<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Didem Peker Başaran &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/author/didempeker/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 24 Feb 2021 13:31:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Kardan sarkaç, titreyen çark: Reis Çelik&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2021/02/24/kardan-sarkac-titreyen-cark-reis-celik/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2021/02/24/kardan-sarkac-titreyen-cark-reis-celik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2021 13:31:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[PORTRE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=16765</guid>

					<description><![CDATA[Ardahan’ın on dört yaşına kadar ağırladığı ilk koşu, kokusu birbirine karışan köylük ganimetlerin satıldığı geçimliğe, artakalan küsuratların yuvarladığı sinema biletlerine, çivisi çıkamayan çocukluğa çalar düdüğü. Sinemanın genzi yakmaya başladığı sabırsızlık yaşında, para üstlerinin kışkırttığı ilk zanlı, Yılmaz Güney’in Kargacı Halil’i olacak, varı yoğu başucunda biriktirmeye başlatacaktır. Gazeteci olma istemiyle, anne direncini kırarak 1974’de İstanbul’a; halasının [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ardahan’ın on dört yaşına kadar ağırladığı ilk koşu, kokusu birbirine karışan köylük ganimetlerin satıldığı geçimliğe, artakalan küsuratların yuvarladığı sinema biletlerine, çivisi çıkamayan çocukluğa çalar düdüğü. Sinemanın genzi yakmaya başladığı sabırsızlık yaşında, para üstlerinin kışkırttığı ilk zanlı, Yılmaz Güney’in Kargacı Halil’i olacak, varı yoğu başucunda biriktirmeye başlatacaktır. Gazeteci olma istemiyle, anne direncini kırarak 1974’de İstanbul’a; halasının yanına yetişir. Küçüktür anne gözünde; kar ışığından çamurlu Kuştepe gürültüsüne gitmek zahmetli bir iştir. İki yakanın, onca dalından birine tutturabilir mi kendini? Dört -beş yaş büyüğü amcasıyla, şubat uğultusuna aldırmadan hem de. Bavulu değil de, ıslanan sazını dert edindiği yol ve sora sora bulunan kapı numaralarıyla devraldığı ne varsa kavuşturarak. Cağaloğlu’nda serigrafçılık ve dışarıdan bitireceği lise müfredatı olarak ikiye böldüğü günlerin Halk müziği ataklarını ise Ruhi Su’nun dostlar korosunda dindirecektir. Kalıcı bu istenci çoğaltmaya ilk yöneliminde, İstanbul Belediye Konservatuarı’na başvurur yönetmen. Okulda ilgili bölümün olmaması, kulağına başka şeyler dinleterek yeni bir desteye verir elini; Türk Sanat Müziği’ne. 80 darbesine gelip on dokuz yaşına açıklayamadığı bir yıllık hapis sürecine değin ziyaretçi defteri pek de fena değildir. Peşrev’in üstünden ustaca atlayıp iç göstermeyen hayallere ayak uyduran girizgah, arşivdeki bu karanlığı belki de yalnızca kendine ayırır…Bir kenara; yırtıp yırtıp yapıştırarak. Uyuşuk saatleri bol, gözleri yumulu bir gençlik değildir ya, baş koyduğu. Sticker ve reklam baskılarını yaptığı Günaydın Gazetesi’ne ‘<em>Yöresel Şiir Akımı’</em> üzerine yazdığı ve elden yolladığı bir yazı sonrasında Ataol Behramoğlu, Aziz Nesin gibi pek çok ustanın dikkatini çekerek gazetede muhabir olmaya çağrılır. Uluslararası Ekonomi eğitimini de eklediği on yıl sürecek bu sayfa, politik yazıları ve ekonomi incelemeleriyle başlayıp aynı grubun ilk özel televizyon girişimi olan Video Gazete projesiyle ipi başka bir yere gerecektir. 1986’da Almanya başta olmak üzere Avrupa&#8217;daki Türk işçilerin özlemine körük bir programa başlar Çelik… Devamında yayın yönetmenliğini de üstleneceği Türkiye&#8217;den Selam adıyla paket bir televizyon yayına. Sırt sırta verdiği fotoğrafçılığın azap kaynaklarına eklemlendiği yerde belgesel çekmek için de gerekli gücü kendinde bulur. <em>Göçerler (1986), Likya&#8217;nın </em><em>Hikâyesi (1989), İşçiler Şirket Kurunca (1989), Burası da İstanbul Esenyurt (1990), Antep&#8217;in Bir Günü (1991)</em> gibi işlerin yanı sıra ilk Nazım Hikmet belgeseli onun elinden çıkar.</p>
<p><a href="https://www.uludagsozluk.com/k/sinop-cezaevi/">Sinop Cezaevi</a> ve <a href="https://www.uludagsozluk.com/k/ıstranca-dağları/">Istranca dağları</a>nda çektiği  altı bölümden oluşan <em>Nazım Hikmet Ziyaretçin Var (1992)</em> adlı belgesel, on yedi dakikaya sığdırılan sesli boy aynası gibidir; yüzümüzün sonradan daha da kızaracağı, ölçümüzü açığa veren bir ayna. Bu kısalara, altı yüz kadar reklam ve çok sayıda siyasal kampanya filmi eklerken hiç ayrılmadığı makinesinden görünenleri de on iki ayrı ülkede gezdirir. Turgut Özal’ın sarı kominist dediği ve tüm fikir ayrılıklarına karşın desteğini hep hissettiği Çelik, sergilerin özetlediği, belgeselin uzun vakitler vadedemediği yerde olup biteni büyütmeye karar verir; büyütüp kavga çıkarmaya, soluğunu yutmadan, lafı kesilmeden söyleyeceklerini uzatmaya hazırdır. 1996 yılında çektiği ilk uzun metrajı Işıklar Sönmesin’de, Yüzbaşı Murat (Tarık Tarcan) ve Gerilla Seydo (Berhan Şimşek)’nun Hakkari’nin karlı dağlarındaki karşılaşması üzerinden yüzleşme/yüzleştirmeyi odağına alır. Kürt sözcüğünün sarfında dahi temkin beklenen dönemin cesur işlerinden biri olduğu, bu minvaldeki diğer işlerin önünü açtığı rahatlıkla söylenebilir. Senaryo metninde fazla yahut noksan bulunan, teknik açıdan köşeye yatırılmaya çalışılan çatlakları şöyle dursun, kimlik kontrolü ve provokasyon durumuna tedbir amaçlı ekipler eşliğinde seyrine alınan, sadece dört kopyayla vizyona girmesine karşın boş seansı bulunmayan yapımın takdiri, uzunca bir zaman sonra elverdiği konu için dahi başlı başına yeterlidir. 10. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Adana_Alt%C4%B1n_Koza_Film_Festivali">Adana Altın Koza Film Festivali</a>’nden yönetmenine Bilge Olgaç Özel Ödülü getirirken 8. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ankara_Film_Festivali">Ankara Film Festivali</a> En İyi Özgün Müzik Ödülü (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Mazlum_%C3%87imen">Mazlum Çimen</a>), 33. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Antalya_Alt%C4%B1n_Portakal_Film_Festivali">Antalya Altın Portakal Film Festivali</a> Yılmaz Zafer Genç Yetenekler Onur Ödülü (<a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=%C5%9Eermin_Karaali&amp;action=edit&amp;redlink=1">Selmin Karaali</a>) ve 1995 <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Magazin_Gazetecileri_Derne%C4%9Fi">Magazin Gazetecileri Derneği</a>’nden gelen En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Berhan_%C5%9Eim%C5%9Fek">Berhan Şimşek</a>) ödülleriyle ağrısı biraz hafifler. İkinci film <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ho%C5%9F%C3%A7akal_Yar%C4%B1n_(film)">Hoşçakal Yarın</a>’la 12 Mart dönemini perdeye taşımak için 68’li yılları odağına alır…ABD ve pek çok Avrupa ülkesinde başlayan öğrenci gençliğin direnişi, işçilerle birleşerek başlattıkları eşitlik-hak ve özgürlük mücadelesinin ülkemizde de hız kazanmakta gecikmediği yılları. Başarıyla sonlanmasa da tüm çatışma ve pazarlıkların, baş koyulan bu özverili sürecin tasası herkesçe duyulmalıdır yönetmene göre. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın uğurdaki yakalanma, yargılanma ve infaz süreci üzerinden, avukatları Halit Çelenk’in <em>İdam Gecesi Anıları</em> kitabına bağlı kalarak yazar Hoşça kal Yarın’ı. Öyle ki 1146 sayfalık bir senaryonun kısaltılması, hangi kısımların odağa taşınacağı gibi kritik noktaların yanı sıra, konusal, sinemasal ve dönemsel açıdan tüm riski üstlenerek. Karşıt görüşlerin olumsuz söylemleri şöyle dursun, eksikliklerinde toplanan dönemin tanıklarınca yazılı ve görsel basında uzun süren tartışmaları da beraberinde getirecektir film. Çıkış koşullarını/toplumsal etmenleri yansıtmaması, işçi, köylü ve üniversite gençliğinin filmde yer almaması, sosyalizm vurgu ve perspektifinden arındırılmış bulunması, Gezmiş’in giderken dahi Marksist-Leninist olduğunu ünlüyor olmasına değinilmemesi gibi satırlar aranmış, bulunamamıştır. Çelik ise, tartışmalara açıklık getirmekte geç kalmaz. 12 Mart dönemine ilişkin bir film yapmak üzerine yola çıktığını, anti-emperyalist mücadelenin asıl odağı olduğunu, bunu Gezmiş ve arkadaşları üzerinden anlatarak kazımak istediğini; ancak filmin tek başına bir Deniz Gezmiş hikayesi olarak nitelenmemesi gerektiğini vurgular. Göğüslenen tek alan bu kadarla sınırlı değildir elbette. Dönemin kültür bakanı Fikri Sağlar&#8217;dan yapıma sağlanacak maddi desteğin hükümet değişikliği nedeniyle geri ödemeli kredi olarak biçim değiştirmesi, Eurimage&#8217;dan gördüğü 300.000 usd desteğin böyle bir proje için yetersiz kalışı gibi sebeplerle, çekimleri yapılamayan bazı olay ve gösterilerin yerine gerçek görüntülerden alıntılar kullanılır. Bayburt’ta çekilmesi planlanıp tehditler nedeniyle Uludağ’da tamamlanan ve hatta zorlukla sonuçlandırılan üniversite çekimleri de seyrine giderken dikkate alınmalıdır. Tuncel Kurtiz, Bülent Çolak, Berhan Şimşek, Mazlum Çimen baş oyunculuğunda, Uğur İçbak görüntü yönetimindeki yapım, filmin müziklerini de yapan Mazlum Çimen’e 9.Ankara Film Festivali’nden En İyi Özgün Müzik ödülünü kazandırarak yönetmenin filmografisindeki yerini alır. 2000 yılında Güllü’nün Yolculuğu isimli kısasını çekip sinemaya başlangıcı kabul ettiği İnat Hikayeleri(2003) için Tuncel Kurtiz’i iknaya hazırdır. İki yıl sonra gelen rıza ile -32 derecede 3000 metreye tırmanıp Çıldır gölü ve Ardahan’ın köylerinde, iki kişilik profesyonel ekibi dışında yöre halkı gibi dev bir kadroyu arkasına alarak koyulur işe. Bölge insanının özveriyle verdiği el, gücüne güç katarak bu kez tür olarak bir ilkin üstesinden gelir yönetmen. Kendi sesinin ilk çıktığı yere inmek için mevcut tohumları yeterli bularak, başarılı olur muydu/olmuş muydu kaygısından uzak ama kendine ait olana doğru; içeridekileri buyur ederek doğrulur. Ana metin haricinde bağlı kalınan bir senaryo olmaksızın; doğaçlama tekniğiyle, gerçekliği tüm biçimsel unsurların önünde tutarak anlatmak istediğine yoğunlaşır.</p>
<p>Hiçbir zaman ana sorunu olmamış <u>kalıplaşmış sinema estetiğiyle</u> de ‘inatlaşarak’ belki…Deneysel nitelenebilecek bir dizgede; sekizden fazla sansürü reddederek. At kızağı sahibi Daşo’nun kırmızı minübüsle girdiği hız mücadelesinden, Lades, Beş Kırık Çöp ve kaybetmeyen Cambaz Şaho’ya uzanan birbirine bağlı dört inat hikayesi izleriz filmde… Aşık atışmaları, Arif Sağ’dan duyulan Reis Çelik’in sazından çıkanlar, bir çay ocağından ya da donmuş Çıldır üzerinden perdeye yansır. 6. Strasbourg Belgesel Film Haftası’ndan Avrupa Sineması Destek Fonu (Alsace- Europe)  ödülüyle ayrılan yapım, inadına ayakta kalan insanlarla anlamını bulur. 2007’de Güneydoğu&#8217;da yaşayan Şivan (Haluk Piyes)’ın kendi köyünde başına gelenlerden ötürü Almanya&#8217;daki sığınma kamplarına gidişini anlatan Mülteci’yi çeker. Finlandiya&#8217;da karşılaştığı Güneydoğu&#8217;lu mülteci bir gencin hikayesinden etkilenen Çelik, yine gerçeklikten esinlenen filmin senaryosuna altı yıl çalışarak Almanya’daki bir mülteci kampına uyarlar. Çekimlerine Alman mülteci kamplarında başlanmasına karşın, filmin konusunun anlaşılması üzerine bürokratik engellere takılarak ufak bir kovulma yaşayan ekip, çareyi Kırklareli&#8217;nde bir göçmen kampı kurmakta bularak burada tamamlar. Belgeseli andıran planlar yine göze çarparken baş oyuncusu Haluk Piyes’in filmin sağduyusunu birebir yansıtan oyunculuğu yazık ki sesli karşılanmamıştır. Birkaç yıl sonra, doğaçlama çektiği İnat Hikayeleri(2003)’ nin yapım sürecini filmleştirmek ister yönetmen. Tuncel Kurtiz ve kendisinden oluşan belgesel türündeki iki kişilik ekip yine bir ilkin peşinde, zorlukların gamındadır özetle…Çıldır’ın üzerinde yapılan davullu zurnalı galanın bizdeki karşılığı ise, bir kopyayla vizyona girmek biçiminde olur. Yönetmenin baş yapıtı olarak gördüğüm tamamına yakını tek mekan çekimli Lal Gece(2012), iki aile arasında süregelen kan davasını sonlandırmak için on dört yaşındaki bir kız çocuğunun(Dilan Aksüt), kendisinden elli yaş büyük, babası kadar kocaman(!) bir adamla (İlyas Salman) evlendirilmesini konu edinir. Çocuk gelin teması, Atıf Yılmaz’ın 1990’da çektiği Berdel (ki burada çocuk yaşta gelin edilen kız evlat, senaryonun ana hattında değildir) filminden sonra ilk kez perdedir. Çelik, yine bir ilki, yine ikili bir perspektiften vermek üzere tek bir kurban olmadığı olgusu üzerine yoğunlaşacak, yaşanan trajediyi, eril-dişil hesaplaşması ötesine; sistemin sakatlığına zoomlayacaktır. Hikaye bu ya, amcasının ‘annen namusumuza leke sürüyor’ diktesiyle annesini öldürüp yaşlı bir adam olarak tahliye olduktan sonra yine aile meclisinden çıkana mecbur kılınan damat ve otururken ayakları yere değmeyen gelinin zifaf gecesi, her zaman beklendiği gibi gitmez. Arkada bekleyen meraklı ekip için kayıp var mıdır, varsa neyle doldurulur bilinmez ama yasalarla beslenen bir deliğe kadrajı böylesine sokmanın, üçüncü sayfaya konuk edip geçmekten fazlası olduğu kesindir.</p>
<p>Teknik altyapısının, diğer filmlerinden daha ince örüldüğü, metafor kullanımına en çok başvurduğu filmi olduğu da eklenmelidir. Şahmeran efsanesini damadın ağzından dinlemek isteyen gelin(cik) için masalın kahramanı, bolluk-bereket ve üremeyi temsilen evlenecek yaşta kızların çeyizine işlenen bir figür değil, yalnızca korku duyduğu pullu mu pullu bir yılandır misal. Yanı sıra, kırmızı kurdelelerle süslenmiş atlar, gelinin kırmızı rujla büyüttüğü ağzı, ojeyle renklendirdiği parmakları , gayret kuşağı, kırmızı tülden duvağı, gül ve çeyiz bohçası gibi namusu temizleyen kan renginden çıkışla kırmızıya atfedilen ahlak ve namus yükünü sadece kadına ayıran anlayışı ustaca yerleştirir filme. Çıldır’ın Aşık Şenlik beldesinde çekilen Lal Gece’de, zaman-mekan vurgusu, açılışındaki düğün sahnesi dışında herhangi bir müzik kullanımı gözlenmezken görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin hakkı teslim edilmelidir. Kamerayı sabitlediği planlarda dışarıya, uzun tuttuğu yakın planlarda içeriye alıp duvağın içinden bakanı biz yaparak odaya dahil eder. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/19._Alt%C4%B1n_Koza_Film_Festivali">19. Altın Koza Film Festivali</a> en iyi erkek oyuncu(İlyas Salman) ve izleyici jüri ödülü, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/45._Sinema_Yazarlar%C4%B1_Derne%C4%9Fi_%C3%96d%C3%BClleri">45. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri</a> umut veren oyuncu ödülü (Dilan Aksüt), 62. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Berlin_Uluslararas%C4%B1_Film_Festivali">Berlin Uluslararası Film Festivali</a> <em>&#8220;Generation 14plus&#8221;</em> bölümü Kristal Ayı ödülü, <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Br%C3%BCksel_Uluslararas%C4%B1_Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1z_Film_Festivali&amp;action=edit&amp;redlink=1">Brüksel Uluslararası Bağımsız Film Festivali</a> En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülü, <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Fransa_Ulusal_M%C3%BCzeler_Birli%C4%9Fi&amp;action=edit&amp;redlink=1">Fransa Ulusal Müzeler Birliği</a> &#8220;Coup de Coeur du Musee&#8221; ödülü, 25. <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Panorama_Avrupa_Filmleri_Festivali&amp;action=edit&amp;redlink=1">Panorama Avrupa Filmleri Festivali</a> Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/FIPRESCI">FIPRESCI</a>) ve seyirci ödülü, Arjantin <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Mar_del_Plata_Film_Festivali&amp;action=edit&amp;redlink=1">Mar del Plata Film Festivali</a> En İyi Yönetmen ödülü, <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Asya_Pasifik_Film_%C3%96d%C3%BClleri&amp;action=edit&amp;redlink=1">Asya Pasifik Film Ödülleri</a> En İyi Senaryo ödülü, Kopenhag <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Buster_Film_Festivali&amp;action=edit&amp;redlink=1">Buster Film Festivali</a> özel mansiyon gibi yılı çok sayıda ödülle kapatan filmden, el bırakmayan bir fotoğraf kalır… Gelenek olarak yerdeki çay tabağını kırması beklenen kız çocuğunun, yere değmeyen ayakları. Tam bir yıl sonra, İlksen Başarır, Barış Pirhasan, Ezel Akay, Sırrı Süreyya Önder, Hüseyin Karabey, Aydın Bulut, Vedat Özdemir, Mehmet İlker Altınay ve Grup Yorum&#8217;un yer aldığı ortak bir projede; her yönetmenin 10 dakikalık kısasıyla var edeceği <em>F Tipi Film’</em> de yer alır. 2000’lerin sonunda yirmi hapishanede gerçekleştirilen hayata döndürme operasyonlarını, kendi kalemleri ve Civan Canova, Erkan Can, Fırat Tanış, Serkan Keskin, Tansu Biçer, Gizem Soysaldı, Bülent Emrah Parlak gibi oyuncularla güçlendirdikleri filmde C-4 bölümünü çeken yönetmen, bir sonraki filmi için çalışmalara başlar. Savaş muhabirliği döneminde küçük bir öykü olarak not aldığı, Amerika’nın Bağdat’ı işgalini konu edinen Orkestra’da Batı’nın Doğu’yu niye anlamak istemediğini Kerbela Çölü üzerinden anlatmak ister. Film, Berlin senfoni orkestrasının,  Bağdat bombalandığı sırada uçaktan mecburi iniş yaparak Kerbala üzerinden kaçırılma hikayesini temel alan yüksek bütçeli bir projedir. Ciwan Perver’in de tır şoförünü oynayacağı yapım, Erbil’de hazırlıklar yapıldığı ve <em>Asya Pasifik Ödülleri Proje Geliştirme Bölümü’</em>nden hak kazandığı 25,000 USD lik fona karşın bölgedeki terör saldırıları nedeniyle yarım kalmıştır. Üretken kabuğun kendini yenilemesi iç kuralıyla, Ardahan’daki Türkçe öğretmeni yazar Dursun Akçam’a verdiği sözü hatırlamakta geç kalmaz yönetmen… Onun öykülerinden biri olan Ölü Ekmeği’nin çalışmalarını sekiz yıllık bir arayla başlatır. Çekimleri Gürcistan ve Ardahan’da tamamlanan 60’lı yıllarda geçen film, köyün söz ustası Âşık Ziyeddin’le, yanından çırak olarak yetiştirmek istediği Mustafa’nın kader, yokluk ve din sıkışması üçlemindeki hikayesi üzerine kuruludur. Aşkı kaybeden toplumu temel aldığı bu anlatı da, Çıldır ve kadrajındaki kış manzarasından yine vazgeçmediği; çileli bir süreç olarak nitelediği, dertlerden kaçamayan bir Reis Çelik klasiğidir. 32. Tokyo Film Festivali’nde ana yarışmaya seçilen ve Bulgaristan’da 28.’si düzenlenen Love Is Folly Film Festivali’nde Eleştirmenler Ödülü alan Ölü Ekmeği (Aşıq), kapanın ucuna sıkışan aşkı 102 dakikaya başarıyla sığdırır. Özetle, kalıplaşmış ve kaidelerden uzak bir sinema anlayışıyla, hafızada taze kalmasını istediği gerçek anlatıların peşindedir yönetmen. Kendimize ait olanı yakınına, düşünce ve inanç özgürlüğünün önünde duran her şeyi uzağına alan tavizsiz bir sanat anlayışını benimseyerek, belgesel sinemadaki duyumu beyazperdeye taşır. Senaryoya bağlı kalmaksızın; doğu açmazından, iyi kıvrılmamış batılı paçalarımıza değin, sorgulama ve yüzleşmeyi temeline alan konuları, doğaçlamaya açık ve kitabi anlatımı reddeden biçimde kaleme alır. Oyuncuyu özgür bırakmak, hikayenin gerektirdiği rakıma çıkmak, hakikati makaslamadan anlatma yolunda birincil adım gibidir. Zeki Demirkubuz ve pek çok yönetmen gibi Reis Çelik’in erkek egemen kalabalığında da ‘erkek aczinde daha vahim, ilginç ve düşkün’ bir yan bulması yatar. Anlatılarını karla kaplı beyaza ve büyüdüğü topraklara, zahmeti görmezden gelen bir özveriyle kavuştururken Mazlum Çimen’in besteleri de, davullu-zurnalı düğün ahalisi de özgürce yerini bulur.</p>
<p>Vefa ise, mesele ettiği tüm bu muhabbetin orjini hissini verir bende. Unutturmamayı dert edindiği günlerden birinde, İstiklal Caddesi’nde, yetmiş beş koltuktan oluşan gazozundan makarasına tekmil, şu küçük Yeşilçam Sineması’nı aynı Reis Çelik açmamış mıdır? İşte kendi sineması dahil buradaki mesaiyi arttırarak başlayacak olan kültürel bir devrimdir tam da bahsettiği, içten içe suç işleyen görsel ve işitsel iletişim araçlarının bu tohumları atmaktan vazgeçmesiyle; sanatla, edebiyatla başlayacak bir devrim…Beklemekten körkütük.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2021/02/24/kardan-sarkac-titreyen-cark-reis-celik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özgürlük ve kavgası: Fatih Akın&#8230;</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2020/01/23/ozgurluk-ve-kavgasi-fatih-akin/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2020/01/23/ozgurluk-ve-kavgasi-fatih-akin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jan 2020 20:54:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=14063</guid>

					<description><![CDATA[Birkaç yıllığına planlanan, dönüş için imkan buldukça zaman sınırı koymaktan vazgeçilmemiş seferin, gelen vatandaşlık hakkıyla yerleşkeyi pasaporta sığdıracağı Hamburg plakalı ahvali, Curtis Mayfield fon desteğiyle yayılır. Öğretmen anne ve işçi babanın bambaşka bir hikayenin geçici bandındaki konukluğu, 1970’de abisi Cem Akın ve üç yıl sonrasında da kendisinin eklenmesiyle üç Almanca kanallı tv kutusu, yarım saat [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç yıllığına planlanan, dönüş için imkan buldukça zaman sınırı koymaktan vazgeçilmemiş seferin, gelen vatandaşlık hakkıyla yerleşkeyi pasaporta sığdıracağı Hamburg plakalı ahvali, Curtis Mayfield fon desteğiyle yayılır. Öğretmen anne ve işçi babanın bambaşka bir hikayenin geçici bandındaki konukluğu, 1970’de abisi Cem Akın ve üç yıl sonrasında da kendisinin eklenmesiyle üç Almanca kanallı tv kutusu, yarım saat Türkçe yayınlı bir Köln radyosuyla pek çok noele tanık olur. Evdeki yasalar, Altona’nın boğumlarına tezat; kültürel kalıntıların özveriyle büyütüldüğü düzende; liseyi bitirene kadar Bruce Lee ve kuzen Hikmet’in 8 mm’lik projeksiyonuyla geçen çocukluksa çekişmesiz. Oyuncaklarla uyarlanan bir sürü film ve kurmaca öykülerine, altılarında katılan okuma-yazmayla, küçük defteri hayali yönetmen ve oyuncu isimleriyle dolmaya başlar. Kütüphane kartlarının Heinrich Theodor Böll, Günter Grass, Goethe ve Lessing’e sürdüğü yol, Roman Polanski’yi on yaşında anlamaya çalışan Akın’a gider. Eğitim konseyi, tek kişilik dev kadro anne sağduyusuyla tamamlanırken, çalışma disiplini babaya şükranla kaplı bir sistemi sıkı sıkıya tutacak; forklift kullanmadan, paketçilik yapmadan geçen tatil, kuşkuyla geçecektir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-14064 " src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir.jpg" alt="" width="345" height="216" /></p>
<p>Okulla ve öğrenmekle sorun yaşamaksızın içi bozulmuş karnelerin dış yüzeyi görevi, yine deniz tutkunu babaya düşerek zamanın en iyi dergilerinden Bravo’nun verdiği afiş ve emektar posterler üzerinde gösterecektir marifetini. Kağıda yüklenen anlam, irili ufaklı parçalardan bakadursun, vazgeçmez…Altı sıfırlı belgenin Uluslararası Af Örgütü üyeliği ya da sokak etkinliklerindeki edimleri yuvarladığına inanarak. Dönemin Pazar günleri de bir folklör kursuna adanır misal; adımların kardeşçe karıştığı, duvarlarında Yılmaz Güney posterleri asılı bir halkevine. Uzaklık ayarı bozulup gözlük takacak kadar sonra, bulanıklaşmaya elverişli diğer parçaları da toplamaktan kaçınmaz. Lisedeki yüksek ateş,  bir yere ait olma isteğinde istikrarlı, gözüne kestirdiği ilk çete ‘’The Boys’’ ta kararlıdır. Tam da Hamburg’un en tehlikeli sokağında oturan Akın için, iki ayrı hayatı birleştirip kütüphane çıkışı başkaldıran diğer vesikayı giyinmek zor değildir. Sonrasını, suç potansiyeli sprey boyayla grafiti yapmaktan ibaret ama politik tavrında kararlı başka bir masum çeteye transferi takip eder. 90’ların ilkyardım programı, edilgen kimse bırakmayacak malzemelerle doludur özetle. Duvar yıkılmış, yabancı düşmanlığı tırmanmakta, Alman ulusal futbol takımı dünya şampiyonu olmuş derken, sinema çalışma saatini arttıracak ve okuldaki en iyi not çektiği kısa bir filmden gelecektir… <em>‘’Sınırlar”</em>. Okulun tiyatro kolundayken katıldığı deneysel bir oyunun ön gösteriminde yayınlanan fotoğrafları ise Studio Hamburg yapım şirketinin audition davetiyle asıl meselesi olan oyunculuğun esas adımı. Hemen sonra yardımcı roller ve televizyon dizilerinde edilgen mesaiyle geçen bu zaman eğilip birkaç şey ister kendisinden…Din derslerinde yazmaya başladığı senaryosu Kısa ve Acısız’ı, sınıfta kalma karşılığı tamamlayarak dinler onu. Adresini telefon rehberinden edindiği Wüste Film’in ofisine bıraktığı bu iş için şirkete sınırlı süre tanıyan bir sabırsızlıkla iki hafta sonra senaryosunu geri almaya gider Akın… Ralp Schwingel’in hararetli desteği ile tanışacağından ve yönetmen tezahüründen habersiz. Filmin ilk olarak kısasını çekmesini ister Schwingel, tek başına yürüttüğü bu otuz bin marklık yürütecin, küçük başyapıt olacağını öngörmüş gibi ister. Süreci, tüm inançsız eşrafa karşın lisenin bitirilmesi ve Hamburg Güzel Sanatlar Yüksekokulu’na kabul takip ederken 600 kişi arasından onamı <em>Son: Bitik Jens</em> isimli filmiyle alır. Kurt Cobain’in intiharı ve The Doors’un This is the End’ ine kulakta ayrılan sürenin hezimetiyle çektiği bu iş, okul kapısına yeni yangılar, çağrı pusulası gönderen tank taburuna uzunca bir bekleyiş paylaştırır…2005’in Ekim’inde konuk profesör olarak dersler vereceğini bilmediği bu okula.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-14065 size-full" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/im-juli-600x293-1.gif" alt="" width="600" height="293" /></p>
<p>Kısa ve Acısız’da varolan malzemeyi azaltmakta ilkin güçlük çekse de, hazırlık çalışması niteliğindeki Sensin(1995), 11 dakikanın hakkını aldığı ödüllerle verip Getürkt( 1996) adlı ikinci kısasına geçişin referansı olacak, eşi Monique ile tam da bu sıralardaki tanışıklığı, dolaylı katkıyı yanına koyacaktır. Yapım yılından çıkışla, Kısa ve Acısız (1998), Temmuz’da(1999), Solino(2001), Duvara Karşı (2003), İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek(2004), Yaşamın Kıyısında(2006), Soul Kitchien(2008), Cennetteki Çöplük (2012), The Cut(2013), Elveda Berlin(2015), Paramparça(2016), Altın Eldiven(2018) olmak üzere yönetimindeki filmografiye yaslanıp <em>sinemayla geçen aralıksız bir dolaşımdan</em> bahsetmek mümkündür. Kaldı ki takvimini ortak projelere de açmaktan kaçınmayan bir üretkenlikle… ‘’Adı Murat Kurnaz’’ ile katıldığı Almanya 09, Chinatown’la yer aldığı Seni Seviyorum New York(2007), Avrupa Vizyonları için çektiği Eski Kötücül Şarkılar’ın aralarında olduğu toplu projelere yakın durmuştur Akın. Göçmenliğin fonunda inşa edilen diasporik yapı sabit dursun, kimlik çıkarımındaki kestirme yolu milliyet sevgisinde bulanlara karşı, özgürleşmek için uzaklaşanları makaslayabildiği kadar makaslar(!)…Daha kötüsünü duymuş ya da gözlemiştir ihtimalle ancak dramın romantizminde değildir yönetmen.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-14066 " src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/raw_sibel-kekilli-o-sahneler-icin-harekete-gecti_778713430.jpg" alt="" width="598" height="299" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/raw_sibel-kekilli-o-sahneler-icin-harekete-gecti_778713430.jpg 620w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/raw_sibel-kekilli-o-sahneler-icin-harekete-gecti_778713430-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>Tekrarlara açık melankolizmin temel taşı aile çatlaklarını, yavaşlatıp yavaşlatıp ağır çekimde vermez. Hudutsuzluğun hizmetinde çok uluslu bir sürü hikaye, kurtuluş alarmına benzin alıp otoyolun bir yerinden ayrılır. Değişmesi gereken yeri burası değil midir, bunu dilemiştir ve yapar. Özgürlüğün de istila sürecinde uydurduğu birkaç yalan vardır elbet ki, tatbiki sonrasında hesap aynı sayıyı versin. Özetle kurtulacak kim varsa neşeyi bir süreliğine göklerde arayıp birkaç band kaydına çalışsın, dans etmek de hakkıdır…Kendi adaletini kendi kurmaya karar verene; vazgeçmeye mecbur edilene dek. Yukarıda geçirilen sürenin dolduğu, yine bir toplumsal eşitsizlik marşından, membağın cimriliğinden geledursun, yolda geçen süre bitmiştir. İnişlerin kabulü ve avuntular da, özenle finale taşınır. Tekdüze formda gitmeyen sineması, bariyerleri daha esnek hikayelerde de varlık gösterir. Arkadaşlığın, dostlukların stepne olduğu, aile kavramına karıştığı sıcaklığı yüksek filmlerin de hakkını verir. Kadınların daha güçlü, erkeklerin kaybetmeye eğilimli omuzları, aksanlı öğeler, köklerin düğün ve cenazeyi ağırlama davranışları gibi esaslar, yerli yerinde kısık tekrarlar olarak gözlenir. Aynı tarzda yürüyen işlerin ilgi çekiciliğini yitirdiği inancıyla, yeniyi deneyimleme konusunda istikrarlıdır yönetmen. Ön hazırlığı şart kılan; bir senaryo üzerine 6-7 yıl çalışabilen prensiple başlamasına karşın çekim sürecindeyken, yeni fikir ve değişimlere açık davranır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14067 size-full" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/53433f3469c9f0c5db01743743bbf095.jpg" alt="" width="541" height="338" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/53433f3469c9f0c5db01743743bbf095.jpg 541w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/53433f3469c9f0c5db01743743bbf095-300x187.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 541px) 100vw, 541px" /></p>
<p>Ana hattı yerinden oynatmaksızın, ışıkçının verdiği yeni bir fikirle oyuncunun diyaloglarla ilgili önerisini aynı değerde dikkate alır. Zira yaratım sürecinin montaj bittikten sonra dahi devam edebilecek bir yapıda olduğu yaklaşımıyla, her filmin ekleme ve düzeltmelere açıklığı bakidir Akın’a göre. Bu nedenledir ki, çekilen tüm filmlerin aslında tek bir film olduğu inancındadır. Teknik ekibinde devamlılık hakimken, hikaye çeşitliğinin biçimsel öğelere de yansıdığı, arka planda da yeni deneyimlere açıklığı gözlenir…İlk yapımlarda ağırlıklı kullanılan yakın plan çekimler, 2004 itibariyle yerini daha deniş açılara, karakterlerin gözleri olan uzun kadrajlara bırakacak, ışık kullanımından ses efektlerine değin, her yeni işi öncekinden farklı kılacaktır. Sinemanın boyutunu arttırdığına inandığını müzik kullanımı, yerküre panoramasındaki varlığını tek başına da savunabilecek güçtedir. Kulaklarıyla daha iyi gören hayaletleri rock, reggae, funk, soul gibi türlerin içinde gezdirip kapanışa değin tutarlılığıyla büyütür. Ustalık işini de yine Alexander Hacke ile çalıştığı Crossing the Bridge (İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek- 2004) ile 90 dakikaya taşırır. Oyuncu yönetimindeyse, güven bağı mühimdir yönetmen için. Bu noktada yakınlık derecesinin, dostluğun bir avantaj sağladığı kanısındadır kendi işlerinde. Sonuca giden yolda oyuncunun üzerinde yarattığı özgürlüğe itimat eden bir anlayışla emprovizasyona açıktır. Ürdün’de günler süren araştırmalardan Kanada’ya, Hamburg’un en iyi bildiği sokaklarından Roma’ya değin bütçenin sağladığı imkanla, diğer öğelerde var olan zenginlik, mekan seçimlerinde de izlenir. 2003’te Andreas Thie ve Klaus Maeck’le kurduğu kendi yapım şirketi Corazon International’ın da bu özgürlükteki payı atlanmamalı; isabetlere yakınlaştırıcı etkisinin hakkı verilmelidir. Ana kaynak ve oktavların taşıdığı benzerliklere karşın, metissage, underground ya da protest gibi tür etiketlerinin, sinemasını tam çevrelemediği fikriyle 12 uzun metraj filmin her birinin ayrı yerde durduğundan bahsedilebilir. Steven Sodeberg gibi bir tarzda sabitlenmeme tercihinde, hayata geçirdiği üçlemede dahil (Aşk-Duvara Karşı 2004, Ölüm-Yaşamın Kıyısında 2007), Şeytan- The Cut 2014) tutarlıdır…Tekrarlardan uzak, pahasına aldırmaksızın riski göğüsleyen kararlılıkta. Hamburglu yazar Heinz Stunk&#8217;un aynı isimli kitabından uyarladığı son filmi Altın Eldiven (The Golden Glove-2019)’le 70’li yıllarda Hamburg&#8217;da yaşayan ve kadınları vahşice öldüren seri katil Fritz Honka&#8217;nın gerçek hikayesini büyük bir ustalıkla perdeye taşır. II.Dünya Savaşı, herkese yetecek kadar fırlattığı karanlıkla yetinmeyip sönmeye yatkın tüm ciğerlere şehvetli(!) bir ölüm vaad edecektir; entarisi dışında sahiplik oranı sıfır olan düşkünlere tek sığınak bildikleri bir barda. Goldenen Handschuh’ te toplanan 60 yaş üzeri kadın müşterilerin vahametini hızla ölçüp evine davet eden Honka’nın onlara yaşattığı dehşet dolu anları sansürsüz kaydeden film, seyirciyi zorlayan resimlerine karşın yönetmenin en iyileri arasındadır. Oyunculuklar başta olmak üzere iç ve dış mekan detayları, makyaj tasarımı, zihin açan müzik kutusuyla bu kez realistik bir çöplüğün içine atar yönetmen.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14068 " src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/1016113_620x410.jpg" alt="" width="584" height="386" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/1016113_620x410.jpg 620w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2020/01/1016113_620x410-300x198.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 584px) 100vw, 584px" /></p>
<p>Jonas Dassler, Margarete Tiesel ve Katja Studt baş oyunculuğundaki film, uluslararası ödül dağılımında daha çok yer kaplayarak izleyene doğru biçimde ulaşması dışında kendisini savunuya kapatmalı, başyapıtları arasındaki yerini almalıdır. Film sayısını katlayan ödül tarihçesinden ise Metin Erksan’ın Susuz Yaz(1964)’ından kırk yıl sonra 54. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Berlin_Film_Festivali">Berlin Film Festivali</a>’nden gelen Altın Ayı, 75. Altın Küre Ödülleri&#8217;nde Yabancı Dilde En İyi Film seçilen Paramparça, 70.Cannes Film Festivali ile Diane Kruger’ın akıllara kazınan serinkanlılıktaki oyunculuğuna giden En İyi Kadın Oyuncu ödülü gibi daha geniş bir yüzölçümüne yayılanlar bellekte yerini korur. Kürk Mantolu Madonna uyarlamasından Marlene Dietrich’i anlatmak istediği yeni bir diziye, Yılmaz Güney’li bir western’den boks organizatörü Ahmet Öner’in hikayesine değin susturamadığı işlere yaklaştıkça, kullanılan kağıtlara geri dönülür…Çocukken anne babasına kızdığında lunaparktaki çarpışan arabalar bölümünde çalışmakla tehdit eden Akın’ı en iyi karşılayan birkaç Sezen Aksu cümlesine: ‘’<em>Küçük iktidar oyunlarından uzak, insanın kendini hep yapay hissettiği bir sahicilikte</em>’’.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2020/01/23/ozgurluk-ve-kavgasi-fatih-akin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç film, üç etek, üç taş</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2019/03/29/uc-film-uc-etek-uc-tas/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2019/03/29/uc-film-uc-etek-uc-tas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Mar 2019 18:55:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[KÖŞE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11938</guid>

					<description><![CDATA[Belmin Söylemez Fono Film Stüdyosu’nun kurgu masasında Bilge Olgaç’ı ağırladığı sıcak günlerden birindedir, çalışma isteğini kendi sesinden ilanı. &#160;Queens College (Londra) ‘daki eğitiminden aldıkları da, 80’li yılların sonuna yaklaşan takvim de yeni düzene hazırdır. Belmin Söylemez’in ertesi sabah başlayan asistanlık mesaisi, iki yıl Bilge Olgaç ve devamında Kutluğ Ataman’la geçecek bir çalışma dönemini, sonrasındaysa televizyon [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Belmin Söylemez</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Fono Film Stüdyosu’nun kurgu masasında Bilge Olgaç’ı
ağırladığı sıcak günlerden birindedir, çalışma isteğini kendi sesinden ilanı. &nbsp;Queens
College (Londra) ‘daki eğitiminden aldıkları da, 80’li yılların sonuna yaklaşan
takvim de yeni düzene hazırdır. Belmin Söylemez’in ertesi sabah başlayan
asistanlık mesaisi, iki yıl Bilge Olgaç ve devamında Kutluğ Ataman’la geçecek
bir çalışma dönemini, sonrasındaysa televizyon sektörüne yatay bir geçişi
getirecektir. Reklam yazarlığı, kast
sorumlusu, belgesel yönetimi, Hollanda ve Türkiye’de video klip yönetmenliği
gibi aktif olarak yer aldığı işlerin bazıları ARTE, SVT Sweden, YLE Finland,
SBS Australia gibi tv kanallarında yer bulurken, aktif olarak fotoğrafla ilgilenen
yönetmenin çalışmaları, Call Me Istanbul- ZKM Karlsruhe Almanya(2004), Serbest
Vuruş &#8211; 9. İstanbul Bienali Misafirperverlik Alanı(2005), İFSAK ve İtalyan
Kültür Derneği gibi galerilerde sergilenmiştir. Kadın fotoğrafçılardan oluşan “Kadınlar için
Kadınlar Tarafından” grubunun üyesi olarak platformun, sergi ve
organizasyonlarındaki etkin payı da atlanmamalıdır. <em>Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/biyik.html"><em>Bıyık</em></a><em>, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/34taxi.html"><em>34 Taxi</em></a><em>, Bugün İstanbul Ne Kadar
Güzel, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/buneguzeldemokrasi.html"><em>Bu Ne Güzel Demokrasi!</em></a><em> </em>olmak üzere beş belgesel ve <a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/uykuhali.html"><em>Uyku Hali</em></a><em>, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/zap.html"><em>Zap</em></a><em>!, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/dalgalar.html"><em>Dalgalar</em></a><em>, Pencereler, Hayatımın
Fotoğrafı, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/bilgeveogrencisi.html"><em>Bilge ve Öğrencisi</em></a> gibi kısa filmlerin sahipliğine 18 ödül
sığdıran Söylemez’in Haşmet Topaloğlu ile kurdukları FİLMBÜFE’de, salt yapımda değil,
tüm yaratım sürecinde tutturulan birlikteliği, mevzu bahis imecenin doğruluğuna
ve iyiliğine inandırır niteliktedir. İlk uzun metraj filmi Şimdiki Zaman(2012),
eş-iş-aile gibi makamları küskün bir ağırbaşlılıkla geride bırakmış ve yeniden
kuruluşu için Amerika kıta sahanlığını seçen Mina (Sanem Öge)’nın bir duvar
afişiyle başlayan umut verici dönemine açılıyor. Beyoğlu’nda fal bakarak
kazanmaya başladığı küsurlu rakamlar, döviz bürosunda hayal-hedef arası bir
kaydıraktan kayarken, devayı ağzından çıkacak birkaç cümlede bulan müşteriler
seanstan oldukça memnun bir vaziyette ayrılacaklardır; falcının kendi
kesitlerini dinlediklerinden habersiz. Yalnız onlar da değil…İşi edinmesinde köprü
olan ev arkadaşı Fazi (Şenay Aydın)’ nin hayalleri de memnundur, mekan sahibi
Tayfun (Ozan Bilen)’un nabzı da. Mina’nın hülyaları kendisiyle yetinirken
çevresine de istemsiz ve çabasız bir biçimde bulaşacaktır bu hayal-i merdivenin
basamağı. Onların ihtiyaç duydukları Mina’ya bürünmüş biçimde karşılarındadır
tek farkla. “<em>Gönülsüz uyandığımız
saatler, kendi üzerinden atlar mı bu denli istenmediğini bilse?</em> <em>İlerlemesi için istediği fidyenin
dinlendiren yalanlara batırılıp batırılıp çıkartılarak biriktiğini hatta”</em>&nbsp; gibi kimi soruları sakinlikle ortalayarak
seyri keyifli bir 110 dakikayı kavrar Şimdiki Zaman. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Müziklerini Cenker Kökten’in yaptığı film, 19. Adana Altın Koza Film Festivali’nden “Yılmaz Güney Ödülü”, Film-Yön Özel Ödülü ve SİYAD En İyi Film Ödülü (2012) gibi bir karşılamayla yılı tamamlarken; kurduğu dünyayla uyumlu, filmi destekleyen oyunculukları da sahici bir övgüyü hak eder. 31.İstanbul Film Festivali, <a href="http://www.sinematurk.com/festival/1852-ankara-film-festivali">24. Ankara Film Festivali </a>, <a href="http://www.sinematurk.com/festival/1878-frankfurt-film-festivali">13. Frankfurt Film Festivali </a>ile Sanem Öge’ye En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini getiren Şimdiki Zaman, yönetmenin devam edecek yeni projelerini takibe sevk eder. Ana hattında yine kadının olacağı biri İstanbul, diğeri Akdeniz kıyısında geçecek ve yine herkesi kendi kaotizmine ayıracak iki hikaye bekleten Belmin Söylemez’in seyirci hanesinde, kısa filmlerinden artan zaman için dondurulmuş sadakat paketleri tutulur. </p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="500" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/DwKqkffWwAMXTmk.jpg" alt="" class="wp-image-11939" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/DwKqkffWwAMXTmk.jpg 900w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/DwKqkffWwAMXTmk-300x167.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/DwKqkffWwAMXTmk-768x427.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/DwKqkffWwAMXTmk-696x387.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/DwKqkffWwAMXTmk-756x420.jpg 756w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px" /></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Deniz Akçay Katıksız</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlatmayı çok isteyeceği yeni bir hikayenin gelmesi için dilsiz ve inzivalı saatler dilediğimiz diğer sayfa Deniz Akçay Katıksız’ın. Yirmi yılı geçkin süredir devam eden senaryo yazarlığı, aile içi her şeyin duraksadığı karanlık bir dönemde alçak sesle başlar. On altı yaşında babasını kaybı sonrası, <em>Ayrılsak da Beraberiz</em> isimli 20 dakikalık bir diziyle , aldırdığı nefes ve kopartıp çıkarttığı gezinti açısından ciddi bir bağ kuracak ve dizinin yayınlanmadığı gün senaryo ekibine gönderdiği bir maille seyrin değişeceğinden habersiz kalem ekibine usulca ilerleyecektir. Serzenişli mail sonrası, Birol Güven ve kanalla iletişim, bölüm senaryosu yazımına değin taşınacak ve Ege Üniversitesi Tarih Bölümü’nde bulunamayan ruh, eğitim sayfasını aynı okulun sinema-televizyon bölümüne kaydıracaktır. İzmir hattında 2004’e kadar süren yarı yerleşik dönem, mezuniyet sonrası kalıcı işlerden gelen tezahüratla sonlanır. İstanbul nakli, yanında New York Film Academy’de yönetmenlik ve kurgu eğitimini getirecek, senaryosunu yazdığı dizileri arttırıp evlilik ve annelik gibi tüm seslendirmeleri dublajsız yapacak güç seviyesine de taşıyacaktır. Yarım Elma(2002), Hayat Bilgisi(2003), Büyük Yalan(2004), Şöhret(2005), Küçük Kadınlar(2008), Babam İçin(2011) gibi yapımların senaryolarını tarihçesine alıp İstanbullu Gelin dizisinin senaristliğini sürdüren Deniz Akçay Katıksız’ın televizyon makinesindeki temposu, ikinci uzun metraja giden yolları tıkamakta mıdır, beslemekte mi bilinmez ancak ilk sinema filmi Köksüz(2013)’ün bıraktığı hisle sonraki film için baskılar arttırılmalıdır.  Şöhret dizisinde tanıştığı Ahu Türkpençe, filmin senaryolaşma sürecinde oldukça teşvik edici bir güçte olmuştur; alarm kırılmadan yatıştırılıp sinyalleri usulca yere bırakılmalıdır. Zira uzunca yıllar kaleme almaktan kaçınılan Köksüz, kendi hikayesinden parçalar içeren kurgu ağırlıklı bir film olarak sesli bir itiraftır da bir kısmıyla. Babalarının kaybından sonra dinamikleri değişen üç çocuklu bir evin, iki kadını eksenine kurulu bir anne-kız hikayesidir. Evi büyük kızı Feride(Ahu Türkpençe)’ye baba rolünü teslim eden nevrotik anne Nurcan ( Lale Başar), baba makamının devrinden ürken ortancası İlker( Savaş Alp Başar) ve anne sevgisinde ısrarlı küçüğü Özge( Melis Ebeler) ile şiddetin darpsız ve anlatımına sakinlikle kalkışılmış ispatı büyüklüğündedir. </p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="750" height="422" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/55eb1126f018fbb8f8a8e357.jpg" alt="" class="wp-image-11941" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/55eb1126f018fbb8f8a8e357.jpg 750w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/55eb1126f018fbb8f8a8e357-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/55eb1126f018fbb8f8a8e357-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/55eb1126f018fbb8f8a8e357-746x420.jpg 746w" sizes="auto, (max-width: 750px) 100vw, 750px" /></figure>



<p class="wp-block-paragraph">İzmir’de tamamladığı filmin açık mekan çekimlerinde Çamdibi’nin Boşnak mahalleleri de, İnönü Caddesi’nin tekinsizliği de, Alsancak’ın karın ağrısı da ailenin 10 aylık sürecinde duyurulur. Evin büyük kızı ve anneyi göz göze bıraktığı finaliyle, sahiplenilen filmler içinde yerini alır. Müziklerini 123’ün yaptığı beş yüz bin bütçeli film, 32. İstanbul Film Festivali Radikal Gazetesi Halk Ödülü ve Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü, <a href="http://www.turkcewiki.org/wiki/20._Alt%C4%B1n_Koza_Film_Festivali">20. Altın Koza Film Festivali</a> En İyi Kadın Oyuncu Ahu Türkpençe&amp;Lale Başar, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü Melis Ebeler, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü Savaş Alp Başar ve Yılmaz Güney Ödülü, 47.SİYAD En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Lale Başar) Ödülü, <a href="http://www.turkcewiki.org/w/index.php?title=19._N%C3%BCrnberg_Film_Festivali&amp;action=edit&amp;redlink=1">19. Nürnberg Film Festivali</a> En İyi Film Ödülü, <a href="http://www.turkcewiki.org/w/index.php?title=Vesoul_Film_Festivali&amp;action=edit&amp;redlink=1">Vesoul Film Festivali</a> Jüri Özel Ödülü ve Genç İzleyici Ödülü gibi ödüllerle yılı tamamlarken 70’inci <a rel="noreferrer noopener" href="http://www.hurriyet.com.tr/haberleri/venedik-film-festivali" target="_blank">Venedik Film Festivali</a>’nde, “Venedik Günleri” bölümündeki gösteriminde 6 dakika alkışlanan filmin yıldız sayısı, notlarla biçilen değeri vb kritik sahasından biraz dışarıdaki iç not: Bir film daha! Cömert bir zamandan,  Latife Tekin’in unutma bahçesi gibi bir yerden misal; unuta unuta aşağıya indiğimiz; yine hakim olduğu bir evrenden.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ahu Öztürk</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Memur bir babanın kızı olarak soldaki talimi erken yaşlarda başlayan Ahu Öztürk’un kolunda da kalabalıkta çözülmesi makul, çetin bir dosya vardır ve fazla uzatmaz uygun hava boşluğunun tespitini. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü eğitimi sonrası, Mezopotamya Kültür merkezinde başlayan sinema çalışmalarıyla eteğindeki taşları dökecek düzlüğü bulur. Yüzölçümü geniş meydanın eli, Marmara Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü’nde yapılacak yüksek lisansa kadar uzanacak, bitirme tezi olarak çektiği kısa filmine, razı olmayacağı bir yetiye getirecektir. Belgesel yapımlarda çalıştığı dönem çekeceği, gözaltındaki cinsel saldırıyı konu edinen ilk belgeseli Sandık(2004), sadece yurtdışında gösterime soktuğu ve başından kurgusuna değin ağrılı geçen bir iş olarak kayıtlanır yönetmende. Sonrasında Ankara Sinema Derneği’nin 2007’de düzenlediği kısa film senaryo yarışmasında beş hikayeden biri olarak seçilen senaryosu, çekim koşullarının sağlanması şeklinde bir teşvik alınca ilk filmi olarak kabul ettiği Açık Yara hayata atılır. Ümit Ünal, Zeki Demirkubuz ve Önder Çakar seçkisinden çıkmanın kıymeti bir yana, hikayeyi sadeleştirmenin, bütünlüğü bozmadan yapılan elemenin önemini vurgulayan Demirkubuz’dan edindikleri diğer yana, babaya bakış ve babayla olan mesafeye dair olan kısası, 2011 yılında vizyona giren Kars Öyküleri içinde yerini alır. Bir yıl sonra iki kadın ev işçisi üzerine kurulu ilk uzun metrajı Toz Bezi için tekli yaşlarına iliştirdiği notları toplar…Unutmadan yazmaya çalıştığı otonom şükran, teyzesinedir! Bildikleri, doktrinler tarihinden fazlaca; meslek gramerleriyse sınıf farkını uygulamalı aldığı eski bir kavanozdadır. Kapağını tam da açtığı sırada, temizlik yaptığı evde iş kazası sonucu hayatını kaybeden Fatma Aldan için yakın çevresi ve meslek birliklerince düzenlenen eyleme tanıklığı, ‘’Toz bezi değiliz, insanız’’ yazılı pankartlar, içindeki hikayede daha koyu, suyla çıkmayan, yolunu da kolayca bulmayan bir yerde takılı kalır. Gösterişli bir mağduriyete dönüştürmemek, ajite etmemek adına gösterdiği özen, senaryoyu üç yıl bulan bir çalışmaya tabii tutar.  Anne ve ev işçiliği geçmişi olan teyzesinden esinle, iki kadını yazgısal aynılığı ile kişisel farklılıklarından yakaladığı, hem kadınlar arası iktidar, hem de yumuşatılması güç bir sistem hiyerarşisi üzerinden açılmaya olanaklı, zengin ama sade bir biçemle kurar hikayeyi.</p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="545" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/tozbezi.png" alt="" class="wp-image-11942" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/tozbezi.png 900w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/tozbezi-300x182.png 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/tozbezi-768x465.png 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/tozbezi-696x421.png 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/tozbezi-694x420.png 694w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px" /></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Nazan Kesal’ın&nbsp; ‘<em>filmografimde taçlanmış bir yerde duruyor’</em>
dediği filmin, Hatun karakterini kendisine teslimi de bir o kadar tuhaftır.
Filmin yapımcılarından Çiğdem Mater’in tweeterdan paylaştığı sinopsis üzerine
role talip olduğunu kendisine ileten Kesal, sonrasında rol için başınan beri
düşünülen kişinin kendisi olduğu bildirimini coşkuyla alır. Kısa süren bu
iade-i ziyaret sonrası dikkat diğer baş oyuncu Asiye Dinçsoy’ da toplanır. Öztürk’ün
söylemiyle, <em>tek bir başrolün üstlenicisi
iki kadın oyuncusu</em> Nazan Kesal ve Asiye Dinçsoy ile Serra Yılmaz, Mehmet
Özgür, Didem İnselel gibi ustalardan oluşan yardımcı kadrosunu alıp 40 günlük
bebeğiyle çekimler için kolları sıvar. Doğu’dan göç ederek İstanbul’un Gülsuyu
semtinde yerleşmiş, temizlik işçisi olarak çalışan ve tek hayali Moda’da ev
almak olan Hatun (Nazan Kesal)’ la, geçimi için ikiden fazla seçeneği
bulunmayan ve kocasının ortadan kaybolmasıyla tek başına vermeye çalıştığı
mücadelede yanıp sönen Nesrin(Asiye Dinçsoy)’ in durağında iki Kürt kadının
hikayesidir…Beş saniyeden fazla baktığında aynı olmadığı anlaşılan iki kadının.
Köprüde Buluşmalar’dan gelen CNC ödülü, Maltepe Belediyesi’nden gelen küçük
katkılar, Hamburg’tan bulunan fon, Indiegogo’dan tanınan imkanlarla, açılışını
Berlinale’de yapan Toz Bezi(2014) perdedir. 21. Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali
En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu (Nazan Kesal), 35. İstanbul Film Festivali En
İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu (Asiye Dinçsoy), 27. Ankara Film
Festivali En İyi Kadın Oyuncu (Asiye Dinçsoy) ve Mahmut Tali Öngören özel ödülü,
49. Siyad Türk Sineması Ödülleri Seyfi Teoman ilk film ödülü gibi övgüleri
anımsayarak usta hikayeleri için başımızı göğsümüze yaslayıp bekliyor,
cömertliği için yurtiçi panaromaya şükranla gidiyoruz (!) &nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2019/03/29/uc-film-uc-etek-uc-tas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nuri Bilge Ceylan’ın insan volkanı</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2019/02/05/nuri-bilge-ceylanin-insan-volkani/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2019/02/05/nuri-bilge-ceylanin-insan-volkani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Feb 2019 11:30:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11717</guid>

					<description><![CDATA[Bakırköy’le çevrelenmiş günlerden, taşınma kuvveti yüksek günlere geçmek için iki yıl yetmişti. Birkaç yıllık İstanbullu ’yken Ziraat Mühendisi babanın aklında, doğduğu yer için ayırdığı bir iyilik daha vardı; canlandırmak istediği ve tüm aileyi taşıyarak ileri fikirleriyle kolaylaştırabileceği hayatlar. Dolaylı olarak eklendiği 3000 nüfustan biri olarak gece-gündüzü artık Cüneyt Arkın olmaya elverişli hürriyet alanı Yenice’de yanıp [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bakırköy’le çevrelenmiş günlerden, taşınma kuvveti yüksek günlere geçmek için iki yıl yetmişti. Birkaç yıllık İstanbullu ’yken Ziraat Mühendisi babanın aklında, doğduğu yer için ayırdığı bir iyilik daha vardı; canlandırmak istediği ve tüm aileyi taşıyarak ileri fikirleriyle kolaylaştırabileceği hayatlar. Dolaylı olarak eklendiği 3000 nüfustan biri olarak gece-gündüzü artık Cüneyt Arkın olmaya elverişli hürriyet alanı Yenice’de yanıp sönecekti…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-11718" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original-1920x1280.jpg 1920w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2019/02/43908_barselona-turk-filmleri-festivalinde-nuri-bilge-ceylan-ruzgari_original.jpg 2000w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Çocukluğu çocuk gibi yaşamaya mani olmamış 9 yıl sonrasında ise kendisinden beş yaş büyük ablasının lise eğitimi, uzunca bir süre yerinden kımıldamayacak olan  Bakırköy, tecrübesini tekrarlayacaktı. Devlet okullarından gelen müfredat bir yana, 70’li yıllarda üst kat komşularının karanlık odayla ilgili  hediye ettiği bir kitapla; tab edilen fotoğraflarla başlayacaktı bildiklerimiz.</p>
<p>16 yaşın eğlenceyle açılan bir uğraşının, içeri indikçe inecek bir dehlize geçeceğini bir süre duyurmayacaktı. Tenha gibi görünse de 80’li takvim kalabalık geçecekti. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği, kayıttan öteye gidememiş, yurttaşlık bilincinin coşkuyla karşılandığı devre olarak devamlılık sağlayamadığı bir yerde duracak, ruhi mahkemeler masadaki en iyi eli açınca da… Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’nde ayıklananlar devamı hakkında konuşmaya Londra’ya gidecekti.</p>
<p>Zamanın bir kısmı, Yunan lokantası ve burger sektörüyle hizmet-ücret ilişkisini içine alırken bu emek-değer teorisinin nişanında olan sergiler ve filmler kalan zamanın tamamına sığacaktı. Londra’da kitapçının birinde eline aldığı ve sonrasında üzerinde 400 km’lik bir yürüyüş yapacağı yere kadar…</p>
<p>Himalayalar! Ancak Kathmandu’ da olmamış; Budist tapınağının tepesinde yapılan tüm mesaiye rağmen içten bir karşılamaya yeltenmemişti. Sonrası ülkeye dönüş ve sinemaya yapma kararının çıkacağı, en çok kitabın okunacağı, fikrin çoğaltılacağı geniş zamanın hikayesi askerlik yani Ankara günleri. Birlikler döneminin bıraktığı eşi benzeri olmayan yalnızlık bağışıyla, kitaplığının yüzde doksanını bu dönemde kuracaktır.</p>
<p>Lise dönemine sessiz bir sirayetle sokulan I.Bergman ve M.Antonioni için, Ankara ‘daki bir kitapevinden sinemayla ilgili tüm kitapları aldıran kusursuz azmettiriciler olarak bahsetmek yanlış olmaz. Geride bir şey bırakmamacasına yoklamalara eklenen onca karakter bir yana, Roman Polanski’nin otobiyografisinde bir uzunca bir süre bekler. Dönüşüm eğrisi, sinemacı olabileceği düşüncesine son bir tekrar alıp askerlik bitimi yeniden Londra’ya bükülene kadar. Günde üç film, algıya takılan yeni perdeler, yanılgı payı azalan sezgiler…</p>
<p><em>Belki de ilk sinema okulumdu </em>olarak nitelediği, altı ay süren sinematekli bu imtiyaz dönemi,  biraz ileride Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sürecek sinema eğitiminle birleşip yönetmene 35 mm lik bir kamera alacaktır. Okul arşivinin açılan kapılarına karşın, girizgahtan hızlıca ayrılmak diğer bir deyişle daha fazla vakit kaybetmemek için devam edilmeyen akademik kısım, çözünmüş ve kullanılabilir durumdadır ki ilk kısa filmi Koza için hiç yardım almadan ve kendi dahil iki kişilik bir ekiple çalışmaya başlayabilsin. 1995 yapımı, 20 dakikalık siyah-beyaz filmin Cannes Film Festivali’nde yarışma bölümüne seçilmesiyle fotoğraf dinlenme, sinema efor alanı olmayı üstlenecektir.</p>
<p>Düşünme süreci hiç durmayan ya da devam etmeliymişçesine kararsızlıkları olan, kesinlik ve emin olma durumuna uzak, gerçeğe yaklaşmakla ilintili bir şüpheciliğe yakın, akılcı bir ruh düzeninde durur yönetmen. Röportajlarda kullandığı <em>bilemiyorum</em> sözcüğünün altından, üstünden ve içinden geçme sıklığı gösterir ki, neredeyse hiçbir şeye sonuna kadar bağlanacak bir tutkusu, uzun süreli sabırları, kırılmayan inançları yoktur. 15 yıl dağcılık yapmış olmasına karşın zirveye 100 metre kala geriye dönme vaziyeti gibi hayal sürecindeki anlam,  işin içindeyken birdenbire anlamsızlaşıp yaşadığı değer düşüşü kaynaklı boşluğa/isteksizliğe bürünmüş bir halde bulunabilir.</p>
<p>Dışarıdan aldıklarına gelince, kent yaşamını, kalabalığın içinde hissedilen yalnızlığı seven yönetmen için İstanbul ve özellikle Beyoğlu açık farkla önlerdedir. The Times’a 2006 yılında verdiği bir ropörtajda <em>“Belki de dünyanın en melankolik insanı benimdir”</em> diyecek ve vizörünü nazikçe kasvetli hava sevgisine kaldıracaktır. Rus Edebiyatı’nı daha yakınına aldığı bilinen N.B Ceylan’ın, A.Çehov, D.Dimov, F. Dostoyevksi, Sait Faik gibi hatırına düğümlediği yazarları; Y. Ozu, I.Bergman, A.Kiarostami, D.Omirbaev, T. Ming-liang gibi başka türlü muhafaza ettiği yönetmenleri vardır.</p>
<p>Ana hattına, insanın yapısal yoksunlukları, zayıflıkları, örtülü şiddetini nasıl dindirdiği, hayret verici zenginlikleri, yüzleşme-ödeşme- suçluluk gibi karşılaşmamak için türlü özveri gösteren karanlık bölgeleri, iyi olmayan parçalarımızın açtığı çıkış yolları, ruhun makamla alışverişi gibi realistik alanları alarak sinemadaki evrensel dilin çeviriye çok da gereksinim duymayacağını kanıtlar… Şüphesiz sinemanın en zor bulduğu kısmı senaryo ve bitmeyen yaratım sürecini, kendi dahil yakın çevresinden gelen esinle başlatır. Sinemaya başladığı ilk yıllarda senaryo yazma konusunda sürekli bir eyleme geçememe durumu ve tereddütleri olan yönetmen Mayıs Sıkıntısı’na değin bitmiş bir senaryoyla çalışmaz. Çekim süreci dahil son ana kadar yeni fikirlere açık, yaratım süreci son ana kadar devam eden bir anlayışla, hikaye dışı her unsuru kurguda netleşeceği bir esneklikte tutar.</p>
<p>Bahsi geçen arayış ve süregelen enerjisi kısmında Abbas Kiarostami, Wong Kar-Wai ‘i sistem olarak kendisine yakın bularak sinemasının ilk yıllarını gerçeği açık etmek meselesine adayacaktır. Konuşurken rahatlıkla uzaklaşabileceğimiz doğrular, sessiz kaldığımız anlarda gizlenmesi zor bir yere yerleşir&#8230; Pürüzsüz(!) yüzümüzde toplanan jest ve mimiklerse gerçeklikten düşüp yalana sarılma konusunda o denli başarılı değildir. Tam da bu yüzden kısası dahil ilk altı film, gerçekliğin aktarımı ile ışık, mekan, az diyalog gibi ortada yüzen diğer unsurların yapay/kurgusal olması arasında bağa sıkı sıkıya itaat eder.</p>
<p>Yönetmenin gençlik takıntıları olarak nitelediği bu cevabı, tam anlamıyla ağzından ilk kaçıran belki de Bir Zamanlar Anadolu (2011) ’da olacaktır. Sokak dilinde diretmeyen, sarf alanını uzun diyaloglara açan bu filmle çoğalan sayfaları, yeni endişeleri olacaktır. Hemen hemen her filminde eşi Ebru Ceylan’la olan kurduğu senaryo ortaklığının yanı sıra, Cemil Kavukçu’nun Uzak (2002)’ ın senaryo çalışmalarındaki üç günlük katkısı, Üç Maymun(2008) kaleme alınırken Ercan Kesal’ın da eklenerek ilerlenmesi (ki E.Kesal’ın ilk senaryo ve oyunculuk deneyimi olacaktır), Ahlat Ağacı(2018) ’nda Akın Aksu’nun 80 sayfalık bir özetinin senaryo masasına giden yolu gösterir ki, bu kısımda iş birliğine yakın, tek başınalık aramayan bir yaklaşımdadır. Bazen ayrı ayrı yazıp sonradan çakıştırılan, bazen interaktif bir masada bütünlenen bir yöntemle buradaki çok sesliliğe karşı durmaz.</p>
<p>Olanağı dar koşullarla çekilen ilk iki filmden sonra tanıtım fotoğrafçılığı yaparak buradan kazandığı parayla sesli çekebilen bir kamera alan yönetmen, öncelerde başvurabildiği ses dublajı faslını geride bırakır. Birbirine bağlı sahnelerde yapılacak bir değişikliğin devamındakilerin önünü kapatmaması amaçlı çekimlerde kronolojiye bağlı kalmak, sahne planlarına sete gittiğinde karar vermek, yakın plan-sabit kamera kullanımı gibi benimsediği ilkeleriyle yürür. Çekimler tamamlanıp tek başına oturduğu kurgu masasına geçerken üç filme yetecek kadar seçenekle ayrıldığı, bir sahneyi üç günde çektiği gibi şöhretli bahisler, sonrasında kendisini evde tek başına ilan edilecek 15 günlük bir seferberliğe, 200 saati geçkin bir çalışmaya kapatır.</p>
<p>Sette işi olmayan kişilerin ağır ilerleyen çekim sürecinde sıkıntı frekansını duyan yönetmen için az insan prensibi hemen hemen her filminde uygulamadadır. Öyle ki, ekiptekilerin kişilikleri, yeteneklerinin önüne geçebilir söz konusu uzun soluklu bir çalışmanın içinde yer almak olunca. Az ekiple, az ışık kullanıyor gibi görülse de, bir gecede 150 kw ışığın vinçler üzerinde yükseltilerek kullanıldığı not düşülmelidir. Yine de pek çok yönetmenin aksine hava koşulları, mekan, dekor/obje kullanımları, senaryoda eklenti ve eksiltmeler gibi hikaye dışı unsurlar yerinden oynatılabilir katalizörlerdir sinemasında.</p>
<p>Bir mekandan etkilenip hikayeyi bunun üzerine kurduğu ya da mühim bir esin aldığı söylenemez yönetmenin. Sette zamanın ve dolayısıyla emeğin büyük dilimine gelindiğinde, oyuncuları mühim birer yüklenicidir. 90’lı yıllarda aile bireyleri ve amatör oyuncularla ilerlemekten kaçınmayan tutumu, dördüncü uzun metrajı İklimler(2006) itibariyle değerlendirme alanını genişletecek; kalıplara yatkınlık, kötü bir diyaloğu parlatıp iyileştirme gibi risk olarak nitelenebilecek yönler bulmasına karşın; diyalog ezberleri, tutkuları, yüz liflerinin hız/saniye oranı, adaptasyon ve tekrar yapma güçleri  gibi nedenlerle profesyonel oyuncularla çalışma dönemini açacaktır.</p>
<p>Masa başında yapılan okuma provalarından, setin atmosferine girilmemesi kaynaklı memnuniyetsiz olarak ayrılmak , doğaçlamaya verdiği imtiyazın oyuncunun yeteneğiyle ilintisi gibi sabitleri vardır. İstediği oyunu alabilmek için durum neyi gerektiriyorsa sakınca görmeksizin ilerleyen yönetmen, bazen asılsız-yürüteç bir övgü, bazen sahici bir suskunluk sergileyerek karavan hakimiyetinde netice odaklı davranır. Söz gelimi erkek çoğunluğuna dair ise; kanıksanmış bir muğlaklığı yerinden oynatmadan aynen nakletmeye kurulu form için, erkek mühim bir olanaktır; tüm düğmeleri söz konusu mekanizmaya yardımcı, konuşup sökülmeye elverişli.</p>
<p>Gerçeklikten uzaklaşmayı reddeden yönetmenin, dahili ve harici kadın hakları sorununu etabından ayırmaksızın, karşılaşmayı erkek bedeninde oynatması formaların yırtılmaya yatkınlığındandır. Müzik ve ses yönetimi, başında zevkle bulunduğu; bıkkınlık hissini bir sivrisinek sesinden bulaştırabileceği gibi bir sonatın yavaşlatılmış versiyonuyla da azaltabileceği başka bir egemenlik alanıdır. Sonrasında sevmeme ya da kullanmak zorunda hissetme ihtimaline, müzik tarihinin uygun olanı sunacak zenginliğini ekleyince, yaklaşık iki ay sürecek başka bir işi daha üstlenir. İtalyan besteci Domenico Scarlatti&#8217; den Neşet Ertaş’a, W.A.Mozart’tan Ali Kayacı klarnetine değin seyircinin duymasını istediği, yerleştirme sürecinde tek tek ele aldığı tüm müzik ve ses kayıtları, yaratmak istediği yuvarı özenle sahiplenir.</p>
<p>Reklam yapmaktan utanan; Eurimages gibi kaynakların peşine düşmeye üşengeçlikle bakan pazarlama eksikli tarafına karşın,  bir sonraki filmin koşullarını iyileştirecek kadar bir kazançtan söz edilebilir. Yurtiçi seyirci sayısını yukarı çekmek adına gala yapmak dahil herhangi bir aksiyon almayan yönetmen, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapmama hakkını her zaman saklı tutar. Yanı sıra bugüne kadar Cannes, Berlin, Venedik gibi festivallere seçilmiş olma ve bu festivallerden ödülle ayrılma durumunun var ettiği etiketin filmin yurtdışı pazarlamasında yarattığı etki otonomdur. Özetle, <em>sevmediği ortamlarda bulunmama özgürlüğü her platformda en büyük lüksüdür </em>kendi deyimiyle&#8230;</p>
<p>Tanınma alanını genişletmek ve dünya sinema çevrelerindeki etkiyi de arttırmak açısından yıllar içinde ödülün olumlu eklentisi olduğu fikrini benimser ancak bir işin niteliğinden çok, etiket kısmıyla ilgilenen bir dünya algısında bu böyledir Ceylan için. Asıl mesele olan sinemadan uzaklaşmamakta ısrarlı; ödül sistemi gibi görkemi ve yayılmacı etkisi büyük diğer işler için &#8211;<em>bir oyun gibi görmek ve fazla anlam yüklememek lazım- </em>kanısındadır.</p>
<p>Teknik ekibinde sadece kendisi ve asistanı Sadık İncesu’nun yer aldığı, Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması&#8217;na davet edilen ilk kısa Türk filmi Koza (1995), yine iki kişiyle çektiği, ablası Emine Ceylan’ın bir öyküsünden hareketle A.Çehov’dan alıntılara yer açarak çektiği ilk uzun metrajı Kasaba (1997), en otobiyografiği Uzak (2002), görüntü yönetimini Gökhan Tiryaki’ ye teslim ettiği ilk filmi İklimler (2006), Platon ve Nietzsche’yle kurtuluş ihtimalinin doğduğu ilk film Üç Maymun(2008), sonrasında <em>**gerçeğin kişinin razı olmaması gereken şey olduğu</em>-nu uzun uzun anlatmaya profesyonelleriyle giden diğer ilkleri Bir Zamanlar Anadolu’da(2011), Kış Uykusu(2014), Ahlat Ağacı (2018)…</p>
<p>Geride kalan 23 yıl ve daha fazlasını kaplayan fotoğrafçılığın parmağı olan bittikten sonra pek de izlemediği sekiz filmden, son yapımı çekip uzaklaşmalı. Ahlat Ağacı, üniversite mezuniyeti sonrası yaşadığı kasabaya geri dönen bir gencin, babası başta olmak üzere kendisini çevreleyen tüm değerleri karşısına alarak başlattığı varlık ispatı üzerine kuruludur. Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve filmdeki imam rolüyle izlediğimiz aynı zamanda yönetmenin akrabası olan Akın Aksu birliğinde, bir yıla yakın bir sürede senaryo halini alan filmin pratiği Aksu’nun babasına ait dokular taşıyan İdris’in biyopsisi çıkışlıdır.</p>
<p>Öğretmenlik ataması için gereken başarı skalasından uzakta, köklerini koparıp atmak isteyen hırçınlıkta ve basıma hazır romanı Ahlat Ağacı’nın kurtarıcı gücüne inanmakta olan Sinan (Doğu Demirkol) film süresince, hayatının kalan kısmı için bir kumar çeşidini uygun bulan baba İdris (Murat Cemcir), hissiyatını televizyon ekranına yapıştıran anne Asuman (Bennu Yıldırımlar) ve civardaki yabancılar yardımıyla kendisine hazırlandığı yere sarkıtılır… Soldan sağa kuyuya, kitabına, anne kanadına, babayı imhaya. Aile bireyleri dışında, bölgenin şöhretli yazarı, köyün anti-reformist genç imamı, kasaba bürokratları, imdat kolu kırık kum tüccarı, imkan kılınmamış eski aşkı ve ataması gerçekleşmediği için polis olan okul arkadaşıyla açtığı uzun sohbetlerse, Sinan reddi miras yaptıkça sayfasını öfkeye batırır. Öte yandan bu silahsız eylemin odağı babasıyla arasındaki mesafe, İdris’in oğlunun kitap bastırmak için ayırdığı paranın sadece 3/7’ ünü çalıp müptezel sargısı at yarışı kuponlarına yatırmasıyla, kitap bastırma gayesi için onun iktidarını yaşattığı belki de tek varlık olan köpeğini satması kadardır.</p>
<p>Dahası, oğul Sinan’ın babası tarafından eksiltildiği düşünülen cebindeki o paranın da, dede Recep’in antik nitelikteki eşyalarını habersizce satarak edinildiğinde toplanır. Dede-baba ve oğul gerçekliği seyreltilmeden birbirinin izdüşümü olarak yerleştirilir filme. Plana maddesel algı ve dışavurumunun geçmiş -günümüz açısından değerlendirmesini aldığında ise, bu benzerlik tam tersine dönüşür. İdris, gençlik yıllarını kasabada öğretmenlik yaparak gözden çıkarırken derebeyi baba, yüksek bürokratlar(!) ve vefayı kalıp olarak ezberlemiş eşin yeri, başka bir şeyle dolacaktır: Bilgelik! At yarışlarına yazdığı kurtuluş planının o dünyada oyalanırken ki bir uğraştan başka şey olmadığını da bilmektedir. Bırakmıştır; pasaportunu alma çabası, sulu tarıma geçmek, sorumluluk saydığımız tüm vazifeler dünyadadır…</p>
<p>İdris, pişkin değil; herkesi ve her şeyi kabul edip seyre geçmiş, kayıtsızlığından bilgelik sızan, ölüp yeniden doğandır. Nihilizmin bayrağı, öğrendiklerine eklenince babanın idealar alemi, oğulun cebindekine uzanmakta herhangi bir çekince görmez, kağıda basılı hiçbir mevzunun önemi yoktur “Ahlat Ağacı” dışında. Lakin oğul için aynı şey geçerli değildir. Sinan, varoluşunu ispat için matbaaya, düşünebilmek için şehir hayatına, teşekkür için hediyeye, aşk için paraya ihtiyaç duyan alemin diğer tarafıdır; dünyaya geldiğinden beri saf değiştirmeden buradadır… Bugünde ve bu takvimdedir. Benzer bir durumdan emekli imam dede ve köyün genç imamı için de bahsedilebilir.</p>
<p>Dedenin karşılıksız iyilik üzerine kurulu inanç kanalı, köyün genç imamı Veysel’de çekmemektedir. Veysel, mesleğini sofizmle beslemiş;  gözlerini hilenin sempatikliğinden, ellerini son kavimden almış yepyeni bir neslin asil üyesidir. Eski ve yeni insanın gündelik borç farklarındaki kasisler bir yana, Sinan yazgı tarihine çalıştığı salonda günde 20 km yürüyedursun onamı bir çocukluk fotoğrafından alamıştır. Zenginliğine Rus Edebiyatı’nda bekleyen Dimitri Karamazov müşfikliğinin(!), Tarkovsky’le olan vizör kardeşliğinin, tek bir doğru olmadığı vurgusuyla yürüyen Doğu Felsefesi’nin karıştığı film, kuramsal ve psikanalitik çözümlemelere elveren diliyle Sinan’a 188 dakika tanır; Jacques Lacan’ın oedipus kompleksi yaklaşımındaki, annenin arzu nesnesi olamamakla başlayan ve baba karşısında güçsüzlüğünü fark edip onunla özdeşim kurarak gerçekleştireceği evrimi için tam 188 dakika.</p>
<p>Ve çözülme karla gelir; sanki görüş alanını temizleyip kabule imkan için rengini açmıştır yerin. Asker dönüşü ayrı ayrı yaptığı anne-baba ziyaretinde sorduğu hatırlar arasında matbaa basımı varlık ispatı da yer alır. Annesinden gelen cevap, miyokartta hafif bir yırtılma ile işitilmeyen ıslığına bağımsızlık marşını dolarken babanın cevabını kendi eliyle bir gazete kupüründen alır. Onun biçtiği değer, anlamak-onamak- sevip yüceltmeyi saklamaktan ötededir. Sinan, baba cüzdanından çıkan sahiplenici bu takdirnameyi içinde çerçeveletip asarken baba bu barışmanın şerefine Sinan’ı rüyasına alıp kuyuda kendisini asmış biçimde öldürür. Tıpkı Sinan’ın sanrısına alıp intiharına tanık olduğu babasını rüyasında yeniden doğurduğu gibi. Kendisiyle ve sahip olduklarıyla barıştıktan, sahip olamayacaklarını kabulünden sonraki sayfada babasının müptezel diğer bir sargısını sırtlanır…Yardım etme isteği içinde iner kuyuya ve ilk kez gönülden. Ki kökünden çıkacak su da dedesinin makberine dökülebilsin, bu kez İdris’in baba Recep için verdiği uygun bir saatte.</p>
<p>Karakterleri hikayenin bütünlüğü içinde de, ayrı olarak da uzun uzun düşünebileceğimiz bir zemin hazırlayan yönetmen, bu özerk bölgeyi kurarken kuşkusuz en mühim dayanağı filmin diyalogları olarak belirlemiştir. Uzun tiradlar, kitabi sohbetler ve eklektik çatışmaların içinde toplandığı bu diyaloglar, her ne kadar olumsuz söylemleri kendine çevirebilecek nitelikte tehlikeli bir uzunluk içerse de, acele edilmeksizin kendi yatay zamanında yürütüldüğü ve oyuncuların ölçüleriyle uyumlandırıldıkları açıktır. Bu sayededir ki şahibe yaratan bu konuşmalar, karakterlerin benzine dağıtılan J.S.Bach’ın üç farklı Passacaglia an Fugue pasajıyla aynı notada olabilsin, kuyu-kış-çamur seslerini birbirilerinin üstüne çırparak kısalabilsin.</p>
<p>Türkiye, Fransa, Almanya, Bulgaristan ortak yapımı sekizinci uzun metrajın, üzerinde uzun süre kalmaya değer oyunculukları bir Nuri Bilge Ceylan klasiği olsa da hala şaşırtabilmektedir. Kadronun tamamının doğasında büyüyen performans toplamı bir yana, Murat Cemcir ve Doğu Demirkol’ un muhafaza ettiği sahiciliğin feri yüksektir. Çanakkale merkez, Çan, Torhasan ve Asmalı Köyü’nde dört ayda tamamladığı çekimlerde, bir planı yüzlerce alternatifiyle kayıtlayan yönetmenin titizliği, kurgu masasında da devam edecektir. Etki gücü yüksek görüntülerini İklimler (2006) itibariyle birlikte çalıştığı Gökhan Tiryaki’ye (ki en kalıcı fotoğrafını eski aşk Hatice (Hazar Ergüçlü) ’yle yüzleştiği ağaç altına sakladığına büyük bir koro eşlik edebilir), ritme denklik sağlayan ses yönetimini Andreas Mücke Niesytka’ya bıraktığı film, bugüne değin göğüslediği 66 ödül ve 71. Cannes film festivalinde 15 dakika ayakta alkışlanmasının etkisinde kalmaksızın Ceylan’ın en iyi işleri arasında yerini alır…Eksik ya da fazla bulunan iyileştirme önerilerinin, bir yıl süren değerlendirmeler sonucu elimine edildiği göz ardı edilmeksizin -var edilen en iyi işler içinde-. Görünen odur ki; afiş ve lobileriyle dindirmeye çalıştığı fotoğrafçılık, devamsızlığına rağmen sinemaya ettiği iyiliğin karşılığını almaktadır. Evindeki Çehov’ları, kalabalıkta genişleyen caddeleri, yeniden doğma ihtimaliyle azalmaktan sakınmayan karakterleri, ateş düşüren kontrastları, görünenin muazzam tasviri ve görünmeyenin küresel resmiyle gösterir ki, evrensel dilde insan volkanı aynıdır…Hatta dışarıdan daha güzel. G.Deleuze ’ nin dediği gibi “<em>Sinema yapan bizler değiliz: Kötü bir film izler gibi bize bakan, dünyanın kendisi”.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Söyleşiler Nuri Bilge Ceylan, Mehmet Eryılmaz Norgunk Yayıncılık, 2012</p>
<p>**Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken, Graeme Gilloch, Craig Hammond, Metis Yayınları 2017</p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2019/02/05/nuri-bilge-ceylanin-insan-volkani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Turgul’un doğu ekspresi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/10/28/yavuz-turgulun-dogu-ekspresi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/10/28/yavuz-turgulun-dogu-ekspresi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Oct 2018 05:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[cinedergi]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Turgul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=11115</guid>

					<description><![CDATA[Yirmili yaşlarına Nişantaşı’nda yetişen; hep de İstanbul açıkken bültende… Şüphesiz bir dil çevirisi düşer payına insanın, ölgün ne varsa bir saatinde gelir ihyasını almaya. Manşette, hayalci bir çocukluk ve boyları uzayıp çıktığı bulutlar bini aşınca tek tek egemenliğini ilan edecek bir sürü hikaye. Liseye kadar zapt edilebilmiş bu düzlük, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’ nde eğitim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmili yaşlarına Nişantaşı’nda yetişen; hep de İstanbul açıkken bültende… Şüphesiz bir dil çevirisi düşer payına insanın, ölgün ne varsa bir saatinde gelir ihyasını almaya.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-11116" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/img_1935_0-1920x1280.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Manşette, hayalci bir çocukluk ve boyları uzayıp çıktığı bulutlar bini aşınca tek tek egemenliğini ilan edecek bir sürü hikaye. Liseye kadar zapt edilebilmiş bu düzlük, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’ nde eğitim alarak akademik bilgisini de taşıyacağı meslek hayatına kadardır. En genç Yazı İşleri Müdürü olarak Ses Dergisi’nde çalıştığı süreçte yaptığı haber ve röportajlardan Turgul’daki sinemayı sezen bir Ertem Eğilmez belirir. İlkin senaryo çalışmalarına ara ara katıldığı bu sevgili uğraşı, 1975’in takviminde zorunlu göçünü gerçekleştirerek Sadık Şendil, Halit Akçatepe, Kartal Tibet, Engin Orbey’in de aralarında yer aldığı Arzu Film’in senaryo ekibini sunar. Şanslı da bir dönemdir; münazara masasında ise Adile Naşit, Kemal Sunal, Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar gibi neşe saçan faydalılar grubu. İlk senaryosu Tosun Paşa’yla, oksijensiz gündüzlerde dahi bilfiil çalışabilen sezon başlar. Eğilmez’le süregelen simyaya karşın 1980’lerde ekonomik nedenlerle Arzu Film bünyesinden ayrılarak Man Ajans’a geçen yönetmen, hocasının ısrarıyla senaryo ve film çalışmalarını, reklamcılıkla birlikte yürütür. Kimi zaman ürpertici, kimi zaman yüksek ısıda geçirilecek 13 yılı vardır önünde…İvazlı ve ivazsız sözleşmeleri. Sonraki görüntü birlik harekatının elindedir; Jeffi Medina ile kurdukları Medina Turgul DDB reklam ajansına geçer. Kaydi olarak devam ediyor görünse de reklamcılığın üzerinden istemli bir şekilde atlayıp kendinden sonrakilere devri ve çektiği dizi sayısının üçle sınırlı kalması, ayrı ayrı sebeplerle içlerinden pek de mutlu çıkmadığını açıklar Turgul’un…Sinemada var edilen kırk iki yılın her biriyse tek tek memnun…Nedeni uzuncadır. Yeşilçam kökenli olma kaynaklı, seyirciye yönelen filmler kaliteden taviz veren filmlerdir anlayışında değildir. Aksine seyircinin çok iyi örneklerden haberdar olabildiği bir dönemde yapılan filmler, yönetmene göre özende artış, ihmalde düşüşü getirmelidir. Bu nedenledir ki sineması, dramatik kurallara bağımlı olmayan aritmetik hesaplamalardan uzak, ancak seyirciyi de yakınına alan bir dilde durmuştur. Yaratım süreci ise, bir şeylerin gelip kendisini bulmasını, çarpmasını bekleyen bir serbestide doğar. Normalde hızlı karar vermeyi, çabuk hareket etmeyi seven yönetmen, aralarında ölçülebilir bir zaman olacak bu karşılamalarda sakindir. Hepsi zamanını, herkes rolünü, her yer ışığını bilir, yerlerini alırlar. İlk çektiği film Fahriye Abla’da bir şiirden, Sultan filminde bir kitap kapağından, Muhsin Bey’de Tarlabaşı’nda tartışarak yürüyen iki kişilik bir kurgudan, Eşkıya’da damda koşan hayali insanlardan, Av Mevsimi’nde ise Yavuz Tanyeli’nin <em>“Yeni bir şeylerin görüneceği aralıklar mutlaka vardır”</em> notunun yer aldığı tablosundan gelen orjin, inşa sürecinde yönetmenin ayırdığı katmanlarda uzunca bir zaman geçirecektir. Gülten Akın şairi, Hasan Ali Toptaş, Cevat Çapan yazarıdır masa düzeninde yerleri sabitlenmiş…Sinema dili, Tao’yu, Zen hikayelerini, Buda’yı, Lao Tzu’yu içine taşıyıp zenginleştikten sonra, Yunus Emre, İbn’ül Arabi hatta Bedrettin’in kıyamadığı gürgenleri de aralarına alarak daha da derinleşecektir. Sevdiği şairi R. M. Rilke’nin Duino Ağıtları için duyurusu baki, Kemal Tahir, Cemal Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın huzur eşitliği için duygusu vakidir büsbütün. Özetle, Turgul’un felsefi okumalara açık, gözle gördüğünden ötede duran sineması, Doğu Felsefesi’nin ta kendisi ile büyümüş ve kuşanmıştır. Senaryo yazımına başlamadan önce ısrarcı olmayan o sakin tutum ise yazım sürecine geçtiği an itibariyle senaryonun kuramsal yapısını kıpırdatmayan, detayların en ince ayrımlarına inildiği halini alır; Yavuz Turgul halini. Senaryoda her şey bittikten sonra sete çıkılır, zorunlu bir değişikliğe ikna olmadığı sürece tek bir kelime eklenmez, çıkarılmaz gibi şöhreti yayılmış ilkeleri vardır. Teknik şahikalara gelindiğinde ise; kamera kullanımı en mühim görevi üstlenir. Mekan ve karakterlerden önümüze dökülenler, hikayede yaratılması tasarlanan tüm algı; üst açılı çekimlerden çevrinmelere, uzun sayılabilecek tek planlardan kaydırmalara değin kamera davranışlarıyla kuvvetlendirilir. Aynı zamanda çekimlere başlanmadan vizöre bakarak yaptığı ön çalışmaları titizlikle, o esnada önünden geçilmesi ise yüksek gerilim hattıyla ilişkilendirilebilir. Ana eksene, toplumsal ilerleme olarak algılanan sefaletle bu moderniteyi(!) kabul etmeyen anlayışı, dönüşümden sarkıttığı nedenleri, prototip pazarda pay arttırmanın sonuçlarını, diyarı yalnızca bedenlerin terk ettiği bir ölüm inancını, dostluğun ilk dördünle son dördün arasındaki kesiklerini alır…Aşksa hep sahici; ateşi unutturulmuş erdeme sevk edilmiş, hep ağır başlı; ağzı sıkı bir kavanozda sakladığı gibidir. Hakikatin sadeliğine yakın dilini ve metaforik göndermeleri yığmayan sinemasını, yaklaşan göçlerin güvercinle gelmesiyle, geçmişi doymuş, saygın bir çerçeveye almasıyla az da olsa süsler. Tüm bu motifleri, rengi bir nedenden atmış, bir sıkımlık parlaklığı olan kahramanları getirir doğruca. Diğer ayırt edici unsurlar bir yana yarattığı karakterler, kurucu öğe olarak ilk sırada yer alır sinemasında. Onları seyirciye tanıtmaktan, kuracağımız bağ için detaylı bilgi vermekten kaçınmaz. İdeolojileriyle, dış görünüşleriyle, yaşadıkları evden mesleklerine değin tıkanmayan bir toplama için abaküsün tüm boncuklarını sıralar…Birbirlerine karışsalar dahi sonucun değişmeyeceği renk renk, sıra sıra dizili bir nizamdadır vizörüne aldıkları. Hikayelerin tematik katmanlarına uygun; modernizasyonu, ilerlemeyi Batılaşma olarak algılayan, kurtuluşu Batı’da bulan anlayış nedeniyle eskiyle olan bağı koparmak istemeyen, bozuk kokan yeni düzene direnen, ‘’Artık hiçbir şey eskisi gibi değil’’ in hezimetiyle geçmişte kalmayı yeğlemiş ve uğurlayamadığı kıymetleriyle kendi gücü kadar mücadele verebilen insanları vardır. Gerek hikayelerinde, gerekse yarattığı karakterlerde yaygın olan bu tutum, kolay bir nostalji algısından hayli ötede; akımı toplumdan, eleştirisel boyutu kabuğundan gelen hallice bir girdaptır…Zamanın ivmesinde yuvarlağı hep büyür, hızı hep artar. Yönetmen, onlara her detayı; geçmiş zamanın rivayeti inatlarını, reddi miras giysilerini, gözü pek valizlerini, taşıyabilecekleri kadar saadeti(!) ve neden burada olduklarını aktarır, onlar yaşar ve yaşadıkları ne varsa yüklenirler. Hikayelerin Turgul hisselerinden üstleneceği modern/geleneksel veya doğu/batı ikilemi ve bunlar çatışırken çıkan kıvılcımlar, merkeze alınan bu karakterlerin kaç kişi olacaklarını açıkça müjdeleyecektir. İkidirler; Baran- Cumali, Nazım-Halil, Abidin-Mahmut, Ferman-Battal…Kimin karşısına kimi oturtacağı mühim meseledir ki söz konusu değişimin, saatin ne kadarını ileriye, ne kadarını geriye aldığını insan ilişkileriyle verebilsin; iyileşme neslinden özür dileyen hüsranını daraltamazken, kötüleşme intihar edebilme hürriyetini genişletsin, alabildiğine konuşsun bu iki kişi ya da ana karakter ve iç sesi. Tüm bunlar olurken kimsenin kimseyi yarı yolda bırakmadığı, ölümden dönüldüğü, karanlığın saatler sonra aydınlığa evrildiği gibi keskin dönüşler gözlenmez. Yazgı, vardır, ciddi bir iştir. *İsimleri, kahramanların içine düştükleri dramı anlatır. Gönül Yarası filmindeki <em>“–Nazım: Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız. Benim adım niye Nazım? Senin adın Piraye, ağabeyinin Mehmet…Niye? ”</em> diyaloğuyla da evvel zaman içinde bir aleme taşır onları; Şamanizm’e, Doğu Felsefesi’ne. Nazım babasının, Piraye ve Mehmet de Nazım’ın kurbanıdır bir bakıma. Erkek egemen sinemasında, kadınlara ayırdığı kutsiyet de belki bu felsefenin altındadır. Susmak, fizyolojik ya da psikolojik şiddete maruz kalan kadının direncidir. Hemen hemen her filminde gözlenen bu sessizlik, zaman zaman baş oyunculukların eşitsiz dağılımına yönelen eleştirileri beraberinde getirirken onun diğer uğultular içindeki bu konumlandırmasını makul kılan durum aynı katta, diğer katmanlardan birindedir ve ünler bütünlüğü bozmadan : Kadın kamil bir varlıktır. Yoksa Fahriye’nin gücüyle Dünya’nın kolları arasındaki fark, doğdukları yer ve oktavları dışında hiçbir şey gibidir. Şener Şen’e göre oyuncuda aradığı en önemli şey saflıktır; cebinde malzemeyle gelen oyuncuyu yeğlemez ki filme başlarken sıfırlanmış ruh, tam bir bürünmeye dönüşsün. Anlatıcı olarak varlık gösteren her unsurda, eğitim ve tecrübeye yakın duran anlayışı bu gibi beklentilerine yanıt alabilmesi nedenlidir. Bugüne kadar hiçbir filmini belli bir skalaya alıp birtakım hesaplamalara açık tutmayan yönetmenin bu konuda tek bir gayesi vardır, kendi içinden geleni Şener Şen’le çıkarmak. Baş oyuncusu ve yakın dostuyla aralarındaki bu sadakat örneği uzun yıllar sürer; Şen’in Turgul yazarsa oynarım dediği, Turgul’un da Şener Şen’i düşünerek yazdığı onca zaman, iyi ki bizim denilen onca film. Bastıkları coğrafyanın okları ise, cebindeki tüm bozuklukları cömertçe fırlatabilecek, Turgul’un ana eksene aldığı çatışma ve ikilemi benimsetmekte zorluk çıkarmayacak çatıları bulur; yine kendiğilinden ve yine İstanbul’da. Böylelikle filmsel bir dünya yaratılmadan her mahalle kendi encümeni tarafından seslendirilebilecektir. Muhsin Bey, Gölge Oyunu ve Gönül Yarası olmak üzere üç filminde de pavyona girebilir, nostaljinin şık yüzü bir oymalı merdivenden çıkabilir ya da bir göçü kuş olup izleyebiliriz. Mekan da beden gibi ruhuyla işe katıldığı ve hikayenin sosyokültürel kodlarını omzunda taşıdığı için imzası ıslak haliyle hakikatte durur. Hem iç, hem dış mekanlarda kullanılan tüm pekiştireçler incelikle kendi tarifesine yerleştirilir. Öyle ki Gönül Yarası filminin okul planlarında, yakacak olarak sobada kullanılacak gerçek tezek, il dışından temin edilerek sağlanmıştır. Yukarıdan aşağıya taşınan ruhlar, alınan uzaklık, atılan bir-iki tokat, girilen birkaç nezarethane ve yiten gayretli nabızlardan sonra kalanı layığıyla tamlayacak bir şey daha bekleriz…hafızanın ön saflarına taşıyacak kuvvette getirir, fısıldarken de duyarsın; Züğürt Ağa’daki sıra gecesini, Eşkıya’nın Fırat Türküsü’nü, Aynur Doğan’ın Dara Hijiroke’ siyle, Atilla Özdemiroğlu’nun Muhsin Bey muhtırasını… Hayde’de İdris’in arkasından gelen perküsyon ekibi herkese zımbalı değil midir? Film müziği yapmak derin bir müzik bilgisinin ötesinde son derece titiz yaklaştığı başka bir unsurdur. Bugüne kadarki çalışmalarını Atilla Özdemiroğlu, Tamer Çıray ve Rahman Altın ’la sınırlı tutan yönetmen, bu alandaki donanımın akademik bilgiyle ilintisine inanır. Filmi anlayıp talebini karşılayan tematik müzikler, hikaye birliğine uygun etnik parçalar ve tüm ses düzenlemeleriyle anlatımını güçlendirir. 1984 yılından bugüne yönetmenliğini üstlendiği sekiz, senaryosuna imza attığı yirmi yapım, Türk Sineması’nda başarılı filmlerin çoğalmasındaki paylarını ve auteur sinemada Turgul’un ayırt edilebilir yerini tek başlarına da konuşabilir, birlikte de. 90’lı yılların etkisini günümüzde de sürdüren dizileri Süper Baba, İkinci Bahar ve Aşk Yakar’dan sonra mevcut çalışma koşulları ile kalite arasındaki doğru orantılı bağ üzerine sektörde vakit geçirmez; ancak sinemasının ruhsat ve ehliyeti seyircinin elindedir, rakamsal verilerse er ya da geç olması gerekene yaklaşır. Türk Sineması araştırmalarına yönelik çalışma ve anketler dahil seyircinin ilk sıralarında yer alan Muhsin Bey(1986) yalnızca üç gün gösterimde kaldığında, gelecekte biçilen ömründen habersizdir. 1996 yapımı Eşkıya’nın ise sektöre kalp masajı için gelip sayfayı çevirdiği herkesçe bilinir…2 buçuk milyon seyirci tarafından izlenerek Türk sinemasının o güne kadarki en yüksek gişe hasılatı yapan filmi olacaktır. Aynı yıl yabancı film dalında Oscar adayı olan yapımın, montajı Avrupa’da gerçekleşen ilk Türk filmi olduğu da tarihçesine eklenmelidir. Filmografiye gelince, kapama tuşuna basmadığım ve değerine en uzakta bulduğum Gölge Oyunu(1992) ile sayfadan ayrılmalıyım. İçinden geçtikleri tüm postmodern akımlara karşın demode bir mesleği sürdüren Rüya Pavyon’un <em>modern komikler: karabiberler</em> anonsuyla sahneye fırlattığı Abidin (Şener Şen) ve Mahmut (Şevket Altuğ), geçmiş değerleri memnuniyetle taşıyan iki ev arkadaşından öte, tüm zıtlıklarına karşın daima birlikte hareket eden iki yenik karakterdir. Layık oldukları itibara uzak bu iki bedenin(!), ayakta durmaya çalıştıkları zorlu uğraş, Kumru (Larissa Litichevskaya)’yla tanışmalarıyla biter. Dinler gözlü kadının bir fotoğraf çekilecek kadarlık misafirliği, Abidin’le Mahmut’a aşk, sevgi, ve iyilik sürene kadardır; görünmeyeni görebildikleri ana kadar. Yok olduğundaysa yalnızca ikisinin yaşadığı bu sayfa başka kimsede bulunmaz… Onlar hatırlatma çabaları içinde çırpınadursun, final saz heyetinden gelir: İki insan aynı rüyayı görebilir mi, kim bilir? Filmin uzantısına yakın bulduğum hüküm, Sadık Yalsızuçanlar’dadır<em>. Yazara göre Gölge Oyunu; ‘hayalin gölgesi’ (zıll-i hayal) ifadesiyle İbn-ül Arabi’nin dikkat çektiği, varolanın bir hayal olduğu fikrine dayalı metafiziksel bir boyuta sahiptir.<sup>1</sup> </em>30.Antalya Film Festivali’nden En iyi 2.Film ve En İyi Senaryo Ödülü, SİYAD değerlendirmesinden ise En İyi Film ve En İyi Senaryo ödülleriyle ayrılan yapım, çıkarılan oyundan ışık yönetimine, Atilla Özdemiroğlu’nun ses ve müzik düzenlemelerinden mekan ve kostüm seçimlerine değin masalsı atmosferiyle hafıza geçidinde hep hazırdır. Turgul, popüler sinemanın da sanatı taşıyabildiğini, Doğu Felsefesi’nin de bu disiplinden ayrılmadan anlatılabileceğini perdeye taşıdıkları ile öğretmektedir…Kazanıp kaybedenin ışığa göre değişkenlik gösterdiği bir yoldan…Dediği gibi <em>“Bir yerden bir yere gitmenin filmini yapamazsınız, bir yerden bir yere gidememenin filmini yapabilirsiniz.”</em> <sup>2</sup></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>1 Ersümer 2014, s.26 ; Yalsızuçanlar 2008, s.18</em></p>
<p><em>2 Sivas 2011, s.104 ; Turgul, 1997 s.47</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/10/28/yavuz-turgulun-dogu-ekspresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tolga Karaçelik sineması, elementleri ve diğer şeyler</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/08/19/tolga-karacelik-sinemasi-elementleri-ve-diger-seyler/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/08/19/tolga-karacelik-sinemasi-elementleri-ve-diger-seyler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Aug 2018 11:56:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Featured]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Tolga Karaçelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9953</guid>

					<description><![CDATA[Her yıl kendini tekrar eden bahar, türlü eylemlere damgasını vururken 62.Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları, ailenin üçüncüsü ilamıyla evlerin birinde biraz fazla kaçırılır…Ressam anne ve gemiciliği meslek edinmiş baba ile huzura teslim bir açılıştır karşılaştığı. İki yıl sonra kız kardeşin de ekleneceği Bebek menşeli hikaye, vazife gereği İstanbullu gözükse de Soyadı Kanunu’ nun verdiği yetki, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl kendini tekrar eden bahar, türlü eylemlere damgasını vururken 62.Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları, ailenin üçüncüsü ilamıyla evlerin birinde biraz fazla kaçırılır…Ressam anne ve gemiciliği meslek edinmiş baba ile huzura teslim bir açılıştır karşılaştığı. İki yıl sonra kız kardeşin de ekleneceği Bebek menşeli hikaye, vazife gereği İstanbullu gözükse de <em>Soyadı Kanunu</em>’ nun verdiği yetki, orjinin Zonguldak çıkışlı olduğunu açığa vurur. Ve hızı saatte 120 km yi aşarak büyüyen kale, rafta durduğu gibi durmayan kitaplar arasından yukarı doğru ilerler; *Rapunzel’in saçları kadar belki…Savunma hattı yaklaşık sekiz yaşlarındayken yengesinin dayısı olan Mazhar Amca tarafından kaplanmaya başlayacaktır…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9954" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/1280x720_cmsv2_a7b53d7c-8d98-5f37-9b77-d293e2cb1fa7-3248740.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Dönemin ufuksuz şairlerindendir Mazhar Candan; Lale Müldür, Günseli İnal devresindendir. Mayakovski’den Yesenin’e, Arthur Rimbaud’ dan Herodot Tarihi’ne asıl mürettebatı amcası taşıyacaktır içeri. Tamamlanma için verilen müddet azaldıkça akım kendisini belli etmeye başlar. Koç Lisesi’ndeki okul yıllarında şiir ve öykü, edilgenlik çağını uğurlamak için 15-16 kadar mum üflemeyi yeterli görecek, <em>Hayatımı mahvettin(!) </em> dediği Mazhar Amca’nın bu hediye paketiyle ortalık biraz karanlayacaktır. Yani kısa geçmiş, faal dönemin ivmesinde; vites boşta, fanzinler frensiz…</p>
<p>Sarılıp kuşandığımız ev planından sokak postürüne geçiş, etkisini ilkin baş bölgesinde gösterecektir. Tesiri, tüm basamaklarda görülecek; mesleğini, telefon defterini, refleks ve kornea tümsekliğini yeniden düzenleyecek dönem buralardadır, daha onca mum varken fazla uzaklaşmış olamaz. Ancak ve ancak, bazı tarihçeler de etkili sarar gövdeyi. Aile geleneğini bozmayıp hukuk eğitimi alan baba ve amcanın istemli bir devamı olur yüksek öğrenimi…Yalnızca iki tercih: Hukuk ve Mülkiye. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, vali çıkmak, kaymakam olmak gibi kalıp olarak taşınan adaletli fiillere kıracaktır dümeni. Okul seçiminde, devam zorunluluğu olmayan bir sistemin olması etkilidir ki yazmaya ayrılan sürenin sonuna gelinmesin. Başarıyla da mezun olur yönetmen. Ve tarifi bilindik, yapımı on iki saate varan şöhretli yemek başlar…</p>
<p><em>Sabah 8- Akşam 5</em> mesai mekanizmasının, iftiharla sunacağı, “trafik-ev-iş-ev-trafik-iş” saadet zincirinde sahiplenemediği şeyler olacaktır. Mutsuzluk artışı sonrası, kendisiyle yeniden buluşmak maksadıyla. New York’a çıkan yol, hem dil öğrenmek, hem de 9 ay sürecek bir sinema eğitimi ile yapıştırılır. Kamera etkin olarak nasıl kullanılır, ışık nasıl yapılır, doğru kadraj nedir gibi işin mühenislik kısımlarının detaylarına indiği dönem, çektiği ilk kısa filmi çocuğunu kaybettiği için aklını yitirip cenin yemeye kalkan bir adamı anlatan <strong>‘Evoke’ </strong> okulun en iyi filmi seçilir yönetmenin. Filmde anlattığı <em>şiiri kaybetmiş, yeni bir dil yaratmak için sinema eğitimine başlamış</em> olan kendisidir, hatırladığı kadarıyla olan tam olarak budur. Dünyayı tersten gören bu yüzden de kaşıklara bakarak konuşan, kaşıklara bakarak yürüyen adamları anlattığı ikinci kısası <strong>‘Spoonman</strong>’ı ise çok bekletmez; ancak sayılı zaman hesaplamalara açıktır. İstikamet belirlemek için ayrılan sürenin sonuna gelindiğinde tamamen sinema odaklı bir dönem başlaması beklenirken aksi olur.</p>
<p>Türkiye sularındaki operator tam da “Welcome to real world’’ edasıyla gülümseyecekken dişleri bir gişe memuru tarafından kırılacaktır… Ya Çıkarsa, Us’lu Durmak ve o kutular arası yaşamın bilinç akışı tekniğiyle salıverildiği son kısa filmi Rapunzel’e çekim ruhsatını verir uygun olduğu bir ara. Okul ve sinemaya geçiş arasındaki kilometresel ölçü için daha az mum kullanacaktır. Yazım süreci ortalama 6 yıl süren filmlerinde, genel bir ortaklıktan bahsetmek zordur, kendini tekrar etmeyi sevmediği açık; ancak ısrarlı bir arayış sonrasında, her üç filmdeki ilk 15 dakikanın, sıkıcı başlayan bir filme baş koyduk etkisi ölçülebilir. Ancak sonrasında başlayan ritmin maruz bıraktığı vaziyetse, filmin yazıları akana dektir; kapanış müziğini eve gidene kadar dinletir, ertesi gün ya da vizyonun 8. haftasında birden hatırlattığı da olur. Psikolojik tarafı ağır basan şeylerin üzerinde toplar seyirciyi… Zamanın altında kalan insanlarla aile seçme ve yerleştirme sisteminde çalınan soruları, smatch’ları alınganlıkla karşılayan korolarla otoritenin notalarını uğultulu bir meydana alır ilkin. Gürültü eski midir, yeni mi diye sızlanadur, <em>geniş alanda yarattığı sıkışmışlık, sanılanın aksine pek çok şeye hizmet eden özgeçmişin kare kökü, kaçışın 8 metrelik bir projeksiyon perdesinde dahi altı yaşınla kurduğu bağ gibi</em> sahici yerleri işaretler. Evet, genelde sesli bir şekilde…En sessiz filmi olarak değerlendirilebilecek Gişe Memuru’na dahi yazdığı 98 sayfalık diyalogla oyuncuları konuşturma eğilimindedir. Sustukları yerde görevi ya simülasyonlar devralır ya da karakterlerine layık halüsinatif karşılıklar. Senaryo ve diyalogla beraber işin en sevdiği kısmının oyuncu yönetimi olduğunu belirten yönetmen için, oyuncunun sinema deneyimi devre dışıdır, rolü iyi vereceğine inandığı kişiye yönlenir. Emprovizasyonu, repliklerin ritminde belirgin bir oynamayı sevmeyen bir anlayışla doğaçlamaya ancak sahne sonlarında yer açar yönetmen. Diyaloglar karakterin, karakterler de filmin ritminde belirleyici yaklaşımı ile iç içe geçmiş gizli bir bütünlük sözleşmesi imzalamış gibi durur oyuncularıyla.</p>
<p>Yönetmene göre, filmlerin içerikleri farklı olduğundan her birinin kamera dili ve biçimsel özelliklerinde de çeşitllilik hakimdir. Sarmaşık’ın sis basmış karakterleri, ters ışık kullanımına, yukarıdan aşağıya vurgulanan kamera hareketlerine müsaitlik verirken Kelebekler’in naif formundaki,teknik şölen daha uysaldır. Bu değişkenlik tamamen istemli, standart stilizasyonla olan bağ ise kalıtsal olarak makaslıdır. Özetle auteur ringinde geçen filmlerarası ortaklıklara kapalı sinemasının tek ortak özelliği, hiçbir ortak özelliği olmayan hikayelerini üzerimize salmasıdır. Benzer bir durum mekan seçimleri için geçerlidir. Hikayeyi yerleştireceği alan, bir yük gemisinin içinde, Afar’da bir otobanda ya da Hasanlar Köyü’nde geçirilecek 19-20 günü gerekli kılıyorsa maksada giden yolda hiçbir özveriden kaçılmamış demektir. Kervan geçmeyen bu kutuları ev planlarıyla şenlendirmekse sevdaya dahil(!) Müzik kullanımındaki cömertliğe gelince, manüpüle edici etkisi kimin umurundadır. İlk filmi Gişe Memuru’nda sığılamayan alemi, Cem Adıyaman besteleri ve çellist Gülşah Erol’la kaplarken Sarmaşık ve Kelebekler’de Gevende’nin gitaristi Ahmet Kenan Bilgiç’le çalışır. Aynı zamanda Onur Ünlü- İtirazım Var, Cem Yılmaz- Arif 216 gibi filmlerin müziklerinde de imzası olan Bilgiç, Sarmaşık’ın beş kompozsiyondan oluşan soundtracki <em>Soundscape</em>’i plak formunda ve digital mecralarda dinleyicisine sunmuştur. Gevende sevgisini, son filmi Kelebekler’de, grubu sahne planına alarak da vurgulayan sinemasında, müzik kullanımı mühim bir unsur kabul edilmelidir. Kapanışta &#8211;<em>son bir şey</em> <em>daha-</em> dediği yüzler, esen kalmak üzere filmden ayrılır. Filmografide kısa süreli kalacak olursak; ilk uzun metrajı Gişe Memuru(2010), eskimiş bir ev, eskide kalmış bir iş, omurga ve dimağı birlikte eskimiş bir babaya çakılı Kenan(Serkan ERCAN)’ ın deliliğe sıçrayışı(!) üzerine kuruludur.</p>
<p>Baş rollerinde, Serkan Ercan, Zafer Diper, Nur Fettahoğlu ve Nergis Öztürk yer aldığı film, 47.Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi İlk Film, En İyi Görüntü Yönetmeni (Ercan Özkan) ve En İyi Erkek Oyuncu (Serkan Ercan) ödülleriyle ayrılır. Özgürlük kan kaybetmeye başladığı an, hızlı ya da yavaş ne vaadettiği önemli olmaksızın patlamaya hevesli birkaç damar adayı daha mutlaka çıkar. Biraz nefes almak için akşamları araba tamiriyle oyalanan Kenan’ın, verdiği küçük paydoslardan aldığı zevkin büyümesi gibi. Karakterin uzunca bir tatile nasıl hazırlandığı, uygun ses ve ışık kullanımıyla filmin her basamağını bütünler. Gemi mürettebatından ülke panaroması aktarmalı, insanlık kanalından çıkışı ana hattına alan ikinci film Sarmaşık, beş yıllık bir ara sonrasında perdedir. Armatörü iflas eden bir yük gemisine refakat etmeyi seçen 1 kaptan, 5 gemicinin baskı ve kriz altındaki kayboluşunu konu edinen yönetmen, tek mekan çekimli bu filmle biraz daha ileriden bakacaktır. Hikaye, diğer filmlere oranla teknik sahaya daha fazla olanak tanıdığından, bu anlamda daha zengin olduğunun altı çizilmelidir. Nadir Sarıbacak, Kadir Çermik, Hakan Karsak, Osman Alkaş, Özgür Emre Yıldırım, Seyithan Özdemir baş oyunculuğundaki Sarmaşık aynı yıl<em>, East End Film Festivali En İyi Film, 22. Uluslararası Altın Koza Film Festivali </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1973-en-iyi-yonetmen/"><em>En iyi Yönetmen</em></a><em> ve </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1973-en-iyi-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Erkek Oyuncu</em></a><em>(Nadir Sarıbacak), 52. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1983-en-iyi-film/"><em>En İyi Film</em></a><em>, </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1983-en-iyi-yonetmen/"><em>En İyi Yönetmen</em></a><em>, </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1983-en-iyi-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Erkek Oyuncu</em></a><em>(Nadir Sarıbacak), </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1983-en-iyi-senaryo/"><em>En İyi Senaryo</em></a><em>, 6. Malatya Uluslararası Film Festivali </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/2003-en-iyi-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Erkek Oyuncu</em></a><em>(Özgür Emre Yıldırım) ve devam eden yıllarda 48. Siyad Türk Sineması Ödülleri </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1996-en-iyi-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Erkek Oyuncu</em></a><em>(Nadir Sarıbacak), </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/1996-en-iyi-yardimci-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu</em></a><em>(Özgür Emre Yıldırım), 27. Ankara Film Festivali </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/2001-en-iyi-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Erkek Oyuncu</em></a><em>(Nadir Sarıbacak) ve </em><a href="http://www.sinematurk.com/festival/2001-en-iyi-yardimci-erkek-oyuncu/"><em>En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu</em></a><em>(Kadir Çermik)</em> olmak üzere topladığı çok sayıda ödülle, özellikle oyuncularına teşekkür etmekten kaçınmamıştır. Hala vizyonda olan üçüncü film Kelebekler, dağılma komutu verilen üç kardeş; Cemal(Tolga Tekin), Kenan(Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan(Tuğçe Altuğ) ’ın babaları tarafından doğdukları Hasanlar Köyü’ne çağrılmaları sonrasında otuz yıl sonra bir araya gelerek çıktıkları yol üzerine kuruludur. Unutmak üzerine çalışanla hatırlamak için didineni yan yana oturttuğu film, kara mizah türünde üst sıralardaki yerini alır. <span id="cch_f26b7461691c346" class="_mh6 _wsc"><span class="_3oh- _58nk">Sundance Film Festivali (2018) Jüri Büyük Ödülü, 37. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu (Tolga Tekin), 29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu (Tuğçe Altuğ), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Gülçin Kültür Şahin), En İyi Kurgu (Evren Luş) ve 13. Bükreş Uluslararası Film Festivali En İyi Film Ödülü ile yanına iyi bir karşılama komitesi alan yapımın, akış süresince çalışan çok da ciddiye almamak lazım mottosu, finalde daha da ileri giderek seyircisini müsait bir yerde bırakır.</span></span> Şimdilerde BluTV için senaryosunu Bartu Küçükçağlayan’ın yazdığı <em>“Ben Bartu” </em>nun çekim sürecinde olan yönetmenin yazmaya devam ettiği iki ayrı uzun metraj projesi de müddetini beklemektedir. P.Thomas Anderson, Federico Fellini ve Stanley Kubrick gibi ayrı tuttuğu sinemacıları, her film öncesi omzuna konan muhbir serçeleri ve hatırımda kalan Sundance sevinci bir yana, Tolga Karaçelik sinemasına dair tüm notları kenara bırakıyorum. Asıl özet, Igazu Şelaleri’nin girişinde yazdığı gibi… No intents describirlo con tu voz: Sesli anlatmaya çalışmayın.</p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/08/19/tolga-karacelik-sinemasi-elementleri-ve-diger-seyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış Pirhasan’ın yönetmenbaşına düşen uzaklığı</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2018/05/24/baris-pirhasanin-yonetmenbasina-dusen-uzakligi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2018/05/24/baris-pirhasanin-yonetmenbasina-dusen-uzakligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 May 2018 12:55:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Pirhasan]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=7623</guid>

					<description><![CDATA[1951 yılında kararlı, Nisan ayını ortalarında durdurup ailenin dördüncü basamağını karşılamaya alan vakit, polenleri kadar planladıklarıyla da aydınlatacaktır. Her haliyle, tüm zamanlarında hayranlık bayraklarını çalıştıran bir ailenin son ferdidir, Pirhasan’ dır…ve dahası çok. Yakın zamanda kaybettiğimiz önemli değerimiz Vedat Türkali 7 yıl sürecek bir tutuklanma sürecine girdiğinde kırk günlük bebek olan yönetmen, ilk yedi yaşını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1951 yılında kararlı, Nisan ayını ortalarında durdurup ailenin dördüncü basamağını karşılamaya alan vakit, polenleri kadar planladıklarıyla da aydınlatacaktır. Her haliyle, tüm zamanlarında hayranlık bayraklarını çalıştıran bir ailenin son ferdidir, Pirhasan’ dır…ve dahası çok.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-7647" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-1024x1006.jpg" alt="" width="696" height="684" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-1024x1006.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-300x295.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-768x755.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-696x684.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-1068x1050.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-427x420.jpg 427w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/barış-pirhasan-1920x1887.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Yakın zamanda kaybettiğimiz önemli değerimiz Vedat Türkali 7 yıl sürecek bir tutuklanma sürecine girdiğinde kırk günlük bebek olan yönetmen, ilk yedi yaşını felsefe okuyup pedagoji doktorası yapan piyano çalıp ninniler söyleyen anne Merih Hanım ve rengarenk ablası Deniz Türkali’yle geçirir…Bir de kuzen Türkan Abla. Sayılı günler doldurulduğunda çetin ülke şartlarının(!) getirdiği işsizlik, geçim kaynağını babaya senaryo yazımı, anneye bir bankanın muhasebesi olarak sunar. Mühim durakları olan yaşamında, sinemacılığından yazarlığına, aile albümünden tekil hayatına değin her biri ayrı dosya konusu olan bir inceleme için açtığım yolda ilerliyorum<em>. ‘Yurttaşlığın gayriihtiyari tedbiri bir siyasi anlayış’</em> ın içinde büyürken sıkıcı/vasati bir çocukluktur hatırındaki. Ankara Fen Lisesi sonrası Hacettepe Tıp Fakültesi’ne kendisini mazur görmesi için iki yıl tanır epi topu. Sonraki plan, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü makul kılar. Ve 70’ler görev icabı yayılmacı, arttırmaya elverişli patikalara salar tüm izanı, şiir serbestisini duyurur. Yani iyi bir şairi daha olur alemin, bir ruhu daha. 1973’de Yeni Dergi’de yayınlanan ilk şiirini, dergilerin yazı kurullarında yer alınan faal bir dönem takip eder. Sözcükler, Gösteri, Yazko Edebiyat, Militan ve Sanat Emeği’nde yayınlanan şiirler, tam da hakimiyetini ilan edecekken sinema bu taksimden hissesini almak üzere içeride belirir. Senaryosunu yazdığı bilimkurgu türündeki ilk filmi Badi’yi(1983), ilerleyen yıllarda Ömer Kavur ‘un Körebe ve Amansız Yol filmlerinin ortak senaristliği izler. Ne var ki yönetmene göre, asıl başlangıç, sonraki bölümdedir…Atıf Yılmaz BATIBEKİ ile. Aynı yıl Adı Vasfiye’de reji asistanlığı ile birbirine iyice ilikler yazın ve sinemayı. Bu iki kişilik topluluktan yaşça büyük olan azımsanamaz ölçüde istikrarlıdır…Tarih Kötüdür- İmzasız El Yazıları (1985), Babam Benden Hiçbir Şey Anlamıyor(1995), Hürrem –Şiir&amp;Anlatı (2011) ve Aşkla Kedi Arasındaki Yedi Benzerlik (2012) bir yana, yazılan on sekiz senaryo diğer yana biçiminde artanlarını pay eder yönetmenin. Turgay Fişekçi’ye göre onların kuşağı içinde en olgun şiir Pirhasan’ınkidir, oyunbaz bir kalem diye de ekler…Arif Damar içinse, seçilebilir bir başkalık vardır anlatımında. Özetle sayfalar irileşmiş, genişlemiştir. Perdedeki görevler bütününe gelince, hikaye aslen Atıf Yılmaz’la çalışır hale gelir. Evden çalışarak yazıp gönderdiği ve aktif olarak içinde yer almadığı önceki işlere karşın setteki mesai ilk kez Adı Vasfiye(1985) ile başlar; neyin nasıl yapılmak istendiğinin çözüldüğü kısım yani sevgili olunan. Bir yıl içinde pekişen bağ, tüm dönemlerin en kült filmlerinden Ahh Belinda ile beş duyunun beşini birden görevlendirerek herkesi çalışmaya davet eder… Yönetimi Atıf Yılmaz’da olan yapım, Barış Pirhasan’ın kalemiyle unutulmaz bir imza geçer Türk Sineması’na. Serap mı Naciye’nin fantezisi, Naciye mi Serap’ın kabusudur? Peki Pirhasan’ın çocukluğundaki bir ninniden doğma-korku tünelinden olma “Evvel zaman içinde/ Var imiş bir Dunganga’’ demecinin(!) zihnimizden çıkmamasını hangisi hesaplamıştır? Fantastik türde yargılanan bu iş, Pirhasan’ın bir cümlesinden sebep olacak, tür yapıştırmasını anlamsız kılar nezdimde<em>. “ Ruh nasıl çoraklaşmalı ki, düşlemek için uyku ya da uyuşturucu gereksin.”</em> Hayal ile gerçeğin birleşerek kurduğu parti, çok yüzyıl yaşında değil midir? Ve iktidarda değiller midir tıngırdayan her kafada? İşin mühendislik kısmında ise sürecin başından itibaren evdeki hesabın çarşıya uyma prensibini, Atıf Yılmaz sinemasından en önemli miras alır kendine ; ancak birebir benimsemediği ya da ustası gibi yapmamayı yeğlediği de pek çok detay vardır iç işlerinde. <em>“Kısıtlı zamanda, kısıtlı bütçe ve teknik imkanlarla bir hikayeyi düzgün anlatma ustalığı’’</em> kazanmak istediği bir ustalık değildir. Herkese ayı ayrı işini iyi yapma olanağı veren bir ortam, tek tek ustalıkların hareket ettiği bir düzlemdir nişanındaki. Bizdeki rejim ise, her şeyi sırtlamak, hepsini göğüslemek, tümünün üstesinden gelmek ilkelerine eylem. Senaryolarının çekim sürecinde gelişmesine olanak tanıyan yönetmen, işin aşağı yukarı terzilik olduğu kanaatindedir. Ve yönetmenin vücut ölçülerine uymayan bir senaryonun, herkes için hüsranla kapanacağını vurgular. Bekle Dedim Gölgeye(1990) filmini de, Atıf Yılmaz’la ortak kabahatleri olarak kayda geçirmiştir bu bağlamda. Teknik tecrübe gerektiren işlerin uzmanlık alanına göre dağıtılması anlayışıyla, yapımcının bu delegasyondaki rolünü gerekli kılar. Kılar ki sette <em>“oyuncular ve kafa gücü’’</em> isimli temsil, masada durduğu gibi dursun. Cast sürecinde de, uzman kanaldan gelen önerinin isabetine güvenir; satış unsurunu da göz önüne alarak piyasanın gerçeklerini bilen, portföyü geniş, alanında profesyonel biriyle çalışmaya, ona kulak vermeye yakın durur. Sözün kısası, insan malzemesinin işe kattığı boyut hayal edilemezdir yönetmene göre, incelik gerektirir. Kullanılacak tezgah ise bir o kadar özenli yaklaştığı diğer unsur…Hikaye ne kadar açılmaya müsaitse o kadar soyar mekanı. Sinemasında, açık/kapalı mekan durumuna destek; huzur verici ve sıcak bir ışık kullanımı vardır. Bu yer yer doğal, bazı planlarda mekanik destekle sağlanan ölçülü aydınlık, filmin ısısını arttırır konumda durur. Kırlık alandaki göl şırıltısı da, kent mevzusundaki gök gürültüsü de uzandığı alanlar içinde yer alabilir. Müzik konusundaysa oldukça cömert davrandığı gözlenir. Yöresel bir türkü, Taner Birsel şefliğinde işitilebilir ya da sözleri Barış Pirhasan’a ait bir <em>Gözyaşı Tangosu,</em> Müge Zümrütbel sesinden salınabilir…Civar, neyi istek yaparsa. Formülüzasyondan uzak, sadece bütünlüğün gereğine teslim bir sinemadır özetle. Birden çok sayıda yönetmenin bir araya gelerek çektiği çok öykülü filmlerde de aranılan bir ortaktır Pirhasan. Kıyıdakiler(2016), F Tipi(2012) ve Yer Çekimli Aşklar(1995) olmak üzere yönetmen olarak yer aldığı üç filmde de imecedeki varlığını hissettirir…Çünkü İnsan Hakları, barış, arkadaşlık, çizgisiz yer yuvarlağı maksatını ne kadar sesli verirse tıp o kadar ilerler(!).Bir ülkede değil, dünyanın içinde yuvarlandığımızı işitsek, anaforla inatlaşsak belki? Yurttaşlık ihtisası gereği, iyi işlerin içindedir hep, iyi kalpli işlerin içindedir Pirhasan. 18 film senaryosu ve biri belgesel olmak üzere 8 film yönetimi ile anlatacakları bitmemiş olmalıdır ki Yağmur’un Elleri(Yeni Türkü), Hoşça kal(Kazım Koyuncu), Eğreti Gelin, İstanbul’a Veda(Müslüm Gürses) gibi şarkıların söz yazarlığını üstlensin, Tim Burton’ın Noel Gecesi Kabusu’ndan, Karl Marx’ın Jenny&#8217;ye Adanmış Şiir Albümlerinden’e değin pek çok eserin çevirmeni olsun. Üstlendiği filmlere kısa bir seçki ile değinecek olursak …1997 yapımı Fransız-Türk ortak yapımı Usta Beni Öldürsene, dönemin ulusal festivallerinden 14 ödülle ayrılarak başyapıtı kabul edilir. Bilge Karasu’nun aynı adlı öyküsünden uyarlanan film, zaman ve mekan bilgisini ‘<em>II. Dünya Savaşı’nın eşiğinde faşist baskılar altında bir dönem ve bu dönemdeki bir Avrupa ülkesi</em> <em>kadar’</em> verir. Tabanı eğlence olan Iaola Sirk’inde kurulu hikaye, ip cambazı Abib (Károly Eperjes) ile kalfası Isaac (Hugh O’Conor)’ ın dostlukları ve birlik içindeki yaşamlarından düşüşlerini konu edinir. Filmin girdiği masallar, kullanılan metaforlar ve kapanışına değin ustalıkla yaydığı tedirginlik hissi, anlatılanları şikayet etmeden taşır, yardım almadan göğüsler. Tuncel Kurtiz, Hale Soygazi, Haluk Bilginer, Meltem Cumbul ve Cem Özer gibi oyuncularla da karşılaştığımız Usta Beni Öldürsene, derli toplu bir film izlemek isteyenler için zamandan bağımsız güçte yerini korur. 2001 yılında Mine Vargı’nın yapımcılığını aldığı, ortak senaristi Gül Dirican’ın çocukluğundan pay alan <em>Doğusu’nda Dut Ağacı</em> öyküsünü uyarlayarak <em>O da Beni Seviyor</em> filmini çeker Pirhasan.13-14 yaşlarındaki baş karakteri Esma(Ece Ekşi) ‘yı, malumatı dışında farklı bir folklöre; Malatya’da bir yaz tatiline bırakır. Okul yaşamındaki kötü vaziyetin ceza-i şartı olarak başvurulan bu anlaşmalı sürgün, Esma’ya teyze olacak Saliha (Lale Mansur)’yı, Alevi kültürünü (Cemevi’nde semah sahnesine yer veren ilk Türk filmdir), köy hayatındaki sıcak zamanın zenginliğini ve ilk aşkı getirecektir. <a href="http://www.sinematurk.com/kisi/1599-jurgen-jurgens">Jurgen Jurgens</a>’in şölene dönüşen akılda kalıcı görüntü yönetiminin yanı sıra yapım, 13. Orhan Arıburnu Ödülleri, 5.Gökçeada Film Festivali ve 7. Sadri Alışık Ödülleri’nden olmak üzere üç <a href="http://www.sinematurk.com/festival/1596-en-iyi-kadin-oyuncu/">En İyi Kadın Oyuncu</a> Ödülü (Lale Mansur), Adnan Elial’ a 13. Ankara Film Festivali’nden En İyi Kurgu getirirken 38. Antalya Film Festivali’nden En İyi 2.Film, En İyi Kurgu ve Jüri Özel Ödülü’yle ayrılır. 23.Siyad Ödülleri’nde Umut Veren Genç Oyuncu değerlendirmesi de, Ece Ekşi’ yi filmin başarısından ayrı tutmamıştır. 2007 yılında Barış Pirhasan, kurucusu olduğu Senaryo Stüdyosu’nda eğitim alan İsmail Doruk’un Adem’in Trenleri isimli senaryosunu Promete Film’e gönderir. Ahh Belinda ve Adı Vasfiye’nin yapımcısı Cengiz Ergun hikayeyi çok sevince çekmesi için Pirhasan’a önerir. Filmin ilginç bir şekilde kendisine geri dönmesi sonucu, ilk defa senaryosu başkasına ait bir filmi yönetecektir. Başkası tarafından yazılan bir senaryo ile kendi yazdığın senaryoyu çekmek arasında ciddi farklar olduğunu deneyimleyen yönetmen, çok keyifli bir süreç geçirdiğini sadece filmin zaman ölçüsünün istem dışı uzadığını sürece ilişkin gözlemlerine ekler. Manisa’nın Kırkağaç köyünde, Hasan(Cem Özer), Hacer (Nurgül Yeşilçay) ve Bekir (Emir Benderlioğlu) üçleminde geçen film, vefa duygusunun nasıl çalıştığı, dönüştürebilir gücü ve aşkın her karşılaşmadan galibiyetle ayrılmadığı gibi reel vurgular içinde ilerler. Pirhasan bu kez de, Funny Games(1997)’in Görüntü Yönetmeni <a href="http://www.sinematurk.com/kisi/4871-peter-steuger">Peter Steuger</a>’in kamerasına bırakır filmin fotoğraflarını. 40.Siyad Türk Sineması Ödülleri <a href="http://www.sinematurk.com/festival/1598-en-iyi-yardimci-kadin-oyuncu/">En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu</a> (Derya Alabora), 13.Sadri Alışık Ödülleri <a href="http://www.sinematurk.com/festival/1612-en-iyi-kadin-oyuncu/">En İyi Kadın Oyuncu</a>(Nurgül Yeşilçay) ve <a href="http://www.sinematurk.com/festival/1612-en-iyi-erkek-oyuncu/">En İyi Erkek Oyuncu</a> (Cem Özer/Yetkin Dikiciler ile paylaşılmıştır) ve 14.ÇASOD En İyi Kadın Oyuncu (Nurgül Yeşilçay) ödüllerine değer görülür. Bu küçük notların altına, çocuk oyuncuların performans yönetimi için de ayrı övgü eklenmelidir Pirhasan’a. Takip eden yıllarda kendisi gibi yönetmenlik yapan oğlu Yusuf Pirhasan’la birlikte dizi ve film projelerinde birlikte çalışan yönetmenin 1985 yılında Londra’ya uğurladığı iki çocuğundan ilki Yusuf Pirhasan, Londra’da aldığı Sanat Tarihi eğitimi sonrasında orada gerçekleştirdiği belgesel ve kısa film çekimleriyle mühimmatı hazırlayarak Türkiye’ye döner ve yayın hayatı halen sürmekte olan Kalp Atışı adlı TV dizisinin yönetimini üstlenir. Kızı Emine Pirhasan ise, Londra’da aldığı müzik eğitimi sonrası, şehrin başarılı jazz yorumcuları arasında adını duyurmuştur. Zamanı hızlandırıp bugünlere çıktığımızda nefes nefese bir hayat değildir sezilen…aksine sakin artmış ve sükûnetle karşılayamadığı az şey kalmış gibi hissedilir. Gülay Tok’la Berlin’de; yaşamboyu mesutluk ödülünün pençesinde bir evliliği olan yönetmen, yine aynı şehirde Mustafa Altıoklar’ın kurduğu, kamera önü oyunculuğu üzerine eğitim veren BACT Academy’deki beş hocadan biridir. Dönerlerse bizimdir, dönmezlerse biz de gideceğiz demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2018/05/24/baris-pirhasanin-yonetmenbasina-dusen-uzakligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçinde çok yıl var: Erden Kıral</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/icinde-cok-yil-var-erden-kiral/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/icinde-cok-yil-var-erden-kiral/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 May 2016 15:55:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Erden Kıral]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8841</guid>

					<description><![CDATA[‘Sansüre karşı mücadele sansürden geçmeyecek filmlerle, senaryolarla yapılır’ anlayışının 68’de çalıştırdığı göze Emek Sineması direnişinde kaçan biber gazının latife olup nasıl akacağı, öyküyü sadece edebiyatın ferdi olarak bırakmayan kaşifliğe neler sığabildiği bu koronun başlığı olur. Uzun seyahatleri nedeniyle denizci babanın özlemiyle döşeli çocukluk Gölcük’te sakin sakin büyürken ortaokul çağında dayısının boylu boyunca uzanan kitaplığı hayırlı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Sansüre karşı mücadele sansürden geçmeyecek filmlerle, senaryolarla yapılır’ anlayışının 68’de çalıştırdığı göze Emek Sineması direnişinde kaçan biber gazının latife olup nasıl akacağı, öyküyü sadece edebiyatın ferdi olarak bırakmayan kaşifliğe neler sığabildiği bu koronun başlığı olur. Uzun seyahatleri nedeniyle denizci babanın özlemiyle döşeli çocukluk Gölcük’te sakin sakin büyürken ortaokul çağında dayısının boylu boyunca uzanan kitaplığı hayırlı bir iş için kendisine seslenir Erden Kıral&#8217;ın.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8842" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-1024x701.jpg" alt="" width="696" height="476" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-1024x701.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-300x205.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-768x525.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-218x150.jpg 218w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-696x476.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-1068x731.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7-614x420.jpg 614w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/527b80fc992df10b9858b5c7.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Gizli gizli girilen odada Maksim Gorki, Dostoyevski gibi yazarlar ile Ses ve Hayat Dergileri, ilk randevularında etkiler yönetmeni. Bu gizli dayanışmanın evin bodrum katındaki, yemeniden gerilimli ya da kendinden perdeli gölge oyunları bir süreliğine devam ederken yeterlilik fiili, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Seramik eğitimi vaziyetine geçer. Mazinin kuralsız piyesleri, ilgiyi okulun sinema kulübüne oradan da asıl girizgaha taşıyacaktır. Yılmaz Güney’in aynı okulun Mimarlık bölümünde okuyan asistanı Şinasi Öngüt, Kıral’ın hafızasına topladığı filmlerden bulduğu ilk boşlukta Bilge Olgaç yönetmenliğinde, Yılmaz Güney baş oyunculuğunda çekilecek Krallar Kralı(1965) filmi için kendisini çalışmaya çağırır. Üçüncü asistan olarak başladığı ve pek de bir şey anlamadığı bir telaşla ayrılmayı düşündüğü set ortamından ‘Gitme’ ile başlayan bir ikna konuşması çıkar… Yılmaz Güney’den gelen ve yıllarca sürecek bir dostluğun maliki olarak yerine ulaşan. Kıral’a göre okulla ve teorik bilgiyle ilerleyen sinema, öğrenmenin mühim bir bölümü ancak asıl muhabbet ‘’setlerde’’. Formülizasyondan, dogmalardan uzak ve kendi seçimleri odağında bir sinemacılık anlayışını zerk eden ikinci önemli isim ise Osman Seden olur. Kemal filmin platosu ve 1966 yapımı Çalıkuşu’nun seti , 2 yıl sonra ilk kısa filmi Kumrucu Ali Yaşar’ı çekecek Erden Kıral aritmetiğinin otonom hal alacağı orjin olur. Sinemacılık geçmişinin elli yıllık değeri yanında, seyirciyi 14 sinema filmi, 1 belgesel ve 3 televizyon dizisiyle saran yönetmenin ilk nefesini bodrum katında alan hayal gücü için kaç mum üflemesi gerekir, muamma. Açık seçik bir anlatımdansa kapalı, imalı bir ifadeyi tercih eden yönetmen, mühim ve ince detayları doldurmaksızın çıkarımı seyirciye bırakan anlatım geleneğinin öncülerindendir. ‘Az olan daha çoktur’ prensibiyle minimalizme daha yakın duran Kıral’ın filmografisinde yoksulluk, adiliyet, yaşam hakları, suç, öc alma, günah, kurban-cellat, av-avcı ilişkileri gibi konu çeşitliliği hakim olmasına karşın ana mesele ‘vicdan’ sadık yâri gibi durur. Roman ve öykü, perdeye ustalıkla yakıştırdığı, riski giydirirken zorlanmadığı bir tür olarak Türk Sinema tarihinde uyarlamaya en çok yer veren sinemacılardan biri kılar yönetmeni. Bu dönüşümü ikisinin birbirinden farklı yapılarda olduğunun bilinciyle; esere yakın, bire bir sadakate uzak bir ilkeyle kurar….Orhan Kemal’den Ferit Edgü’ye, Osman Şahin’den Hasan Özkılıç’a pek çok değerli yazardan, kıymetli bulduğu gerçek yaşam öyküsünden kurtaramaz kendini, etki önünde sonunda dağılarak açılır. ‘Teknik ya da yazınsal hiçbir koşul, yaşamın gerçekliği ile film gerçekliği örtüşmesini tam anlamıyla sırtlayamaz ancak sinemada gerçekçi olmaya çalışmak, minimalist anlayışı filmlerin üzerine salmak’ fikrinin tarihçesi de ayrı bir kalabalıktır yönetmende. Bir ucu Edip Cansever, Sevim Burak, Sevgi Soysal’la, diğer ucu Can Yücel, Turgut Uyar, Leyla Erbil gibi isimlerle donanmış uzun sofraların, meyhane buluşmalarının içinden gelir kokusu ve bize kalanlara bakılırsa herkes gibi payına düşeni alıp bir yukarı kata çekilmiştir bu kedi merdiveninden. Özetle yazınsal ilgi, Gerçek Sinema, Çağdaş Sinema ve Güney dergilerinde editörlük yaptığı yıllardan bugüne, sinemanın yanından yürümeye çalışarak varlığını sürdürmüştür Kıral’da. Teknik konularda detaycı ve dikkatli olmasına karşın filmin hayatiyetini her şeyin önünde tutan anlayışı, eserin etkisini öldürmemek için kusura yer açmaktan kaçınmayan tutumu sinemada titizliği doğru bulmamasının ispatıdır. Çekim açıları, ışık, mekan ve omuz kamerası kullanımı gibi tercihlerine tek tek bakıldığında da görsel algıdan geçeni kadraja sığdırma çabası yadsınamaz. Hikaye mecburiyetleri sessizlik buyurmuyorsa müzik yerleştirimi kaldıraç etkisiyle ustalığından istifade eder. Yaz sıcağında elektronik müzik olarak doğduğuna inandırılan bir türkü aranjesi de, tipi sesleri arasından çıkan Timur Selçuk da aynı uğurdadır. Tülin Özen, Nadir Sarbacak, Nurgül Yeşilçay gibi kendisine gözü kapalı itimat eden oyuncuları vardır Kıral’ın. Anlaşıldıktan sonraki kısım ise başarılı bir yönetim beklentisini doğrular. Doğaçlamayı, serbest kürsüyü önemli bir yere koyan yönetmen, oyuncularına az şey verip çok şey almaya çalışmakla sonuca tanıdığı sürenin hakkını verir…Elbette oyuncularıyla işbirliği içinde. Öyle ki en iyi kadın oyuncu listemin başında yer alan Nurgül Yeşilçay’la, içinde oldukları baba-kız ilişkisinin profesyonel kısmında, ‘Apaçi’ isimli yeni film projesine birlikte geçilmiş, taslaktan öteye adım atılmıştır bile. Bu ortaklığın uluslararası versiyonunda, Fransiz sinemacı Robert Bresson’dan daha minimal, eksilten-silen bir metotu benimseyerek esinlenirken, etkin bir ses kullanımından ne kadar şiirsel ve büyülü bir iş çıkabileceğini David Lynch okumalarıyla katar sinemasına. Yolda filminde birlikte çalıştığı kızı Deniz Kıral’ın (Yard. Sanat Yönetmeni) dinlediği müzikleri, sevdiği filmleri de kendisine ekleyen yönetmen, standart kesintileri dışında gençliğinden çok da bir şey yitirmez. Devam eden filmografisinde ilk yıllar ve son dönem olmak üzere birkaç filmin bahsi ile sözü edilen zenginliği methiye olmaktan çıkarmalı. Sömürülen köy halkı/işçi haklarını aramak üzerine kurulu ilk uzun metraj filmi Kanal(1978)’ı iki yıl sonrasında daha da derinleşeceği bir Orhan Kemal romanı takip eder. Bereketli Topraklar Üzerinde(1980), köylerinden Çukurova&#8217;ya gelip ağır şartlar altında çalışan Köse Hasan, Pehlivan Ali ve Yusuf’un çırçır fabrikasından, inşaat işçiliğine zıplayan para etmeyen hayatları(!) ve değersiz ölüleri üzerinden yürüyen sürprizlerle dolu bir film olacaktır. Tuncel Kurtiz, Erkan Yücel, Yaman Okay ve Nur Sürer’in baş oyunculuğundaki bu ilk uyarlamanın, Adana Sıkıyönetim Komutanlığı’nca yasaklanmasının ardından negatifleri kaybolur. 27 yıl sonra alınan İsveç’te çöpe atılmak üzere olduğu haberiyle Kıral’ın kızına filmin bulunmasına dair bıraktığı vasiyet, 2008 yılında 15 kopyayla ölümden dönen sevindirici bir gösterime dönüşür. Atilla Dorsay’ın başyapıt adlettiği film, 1980 Nantes Film Festivali’nden Sanat ve Deneme Filmleri Büyük Ödülü ile Seçiciler Kurulu Özel Ödülü alırken 1980-Strasbourg Avrupa Film Festivali Büyük Ödül’üne layık görülür. 18. Antalya Film Festivali En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Yaman Okay), En İyi Görüntü Yönetmeni(Salih Dikişçi) olmak üzere ulusal festivallerden ise toplam 22 ödülü ekibine dağıtır. Genco Erkal, Erkan Yücel ve Şerif Sezer baş oyunculuğundaki Hakkari’de Bir Mevsim(1983), sürgün kupası Hakkari’nin Pirkanis köyünde verilen bir öğretmenin, diline ve yaşantısına yabancı olduğu kar hırıltısındaki tek mevsimlik hikayesidir. Konusu bir yana kıymetli isimleri bir araya getirmesi yönünden de mühim bir filmdir sinema tarihimizde. Ferit Edgü’nün ‘O’ isimli romanından filme tasarlandığı sürece yazarın kendisi ve Kıral’ın eski eşi Tezer Özlü destek verirken senaryoyu Onat Kutlar kaleme alır. Hakkari’de Bir Mevsim, Doğu Anadolu’nun kaleme, sese, kadraja girmesinin cesaret istediği yıllarda açık seçik bir ajitasyondan uzak, 3000 metrelik tipinin ortasından alınan belgesel kaydı kadar gerçekçidir, öyle ki oyunculardan birinin ağzından dökülen kürtçe kelime Genco Erkal’ın boğazındaki öksürükle söndürülerek kepenkin inmesi önlenir. Filmde Erkal’ın öğütüp dağıttığı ‘Eğer bir gün ormanda kaybolursan, geldiğin yolu arama, kendine yeni bir yol bul’ mottosu 700 kişiden az bir nüfusun ilk yardım çantasında hala bulunmamaktadır. Film, ‘Doğu Anadolu’nun yoksul gösterilmesi’ nedeniyle 5 yıl süresince yasaklı kalarak ülke panoramasında dekor kullanımının önemini ironik bir vurguyla resmileştirir. 33.Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı, FIPRESCI, Interfilm Ödülleri ile Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları Ödülü, Hamburg Film Festivali En İyi Film Ödülü alırken 2. Akdeniz Ülkeleri Film Festivali (Cezayir)’nden Altın Zeytin Büyük Ödülü ile ayrılır. Takip eden 27 yıl içinde on film daha çeken usta yönetmenin son filmi Gece(2015), Diyarbakır’dan İzmir’e göç eden bir ailenin dağılma hikayesidir. Nurgül Yeşilçay, Mert Fırat, Vildan Atasever, Teoman Kumbaracıbaşı, Hakan Karahan, Nur Sürer, Hakan Yufkacıgil, Ayça Damgacı ve İlyas Salman’dan oluşturduğu kadronun şölen sayılabilecek performansları filmin öncelikli değinilmesi gereken detayıdır. İzmir Saray Gazinosu’nda (filmdeki adıyla Sürtük) konsomatris olarak çalışan Süsen(Nurgül Yeşilçay), kendini fedailiğe tam olarak saplayamamış kocası Yusuf(Mert Fırat) ve patronları Şahin(İlyas Salman)’i ağırlık merkezine oturttuğu ve psikodrama olarak nitelediği film, Hasan Özkılıç’ın Zahit adlı romanından (42. Orhan Kemal Roman Ödülü) senaryoya başarıyla uyarlanır. Ailenin parçalanışı ve kardeşlerin siyasi dönüşümündeki süre veya detaylandırmanın biraz daha geniş tutulması ihtiyacıyla birlikte, müziklerinden görüntü yönetimine değin gerçekçiliği konusunda hakkı aza indirgenmiş bir filmdir Gece. Gözün gördüğü, dilin söylediği ana kadar sinemayla devam etmek isteyen Kıral’ın kısaltılmış hikayesinde, onca ilerletici güç bir yana final Yılmaz Güney’li olmalıdır; birlikte yurtdışına kaçırdıkları yasaklı filmleri için, yıllarca süren dostlukları ve olmasa film çekmeye başlamazdım dediği Umut(1970) filmi için…Tekliğine gelince, <em>Pek yakında </em>spotuna adı hep sızsın, değişsin hava…İçinde çok yıl var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/icinde-cok-yil-var-erden-kiral/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinemanın buselik makamı: Handan İpekçi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/sinemanin-buselik-makami-handan-ipekci/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/sinemanin-buselik-makami-handan-ipekci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2016 19:36:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<category><![CDATA[Handan İpekçi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8631</guid>

					<description><![CDATA[Miyorkartımızı yırtmaya elverişli, bir önceki dönümünden farkı olmayan takvim, bu sayıda Handan İpekçi’nin 23 yıllık sinemasında ara vermeye çentik atar. Çok nedenli buluşmayı saygıyla hak eden filmografi ve göze alınan türlü aşındırma şekillerini ‘birkaç sayfayla anlatmaya niyetlendiğim için pişman olacağım’ bir sinema İpekçi’ninki. Yargıç bir babanın kızı olarak doğduğu Ankara’da çok kalmayıp Urfa’daki az ışıklı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Miyorkartımızı yırtmaya elverişli, bir önceki dönümünden farkı olmayan takvim, bu sayıda Handan İpekçi’nin 23 yıllık sinemasında ara vermeye çentik atar.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8632" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-1024x768.jpg" alt="" width="696" height="522" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-1024x768.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-300x225.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-768x576.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-80x60.jpg 80w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-265x198.jpg 265w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-696x522.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-1068x801.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-560x420.jpg 560w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Resim21haziran-002-1920x1440.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Çok nedenli buluşmayı saygıyla hak eden filmografi ve göze alınan türlü aşındırma şekillerini ‘birkaç sayfayla anlatmaya niyetlendiğim için pişman olacağım’ bir sinema İpekçi’ninki. Yargıç bir babanın kızı olarak doğduğu Ankara’da çok kalmayıp Urfa’daki az ışıklı ortaöğrenim sürecini sıkıca tutan, malik dönemin hırçınlığına ise Rize Kalkandere’de hazırlanan bir girizgah…Üç şehri de bağlarını koparmadan uğurlayıp her fidye talebinde dost fotoğraflarından sızan. Gazi Üniversitesi Basın-Yayın eğitimiyle Halk Bankası memuriyetini bir arada sürdürürken evlenip İstanbul’a yerleşir. Küçük adımlarını hızlandıran politik dönem, İlerici Kadın Derneği’ndeki aktif çalışmalarıyla arkasında devamsızlıktan silinen bir okul kaydı bırakır. 80 askeri darbesi, hapishane ziyaretleri ve ev arasına sıkışmak üzere bezenmiş 2.5 yıl süren bir direnci isabet alırken sırada Ankara’daki okuluna dönerek apolitik sıra arkadaşlarıyla tamamlanması ön görülmüş bir eğitim vardır, bir de yanında sekiz yaşında bir oğul. Yazıldığı gibi bir çırpıda yaşanmayan şehirler arası bu göçler saygı duruşunu, her ufalanma sonrası toparlandığı yerden alır; gücünü daha içeriden. Pek çok televizyon programı, dizi ve reklam filminde çalışan yönetmen, 1989 senesinde Memduh Şevket Esendal’ın aynı adlı eseri TRT’ye TV dizisi olarak uyarlanan projeyi, yönetmen olarak göğüsler…Turgut Yasalar’ın senaryolaştırdığı Ayaşlı ve Kiracıları İpekçi için, 35 mm dizilerden kendi filmlerine kalkabileceğinin tezkeresi olur. Ve yeni bir başlangıç daha…İlk uzun metraj filmi Babam Askerde(1993)’yi kadraja almasıyla onun istediği yerde tanışmamızın bedelini bir bir almaya başlayacaktır. Gelişmekte olan ülkelerin meşhur lezzetlerinden, iyilik ve yanında hazır edilen ceza ritüeli, hümanizma piramiti çoktan çatlamış toplumlar için yeni bir şey olmasa gerektir, şöhret kolay kazanılmamaktadır(!) Zira, yönetmenin film dizelgesinde, yürütmeye yapılan temyiz başvurusu az bir matematikle film adedinden büyüktür. Takip eden Büyük Adam Küçük Aşk(2001), Saklı Yüzler(2007) ve Çınar Ağacı(2010) gibi yapımları, engeller gösterimlere nasıl dönüşmekte; zümreler gruplara- kümeler demetlere nasıl iyi gelmektedir kanıtı olur. Yönetmen, her bir sinema unsurunu ayrı ağırlıkta bulmasına karşın tek bir ölçütü hepsinin önünde tutar. İyi bir senaryoyu kötü bir yönetmenin dahi bozabileceğine inanmayan anlayışına göre senaryo, sette kullanılacak teknik bir metin, ekibin elindeki kılavuz. Öte yandan iyi bir yazma tekniğiyle, dört dörtlük aritmetiği olan bir senaryoda, samimiyet ya da yaklaşmak istediği duygu seyirciye geçiremiyorsa sayfalarla gerçeklik arasına koyulan karbon kağıdında kayma var demektir. İletileni iyi tanımak, konuya hakimiyet samimiyetin geçmesinde belirleyicidir. Naif olmayan şeyleri, perdesine naifçe düşürdüğü filmlerinde, memleket idaresinden aile idaresine çocuk göze doluşanları döker. Önüne boşaltılanların içinden Kürt düşmanlığını sonlandıracak onurlu küçük eller, 12 Eylül’ün tayin ettiği babalar ve dönemin çukurundan çıkamayan tek kapılı çocukları çıkarken Cumhuriyet’e duyulan müteşekkir tavrı da hiç kaybetmez. Konuşkan diyalog ağıyla ördüğü senaryolarının set içi ve film dışı koyu bir rehber olduğu, akıcı ve birbirini tekrar etmeyen bir duyum bıraktığı belirtilmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahiciliği yakın planına alan yönetmenin, oyuncu seçimindeki öncül etkeni, filmin karakterine çok uzak olmayan bir cast anlayışıdır. Hiç köyde bulunmamış birine köylü rolü vermeye yakın durmaz. Ezcümle, iyi bir oyuncu yönetimi ve anlatılmak istenen duyguyu yaşatabilmek, yönetmenlikte mühim tuttuğu iki kıstastır. Kendi işçiliğinde bu iki unsuru ustalıkla uyguladığı seyircideki hatır seviyesiyle ölçümlenebilir. Senaryo ve oyunculuk ağırlık merkezine alınırken, görüntü ve sanat yönetiminde fotoğrafların benzerlik taşıması tuzağına göz yumulmaz, kendi hürriyetinde kalmış bir sinemacıdır İpekçi. Mekan, kostüm, ışık kullanımı ve diğer yardımcıları yerinde ve doğalındadır, gidişat ne kadar aydınlıksa perdeye o kadarını sızdırır. Müzik ve ses yerleştirimi hikayenin egemenliğine teslimdir, boş odanın bile sesi olduğuna haksızlık edilmeden amaca birlikle bağlanırlar. 1993 yılında yönetimini üstlendiği Kemençenin Türküsü belgeselini ilk uzun metraj filmi takip eder… 12 Eylül darbesinde babası hapse giren üç ayrı sınıftan çocuğun Zuhal Gencer, Füsun Demirel ve Yasemin Alkaya anneliğinde yürüyen hikayesi Babam Askerde, sponsor desteği ve yoğun bir emekle çekilmesine karşın ilk yasaklanan filmi olur. Kendi imkanlarıyla düzenlenen gösterimler, 10 bin izleyiciye ulaşırken Berlin Film Festivali’nin Panorama Bölümü’nde yer alan film, Ankara’da Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı ve Umut Veren Yeni Yönetmen ödülleriyle İpekçi’yi karşılar. Aslında işin dahası bir sonraki yapım Büyük Adam Küçük Aşk (2001)’ta işaretlenecektir; ustalığın da boyu uzamaktadır ve tam da burada dağıtacaktır kişi başı gayri safi milli gerçeği. Ailesini çatışmada kaybeden beş yaşındaki Hejar(Dilan Sönmez), emaneten bırakıldığı evde başlayan polis operasyonunda saklanıp karşı komşu, emekli yargıç Rıfat Bey (Şükran Güngör)’in evine kaçar. Eşini yıllar önce kaybetmiş, milli ilkelerine faşist düğümler atmış yaşlı çatıda, evin yardımcısı Sakine / Rojbin (Füsun Demirel)’nin desteğiyle hangi dilin konuşulduğu yavaşça huzurevine yerleştirilir. Şüphesiz değer hükmü, ‘süre ve inceleme unsurları’ açısından verilmesi en kolay kararlardan biri(!) Devlet temsilindeki Rıfat Bey ’in o güne değin ezberlediklerini yavaş yavaş unutturan; dikenle bezenmiş hükümlerini sihirli değnek yapaylığına düşmeksizin iade alan, barışmaya devrilen bir tavrı ortalar İpekçi… Ağırlık merkezine diyalogların oturtulduğu film, ajiteyi tırmandıran müzik motifi ve ülke panoramasını bu denli iyi resmetmesine karşın evrensel boyutundan taviz vermemiştir. Kültür Bakanlığı desteğiyle çekilen film, polis baskını sahnesi kaynak gösterilerek Emniyet Müdürlüğü’nden gelen talep üzerine girdiği ikinci denetimde yasaklanırken yönetmeni de 1-3 yıl arası hapis istemiyle soruşturma açılır. Danıştaya açılan yürütmeyi durdurma davası lehte sonuçlanmasıyla İpekçi’nin beraat kararıyla birlikte film, 2002 Haziran ayında vizyondadır. Büyük Adam Küçük Aşk, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/2001_Antalya_Alt%C4%B1n_Portakal_Film_Festivali">38. Antalya Altın Portakal Film Festivali</a>’ nde En İyi Film Ödülü, En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Füsun Demirel), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (İsmail Hakkı Şen), Jüri Özel Ödülü, 22.İstanbul Film Festivali Radikal Halk Ödülü olmak üzere yurt içi ve yurt dışı gösterimlerden toplam 21 ödülle ayrılır. Çocuk oyuncu Dilan Sönmez’in 150 çocuk arasından bizzat Handan İpekçi tarafından seçildiği, başarılı yönetiminin yanına not düşülmelidir. Çekimlerine 2005’de başlanan üçüncü filmi Saklı Yüzler’de, Urfa, İstanbul, İznik ve Duisburg olmak üzere dört ayrı şehri mekan alarak töre cinayeti meselesine eğilir. Şenay Aydın ve İştar Gökseven baş oyunculuğundaki film, ailesi tarafından ölüm kararı verilen Zühre’nin yüzü, parça parça yürüyen usta kurgusu, oyuncu yönetimi ve Kültür Bakanlığı’ndan aldığı fonla Handan İpekçi klasiği olmak için hazırdır. Sağlık problemleri gibi mücbir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sebeplerle, filmin belirtilen tarihte teslim edilemeyecek olması ve buna bağlı olarak ödeneğin son taksitinde uğradığı sekte sonucu Kültür Bakanlığı ilk iki filmi haciz yoluyla sahiplenir. Saklı Yüzler, bir işin sonucu kadar nasıl bir sürece tabii olduğuyla ilgilenen seyirci için de kıymetini ve saygınlığını saklı tutar; tıpkı yönetmeni gibi. Rakamsal boyutu tenzih ederek vurgulamak istediğim, 2014 yılında sonlanan ve iki katı kadar ödenen bir destek fonunun, yönetmeni ‘kendi sineması’ndan dışarı çıkartan erdeminde gizlidir(!) Zira en son filmi, Çınar Ağacı(2010) bir muhasebe hesabını kapatırken başka bir muhakemeyi çalıştıracak, bahsi geçen ‘kendi sineması’nı kısa boylu olmasını yeğlediğimiz kapıda bekletecektir. Kalıp olarak ezberlenen hissiyat silsilesi, sinemada da kendini var edecek alan bulur…Ya kendini tamamen trajediye adayan ya da gülmeye hizalanmış bir mizah için kollarını bağlayıp bekleyen taraftar seyirciden bahsediyorum … Anımsatan ve anımsanan film, ringte ziyadesiyle dövüştürülür…içinde çocuk ile göz yaşı birlikteliği varsa Babam ve Oğlum, anneanne ve torun ilişkisi varsa Pandora’nın Kutusu, çağrışım ağın küçük gelmiyor, notu düşüreceksin(!) Çekimleri Bursa’da tamamlanan Çınar Ağacı(2010)’ nda, yaşamını dört çocuğunun evinde sırayla kalarak geçiren Adviye Hanım (Celile Toyon)’ın, hepsi kendi hayat prensiplerinde ezilmiş(!) çocuklarıyla tıkalı ve 5,5 yaşındaki torunu Barış(Deniz Deha Lostar)’ la güneş alan ilişkisini hikayelendirir İpekçi. Yönetmen sinemasının ışığını az kısmasına karşın çocuk kafasında olup bitenler Feza Çaldıran’ın görüntüleriyle filmografideki yerini, iyi niyetli bir buluşma olarak almalıdır. Son filmini takip eden 3 yıl süresince Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon bölümü ve İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde senaryo dersleri veren yönetmen, bu çalışmalarını kurucusu olduğu Yeni Yapım Film bünyesindeki atölyede devam ettirmekte; proje geliştirme ve senaryo danışmanlığı üzerine 3 aylık eğitim programlarıyla yeni sinemacılara kılavuzluk etmektedir. Sona doğru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden gelecek olan ve devam etmek için gerekli sıvazlamayı sağlayacak irili ufaklı bir haber İpekçi’yi Güvercin Karakterli Kadın’ı çekmeye sürükler mi sorusuyla kalırım…miyokartı sökülen yerlerinden üflemek şart ya da umut.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/03/09/sinemanin-buselik-makami-handan-ipekci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aslı Özge’nin İstanbul-Berlin Ekspresi</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/01/06/asli-ozgenin-istanbul-berlin-ekspresi/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/01/06/asli-ozgenin-istanbul-berlin-ekspresi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Peker Başaran]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Jan 2016 18:15:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Aslı Özge]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM PEKER BAŞARAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8442</guid>

					<description><![CDATA[‘Eski bölümleri dizildiğinde ‘’eşit olarak dağıtılan kesintili tabiat hizmetiyle her kısmına ayrı karışan başarı enzimi’’ müsrif bir tarif mi olur, çok mu siyah-beyaz? Aynı ikilinin kendiğilinden doğan davetsiz grisi de sığışırsa içine… Kalabalık olurlarsa tam tamına üç renk… iki ülke oluştururlar mı voltran gücünde ? Daha da grisi, veda ve karşılama komitesinin tek ihtiyacı olan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Eski bölümleri dizildiğinde <em>‘’eşit olarak dağıtılan kesintili tabiat hizmetiyle her kısmına ayrı karışan başarı enzimi’’</em> müsrif bir tarif mi olur, çok mu siyah-beyaz? Aynı ikilinin kendiğilinden doğan davetsiz grisi de sığışırsa içine… Kalabalık olurlarsa tam tamına üç renk… iki ülke oluştururlar mı voltran gücünde ? Daha da grisi, veda ve karşılama komitesinin tek ihtiyacı olan bitiş çizgisi, ‘’taşınma’’ eylemi ile karşılık bulur mu bu külliyatta…bulur. Ne de olsa “taşınıyor olduğumuz’’ geçmişimizin kulağına da fısıldanır, daha fazla bekletilmeyeceği müjdelenir, ağzı doluyken konuşamayacağının ulu tecrübesiyle bir nakillik işi kaldığını bilir.. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’ndeki eğitime iç hacmi kadar eklenen festival biletleri 1999 yılı mezuniyetinin örtülü lideridir. Bağımsız sinemacıların ısmarladığı ufuksuz ama yapıştırıcı- asitsiz ama uçucu atıştırmalıklar, sınıfiçi artçı kuramlara olan iştahı sade bir törenle yenecek, misal Beyoğlu Fitaş Sineması’nda, yirmi yaşın izlediği bir Derek Jarman filminin (79 dakika boyunca verdiği mavi bir perdeyle) seyri nasıl dümdüz ettiği arta kalanlarca izah edilecektir. 14. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterime giren Blue(1993), cesaretlendirdiği sinema dili ve bıraktıkları ile Özge’de kalmayacak, onu uzunca bir çalıştıracaktır. <a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/2000/zamanadairparcalar.html"><em>Zamana Dair Parçalar</em></a><em>, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/1999/quirck.html"><em>Quirck</em></a><em>, </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/1998/3etc.html"><em>3 ETC</em></a><em> ve </em><a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/1997/aslinda.html"><em>Aslında</em></a> olmak üzere öğrencilik yıllarında çektiği dört kısa filmin, 2000 yılında birincisi düzenlenen İzmir Kısa Film Günleri Aslı Özge Özel Bölümü’ndeki gösterimiyle söz uçar, kayıt kalır dönemini başlatır.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8443" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/3453694642_241a9eefa2_o-1920x1280.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Üretken bu yılın devamında son kısa filmi <a href="http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/kisafilmler/2000/capitalc.html">Capital C</a>, 22. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması’ndan En İyi Film Ödülü’yle çıkar. Bu sistemli basıncın, aynı daire içinde kalmayacak ölçüdeki öğrenme isteği Berlin’e felsefe eğitimi için hızla uzaklaşır. Dahili ve daimi bir çizgi içinde kucaklayacağına söz vermeyen düzenek, bir yolcusunu daha esen bırakacak, ona ikinci bir ev daha bulacaktır. Dünyanın en büyük sivil toplum örgütlerinden biri olan JCI- Junior Chamber International- Türkiye Şubesi tarafından 2002 yılında 8.’si düzenlenen Ten Outstanding Young Persons Of the World (TOYP) yarışmasında kültürel başarı kategorisinde gelen birincilik de, aldığı teşvik de kendindendir. 2003’de görüntü yönetmeni Emre Erkmen’le aynı yöne-aynı dilde verdikleri suflenin ilk ürünü Biraz Nisan (Ein Bisschen April)’ı çeker. Alman televizyonu ZDF/3sat ortaklığı da, Alman Sinema-TV Akademisi&#8217;nin desteği de bu ilk uzun metrajında yanındadır yönetmenin. 2005 yılında çektiği, 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan Hesperos&#8217;un Çömezleri belgeselinde görüntü yönetimiyle sınırlı bir çalışmanın dışına çıkarak, senaryoyu da birlikte yazarlar Emre Erkmen’le. Yaşlanmak, evlilik, alışkanlıklar, yalnızlık, sıkışmışlık ve tıkanmışlık hissi, bekleme-arada kalma hali, her şeyin bir saniye içinde yerle bir olabileceği gibi konularla meşguldür sineması. Yeni bir başlangıç ile bir dönemin sonu arasında geçirilen süre ve o noktadaki duygusal değişime en çok ‘taşınma’ eylemini yakıştırır. Taşınırken yanımıza almadığımız eşyaları gözümüzün önüne dizer ki yedek klubesinde iyice hazırlanalım. Bizi hazırlamadan önce kendisini de bu zahmetli aşamadan esirgemez. Sineması için, çektiği filmin türü, konusu, kaç plandan oluştuğu, hangi ülkeyi fonuna aldığı, amatör/ profesyonel nasıl oyuncularla çalıştığı gibi unsurlar için mevcut bir stilizasyon çizilemezken ağırlık merkezinde sabitlediği tek bir unsurdan rahatlıkla söz edilebilir…hazırlık süreci. İki yıl üzerinde çalıştığı senaryoyu herhangi bir engel veya gereklilik karşısında ani değişikliklerden sakınmayan yönetmene, her film öncesi uzun bir yol görülür. En ince detayların kurgulandığı masabaşı sürecinden, oyuncularla yapılan workshoplara/ provalara ve karakterlerin sosyal statülerinin gerektirdiği yaşam formuna değin, filmin detayları ne gerektiriyorsa oraya doğru eğilirler, tüm ekip, hep birden. Bu hesaplanan gerçekleşen aralığında kaskatı kesilmeyen senaryoyu profesyonel oyuncu ağına teslim etmek birden fazla açıdan tercih sebebi olup bu sonuç, gözetleme hissini uzun plan çekimlere ağırlık vererek sağlarken amatör oyuncunun sıkıntı yaşayabileceği, profesyonel oyuncularla kendini daha serbest bırakabileceği realitesinden doğar. Mekan seçimi, Özge’nin filmlerinde kritik bir faktör, belgesel ve kurmaca sinema arasında hiç taviz vermeden beslediği mühim bir unsurdur. 2009 yılında ilk gösterimi Emek Sineması’nda yapılan Köprüdekiler, işyeri platosu Boğaziçi Köprüsü olan üç erkeğin, gerçek mekanlarında, gerçek isimleriyle ve hayatlarına özdeş yazılmış diyalog ağında çekilmiş tıkanık hikayesidir. Köprüde çiçek satan Fikret, Taksim-Bostancı hattında dolmuş şoförlüğü yapan Umut ve Kayseri’den atanan trafik polisi Murat gündüzleyip gecelerken börtü böcek dışında pek kimseyi inandıramazlar yaşadıklarına; tek onlar gelir, birkaç ısırık, tamamdır. Fikret, Eminönü’nde kendine yeni bir iş, Murat akşamları internet platformunda tanışacağı müstakbel bir eş ve Umut hayat arkadaşı Cemile’yi taşıyacağı güzel bir ev arayışındayken senaryoya herkes kendi aksanı kadar sadık kalır. En başta belgesel yapmak üzere projeyi tasarlamış ancak salt akışına bırakacağı, kontrolünden feragat edeceği bir yönetimi kendisine yakın bulmadığından omuz kamerasıyla çalışarak filmi, doküdrama türüne yaklaştırmıştır. Köprüdekiler, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/28._Uluslararas%C4%B1_%C4%B0stanbul_Film_Festivali">28. Uluslararası İstanbul Film Festivali</a>&#8216; nde En İyi Film ,21. Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Film, En İyi Kurgu Ödülü (Aylin Zoi Tonel, Vessela Martschewski ve Christof Schertenleib), tüm oyuncularına Seçiciler Kurulu Oyunculuk Özel Ödülü getirirken16. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü paylaşan iki yapımdan biri olur. Sonraki uzun metraj filmi Hayatboyu( 2013)’nda köprüden başarıyla geçmiş evli bir çiftle birlikte tematik sadakatinden taviz vermeksizin ayrı bir uzayın tıkanıklığını hizalar, dürbünü başka bir çatıya çevirir. Orta yaşlarında mimarlık yapan Can (Hakan Çimenser), sanatçı eşi Ela (Defne Halman) ve Ankara’da, ebeveynlerinin buyurduğu bölümde eğitim gören kızları Nil( Gizem Akman) olmak üzere orta-üst sınıf fanusundaki çekirdek aile camdan bir seyirdedir. Ela için evliliğin ağırlığı, yaptığı sanat işleriyle; yerinden oynatılması güç taş görselinden, sis entalasyonuna değin ölçülebilir metaforlarla verilirken Can’ın nefes çalışmaları doğal afetlere bağlıdır. Ölene dek verilen bir sözü, ölene dek yerine getirirlerken sosyal konumları gereği az diyaloglu, az sevişmeli, gürültüsüz bir sondur izlediğimiz. Karamsar yapıdaki yönetmenin varlıklı ruhu, üzerinden likörlü çikolata akan bir evi de anlatsa yoksunluk bakiidir. Özge’nin Türk Sineması’ nda fazla örneği olmayan alana kurduğu bu oyun, gerçeklik olgusundan saniyeliğine ayrılmayan atmosferi ve oyuncuların filme bağlılığı için sıkı bir ön hazırlıktan geçmiştir. Defne Halman’ın, sekiz aydan uzun süreli bir çalışmayı kapsayan sergi ve galeri ziyaretlerinden, kapalı mekan çekimlerin büyük kısmının geçtiği fütüristik evin baştan sona tasarım ürünlerle dekore edilmesine, filmin içine yerleştirmek adına iki farklı sergi oluşturulması ve hatta Can’ın kartvizitlerine varana değin incelikle yaratılmış bir atmosfer hazırlar Özge. Perspektifi geniş plan çekimleri kadar açık tutar. Yalnız ve aksak bırakan yemini şöyle değiştirircesine kuvvetli kalır…Tanrı hepimizi bağımlı kişiliğimizden korusun(!) İtalyan Sinema Yazarları Derneği (SNGCI) tarafından En İyi Oyuncu ödülü verilen Defne Halman performansının ulusal festivallerde dikkatlerden kaçmış olması akılda kalıcıyken film Berlin Film Festivali(2013), 57. Londra Film Festivali gibi uluslararası gösterimlerde seyircilerle buluşan film 15. Lecce Avrupa Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, 32.İstanbul Film Festivali En İyi Yönetmen, En İyi Görüntü Yönetmeni( Emre Erkmen) ödülleriyle seyircisini teskin eder. Biz de, 46. Uluslararası Selanik Film Festivali&#8217;nde Balkan Fonu Senaryo Geliştirme Ödülü alarak Almanya-Fransa ve Türkiye ortaklığında vizyona girmesi beklenen son projesi Soluksuz’da devam süsü olacak mı merakla bekler, tüm sıkışmışlık ve tıkanmışlıkları bağırtmadan anlattığı için bir kez daha severiz o vakit.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Didem PEKER BAŞARAN</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/01/06/asli-ozgenin-istanbul-berlin-ekspresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
