şeklinin yavaşlığı, kurgusunun akıcı olmaması ve The Return gibi bir şaheserden sonra yaratılan beklentiyi karşılamaması gibi sebeplerle yönetmen filmografisinde son sıraya koyulan film, Cannes Film Festivali’nden ‘en iyi erkek oyuncu’ ödülüyle döndü ve toplamda 5 ödüle layık görüldü.</p>
<p><strong>Elena (2011)</strong></p>
<p>Zvyagintsev’in Cannes ana yarışmasına alınmayıp yan bölüm olan ‘Belirli Bir Bakış’ ta yarışan ve oradan ‘jüri özel ödülü’yle dönen filmi Elena, yönetmenin yoğun şekilde ‘Suç ve Ceza’ esintileri taşıyan filmlerinden biri. Modern ve geleneksel, iyi ve kötü, eski ve yeni, imkanlar ve imkansızlık, seçmek ve kaybetmek arasındaki ikilemler üzerinden bir gidişat sergileyen senaryo, Rusya’nın komünist dönem sonrasında geldiği durumu da irdeleyen bir yapıya sahip. Ana karakter Elena’nın orta sınıf – burjuvazi arasındaki durumu üzerinden kurulu yapı yine Zvyagintsev filmlerinin temel ögeleriyle buluşuyor. The Return’deki baba figürü burada bir anne karakter üzerinden oluşturuluyor. Elena’nın filmin kilit anında verdiği karara geçilen sürecin yeterince ikna edici olmadığı ya da Zvyagintsev’in diğer filmlerinde olmayan ‘her şeyi bir çözüme kavuşturabilme’ çabası yönetmenin sinemasına göre tatmin etmeyen yönler olarak görülebilir. Elena, festivallerden toplamda 21 ödüle layık görüldü.</p>
<p><strong>Leviathan (2014)</strong></p>
<p>Rus sinemasının soğuk ama derinlikli hikayelerinin güçlü temsilcilerinden olarak niteleyebileceğimiz Leviathan’ın birçok karesinde Zvyganitsev’in yönetmen dokunuşunun büyük etkisi hissediliyor. Açılışında sessiz bir yolculuğa tanık olduğumuz film, karakterleriyle aramıza mesafe koyacağımızı hissettirircesine kamerasını onlardan uzak tutarak işe başlıyor. Doğa görüntüleriyle bezeli açılış ve kapanış sekanslarının arasındaki denge “Leviathan” metaforuyla birleşince ortaya mitolojik dokunuşlarla şekillenen, devletin ve insanoğlunun kötücüllüğü üzerine etkileyici bir tablo çıkıyor. Filmin kırılma noktasını temsil eden en önemli sahnelerinden birinin kameraya alınmayarak sadece seslerle izleyiciye aktarılması, Rus siyasetinin Leviathan’ın kayaya vurmuş dev fosiliyle ilişkilendirilmesi, “Leviathan”laşan liderlerin portrelerinin (içlerinde sürpriz bir isim de var!) hedef haline getirilmesi gibi tercihler her biri tabloyu andıran görüntülerin derinliğiyle birleşince ortaya Zyvagintsev’e yakışan destansı bir yapıt çıkıyor. Filmin bürokrasi ve mülkiyet hakkı üzerine şekillenen senaryosunda insan ruhunun karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuk yaparken aynı zamanda ülkenin bürokratik kurumlarının yozlaşmışlığına çok iyi yazılmış ve oynanmış belediye başkanı karakteri üzerinden tanık oluyoruz.</p>
<p><strong>Loveless (2017)</strong></p>
<p>Zvyagintsev’in Cannes Film Festivali’nden ‘jüri ödülü’ ile dönen son filmi Loveless, tıpkı Leviathan’daki gibi parçalanmış bir aileyle ilgili hikayeden yola çıkarak toplumun birçok noktasına değiniyor. Sevgisizliğe ve iletişimsizliğe maksimum oranda vurgu yapan yönetmen, telefonları ve sosyal medya trendlerini sürekli bilinçli olarak gözümüze sokarak iletişim kurmak için başımızı kaldıramayacak derecede kaybolduğumuzu filmin her anında belgeliyor. İletişim çağında insanların birbirinden kopukluğuna, bu kopukluğun aile içindeki ‘sevgisizliğe’ nasıl yansıdığına, kayıpları araştırma görevini sivil toplum örgütlerine paslayan polis teşkilatının işlevsizliğine kadar gözlemlerini ve eleştirilerini ortaya döken Zvyagintsev, her zamanki gibi atmosfer yaratma gücünden besleniyor; tıpkı filmdeki karakterler gibi soğuk ve keskin bir sinematografi etrafında hem bir polisiye olay örgüsü hem de çarpıcı bir drama yaratıyor. ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında Altın Küre’ye aday olan, Oscar’a da aday olması beklenen Loveless şimdilik 11 ödüle layık görüldü.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/12/20/siirsel-sinemanin-modern-zamanlar-yonetmeni-andrey-zvyagintsev/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Antalya Film Festivali Yarışma Filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/antalya-film-festivali-yarisma-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/antalya-film-festivali-yarisma-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Nov 2017 12:53:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[FESTİVALLER]]></category>
		<category><![CDATA[Antalya Film Festivali Yarışma Filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10808</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası Antalya Film Festivali bu yıl oldukça tartışmalı bir kararla 53 yıldır devam eden ‘Ulusal Yarışma’yı kaldırıp ‘Uluslararası Yarışma’ adı altında yerli ve yabancı filmlerin bir arada yarışacağı bir konsept tasarladı. Yarışma filmlerinin iyiliğinden ya da kötülüğünden ziyade uluslararası yarışmanın Antalya izleyicisinde ulusal yarışma kadar heyecan yaratmadığını söylemek gerek. Umarız, çok geçmeden Antalya’da ulusal yarışmanın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası Antalya Film Festivali bu yıl oldukça tartışmalı bir kararla 53 yıldır devam eden ‘Ulusal Yarışma’yı kaldırıp ‘Uluslararası Yarışma’ adı altında yerli ve yabancı filmlerin bir arada yarışacağı bir konsept tasarladı. Yarışma filmlerinin iyiliğinden ya da kötülüğünden ziyade uluslararası yarışmanın Antalya izleyicisinde ulusal yarışma kadar heyecan yaratmadığını söylemek gerek. Umarız, çok geçmeden Antalya’da ulusal yarışmanın geri döndürülmesine karar verilir ve sinema yazarlarından, oyunculardan, yönetmenlerden, yapımcılardan, senaristlerden, Yeşilçam ekolünden herkesin sinema sevgisi ve ilgisi içerisinde bir arada olduğu nice Antalya Film Festival’leri görürüz.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10810" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-1024x785.jpg" alt="" width="696" height="534" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-1024x785.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-300x230.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-768x589.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-696x534.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-1068x819.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-548x420.jpg 548w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/Human_Flow_Ai_Weiwei-1920x1472.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<ol start="54">
<li>Antalya Film Festivali’nin 10 filmlik yarışma seçkisinin tamamını izleme fırsatı buldum. Bu filmler arasında törende Angels Wear White ‘en iyi film ve en iyi kadın oyuncu’, A Man of Integrity ‘en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu’, The Florida Project ‘jüri özel ödülü’, Misafir ‘izleyici ödülü’, Scary Mother ‘genç jüri ödülü’ ve Zor Bir Karar ‘Behlül Dal genç yetenek ödülü’ ile ayrıldı. Benim yarışmada en sevdiğim filmler ise A Man of Integrity, Redoubtable, April’s Daughter ve The Florida Project oldu.</li>
</ol>
<p><strong>Redoubtable</strong></p>
<p>Michel Hazanavicius’un yeni filmi Le Redoutable, usta yönetmen Jean Luc-Godard’ın gençlik yıllarını ve Anne Wiazemsky ile olan ilişkisini temeline alıyor. Yönetmen filmin biçimsel özelliklerini öyle zeki ve eğlence şekilde tasarlamış ki, Godard’ın Fransız Yeni Dalgası ile sinemaya getirdiği deneysel dokunuşlar esprili bir dille tamamına yayılmış. Godard’ın hezeyanları, sorunlu aşk ilişkisi, 1968 olaylarına katılımı, Maoist çizgisini belirginleştirip olay yarattığı Çinli Kız filmi, burjuva sistemine film yapmayı reddetmesi, komedi filmlerine oluşan düşmanlığı, hayranlarına karşı ilgisiz ve kaba tutumu kahkaha attırdığı kadar sinir bozucu da olabiliyor. Bu yüzden Hazanavicius’un filmi Godard’ın özel yaşamındaki kişiliğine çok fazla hakim olmayanlar için cesur tercihlerle örülü kışkırtıcı bir hal alabiliyor. Filmin en cezbedici noktası da burası, zira yönetmen aşırı ciddi bir Godard biyografisi yapmaktan itinayla kaçınıyor ve bunu mümkün olduğunca sinefil hale getirerek tartışmalarıyla ve referanslarıyla son derece keyifli, hareketli ve ilgi çekici bir hale getirebiliyor.</p>
<p><strong>Radiance</strong></p>
<p>Naomi Kawase, filmlere sesli betimleme yapan bir kadınla kör bir adamın melodramatik aşk hikayesini ele aldığı filminde bugüne kadarki ‘yönetmen sineması’ özelliğini yine sürdürüyor. Dingin ve duru bir anlatım, kimileri için fazlasıyla bitmek bilmeyen uzunlukta gelen sahneler, kimilerinin ise anlatısından değerli bir şeyler çıkarabildiği zor ama önemli bir yönetmen. Lakin, Kawase 2014’te Still the Water’da ağır aksak ilerleyen hikayesini etkileyici görsel anlarla birleştirebilmişti. Burada ise dar açılı objektifler ve soluk renkler kullanarak filmi belirli bir alana hapsetmiş ve bu sefer görsel açıdan tatmin edici olmayan bir yapım ortaya koymuş. Yönetmenin hikaye kurgusu, oyuncu yönetimi, görsel dili ve müzik kullanımı konusunda aşırı demode bir anlatımı mevcut. Film esasında sesli betimleme ve sinema sevgisi gibi ilgi çekici iki materyale sahip olmasına rağmen bol duygulu müzikler eşliğinde Yeşilçam melodramını andıran, her saniyesi tahmin edilebilir bir aşk hikayesine dönüşüyor.</p>
<p><strong>Scary Mother</strong></p>
<p>Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’ kitabındaki ‘Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!’ sözlerini hatırlatan bir ana karaktere sahip olan film, Tiflis’te bir Sovyet sonrası betonarme apartman dairesini adeta ayrı bir karakter olarak kullanıyor. Manana’nın aile yaşamındaki daireyi dışarıdan sıkıcı bir gri şehir manzarası olarak görürken, kırtasiyeci Nukri’nin dükkanına sığındığı yoğun kırmızı renklerle boyanmış Noe/Refn stili benzeri odayı ise bir nevi ‘yazarın/kadının/annenin kurtuluşu’ olarak görüyoruz. Filmin ilk yarısı cinsiyet rollerinin farklılığı, baskı altındaki bir kadının çatlamaya başlaması ve feminist okumalara açık tahlillerle ilerlerken ikinci yarı daha rahatsız edici, gerçeküstücü ve kabus hali alıyor. Finale doğru devreye giren ‘aile hesaplaşması’ filmin sıra dışı yaklaşımını bir miktar klişeleştirse de Nato Murvanidze’nin performansı ve görüntü yönetmeni Konstantin Esadze’nin kadrajları filmi sürüklüyor.</p>
<p><strong>Angels Wear White</strong></p>
<p>Küçük bir sahil kasabasındaki bir otelde 12 yaşındaki iki kız çocuğunun orta yaşlı ve yüksek mertebeden bir adamın saldırısına uğramasını ele alan filmin rahatsız ediciliği ve kurduğu dramatik yapı şablonu esasında Asghar Farhadi filmleri düzeyinde bir materyal içeriyor. Ayrıca filmi konusu ve kullandığı metaforları üzerinden bir nevi ‘Çin usulü Mustang’ olarak değerlendirmek de mümkün. Lakin, filmin kullandığı sinema dili ve tekniği sert hikayesini besleyemiyor, daha çok bir televizyon filmi düzeyinde kalıyor. Beyaz elbisesinin altındaki iç çamaşırlarıyla turistlerin üzerinde gezinen Marilyn heykeli hikayeye metafor / görsel olarak hizmet ediyor etmesine ama tematik açıdan basit kalıyor. Filmin polislerden bürokratlara, hastanedeki bekaret kontrollerinden toplumun aile yapısına, göçmen / kimlik problemlerinden adaletsizliğe kadar birçok söylemi mevcut. Lakin, Angels Wear White bu konuda Rus ya da Rumen sinemasının ortaya koyduğu örneklerin yetkinliğine sahip değil.</p>
<p><strong>A Man of Integrity</strong></p>
<p>A Man of Integrity, başlangıcında Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ını hatırlatacak bir mülkiyet meselesi üzerinden hikayesini ve karakterlerini oluşturuyor. Güçlünün güçsüzü ezmeye çalıştığı bir dünyada İran toplumundaki yozlaşmayı ve adaletsizliği her saniyesinde sinirlerimiz bozularak izliyoruz. İran sinemasında mesaj odaklı yapının öne çıkıp sinematografik özelliklerin ikinci plana bırakıldığı çoğu filme kıyasla Rasoulof ikisini aynı güçte sentezleyebiliyor. Filmin atmosferi çok güçlü, gözünüzü bir an olsun ayırmak istemeyeceğiniz güçte bir senaryosu var. Rasoulof, ülkede cezası ne olursa olsun kendi bildiklerini söylemekten, dürüstlüğünden ve sistemi eleştirmekten vazgeçmiyor. Başrollerin güçlü performanslarıyla İran toplumundaki mücadelelerine dahil olurken bankacılardan polis memurlarına, doktorlardan toplumun her kademesine kadar baskıya, rüşvete ve adaletsizliğe tanıklık ediyoruz. Rasoulof, bu meseleyi unutulmayacak repliklerle ve görüntü yönetmeninin çok şey anlatan kadrajlarıyla birlikte hafızamıza işliyor.</p>
<p><strong>April’s Daughter</strong></p>
<p>Michel Franco her zamanki gibi karakterlerine karşı keskin bir soğukkanlılıkla ve tavizsiz şekilde yaklaşırken izleyiciye sürekli sesli tepkiler verdirecek kadar şaşırtıcı yönlere gidebiliyor. April’s Daughter bu konuda belki de yönetmenin en çok izleyici reaksiyonu alan filmi olabilir, zira Chronic’te sadece final sahnesiyle bir şok edicilik yaratan Franco burada ilk 30 dakikadan sonra filmin her anına şaşkınlıkla dahil olabileceğimiz bir yapı tasarlıyor. Karakter motivasyonlarını izleyiciden saklayarak olayların geldiği noktayı yine izleyicinin hayal gücüne bırakıyor. Öyle ki, sakin ve ağır ilerleyen film bir anda salondaki izleyicilerin hayret nidalarına, birbirlerine bakmalarına, aralarında konuşmalarına, kahkaha atmalarına ya da koltuğa çivilenmelerine neden olabilecek bir sürü meziyetlere dönüşüyor. Bu yüzden filmin konusunu okumadan, minimum bilgi sahibi olarak filme girmek seyir zevkini katlayacaktır. Franco’nun da masterclass’ta dediği gibi ‘İzleyiciyi şaşırtmayacaksak sinema yapmanın ne anlamı var ki?</p>
<p><strong>The Florida Project</strong></p>
<p>Baker, gençlik/çocukluk filmleri türünde Richard Linklater’in hikaye anlatımındaki ve Andrea Arnold’un görsel vizonundaki başarılarını birleştirerek Florida’ya neorealist bir bakış açısı getiriyor. Her anı duygusal bir dürtüyle dolu olan, çoğu zaman gülümsetmesine rağmen aniden gözyaşlarımızı da doldurabilen film, çocukluğa dair en etkili, dokunaklı, keskin portrelerden biri. Baker’ın yönetimi bu konuda büyüleyici, zengin renklerin hafızamızdan çıkmayacak şekilde kullanılması, Alexis Zabe’in görkemli geniş açılı kadrajları ve özellikle finaldeki kamera kullanımı yönetmenin vizyoner dokunuşlarını hissettiren hamleler. Florida Projesi dünyası somut, lirik, yasaklayıcı ve büyülü bir anda, çocuklar için sınırsız bir oyun alanı yaratıyor. Willem Dafoe’nun ödül sezonunda ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ dalında adaylık alınmasına neredeyse kesin gözüyle bakılsa da, beyazperdedeki ilk performanslarında Bria Vinaite ve Brooklynn Prince’in çok etkili olduklarını söylemek gerek.</p>
<p><strong>Human Flow</strong></p>
<p>Weiwei, Afganistan, Bangladeş, Fransa, Yunanistan, Almanya, Macaristan, Irak, İsrail, Meksika, Pakistan, Filistin, Sırbistan, Suriye ve Türkiye’de yaptığı çekimlerde toplamda 65 milyonun savaş, açlık ve diğer sebeplerle zorla yerlerinden edilmesini panoramik görüntüler eşliğinde anlatıyor. Bu film özelinde Çin’in Michael Moore’u gibi davranan Weiwei’nin filmi teknik / görsel anlamda etkileyici görüntüler barındırmasına rağmen mülteci meselesini 140 dakikalık uzun süresinde bir nevi tekrarlar silsilesine dönüştürüyor. Human Flow, mülteci meselesine dair farklı ve yeni bir şeyler söylemediği gibi politik açıdan da tartışmalı yanlar barındırıyor. Mesela filmin bu konuda Almanya’yı neredeyse hiç eleştirmemesi, her ülkede meseleyi ‘mültecilik’ ile ilgili tutmasına rağmen konu Türkiye’ye geldiğinde Kürtler üzerinden ‘kimlik siyaseti’ yapmaya başlaması Weiwei’nin öznelliği konusunda tartışılması gereken bir durum. Film, sessiz olduğu ve görüntülerle konuştuğu kısımlarda yükselirken Weiwei’nin mültecilerle bizzat diyaloga girdiği kısımlarda aksamaya başlıyor.</p>
<p><strong>Misafir</strong></p>
<p>Mülteci meselesinin yoğun şekilde beyazperdeye aktarılmaya başlandığı ve zamanlamasının doğru olduğu bu dönemde Andaç Haznedaroğlu, Suriye’de savaştan kaçan ve İstanbul’da yeni bir hayat kurmaya çalışan bir grup insanı mercek altına alıyor. Haznedaroğlu’nun filminin insanların Suriyeli mültecilere bakış açısında bir değişiklik yaratabilmesi olası, en azından konumu Türkiye olan bir filmde bu duruma her gün şahit olan ama onları bu duruma getiren dinamiklere gözlükleri olmadan bakamayan kişiler için. Misafir, tv dizilerinden gelen bir yönetmenin hiç de tv dizisi standartlarında olmayan, sinema duygusu yakalayabilen bir filmi. Bazı sahnelerinde yönetmenin dizilerden gelen reklam/klip tarzı hissedilebiliyor, lakin filmin başarılı cast çalışması karakterlerle yoğun bir şekilde empati kurabilmemize olanak sağlıyor. Ürdünlü oyuncu Saba Mubarek’in ekran personasıyla beraber çocuk oyuncu kadrosu da gayet başarılı. Filmin duygu sömürüsüne kaçtığını düşünen kişiler de mevcut lakin böylesine bir konuda nesnel olduğu kadar öznel yargılara da ihtiyacımız var.</p>
<p><strong>Zor Bir Karar</strong></p>
<p>Esas mesleği çizerlik olan, zamanında Leman’dan ve Gırgır’dan tanıdığımız Ender Özkahraman’ın ilk uzun metrajlı yönetmenliği olan Zor Bir Karar, birkaç Türkçe diyalog haricinde tamamen Kürtçe çekilen bir yapım. Burun ameliyatı olmak isteyen bir kadının üzerinden politik bir hikaye arka planı sunmaya çalışan film, plastik cerrahi ve Kürt toplumunu aynı hikaye içinde değerlendirmesiyle kağıt üzerinde oldukça ilginç gözüküyor. Lakin, hikaye anlatımı, görsel yapı ve oyunculuk performansları bakımından hiçbir ilgi çekicilik barındırmayan film, kağıt üzerindeki ilginçliğiyle çelişiyor. Tüm fikrini ‘burun ameliyatı olmak isteyen bir kadın’ üzerine kuran yönetmenin finalde olayı bağladığı yer kendisine dahice gelmiş olabilir fakat kişisel olarak sığ bir propaganda olmanın ötesine geçebildiğini söyleyemeyeceğim. Zor Bir Karar’ın belki sinemaya tek kazanımı Esme Madra’yı anımsatan ve festivalde Behlül Dal Genç Yetenek Ödülü’ne layık görülen Şükran Aktı olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/antalya-film-festivali-yarisma-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2000 Sonrası En İyi Aksiyon Filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/08/27/2000-sonrasi-en-iyi-aksiyon-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/08/27/2000-sonrasi-en-iyi-aksiyon-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Aug 2017 10:12:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Casino Royale]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Mission Impossible]]></category>
		<category><![CDATA[The Bourne Ultimatum]]></category>
		<category><![CDATA[Yip Man]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10432</guid>

					<description><![CDATA[Aksiyon sinemasının kodları günümüzde koreografik aksiyona doğru evrilmeye başladı. Öyle ki, hem bütçe, hem bir aksiyon tarzı, hem de uzun dövüş sahnelerinin izleyicide yarattığı tatmin sebebiyle Uzak Doğu’dan Ip Man ve The Raid serileri, Hollywood’dan ise John Wick serisi bu anlayışın peşinden gitti. John Wick serisi hem Keanu Reeves’i The Matrix’ten beri aradığı aksiyon figürü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aksiyon sinemasının kodları günümüzde koreografik aksiyona doğru evrilmeye başladı. Öyle ki, hem bütçe, hem bir aksiyon tarzı, hem de uzun dövüş sahnelerinin izleyicide yarattığı tatmin sebebiyle Uzak Doğu’dan Ip Man ve The Raid serileri, Hollywood’dan ise John Wick serisi bu anlayışın peşinden gitti. John Wick serisi hem Keanu Reeves’i The Matrix’ten beri aradığı aksiyon figürü haline tekrar getirirken hem de çok büyük bir hayran kitlesi kazandı. Bunun üzerine John Wick’in yaratıcıları bu aksiyon figürünün kadın versiyonunu yarattıkları Atomic Blonde ile yeni bir aksiyon bombası daha ortaya koymaya karar verdiler.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10433" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/bourne-ultimatum.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>John Wick’in ilk filmini Chad Stahelski ve David Leitch – Leitch’in adı uncredited olarak yazıyordu-, ikincisini ise Chad Stahelski tek başına yönetmişti. John Wick nasıl Stahelski’nin serisiyse, Atomic Blonde da David Leitch’in serisi olacak gibi gözüküyor, zira Leitch filmi tek başına yönetecek. Başrolünde Charlize Theron’un yer alacağı, Türkiye’de “Sarışın Bomba” adıyla 27 Temmuz 2017’de vizyona girecek olan filmin fragmanı beklenen etkiyi yarattı ve en az John Wick serisi kadar aksiyona doyuracak gibi gözüküyor. Charlize Theron ise rolünde Keanu Reeves kadar yankı uyandıracağının sözünü veriyor gibi.</p>
<p>Atomic Blonde gelmeden önce 2000 sonrasında aksiyon sinemasının hafızalarda yer eden yapımlarına bakmakta fayda var.</p>
<p><strong>Casino Royale (2006)</strong></p>
<p>Pierce Brosnan dönemi sonrası abartı aksiyonda doruk noktasına varan James Bond karakterini başta –sarışın Bond mu olur!” denilen Daniel Craig seçimiyle beraber adeta yeniden dirilten Casino Royale, hem gelmiş geçmiş en iyi Bond filmi hem de en iyi aksiyon filmlerinden olmayı başardı. Bond’un insani duygularına, psikolojisine, karanlık tarafına önem veren, aksiyon sahnelerini sert ve gerçekçi kılan film, Bond’un ilk defa bir kadına gerçekten aşık olması (Vesper Lynd) ile de seri açısından devrimci bir yöne sahip oldu. Öyle ki, Lynd’in izleri devam filmleri Quantum of Solace, Skyfall ve Spectre’de bile kendini hissettirdi, bu filmlerin hepsi Casino Royale’in oluşturduğu yeni Bond dünyasının güçlü senaryosundan faydalandı.</p>
<p><strong>Mission Impossible III (2006)</strong></p>
<p>90’ların ikinci yarısında başlayan Görevimiz Tehlike serisi içerisinde hem senaryo hem aksiyon açısın farklılığını belli eden Görevimiz Tehlike 3, bu farkını o zamanlar ilk filmini çeken J.J. Abrams’ın yönetmenlik dokunuşundan alıyordu kuşkusuz. Ethan Hunt karakterinde Tom Cruise’un karizmasının zirvesine çıktığı film, seriye Abrams ekolünden bir blockbuster anlayışını getiriyor, senaryoda Alex Kurtmaz, Roberto Orci ve Abrams’ın dokunuşları hem soluksuz izlenen bir maceraya hem de Tom Cruise – Michelle Monaghan – Philip Seymour Hoffman üzerinden kurulan dramatik yapıyla önemliydi. Öyle ki Monaghan’ın Julia karakteri Bond için Vesper Lynd neyse Ethan Hunt için de oydu. O yüzden günümüzde Görevimiz Tehlike 6’da hala Monaghan’ın karakterinin geri dönebileceği konuşuluyor. Film boyunca adı geçen “Tavşan ayağı” adlı silahın ne olduğunun bir türlü izleyiciye gösterilmemesi ve Hoffman’ın kötü karakter Owen Davian’da yarattığı nev-i şahsına münhasır kompozisyon akıllarda yer etti.</p>
<p><strong>The Bourne Ultimatum (2007)</strong></p>
<p>Bourne serisinin üçüncü filmi olan The Bourne Ultimatum (2007) serinin teknik anlamda zirveye çıktığı bir ustalık gösterisi olarak ölümsüzleşti. Bourne serisinin olmazsa olmazlarından kuşbakışı çekilen şehir görüntüleri üç filmin de görüntü yönetmeni olan Oliver Wood’un kamerasıyla her zamankinden daha mükemmeldi, Christopher Rouse’un bir saniye olsun sarkmayan hızlı ve oldukça zor kurgu çalışması zirve yaptı, Paul Greengrass filmin her alanına hakim yönetmenliğiyle kariyer zirvesi yaptı, üç filmin de usta bestecisi John Powell yaylı çalgıların ağırlıkta olduğu orkestra çalışmasıyla filmin tansiyonunu adeta üçe katladı. Son Ültimatom’un bu teknik anlamdaki kusursuzluğu Oscar ve BAFTA Ödülleri’nde “En İyi Kurgu” ve “En iyi Ses Kurgusu – Miksajı” dallarında ödüllendirildi. Fas’ta geçen sert dövüş sekansı adeta parmak ısıttırırken Bourne’un oldukça sert, gerçekçi, dayak atmasına rağmen bir sürü de dayak yiyen, ağzı yüzü kan revan içinde dövüş sahneleri James Bond serisi başta olmak üzere birçok aksiyona rol model oldu.</p>
<p><strong>Shoot ‘Em Up (2007)</strong></p>
<p>Antoine Fuqua’nın yönettiği Shoot ‘Em Up, 2006’da Crank’in aşırı abartılı ama dur durak bilmez eğlenceli aksiyonunun farklı bir modelini bir yıl sonra uygulayan ve onun çok daha üstüne çıkan bir yapımdı. Daha ilk sahnesinden Clive Owen’ın havuçla adam öldürmesinin bir absürdlükler olacağını sezdiğimiz yapım, bilinçli aşırı saçmalığını oldukça eğlenceli bir modele bürüyor, özellikle Clive Owen ile Monica Bellucci’nin erotizmiyle beraber aksiyonu harmanladığı sekansıyla unutulmazlar arasına adını yazdırıyordu. Kötü adam rollerinin vazgeçilmez ismi Paul Giamatti ise filme uygun şekilde kariyerinin en abartılı kötü adam portresinde eğlencenin dozunu yukarılara çıkarıyordu. Adam öldürmedeki hızıyla, havucuyla ve hiç gülmeden mizah duygusunu yansıtmasıyla birlikte Clive Owen’ın Smith karakteri aksiyon dünyasının Bugs Bunny’si olarak hafızalarda yer etti.</p>
<p><strong>Yip Man serisi (2008-2010)</strong></p>
<p>İlk filmde Çin – Japonya savaşını arka planına alarak saygı, mücadele, erdem, disiplin, gurur gibi kavramlar ekseninde hem etkileyici bir tarihsel biyografi hem de dövüş sanatları filmlerinin en iyilerinden birini izlemiştik. İkinci filmde Çin’den Hong Kong’a taşınan yapı tüm Sufi ustalarının dayanışma gösterisine dönüşmüş, ilk filmde kötü adam konumundaki Japonların yerini İngilizler almıştı. Doğu’nun Wing-Chun dövüş sanatıyla Batı’nın boks sporunu bir araya getiren film, içeriğiyle ve boks ringinde yaşananlarla Uzak Doğu’nun Rocky 4’ü olarak nitelendirilmişti. Ip Man 3 ise serinin ilk iki filmine göre hikaye ve aksiyon bakımından daha geride kalmasına ve Mike Tyson’un filmdeki varlığını pek değerlendiremiyordu ama yine de iyi çekilmiş dövüş sahneleri, Wing-Chun aksiyon koreografileri ve Donnie Yen’in varlığıyla kendini zevkle izlettirme konusunda sıkıntısı olmayan bir yapımdı.</p>
<p><strong>The Raid serisi (2011-2014)</strong></p>
<p>The Raid: Redemption, ‘yılın en iyi aksiyon filmi’ sloganıyla birden ortaya çıkarak Hollywood aksiyonlarının tekdüzeliğinden bıkmış olan birçok insanın da ilgisini çekti. Başrolünde Iko Uwais’in oynadığı film, tamamen azılı suçlularla dolu bir binaya polis tarafından yapılan baskını anlatıyordu ve 101 dakika boyunca izleyiciye hiçbir anında nefes alma payı bırakmadan koreografik bir dövüş şölenine imza atıyordu. The Raid 2: Berandal ile Endonezya, Singapur, Filipinler gibi ülkelere özgü “pencak silat” savaş sanatı koreografilerinde adeta ulaşılması güç bir zirveye çıkan, 2,5 saatlik bir süre zarfında ‘epik suç filmi’ kalıbını kullanarak ilk filmin senaryosunu da geliştiren Evans, sadece 2000 sonrası değil, gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmlerinden birini çekti.</p>
<p><strong>Fast Five (2011)                  </strong></p>
<p>Justin Lin yönetimindeki serinin beşinci filmi Hızlı ve Öfkeli: Rio Soygunu, serinin hayranı olan ya da olmayan birçok kişiye göre en iyi filmiydi ve serinin bugüne kadarki yörüngesini değiştirdi. Karakterler birbirine bağlandı, olaylar toparlandı, oyuncu kadrosu genişledi, aksiyon sahneleri ve kurgusu ilk dört filme oranla daha çok öne çıktı, araba yarışlarından ziyade dövüş ve aksiyon sahneleriyle öne çıktı. Böylelikle sanki ilk dört film, bu beşinci film için çekilmiş gibi bir izlenim yarattı. Fast Five’ın başarısı bir Hızlı ve Öfkeli filmi olarak düşünülmediğinde bile yine gayet başarılı bir aksiyon filmi olmasıydı. 125 milyon dolar bütçeli filmin dünya çapında 626 milyon dolar hasılat elde etmesi serinin büyük geri dönüşü oldu ve günümüzde 8 filmlik bir seriye dönüşmesini tetikledi.</p>
<p><strong>Skyfall (2012)</strong></p>
<p>Birçok kişi tarafından en iyi Bond filmi olarak görülen Skyfall, özellikle Sam Mendes’in yönetmenliği ve Roger Deakins imzalı görüntü yönetimiyle o kadar üst düzeydeydi ki, kuşkusuz hiçbir Bond filmi bu kadar iyi yönetilmemiş ve bu kadar sinematografik olmamıştı. İlk 15 dakikalık harika aksiyon sekansının tamamen İstanbul’da çekilmesi bizi ayrıca ilgilendirirken, radikal değişiklikler yine kendini gösterdi. Filmin sonunda 1995’den beri “M” rolünü üstlenen Judi Dench seriden ayrıldı ve yerine Ralph Fiennes getirilerek eski günlere geri dönüş için göz kırpıldı. Naomie Harris’in “Moneypenny” olarak tanımlanması da büyük bir özlemi dile getirirken, Adele’nin “Skyfall” şarkısı ise adeta Madonna’nın Die Another Day’da yaptığını da katlayarak filmin ününün katlanmasına epey katkı sağladı. Skyfall, 200 milyon dolarlık bir filme göre sanatsal yönünün epey güçlü olması ve aksiyon sahnelerinin diğer Bond filmlerine göre daha minimum yer almasına rağmen 1 milyar dolar gibi inanılmaz bir hasılata ulaşarak efsane bir başarıya imza attı. Öyle ki, 23 Bond filminin toplamının maliyeti 1 milyar dolar ederken, sadece Skyfall 1 milyar dolar hasılat getirdi.</p>
<p><strong>John Wick serisi (2014-2017)</strong></p>
<p>Keanu Reeves’i yeniden bir ikon haline getiren ilk John Wick filmi, aksiyon türünün tüm klişelerini kullanmasına rağmen dövüş sanatları uzmanı yönetmeni Chad Stahelski’nin çatışma sahnelerini ve aksiyon koreografilerini vizyoner bir sinematografi çalışmasıyla harmanlayan başarılı yönetimiyle 2000’li yılların en klas aksiyon filmlerinden birine dönüştü. John Wick 2 ise dövüş koreografilerini ilk filmin de üzerine çıkarak uygulayan, kendi evrenini daha da genişleterek eğlendiren, çizgi roman, video oyunu ve anime estetiği / tiplemeleriyle çok yönlülüğünü artıran, sinematografik vizyonuyla keyif veren ve sekanslarıyla nefes kesen bir aksiyon bombasıydı.</p>
<p><strong>Mad Max: Fury Road (2015)</strong></p>
<p>2000 sonrası en çok konuşulan aksiyon bombalarından Mad Max: Fury Road’ta George Miller, yönetmenlik hünerlerinin adeta zirvesine çıkarak hem kendi yarattığı serinin hem de aksiyon sinemasının sınırlarını zorladı. John Seale’in akıl almaz ustalıktaki sinematografi çalışması bir resimli roman hissiyatı yaratırken, Junkie XL’ın çılgın müzikleriyle çölde geçen vahşi bir rock operasına dönüşüyordu. CGI efektleri minimumda tutarak nasıl çekildiğine hayret edeceğimiz saf aksiyon sahneleri üreten Miller, hikayeye yüklediği feminist alt metinlerle dikkat çekmesinin yanı sıra, hem gişe hem popüler izleyici hem de eleştirmenler nezdinde büyük bir başarı sağlayarak çıtayı çok yükseğe yerleştirdi.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/08/27/2000-sonrasi-en-iyi-aksiyon-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tom Cruise Aksiyonu ve Kadın Mumya Birleşirse</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/06/26/tom-cruise-aksiyonu-ve-kadin-mumya-birlesirse/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/06/26/tom-cruise-aksiyonu-ve-kadin-mumya-birlesirse/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jun 2017 08:25:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[The Mummy]]></category>
		<category><![CDATA[Tom Cruise]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10318</guid>

					<description><![CDATA[1999’da karşımıza çıkan Stephen Sommers imzalı The Mummy, 90’lı yılların sonu milenyumun başında eğlence sineması için önemli bir filmdi. Mısır’da geçen ve egzotik diyarları fantastik canavarlarla buluşturan film, Brendan Fraser’i dönemi içerisinde bir aksiyon ikonu haline getiren, Rachel Weisz’i yıldızlaştıran, Imhotep rolünde Arnold Vosloo’yu unutulmaz kılan, televizyonlarda defalarca verilerek o zamanlar çocuk, şimdilerde genç olanlar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1999’da karşımıza çıkan Stephen Sommers imzalı The Mummy, 90’lı yılların sonu milenyumun başında eğlence sineması için önemli bir filmdi. Mısır’da geçen ve egzotik diyarları fantastik canavarlarla buluşturan film, Brendan Fraser’i dönemi içerisinde bir aksiyon ikonu haline getiren, Rachel Weisz’i yıldızlaştıran, Imhotep rolünde Arnold Vosloo’yu unutulmaz kılan, televizyonlarda defalarca verilerek o zamanlar çocuk, şimdilerde genç olanlar için nostaljik hissiyatını artıran, günümüzde ise kült statüsü kazanan bir blockbuster’dı. 80 milyon dolar bütçeye çekilen ilk film, dünya çapında 415 milyon dolar hasılat elde ederek serinin ikinci filmine de kapı araladı.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10319" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-1024x573.jpg" alt="" width="696" height="389" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-1024x573.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-300x168.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-768x430.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-696x390.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-1068x598.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM-750x420.jpg 750w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/Screen-Shot-2016-12-05-at-10.54.49-AM.jpg 1236w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>2001’de gelen The Mummy Returns ile Fraser, Weisz ve Vosloo’dan oluşan ilk kadro korundu, aksiyonun dozu daha da arttı, “mumya” o dönem için oldukça korkutucu, etkili ve güncel bir figür halini aldı. Imhotep’in kültleşen kötü karakterini etkileyici kılan esas detay ise Anck-Su Namun ile beraber 3 bin yıla yayılan tutkulu aşk hikayesiydi. 98 milyon dolar bütçeli film toplamda 433 milyon dolar hasılat elde ederek serinin başarısını sürdürdü. İkinci filmin ilk filmden hikaye açısından temel farklarından biri ise Dwayne Johnson’ın canlandırdığı “Akrep Kral” karakteri oldu. İkinci filmin görsel efektlerini ve aksiyon dozunu da yükselten Akrep Kral figürü çok geçmeden 2002’de solo film halini aldı. 60 milyon dolara kotarılan film 165 milyon dolar gişe hasılatıyla Mumya’nın başarısını sağlayamadı, film olarak da vasat bulundu. Buna rağmen Scorpion King’e 2008, 2012 ve 2015’te olmak üzere üç video filmi çekildi. Bu filmlerde Dwayne Johnson yer almadı, her yeni filmde başrol değişti ve ucuz bir seri halini alarak her 3-4 yılda bir B sınıfı video filmleri raflarının arasına konuldu.</p>
<p>Mummy Returns’ten tam yedi yıl sonra seriye üçüncü bir halka eklenmesine karar verildi. Brendan Fraser yeniden başrol olmasına rağmen yıllar içerisinde iyice ucuz macera filmlerinin oyuncusu haline geldiğinden eski etkiyi yaratmaktan uzaktı ve ismi geçerliliğini yitirmeye başlamıştı. Rachel Weisz ve Arnold Vosloo’nun yeni filmde yer almaması, hikayenin Mısır’dan Çin’e taşınması ve baş kötü karaktere aksiyon yıldızı Jet Li’nin getirilmesi seriyi tuhaflaştırdı. Sadece kumu kontrol edebilen Imhotep’in yerine kumu, ateşi, rüzgarı, buzu kontrol edebilen ve üç başlı ejdere dönüşebilen bir mumyanın alması serinin abartı dozunu iyice yukarılara çıkardı. İlk iki filmin nostaljisi ve eğlencesi üçüncü filmde sıradan, uçuk bir aksiyon filmine dönüşmüştü. 145 milyon dolar bütçeli film dünya çapında 400 milyon dolar hasılat elde ederek ilk iki filme göre daha az gişe yaptı ve hem eleştirmenler hem izleyici nezdinde genel olarak başarısız bulundu.</p>
<p>2008’den bu yana kuşkusuz eğlence sinemasının dinamikleri değişti, teknoloji oldukça gelişti, 2009’da Avatar ile 3D devrimi yaşandı, fantastik ve süper kahraman filmleri en azılı dönemine ulaştı. 9 yıl aradan sonra Mumya serisini yeniden bir gişe malzemesine dönüştürmek isteyen yapımcılar, türlü değişiklikler yapmaları gerektiğinin farkındaydılar. Dolayısıyla ismini ve güncelliği yıllar önce yitirmiş olan, şu sıralar ne yaptığı belirsiz Brendan Fraser’a tekrar başrol verilmedi. Yeni Mumya filminin başrolünün Tom Cruise olduğunun açıklanması şok edici olduğu kadar mantıklı da bir karardı. Cruise, yaşlanmasına rağmen aksiyon sinemasında güncelliğini, karizmasını ve oyunculuğunu hala yitirmeyen en etkili isimlerden biri. İkinci devrimci hamle ise bu sefer mumyayı bir kadının (Sofia Boutella) canlandıracak olmasıydı. Günümüz dinamiklerinde erkek karakterlerle ikonlaşmış kişileri kadın oyunculara oynatmak ya da beyaz oyuncularla özdeşleşmiş karakterleri siyahi oyunculara vermek gibi kısmı bir akım başlamışken Mumya da bu sürece dahil oldu.</p>
<p>Yeni Mumya filminin fragmanına baktığımızda ilk iki Mumya filminin atmosferi ya da karakterleriyle hiçbir alakası olmayan, günümüz teknolojisine ve aksiyon dinamiklerine uygun yepyeni bir Mumya filmi bizleri bekliyor gibi gözüküyor. Tom Cruise’un aksiyon filmlerinin matematiğiyle, yenilenmiş bir Mumya paketinin yer aldığı filmin yönetmenlik koltuğunda Fringe ve Alias gibi dizilerin, Transformers, Star Trek: Into Darkness, Mission Impossible: 3, The Island gibi filmlerin senaristliğini yaparak blockbuster filmler arenasında yetkin isimlerden, yapımcı/senarist/yönetmen Alex Kurtzman oturuyor. 125 milyon dolar bütçeli yeni Mumya filmi 9 Haziran 2017’de Türkiye’de vizyona girecek.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/06/26/tom-cruise-aksiyonu-ve-kadin-mumya-birlesirse/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hızlı ve Öfkeli 8</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/04/22/hizli-ve-ofkeli-8/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/04/22/hizli-ve-ofkeli-8/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 08:05:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İbrahim Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Hızlı ve Öfkeli 8]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10036</guid>

					<description><![CDATA[2001’de başlayan ve 16 yıldır devam eden Hızlı ve Öfkeli serisi çılgınlığının 2013’te Paul Walker’ın hayatını kaybetmesinin ardından devam edip etmeyeceği merak konusuydu. 2015’te Walker’ı son kez izlediğimiz Furious 7’nin dünya çapında 1,5 milyar dolar gişe hasılatı getirerek tüm zamanların en çok izlenen 6. filmi olmasının ardından devam etmemesi imkansız gözüküyordu. Sekizinci film için kollarını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2001’de başlayan ve 16 yıldır devam eden Hızlı ve Öfkeli serisi çılgınlığının 2013’te Paul Walker’ın hayatını kaybetmesinin ardından devam edip etmeyeceği merak konusuydu. 2015’te Walker’ı son kez izlediğimiz Furious 7’nin dünya çapında 1,5 milyar dolar gişe hasılatı getirerek tüm zamanların en çok izlenen 6. filmi olmasının ardından devam etmemesi imkansız gözüküyordu. Sekizinci film için kollarını sıvayan ekibin başına yönetmen olarak The Negotiator, The Italian Job, A Man Apart, Law Abiding Citizen ve Straight Outta Compton filmlerinin yönetmeni F. Gary Gray getirildi. “The Fate of the Furious” adını taşıyan sekizinci filmde Vin Diesel, Michelle Rodriguez, Dwayne Johson, Jason Statham, Tyrese Gibson, Ludacris, Nathanie Emmanuel ve Kurt Russell’lı kadro yerini korurken Scott Eastwood, Charlize Theron, Kristofer Hivju ve Helen Mirren da karşımıza çıkacaklar.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10038" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1745097732_5077268775001_cabee6466f527f8c0151938afeb51406-tmb1.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Ülkemizde 14 Nisan 2017’de vizyona girecek olan Hızlı ve Öfkeli 8 / The Fate of the Furious filminin gelişi sebebiyle serinin önceki yedi filmine göz atmakta fayda var.</p>
<p><strong>The Fast and the Furious (2001)</strong></p>
<p>Rob Cohen yönetiminde, Paul Walker, Vin Diesel, Michelle Rodriguez ve Jordana Brewster’lı kadrosuyla yola çıkan ilk Hızlı ve Öfkeli filmi temelde ortalama bir araba yarışı filmiydi. Kaslı ve yakışıklı erkekler, güzel kadınlar, modifiye arabalar, izleyici gaza getiren müzik kullanımları 90’ların bitip 2000’lerin başladığı dönemin gençleri için daha özel bir anlam ifade ediyor. Hem serinin başlangıcı olması hem de serinin sonradan dev bir blockbuster’a ve abartılı kahramanlık hikayelerine dönüşecek olan yapısını minimumda ve daha düşük beklentilerde tuttuğu için belirli bir kesim tarafından küçük çaplı bir “kült” duygusu bile yaratabilir. Her şeyin başlangıcı bu filmdi ve yönetmeni Rob Cohen’e daha yüksek bütçelerle Hollywood’un orta sınıf aksiyon yönetmenlerinden biri olma imkanını, Paul Walker, Vin Diesel ve Michelle Rodriguez’e ise aksiyon filmlerinin yeni yıldızları olma fırsatını verdi. 38 milyon dolar bütçeli film dünya çapında 207 milyon dolar hasılat elde etti.</p>
<p><strong>2 Fast 2 Furious (2003)</strong></p>
<p>John Singleton yönetimindeki serinin ikinci filminde bütçe iki katına yükseldi ama oyuncu kadrosunda ikinci, üçüncü ve dördüncü isimler olan Vin Diesel, Michelle Rodriguez ve Jordana Brewster kadrodan ayrıldı. İlk filmin yönetmeni Rob Cohen “Yeni Nesil Ajan XXX” filmini yönetti ve Vin Diesel’i de yanına aldı. Michelle Rodriguez de Paul W.S. Anderson’un Resident Evil serisine başladı. Tek kalan Paul Walker’ın yanına daha önce yönetmen Singleton’la Baby Boy filminde çalışan ve Vin Diesel kadar karizmatik olmayan Tyrese Gibson getirildi. Kadın oyuncu boşluğu da Eva Mendes ve Devon Aoki ile dolduruldu. 76 milyon dolar bütçeli film, ilkinden daha çok aksiyon sahnelerine sahip olsa da eski kadronun verdiği tadı pek yakalayamadı. İlk filmin iki katı bütçeye sahip olmasına rağmen ilk filmden sadece biraz fazla -236 milyon dolar- hasılat elde etti.</p>
<p><strong>The Fast and the Furious: Tokyo Drift (2006)</strong></p>
<p>Justin Lin yönetimindeki serinin üçüncü filmi, ilk filmden kalan tek kişi olan Paul Walker’ın da filmde yer almamasıyla birlikte serinin genel olarak en sevilmeyen ve gişede başarısız olarak kalan filmi haline geldi. Oyuncu kadrosunun tamamı tanınmadık kişilerden oluşan ve başroldeki karizma yoksunu Lucas Black’in –yerli dizilerde lise öğrencisi diye 30 yaşlarında adam oynatmanın Hollywood versiyonu- bir başrol olarak izleyiciyi tatmin edememesiyle hafızalara kazındı. Yakuza çeteleri, Need For Speed’i andıran drift sahneleri ve bol bol kadın vücudu gösteren film, son sahnesinde Vin Diesel’i oynatarak izleyiciyi heyecanlandırmayı başardı. Ayrıca daha sonra 7 film olacak bir serinin sıralamasında zaman olarak 6. ve 7. filmin arasında bir yerde konumlandığını söylemek filmi ilgi çeken tarafı. 85 milyon dolar bütçeli film 158 milyon dolar hasılat elde ederek ilk iki filmin epey gerisine düştü ve serinin bir daha devam etmeyeceği düşünüldü.</p>
<p><strong>Fast &amp; Furious (2009)</strong></p>
<p>Serinin dibi görmesini sağlayan üçüncü filmin yönetmeni Justin Lin’in aynı zamanda seriyi tekrar dirilten ve Hızlı ve Öfkeli’yle özdeşleşecek olan yönetmen olacağını kim bilebilirdi ki? İlk filmdeki Paul Walker, Vin Diesel, Michelle Rodriguez ve Jordana Brewster’lı efsane dörtlüyü tekrar bir araya getiren seri, önceki iki filmin aksine gerçek bir Hızlı ve Öfkeli serisi devam filmiydi. Filmin aksiyon sahneleri haricinde sadece bir tane araba yarışı sahnesi bulunması ve genel olarak ilk filmin 5 yıl sonrasını anlattığı için karakterlerin üzerine giden senaryosuyla serinin “aksiyon bombası” filmlerinden biri olarak anılmadı. Yine de eski kadroyu bir araya getirmesi, giderek artacak olan kadroya üçüncü filmden Sung Kang’ı eklediği ve günümüzde “Wonder Woman” olarak yükselişte olan Gal Gadot’u seriye dahil ettiği film olarak hafızalarda kaldı. 85 milyon dolar bütçeli film toplamda 363 milyon dolar hasılat elde ederek seriyi adeta yeniden canlandırmayı başardı.</p>
<p><strong>Fast Five (2011)</strong></p>
<p>Justin Lin yönetimindeki serinin beşinci filmi Hızlı ve Öfkeli: Rio Soygunu, serinin en iyi filmi olarak öne çıktı ve adeta serinin bugüne kadarki yörüngesini değiştirdi. Karakterler birbirine bağlandı, olaylar toparlandı, oyuncu kadrosu genişledi, aksiyon sahneleri ve kurgusu ilk dört filme oranla daha çok öne çıktı, araba yarışlarından ziyade dövüş ve aksiyon sahneleriyle öne çıktı. Böylelikle sanki ilk dört film, bu beşinci film için çekilmiş gibi bir izlenim yarattı. Dördüncü filmde öldürülen (altıncı filmde geri dönecek olan) Michelle Rodriguez’in yer almadığı film, Paul Walker, Vin Diesel, Jordana Brewster, Sung Kang ve Gal Gadot’lu kadrosuna ikinci filmden Tyrese Gibson, Ludacris ve Eva Mendes’i ve ayrıca Dwayne Johnson’ı dahil etti. 125 milyon dolar bütçeli film dünya çapında 626 milyon dolar hasılat elde ederek iyice dev blockbuster filmler arenasına kalıcı bir şekilde giriş yaptı.</p>
<p><strong>Fast &amp; Furious 6 (2013)</strong></p>
<p>Justin Lin’in dördüncü ve son kez yönettiği serinin altıncı filmi, git gide artan ve iyice mantık sınırlarının dışına çıkarak abartmaya başlayan aksiyon sekanslarının zirve yaptığı filmlerden biriydi. Serinin beşinci filmden sonra eksenini kaydırması, tanındık oyuncu sayısının arttırılması ve izleyiciyi gaza getirecek aksiyon sahneleri &amp; müziklere aşırı yüklenilmesi popüler izleyici nezdinde olumlu bir geri dönüş aldı ve serinin hasılat oranı gittikçe yükseldi. Beşinci filmin standart kadrosu korunurken dördüncü filmde öldüğü zannedilen Michelle Rodriguez’in geri dönmesi ve aksiyon filmlerinin en çok tanınan isimlerinden Jason Statham’ın da kadroya eklenmesi seriyi uçurdu. Ayrıca 6. ve 7. film arasında köprü görevi gören 3. filmden Lucas Black ve Nathalie Kelly de bu filmde tekrar ortaya çıktı. 3. ve 4. filmden bu yana kadroda olan Sung Kang ve Gal Gadot’un karakterlerinin filmde ölmesi hayranlar arasında üzüntü yarattı. 160 milyon dolar bütçeli film gişede 788 milyon dolar hasılat elde ederek yükselişine devam etti.</p>
<p><strong>Furious 7 (2015)</strong></p>
<p>Altıncı filmden sonra seriyle ilişkisini kesen Justin Lin’den sonra yönetmenlik koltuğuna günümüz korku filmleri yönetmenlerinin en popüleri olan James Wan’ın getirilmesi soru işaretleri yaratmıştı. James Wan, 190 milyon dolar bütçeli filmde zanaatkarlığını konuşturarak son iki filmde dozu iyice artan abartı aksiyon sekanslarını adeta zirveye çıkardı. Uçaktan paraşütle atlayan, gökdelende gökdelene uçan arabalar derken serinin açık ara en uçuk filmi oldu. Filmin en hüzünlü tarafı ise kuşkusuz çekimleri sürerken Paul Walker’ın genç yaşta hayatını kaybetmesi oldu. Paul’un yarım kalan sahneleri kendisine benzeyen kardeşi Cody Walker’ın dublörlüğü ve bazı CGI sahnelerle tamamlandı. Filmin son 5 dakikasında Vin Diesel’ın diyalogları üzerinden ve jenerikte yapılan Paul Walker anması, 190 milyon dolar bütçeli bir aksiyon filminde izleyicilerin gözlerinin dolmasını sağladı. 140 dakikalık süresiyle serinin en uzun filmi olan Furious 7, Paul Walker, Vin Diesel, Michelle Rodriguez, Tyrese Gibson, Jordana Brewster, Ludacris, Lucas Black, Nathalie Kelly, Dwayne Johnson, Jason Statham ve hatta –arşiv görüntüler olarak da olsa- Gal Gadot ve Sung Kang ile serinin tüm oyuncularını tek bir filmde toplayıp üzerine de Nathalie Emmanuel, Kurt Russell, Tony Jaa ve Djimon Hounsou gibi yeni isimleri ekleyerek kadro açısından efsaneleşti. 190 milyon dolar bütçeli film toplamda 1,5 milyar dolar hasılat yaparak dünya çapında bu rakamı geçebilen 6 filmden biri olmayı başardı.</p>
<p><strong>Halil İbrahim Sağlam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/04/22/hizli-ve-ofkeli-8/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
