<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Başak Bıçak &#8211; Cinedergi</title>
	<atom:link href="https://www.cinedergi.com/author/basakbicak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cinedergi.com</link>
	<description>Sinemanın her şeyi!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 Oct 2018 11:40:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Gelmiş geçmiş en iyi korku filmleri serileri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/gelmis-gecmis-en-iyi-korku-filmleri-serileri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/gelmis-gecmis-en-iyi-korku-filmleri-serileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Nov 2017 11:37:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[A Nightmare On The Elm Street Serisi]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi korku filmleri serileri]]></category>
		<category><![CDATA[Halloween Serisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşayan Ölülerin Gecesi Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10752</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay vizyona giren ve Testere efsanesini canlandıran Testere: Jigsaw Efsanesi vesilesiyle, korku tarihinin mutlaka izlemeniz gereken serilerini listeledim… Bu ay vizyona giren ve Testere efsanesini canlandıran Testere: Jigsaw Efsanesi vesilesiyle, korku tarihinin mutlaka izlemeniz gereken serilerini listeledim… Halloween Serisi John Carpenter’ın yönettiği ve yine kendisinin bestelediği melodisiyle kültleşen Halloween (Yabancı), korku tarihinin en ünlü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay vizyona giren ve Testere efsanesini canlandıran Testere: Jigsaw Efsanesi vesilesiyle, korku tarihinin mutlaka izlemeniz gereken serilerini listeledim…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10753" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-1024x683.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-1024x683.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-768x512.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-696x464.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-1068x712.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0-630x420.jpg 630w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/AA68_D023_00164RV4.jpg_cmyk_2040.0.jpg 1200w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Bu ay vizyona giren ve Testere efsanesini canlandıran Testere: Jigsaw Efsanesi vesilesiyle, korku tarihinin mutlaka izlemeniz gereken serilerini listeledim…</p>
<p>Halloween Serisi</p>
<p>John Carpenter’ın yönettiği ve yine kendisinin bestelediği melodisiyle kültleşen Halloween (Yabancı), korku tarihinin en ünlü ve en kazançlı bağımsız filmlerinden biri olma özelliğini taşıyor. İlerleyen yıllarda farklı yönetmenler tarafından çekilen devam filmleriyle serileşen yapım, slasher filmlerinin geleneksel anlatılarını şekillendirdiği gibi, teen slasher alt türünün de öncüsü olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Yaşayan Ölülerin Gecesi Serisi</p>
<p>George Romero’nun, 1968 tarihinde ilk uzun metrajı Night of the Living Dead (Yaşayan Ölülerin Gecesi) ile başlayan başlattığı seri, kendisinin çektiği altı film ve yeniden çevrimlerle birlikte toplamda on filme ulaşarak büyük başarı kazandı. Bir grup insanın, hızla yayılan bir zombi felaketinden kurtulmaya çalışmasını konu edinen serinin ilk filmi, zombi kavramını daha önce beyazperdede görülmemiş bir biçimde anlatarak türe ilk şeklini veren yapım oldu.</p>
<p>Üç Ana Efsanesi</p>
<p>Giallo türünün ustalarından Dario Argento’nun, ilk doğaüstü çalışmaları olan Üç Ana Efsanesi, stilize Argento sinemasının en çarpıcı örneklerinin başında geliyor. Suspiria, Inferno ve La Terza Madre’den oluşan üçleme, Suspiria de Profundis isimli bir kitapta yer alan üç kız kardeş betimlemesinden esinle üç cadı efsanesini hikâyeleştirdi ve özellikle Suspiria ve Inferno ile korku sinemasına çok önemli iki film armağan etti.</p>
<p>Phantasm Serisi</p>
<p>Don Coscarelli’nin 1979 yılında çektiği Phantasm (Manyak), küçük bütçesine rağmen kısa sürede kült film mertebesine erişti ve bununla kalmayıp üç devam filmiyle hikâyesini daha da sürreal bir şekle sokarak yönetmenin adını tüm dünyada duyurmayı başardı. Ülkemizde gösterime girmeyen Phantasm, A Nightmare on Elm Street başta olmak üzere türün önemli filmlerine zemin hazırladı.</p>
<p>Friday The 13th</p>
<p>İlk olarak 1980 yılında Sean S. Cunningham yönetiminde karşımıza çıkan ve yeniden çevrimleriyle birlikte toplamda on iki filme ulaşan Friday The 13th (13. Cuma), korku tarihinin en başarılı serilerinden biri olarak kabul ediliyor. Kamp personelinin ihmali sonucu ölen birinin, daha sonra lanetlenerek göldeki seri cinayetlere sebep olmasını anlatan serinin efsaneleşen karakteri Jason Voorhees, zaman içerisinde popüler kültür ürünü haline geldi…</p>
<p>Evil Dead Serisi</p>
<p>1981’de gösterime girdiğinde, kanın oluk oluk aktığı şiddet sahneleri ile izleyenlerini dehşete düşüren The Evil Dead (Şeytanın Ölüsü) filmi, yönetmen Sam Raimi’nin kariyerinin de başlangıcı oldu. Parti yapmak için bir orman kulübesine giden beş arkadaşın kazayla karanlık güçleri serbest bırakmasını, şiddet ve mizahı harmanlayarak anlattığı için özellikle video piyasasında büyük bir üne kavuşan filme, pek çok uyarlama ve devam filmi geldi.</p>
<p>A Nightmare On The Elm Street Serisi</p>
<p>Wes Craven’in, gösterime girdiği 1984 yılında büyük bir başarı elde eden A Nightmare On The Elm Street filmi (Elm Sokağı Kâbusu), sekiz devam filmiyle korku türünün klasiklerinden birine dönüştü. Gençleri rüyalarında öldüren öteki dünyalı karakteri Freddy Krueger ki bu Craven’ı okul yıllarında döven serserilerden birinin ismiydi, kısa sürede korku sinemasının ikonik karakterleri arasında girdi.</p>
<p>Hellraiser Serisi</p>
<p>1987 yılında Clive Barker yönetiminde karşımıza çıktığı andan itibaren kendisine geniş bir hayran kitlesi edinen Hellraiser serisi, on filmle birlikte en çok devam filmi çekilen yapımlardan biri haline geldi. Bradley Doug’un canlandırdığı cehennem zebanisi Pinhead, türün en popüler kahramanlarından biri sayılıyor.</p>
<p>Scream Serisi</p>
<p>90’lı yılların sonunda ağırlığı giderek azalan slasher türünü yeniden canlandıran ve yine Wes Craven imzası taşıyan Scream (Çığlık) serisi, kurbanlarını telefonla arayarak filmler hakkında soru soran maskeli bir katilin seri cinayetlerini ele alıyor. Wes Craven’in dört devam filmini de kendisinin çektiği seri, klasikleşmiş korku filmlerini tiye alan, göndermeler yapan yapısıyla çok sevilmiş; hatta kendisiyle dalga geçen parodilere dahi konu olmuştur.</p>
<p>Çocuk Oyunu Serisi</p>
<p>90’lı yılların unutulmaz korku filmi karakterlerinden olan ve oyuncak bebeklere bakışımızı değiştiren Çocuk Oyunu serisi (Child’s Play), nam-ı diğer Chucky serisi, Chucky isimli birinin ruhunu oyuncak bir bebeğe aktarmasıyla başlayan seri cinayetleri ele alıyor. Tom Holland’ın 1988 tarihli Child’s Play filmiyle başlayan seri, toplamda yedi filme ulaştı.</p>
<p>Bonus: Poltergeist, Final Destination, REC, The Texas Chainsaw Massacre vb. seriler ile bilim kurgu klasiği olan fakat korku türüne de yaklaşan Alien serisi izlenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/11/17/gelmis-gecmis-en-iyi-korku-filmleri-serileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dario Argento’dan Bir Korku Klasiği: Suspiria</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/10/16/dario-argentodan-bir-korku-klasigi-suspiria/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/10/16/dario-argentodan-bir-korku-klasigi-suspiria/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Oct 2017 10:29:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[Dario Argento]]></category>
		<category><![CDATA[Suspiria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10648</guid>

					<description><![CDATA[İtalyan korku sinemasının en mühim alt türlerinden biri olan giallo devri Mario Bava’yla başlasa da, 70’lerden itibaren çektiği sayısız filmle türe altın çağını yaşatan hiç şüphesiz Dario Argento oldu. Kariyerinin ilk yıllarında “İtalyan Hitchcock’u”, “şiddetin Visconti’si” gibi yakıştırmalar yapılan Argento, ortaya koyduğu farklı yaklaşımla giallo furyasının fitilini ateşlemekle kalmadı, türün uluslararası alanda da tanınmasını sağladı. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İtalyan korku sinemasının en mühim alt türlerinden biri olan giallo devri Mario Bava’yla başlasa da, 70’lerden itibaren çektiği sayısız filmle türe altın çağını yaşatan hiç şüphesiz Dario Argento oldu. Kariyerinin ilk yıllarında “İtalyan Hitchcock’u”, “şiddetin Visconti’si” gibi yakıştırmalar yapılan Argento, ortaya koyduğu farklı yaklaşımla giallo furyasının fitilini ateşlemekle kalmadı, türün uluslararası alanda da tanınmasını sağladı.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288.jpg"><img decoding="async" class="alignnone wp-image-10649 size-medium" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288-200x300.jpg 200w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288-768x1152.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288-683x1024.jpg 683w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288-696x1044.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288-280x420.jpg 280w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/10/443288.jpg 1000w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" /></a></p>
<p>L’Ucello Dalle Piume Di Cristallo, Profondo Rosso, Opera, Tenebre, Trauma ve daha pek çok filmle korku sinemasına muazzam katkılar sunan İtalyan yönetmenin filmografisinde, ayrı bir yerde duran doğaüstü üçlemesi de ise Argento’nun ününü tüm dünyaya yaymayı başardı. Giallo ruhundan uzaklaşmadan çektiği Üç Ana üçlemesinin olan Suspiria, Inferno ve La Terza Madre yönetmenin ilk doğaüstü çalışmaları olmakla birlikte stilize Argento sinemasının en çarpıcı örneklerinin de başında geliyor.</p>
<p>İngiliz deneme yazarı Thomas de Quincey’nin Suspiria de Profundis isimli kitabının bir bölümünde yer alan üç kız kardeş betimlemesinden esinlenen ve üç cadı efsanesi yaratan Argento, filmlerini bu cadı hikâyelerinin üzerine kuruyor. Suspiria’da, Almanya’da bir dans okulunda kötülük saçan Mater Suspirorum’u (İnlemelerin Anası), Inferno’da, Amerika’da bir apartmana yerleşen Mater Tenebrarum’u (Karanlıkların Anası), La Terza Madre’de ise İtalya’yı cehenneme dönüştüren Mater Lachrymarum’u (Gözyaşlarının Anası) anlatan yönetmen, bilhassa Suspiria ve Inferno ile korku klasiklerine yenilerini eklemeyi başardı.</p>
<p>Üç Ana Efsanesinin ilk ayağı olan Suspiria sadece Dario Argento’nun değil, modern korku sinemasının da köşe başlarından biridir. Müthiş bir renk skalasıyla bezenmiş, sanatsal fonlarda ve görkemli müzikler eşliğinde, sürreal bir tabloya dönüşen şiddet sahneleriyle Argento, Suspiria ile korku sinemasına adeta meydan okuyor.</p>
<p>Bale eğitimi almak üzere, Almanya’nın Freiburg şehrinde bulunan bir dans akademisine gitmeye karar veren Suzy Bannion’ın (Jessica Harper) başına gelenleri konu alan Suspiria, Argento’nun o dönem birlikte olduğu ve filmin senaryosunu beraber yazdığı Daria Nicolodi’nin büyükannesinin bizzat yaşadığı ürkütücü olaylardan yola çıkıyor.</p>
<p>Kimisi uydurma, kimisi gerçek bu hikâyelere, Thomas de Quincey’nin Mater Suspirorum’unu (İnlemelerin Anası) eklemleyen Argento, filmini doğaüstü bir öykünün üzerine inşa etmesine rağmen kariyerini devam ettirdiği giallo ruhundan da uzaklaşmıyor. Türün gereksinime uygun yapıtaşlarını özenle ve dikkatle yerleştirerek, sanatın her formunda çağdaşlarının ötesinde bir sinemasal anlatımı benimsiyor. Cinayet hikâyelerini korku öğeleriyle sunan gialloların, stilize edilmiş şiddet sahnelerini, siyah eldivenler, bıçaklar ve diğer kesici aletler gibi fetiş objelerini, güzel kadınlarını, ihtişamlı müzik ve dekorlarını harmanlayan yönetmen, kendine has ışık oyunlarıyla Suspiria’da müthiş bir işçilik ortaya koyuyor.</p>
<p>Filmin açılış sekansı olan Suzy’nin havaalanından çıkışından itibaren, kırmızı renklerin ağır bastığı ışıklandırmalarla gerçeküstü bir dünya yaratan Argento, attığı her adımla bu dünyaya hizmet eden planlarla karşımıza çıkıyor. Terminal kapısının ürkütücü açılış kapanışı, Suzy’nin yüzüne vuran ışık ve ünlü müzik grubu Goblin’in Cembalo ile Re minor tonunda kulaklarımıza çalınan notaları vahşi bir açılış sekansına bizleri hazırlamakla meşgul Argento’nun sunumunun sadece aperatiflerini oluşturuyor. Devamında gelen klasikleşmiş çifte cinayet sekansı, öyle bir ara sıcak sunuyor ki, o dakikadan itibaren ana yemeği merak etmeye başlıyorsunuz!</p>
<p>Geometrik desenlerin ve renkli vitrayların fon oluşturduğu bir yapıda işlenen estetik cinayetlerin yardımıyla, filmin soyut ve dahi absürt anlayışına iyiden iyiye kapılıyorsunuz. Suzy’nin yerleşmesiyle tanıştığımız okulun içyapısına hâkim olan renkler, desenler ve çizgiler yönetmenin bilhassa art nouveau ve art deco hevesini fazlasıyla ortaya çıkaran çarpıcı görüntüler oluşturuyor. Mekânın dış cephesinde, koridorlarında, gölge oyunlarında, hatta Olga’nın ojesinde bile karşımıza çıkan kırmızı ve tonları Suspiria’nın ana rengi olurken, Suzy’nin okul çalışanı kadının elinde gördüğü taştan etkilendiği plan, görselliğiyle en akılda kalıcı sahnelerden biri haline dönüşüyor.</p>
<p>Suspiria’nın en tuhaf fakat bir o kadar da ilgi çekici sahnesi ise öğrencilerin hep birlikte dans salonunda uyumak zorunda kaldığı bölümdür. Beyaz çarşaflarla bir yatakhane formuna sokulan yerin etrafını, yine kırmızı ile pembe tonların hâkim olduğu bir ışıklandırmayla çevreleyen Argento, kolay kolay göremeyeceğiniz enteresanlıkta bir ortam yaratıyor. Gerçek olamayacak kadar olağandışı duran bu sahneye rağmen, Argento’nun bitmek bilmeyen sürprizleriyle filmin duygusundan bir an bile uzaklaşmanız mümkün olmuyor.</p>
<p>Suspiria’nın kurban listesine yenilerini eklemeye kararlı olan Argento, kör piyanist sekansı ile bu kez herhangi bir katil eli ya da kesici alet olmaksızın, doğaüstü güçlerin etkisiyle gerçekleştirilen vahşi bir cinayete tanık olmamızı sağlıyor. Görkemli binaların tam ortasında beyaz bir ışıkla aydınlatılan çaresiz ve zavallı piyanistin, düşmanının ne olduğunu bile anlayamadan korkunç bir biçimde katledildiği sekanstan sonra, Argento’nun tipik meraklı kurbanlarına geliyor sıra…</p>
<p>Özellikle Inferno’da “yok artık!” dedirtecek derecede korkusuz ve burnunu bile bile belaya sokan karakter tiplemelerinden yalnızca biri olan Sara’nın ölümü, Suspiria’nın geriliminin zirveye en yakın sahnelerinden biri oluyor. Gizemi ilk çözenin ölmesi düsturuna uygun bir biçimde ortadan kaldırılan karakterimizden sonra açılış sekansının hava durumuyla paralel bir final gecesi yaşanıyor ve nihayetinde, renklere ve notalara bulanmış bir şiddet senfonisiyle, vahşete doymuş bir halde filmi tamamlıyoruz.</p>
<p>Popüler oyuncularla çalışmayı sevmemesine rağmen başrolüne Jessica Harper’ı seçen Argento’nun ne kadar doğru bir karar verdiği malumunuz, ancak yan rollerdeki karakteristik yüzler de filmin en büyük tamamlayıcıları arasında. Suzy’nin filmin başında sohbet ettiği Olga’dan, kadın çalışanın yanındaki sarışın çocuktan, tuhaf dişli erkek görevliye kadar performans konusunda sıkıntı yaratmayan oyuncularla çalışan yönetmenin, filmini nasıl ilmek ilmek dokuduğunu görmemek neredeyse imkânsız.</p>
<p>Göz alıcı renklerin, Goblin’in ürkütücü notalarıyla dans ettiği, işitsel ve görsel bir ziyafete dönüşen Suspiria, müthiş bir yönetmen sineması örneği… Bundan tam kırk yıl önce gösterime girdiği yıl, tüm dünyada adını duyurmayı başaran film, hem korku sinemasının hem de Argento’nun en göz alıcı işlerinden biri olduğunu yıllar sonra hala konuşulmasıyla kanıtlıyor.</p>
<p><strong>Başak Bıçak – basakbicak@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/10/16/dario-argentodan-bir-korku-klasigi-suspiria/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefes Kesen Maceralarıyla En İyi Takip Filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/05/08/nefes-kesen-maceralariyla-en-iyi-takip-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/05/08/nefes-kesen-maceralariyla-en-iyi-takip-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2017 08:09:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[En İyi Takip Filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mad Max]]></category>
		<category><![CDATA[The Blues Brothers]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=10146</guid>

					<description><![CDATA[Geçtiğimiz ay vizyona giren Hızlı ve Öfkeli 8’den hareketle, sinema tarihinin takip sahneleriyle ünlü filmlerini derledim.  Gone in 60 Seconds (1974)  Kırk dakikadan fazla süren takip sahnesiyle hafızalarımıza kazınan Gone in 60 Seconds, araba hırsızı iki kardeşin bir gecede çalmak zorunda oldukları 50 araba fikri üzerine kuruyor hikayesini. Maceranın devam filmi olduğu gibi, 2000 yılında [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Geçtiğimiz ay vizyona giren Hızlı ve Öfkeli 8’den hareketle, sinema tarihinin takip sahneleriyle ünlü filmlerini derledim.</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-10147" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-1024x682.jpg" alt="" width="696" height="464" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-1024x682.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-300x200.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-768x511.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-696x463.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-1068x711.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011-631x420.jpg 631w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/09/FRD-DS-00253-0011.jpg 1920w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong> </strong><strong>Gone in 60 Seconds (1974)</strong></p>
<p><strong> </strong>Kırk dakikadan fazla süren takip sahnesiyle hafızalarımıza kazınan Gone in 60 Seconds, araba hırsızı iki kardeşin bir gecede çalmak zorunda oldukları 50 araba fikri üzerine kuruyor hikayesini. Maceranın devam filmi olduğu gibi, 2000 yılında çekilmiş Nicholas Cage ve Angelina Jolie’li bir yeniden çevirimi de var.</p>
<p><strong> </strong><strong>The Blues Brothers (1980)</strong></p>
<p><strong> </strong>John Landis&#8217;in yönettiği müzikal-komedi türündeki Blues Brothers, New York sokaklarında, polis ile kahramanlarımız Joliet ( John Belushi) ve Elwood Blues (Dan Aykroyd) arasında geçen soluksuz takip sahnesiyle de ünlüdür.</p>
<p><strong> </strong><strong>Mad Max serisi </strong></p>
<p><strong> </strong>George Miller’ın, 1979 yılında başlattığı post apokaliptik bilim kurgu serisi Mad Max’in, kovalamaca sahnelerinde en iyisi The Road Warrior olarak kabul edilse de, yeni gelen Mad Max: Fury Road’un da zirveye ortak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Miller, nefes kesici sahnelerle türün sevenlerine kült bir seri emanet etti.<strong> </strong></p>
<p><strong>Bullitt (1968)</strong></p>
<p>Peter Yates’in yönettiği Bullitt, dedektif Franklin Bullitt’in (Steve McQueen), San Francisco sokaklarında suçluların kaçırdığı bir treni takip ettiği enfes sahneleriyle hatırlanan ve Steve McQueen’in rolüyle efsaneleştiği filmlerden…</p>
<p><strong>Duel (1971)</strong></p>
<p>Steven Spielberg imzası taşıyan Duel, otoyolda tek başına araba kullanan bir adamın, bir kamyon tarafından tehdit edilmeye başlamasıyla yaşadığı gerilim dolu anlarına merkezine taşırken; seyircisini diken üzerinde tutan kaçış sahneleriyle de hatırlanıyor.</p>
<p><strong>The Getaway (1972)</strong></p>
<p>Sam Peckinpah’ın yönetmen koltuğunda oturduğu The Getaway, şartlı tahliye ile hapisten çıkan Doc McCoy (Steve McQueen) isimli usta hırsızın kaçış sahneleri ve müzikleriyle kültleşen bir film.</p>
<p><strong>Death Proof (2007)</strong></p>
<p>Quentin Tarantino imzalı Death Proof, büyük bir bölümü kovalamaca ile geçen ve kadınları hedef alan hasta ruhlu bir katilin başına gelenleri hikayeleştirerek unutulmazlar arasına giriyor.</p>
<p><strong>Smokey and the Bandit (1977)</strong></p>
<p>Texas’tan Atlanta’ya 28 saat gibi bir sürede gitmek zorunda olan bir grup insanın eğlenceli ve hız sınırlarını aşan macerası Smokey and the Bandit, aynı zamanda vizyona girdiği yılın en çok gişe yapan filmlerinden.</p>
<p><strong>Vanishing Point (1971)</strong></p>
<p>Düşük bütçeli bir takip filmi olmasına rağmen, dönemin ruhunu yansıtan müzikleri ve sosyal mesajlarıyla dikkat çeken Vanishing Point’in yönetmeni ise Richard C. Sarafian.</p>
<p><strong>The Italian Job (2003)</strong></p>
<p>1969 yapımı, Peter Collinson’un yönettiği aynı adlı filmin yeniden çevrimi olan The Italian Job, yapacakları soygun için trafiği birbirine katan ve böylece kaçış zamanı elde eden bir çetenin yürekleri ağza getiren macerasıyla listeye giriyor.</p>
<p><strong>Başak Bıçak – basakbicak@gmail.com</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/05/08/nefes-kesen-maceralariyla-en-iyi-takip-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinema Tarihinin En İyi Müzikalleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/04/22/sinema-tarihinin-en-iyi-muzikalleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/04/22/sinema-tarihinin-en-iyi-muzikalleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 06:52:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Grease]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Tarihinin En İyi Müzikalleri]]></category>
		<category><![CDATA[Singin’ in the Rain]]></category>
		<category><![CDATA[West Side Story]]></category>
		<category><![CDATA[Wizard of Oz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9983</guid>

					<description><![CDATA[Gecen ay gösterime giren Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) filmi, aklımıza hemen müzikallerin neşeli ve büyülü dünyasını getiriyor. İşte sinema tarihinin en unutulmaz müzikal filmleri… Wizard of Oz (1939) Frank Baum’un meşhur eseri Wizard of Oz’un, Victor Fleming tarafından yönetilen versiyonu o dönemlerin en pahalı prodüksiyonları arasındaydı. Altı dalda Oscar’a aday olan film, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gecen ay gösterime giren Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) filmi, aklımıza hemen müzikallerin neşeli ve büyülü dünyasını getiriyor. İşte sinema tarihinin en unutulmaz müzikal filmleri…</p>
<p><strong>Wizard of Oz (1939)</strong></p>
<ol>
<li>Frank Baum’un meşhur eseri Wizard of Oz’un, Victor Fleming tarafından yönetilen versiyonu o dönemlerin en pahalı prodüksiyonları arasındaydı. Altı dalda Oscar’a aday olan film, bugün hala tüm zamanların en önemli klasiklerinden biri…</li>
</ol>
<p><strong>Singin’ in the Rain (1952)</strong><strong> </strong></p>
<p>Gene Kelly, Donald O&#8217;Connor ile Debbie Reynolds’ın performansları ve sinema tarihinin en çok gönderme yapılan meşhur yağmurda dans sahnesiyle ölümsüzleşen bir film.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9984" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-1024x799.jpg" alt="" width="696" height="543" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-1024x799.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-300x234.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-768x600.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-696x543.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-1068x834.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-538x420.jpg 538w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/blog-WSS-flying-1920x1499.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>West Side Story (1961)</strong><strong> </strong></p>
<p>Arthur Laurents&#8217;ın kitabından uyarlanan müzikal, modern bir Romeo Juliet hikâyesidir. Gösterildiği yıl altın çağını geride bırakan müzikal türüne yepyeni bir soluk getiren film aynı zamanda on dalda Oscar ödüllü…</p>
<p><strong>My Fair Lady (1964)</strong></p>
<p>Audrey Hepburn’ün en sevilen filmlerinden biri olan ve başrolü Rex Harrison’la paylaştığı My Fair Lady, yine sekiz dalda Akademi Ödüllü bir başyapıt.</p>
<p><strong>Mary Poppins (1964)</strong></p>
<p>Avustralyalı yazar P. L. Travers&#8217;ın, aynı adlı bir dizi çocuk kitabından Robert Stevenson’ın sinemaya kazandırdığı müzikal, dillere pelesenk olmuş şarkılarıyla unutulmazlar arasına girmiştir.<strong> </strong></p>
<p><strong>The Sound of Music (1965)</strong></p>
<p>Howard Lindsay ve Russel Crouse&#8217;un aynı adlı kitabına dayanan 1959 tarihli Broadway müzikalinin sinema uyarlaması… Robert Wise’ın yönettiği film, gerçek olaylardan yola çıkması sebebiyle en popüler müzikallerden biri oldu.</p>
<p><strong>Fiddler on the Roof (1971)</strong></p>
<p>1905 yılında Çarlık Rusya&#8217;sında geçen ve ilk kez 1964 yılında Broadway&#8217;de sergilenen müzikalden uyarlanan film, arka planında Rus toplumundaki değişimleri ele alır.</p>
<p><strong>Grease (1978)</strong></p>
<p>Yönetmenliğini Randal Kleiser&#8217;in yaptığı, başrollerini John Travolta, Olivia Newton-John ve Stockard Channing’in paylaştığı Grease, eleştirmenler tarafından zamanın ötesinden kabul edilen müzikallerdendir.</p>
<p><strong>All That Jazz (1979)</strong></p>
<p>Bob Fosse’nin yarı otobiyografik filmi All That Jazz, şov dünyasının ve şaşanın bir sanatçının hayatını nasıl derinden etkilediğini gösteren etkileyici bir film.</p>
<p><strong>Moulin Rouge (2001)</strong></p>
<p>Baz Luhrmann tarafından yönetilen film, gösterildiği yıl sekiz dalda kazandığı Oscar adaylığıyla Disney&#8217;in Güzel ve Çirkin’inin ardından on yıl içinde En İyi Film ödülüne aday gösterilen ilk film oldu.</p>
<p><strong>Bahsetmeden geçilmeyecekler: </strong>Annie (1982), Dancer in the Dark (2000), Top Hat (1935), Oliver (1968), The King and I (1956).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/04/22/sinema-tarihinin-en-iyi-muzikalleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2016’nın En İyi Festival Filmleri</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/2016nin-en-iyi-festival-filmleri/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/2016nin-en-iyi-festival-filmleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2017 09:27:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2016’nın En İyi Festival Filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[albüm]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[kasap havası]]></category>
		<category><![CDATA[koca dünya]]></category>
		<category><![CDATA[rauf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=9573</guid>

					<description><![CDATA[2016’nın En İyi Festival Filmleri&#8230; Yılın yurtiçi festivallerinde yarışan en iyi filmlerini listeledim… Bakalım beğenecek misiniz, keyifli okumalar!  Kasap Havası  Toplumsal normlar, mahalle baskısı, kadın algısı ve bunca kuralın içinde birlikte olmaya çalışan iki karakter… Evet, Kasap Havası genç adam ve ondan yaşça büyük “kötü” kadını bir araya getiren öyküsüyle daha önce izlediğimiz pek çok [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>2016’nın En İyi Festival Filmleri&#8230; Yılın yurtiçi festivallerinde yarışan en iyi filmlerini listeledim… Bakalım beğenecek misiniz, keyifli okumalar!</strong></p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-9574" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-1024x408.jpg" alt="" width="696" height="277" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-1024x408.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-300x120.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-768x306.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-696x277.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-1068x426.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-1054x420.jpg 1054w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o-1920x765.jpg 1920w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/08/28745252053_5dc652568c_o.jpg 2048w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong> </strong><strong>Kasap Havası</strong></p>
<p><strong> </strong>Toplumsal normlar, mahalle baskısı, kadın algısı ve bunca kuralın içinde birlikte olmaya çalışan iki karakter… Evet, Kasap Havası genç adam ve ondan yaşça büyük “kötü” kadını bir araya getiren öyküsüyle daha önce izlediğimiz pek çok filme benziyor; fakat İnanç Konukçu ve Şenay Gürler yarattıkları karakterlerle, Çiğdem Sezin ise köşesine kıyısına eklediği mesajlarıyla Kasap Havası’nı, muadillerinin ötesine taşıyor. Pür bir Yeşilçam nostaljisi, dikkat edilmesi gereken bir ilk yönetmenlik denemesi…</p>
<p><strong> </strong><strong>Rauf</strong></p>
<p><strong> </strong>Bir çocuğun gözünden Türkiye’nin doğusunda yaşananlara tanıklık edebilir, acılara ortak olabilirsiniz. Ve bunu, kuvvetle muhtemel politik, yer yer popülizme kayan bir anlatım diliyle izlersiniz. Fakat Rauf bu tuzağa düşmeden meramını anlatan, acısını gözünüze sokmadan paylaşan, derdi salt sinema olan filmlerden… Naif anlatımını göz kamaştıran bir görüntü yönetmenliğiyle katmerleyip seyircisinin önüne koyanlardan… Hikâyeyi bir kenara bırakıp, etkileyici birkaç görüntüyü arka arkaya kurgulayınca film yapıldığını düşünenlere de sağlam bir ders veriyor.</p>
<p><strong> </strong><strong>Rüya</strong></p>
<p>Derviş Zaim, Anadolu mitlerini, ülke meseleleriyle birleştiren hikâyesi ve kendine özgü tarzıyla yine farklılaşmayı başarıyor. Rüya, mimar bir kadının tasarladığı cami projesi üzerinden yedi uyuyanlar öyküsünü anlatırken, kentleşme problemlerine değinmeyi ihmal etmiyor. Durağan yaqpısına rağmen meselesiyle öne çıkan filmlerden…</p>
<p><strong> </strong><strong>Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var</strong></p>
<p>Rıza Sönmez Kars&#8217;ın kimliğini oluşturan şeylerin peşine tıpkı filmde gösterdiği kazın peşine düşen çocuk gibi düşüyor. Orhan Pamuk&#8217;un Kars şehriyle romanı üzerinden kurduğu ilişkiyi anlatma biçimi fevkalade. Kültürün ve folklorun direnirken bizim değerlerimize sahip çıkmayışlığımızı ise buruk bir finalde seyircinin yüzüne fırlatıyor. Yılın en naif ve başarılı döküdrama (kurmaca belgesel) çalışması.</p>
<p><strong>Kalandar Soğuğu</strong></p>
<p>Yönetmeni Mustafa Kara tarafından beş yılda ilmek ilmek dokunmuş, yansıttığı coğrafyayı özümsemiş, el emeği göz nuru bir film; Kalandar Soğuğu… Doğanın insana, insanın doğaya yaklaşımı üzerine yaptığı sarsıcı gözlemleri, muhteşem kareler eşliğinde sunan yapımın tek sıkıntısı ise yer yer hikâyesinin önüne geçen yorgun anlatım dili…</p>
<p><strong>Albüm</strong></p>
<p>Mehmet Can Mertoğlu, ilk filmini çeken bir yönetmenden beklenmeyecek ölçüde olgun bir sinema diliyle karşımıza çıkıyor ve kamerasını Anadolu’nun orta sınıfına çeviriyor. Çocuk sahibi olamayan bir çiftin evlat edinme meselesi üzerinden topluma ve genel ahlaka dair çarpıcı tespitlerde bulunan ve bunu ustalıklı bir mizahla yapan Albüm, Şebnem Bozoklu ile Murat Kılıç’ın performanslarıyla da övgüyü hak ediyor.</p>
<p><strong>Rüzgârda Salınan Nilüfer</strong></p>
<p>Rüzgârda Salınan Nilüfer de tıpkı Albüm gibi, eleştirdiği ya da yorumladığı sınıfı dışarıdan değil; o sınıfın bağrından kopup gelen bir dille anlatıyor ve bu sayede başarıya ulaşıyor. Seren Yüce, Çoğunluk’tan altı yıl sonra çektiği filmiyle giderek daha yetkin bir sinemacı olacağını kanıtlıyor. Rüzgârda Salınan Nilüfer, oyuncularının kusursuz performanslarının bile önüne geçecek derece etkileyici üst-orta sınıf portresi çiziyor.</p>
<p><strong>Tereddüt</strong></p>
<p>Erkek egemen bir toplum ve kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı… Yeşim Ustaoğlu, toplumun farklı kesimlerinden ve kültürlerinden gelen iki kadının hayatını en cesur haliyle ekrana yansıtıyor ve karakterlerinin yaşadıkları kadar çarpıcı bir film koyuyor önümüze… Tek eleştirim, böylesine güçlü bir filmin, kendisi kadar güçlü bir finali hak ettiği yönünde fakat yine de etkisinden bir şey kaybetmediğini de söylemek gerek.</p>
<p><strong>Babamın Kanatları</strong></p>
<p>Ve nihayet sinemamızda az rastlanır hale gelen iş sınıfı olgusuna dair gerçekçi bir yorum… Hikâye anlatımında büyük trajediler yaratmanın illa adam kaçırma, mafyaya bulaşma vb. durumlardan ibaret olmadığını, sıradan bir insanın hayatının da sırf o sıradanlığın getirdiği çaresizlik içerisinde kahredici bir hikayeye dönüştürebileceğinin en güzel örneklerinden… Kıvanç Sezer, ilk filmiyle beklentileri çok ama çok yükseğe taşıyor.</p>
<p><strong>Koca Dünya</strong></p>
<p>Koca Dünya… İki küçük çocuğu içine sığdıramayan koskoca dünya… Kucaklayamayan, anne-babadan bile mahrum bırakan, o kutsal medeniyetine kabul edemeyen dünya… Reha Erdem, bu kez yalnızca o meşhur sembolik anlatımıyla değil, midenize oturacak öyküsüyle, kulaklarınızdan gitmeyecek melodisiyle ve hafızalarınıza kazınacak planlarıyla bir şahesere imza atıyor. Yılın en görkemli işlerinden…</p>
<p><strong>Başak Bıçak- basakbicak@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2017/01/04/2016nin-en-iyi-festival-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadın Yönetmenlerin Elinden Çıkan Feminist Filmler</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/kadin-yonetmenlerin-elinden-cikan-feminist-filmler/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/kadin-yonetmenlerin-elinden-cikan-feminist-filmler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 May 2016 16:03:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[feminizim]]></category>
		<category><![CDATA[kadın yönetmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Yönetmenlerin Elinden Çıkan Feminist Filmler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8847</guid>

					<description><![CDATA[Feminizm ve sinema ilişkisi, sinemanın ilk yıllarına kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip&#8230; Film teorisi ve eleştirisi bazında feministler, sinemayı erkekler ve erkeklik hakkında olduğu kadar, kadınlar ve kadınlık hakkında söylenceleri de sunan bir kültürel eylem olarak ele alıyorlar.[1] Ata erkil sinemaya karşı durarak, kadın rollerine olan erkek bakış açısını incelemekle işe başlayan feminist kuram, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Feminizm ve sinema ilişkisi, sinemanın ilk yıllarına kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip&#8230; Film teorisi ve eleştirisi bazında feministler, sinemayı erkekler ve erkeklik hakkında olduğu kadar, kadınlar ve kadınlık hakkında söylenceleri de sunan bir kültürel eylem olarak ele alıyorlar.<a href="#_ftn1" name="_ftnref">[1]</a> Ata erkil sinemaya karşı durarak, kadın rollerine olan erkek bakış açısını incelemekle işe başlayan feminist kuram, bugün dünyanın pek çok ülkesinde üretilen kadın odaklı filmlerin de çıkış noktasını oluşturuyor.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8848" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-1024x668.jpg" alt="" width="696" height="454" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-1024x668.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-300x196.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-768x501.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-696x454.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-1068x697.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3-643x420.jpg 643w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/maxresdefault-3.jpg 1391w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Feminist teori, esasen 1960’lı yıllarda bilimsel bir ağırlık kazanıp güçlenmeye başlasa da, ilk feminist yönetmenler sinemanın doğduğu yıllarda ortaya çıktı. Bilinen ilk kadın yönetmen ve konulu filmin de öncü isimlerinden Fransız Alice Guy’dan, kürtaj konulu ilk uzun metraj filmini çeken Lois Weber’e değin pek çok isim, sinemada kadın varlığını gösteren ve erkek egemen bakışın ilk farkına varan sinemacılar oldular.<a href="#_ftn2" name="_ftnref">[2]</a> Avrupa’ya nispeten daha rahat bir ortam oluşturan Amerika’da görülen ilk kadın yönetmenlerden bu yana, sayısız ülkeden kadının toplumsal hayattaki konumu sorgulayan, eşitsizliği irdeleyen, erkek bakışını veyahut kadın algısını açıklamaya girişen sinema filmleri yapıldı.</p>
<p>İşte Orta Doğu’nun yasaklı kadınları, Avrupa ve Amerika’nın kadın istismarını ya da cinsel kimliklerini inceleyen filmleri gibi çok geniş bir yelpazede değerlendirebileceğimiz feminist sinemanın en göz alıcı örnekleri…</p>
<p>Ukrayna asıllı Amerikalı bir yönetmen ve oldukça nev-i şahsına münhasır bir kişilik olan Maya Deren’in, <strong>Meshes Of The Afternoon</strong>’u (1943) avant-garde türüne mensup deneysel kısa metrajı olmakla birlikte kadın bakışına, içeriden bir yaklaşım getiren ve rüya gibi imgelerle anlatımını destekleyen filmidir. Yine Fransız Yeni Dalga’sının büyükannesi olarak tanımlanan Agnès Varda, 1962 yılında çektiği <strong>Cléo de 5 à 7</strong>, 1977 tarihli <strong>One Sings, The Other Doesn’t</strong> ve 85 mahsulü <strong>Sans Toi, Ni Loi</strong> gibi filmleriyle feminist sinemaya katkı sağlayan yönetmenlerden. Özellikle 70’li yıllarda verilen kürtaj mücadelesini konu alan ve Fransız kadın hareketinden etkilenen filmi One Sings, The Other Doesn’t önemli feminist filmler arasında kabul ediliyor.</p>
<p>Ida Lupino’nun, Katolik bir okulda yetişkinliğe adım atan genç kızların dünyasına yolculuk yapan <strong>The Trouble with Angels </strong>(1966) filminin yanı sıra, Belçikalı yönetmen Chantal Akkerman’ın dul bir ev kadını ile annesinin hayatını anlattığı <strong>Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles</strong> (1975) filmi ve Alman sinemasının öncü isimlerinden Margarethe von Trotta’nın gelenekselleşmiş toplumda kadın rollerini reddeden <strong>Three Sisters</strong> üçlemesi yine önde gelen yapıtlardan arasında…</p>
<p>1980’li yıllara ait eserlerden, Amerikalı yönetmen Susan Seidelman’ın <strong>Smithereens</strong>’i (1982), merkezine mükemmel olmayan bir kadını alan punk bir filmken, Marleen Gorris imzalı <strong>A Question of Silence</strong> (1982) bir kadının yönettiği ve yabancı film dalında ilk kez Oscar alan film oldu. Kanadalı yönetmen Patricia Rozema’nın <strong>I’ve Heard the Mermaids Singing</strong>’i (1987) tuhaf bir ofis çalışanı kadının rekabet ve hayal kırıklıkları üzerine söylem geliştirirken film, ünlü feminist akademisyen Camille Paglia’nın da beğenisini kazanmış. Yine İtalyan yönetmen Adriana Monti’nin bir grup ev kadının etrafında geçen hikâyeleri konu alan filmi <strong>School Without an End’i</strong> (1983) ile bir sonraki feminist filmi <strong>The Piano</strong> sayesinde Altın Palmiye’yi kucaklayacak olan Jane Champion’ın uzun metrajı <strong>Sweetie</strong> (1989) ruhsal rahatsızlığı olan bir kardeşin, etrafındaki kız kardeşlere bakışı üzerine etkileyici bir anlatım geliştiriyor.</p>
<p>90’lı yıllarda sayıca artış gösteren feminist filmlere gelince… Uzak Doğu’nun bağrından kopup gelen <strong>Farewell China</strong> (1990), Clara Law imzası taşıyor ve Asya’dan Amerika’ya göç esnasında kadınların yaşadıklarına odaklanıyor. Ann Hui, otobiyografik filmi <strong>Song of the Exile </strong>(1990) ile Japon kültürü, aile ve kimlik sorunlarını inceliyor. Julie Dash, ilk uzun metraj filmi<strong> Daughters of the Dust</strong> (1991) ile Afrika-Amerikan kadınının 1900’lerin başındaki yaşamına değinirken; Michelle Parkerson, <strong>Storme: Lady of the Jewel Box</strong> (1991) yapımı belgeseliyle LGBT aktivisti Stormé DeLarverie’nin hayatına odaklanıyor. İngiliz – Nijeryalı yönetmen Ngozi Onwurah’nın otobiyografik kısa metrajı <strong>The Body Beautiful</strong> (1991), beyazların hâkim olduğu moda dünyasındaki modellik kariyerinden hareketle ırksal ve cinsel kimlikler üzerine söylev geliştiriyor. Vietnam savaşı sırasında arkadaşlarıyla “it dalaşı” adı verdikleri çirkin bir oyuna dâhil olan Eddie’nin, Rose ile tanışması ve ondan hoşlanmasını anlatan <strong>Dogfight</strong> (1991) da Nancy Savoca’nın insan farklılıkları konusundaki söylemlerini içeriyor.</p>
<p>Ve sonunda feminist sinemacılar vites yükseltip kadın cinselliğini sinemalaştırmaya başlıyor. Lezbiyen yazar ve yönetmen Monica Treut’ün dört kısımdan oluşan ve cinsellik ile feminizme enteresan bir yaklaşım getiren belgeseli <strong>Female Misbehavior </strong>(1992) ve Marion Hänsel’in <strong>Between Heaven and Earth</strong> (1992), hamile bir kadının doğmamış çocuğuyla birlikte dünyayı sorgulamasını anlatan bilim kurgu eseri söz konusu yıllara ait yapıtlardan… Sally Potter’ın Virginia Woolf’tan uyarladığı <strong>Orlando</strong> (1992), 400 yıl boyunca hiç yaşlanmadan iki farklı kimlikle yaşayan İngiliz bir aristokratın yaşamını ele alırken, Tilda Swinton’ın muhteşem performansıyla da göz dolduruyor. Hatta Underground filmlerin kraliçesi olarak tanımlanan Sarah Jacobson’dan <strong>I Was a Teenage Serial Killer </strong>(1993), sinemada kadın seri katillerin ender yansımalarından biri oluyor. Film, erkekleri öldüren bir seri katilin yaşadıklarından yola çıkarak feminizme değinmeyi ihmal etmiyor. Benzer bir biçimde Amy Heckerling’den <strong>Clueless</strong> (1995) ünlü yazar Jane Austen’ın Emma karakterinin enteresan bir yorumuyla komedide kadın varlığını güçlendirmeye çalışırken; Mary Harron, <strong>I Shot Andy Warhol</strong> (1996) ile merkezine aldığı radikal feminist manifesto SCUM yazarı Valerie Solanas’ın yaşadıklarıyla erkeklerdeki kadın düşmanlığını irdeliyor.</p>
<p>Nihayet 2000 sonrası… Lynne Ramsay’in enteresan ve donuk bir kadın karakterin hikâyesine yer verdiği filmi <strong>Morvern Callar</strong> (2002), sevgilisi ölen bir kadının bu duruma yaklaşımı ve tepkileri üzerinden tuhaf bir portre çıkarırken; Florence Ayisi ve Kim Longinotto’nun belgesel türündeki <strong>Sisters in Law</strong>’u (2005), Kamerun’da görev yapan kadın aile mahkemesi hâkimlerinin kadınlar ve çocuklar için adalet arayışlarını etkileyici bir dille aktarıyor. Catherine Breillat’ın femme fatale bir karakterden hareketle feminizme değindiği <strong>The Last Mistress</strong>’i (2007), seyircisini 19. yy Paris’inde yolculuğa çıkarırken, Lucrecia Martel’in Arjantin’in siyasal ortamı çerçevesinde kurguladığı <strong>The Headless Women</strong>’ı (2008), bir kadının ölümcül bir kaza sonrası yaşadıkları üzerine kuruyor hikâyesini. Kelly Reichardt’ın hayata yeniden başlayamaya çalışan bir kadını merkezine aldığı <strong>Wendy and Lucy</strong> (2008) cinsel ve sosyal eşitsizliklere değinen bir film oluyor; Shirin Neshat ve Shoja Azari’nin birlikte yönettikleri <strong>Women Without Men</strong> (2009) İranlı dört kadının hayatları üzerinden 1953 yılı Tahran’ına bakış atıyor… Ava DuVernay’nın <strong>I Will Follow</strong>’u (2010) çok boyutlu karakterleriyle; Nadine Labaki’nin <strong>Caramel</strong> (2007) ve <strong>Where Do You Go Now</strong> (2011) filmleri de Lübnan’ın siyasi karmaşalarıyla öne çıkan yapıtlar oluyor.</p>
<p>Son olarak, Sini Anderson’ın <strong>The Punk Singer</strong>’ı (2013) &#8216;Riot Grrrl&#8217; hareketinin kurucularından, feminist ve art-punk aktivisti Kathleen Hanna’yı ele aldığı filmi; tamamı Suudi Arabistan’da bir kadın yönetmen (Haifaa Al Mansour) tarafından çekilen ilk uzun metraj film olan <strong>Wadjda</strong> (2012) ve İran’ın ilk vampir filmini çeken Ana Lily Amirpour’un <strong>A Girl Walks Home Alone At Night</strong>’ı (2014) değinmeden geçemeyeceğimiz feminist eserler arasında yer alıyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="#_ftnref" name="_ftn1">[1]</a> Anneke Smelik, “Feminist Film Teorisi”, Çev. Gamze Deniz, <a href="http://www.arsivbelge.com">www.arsivbelge.com</a>, Son Görülme Tarihi: 17.03.2016.</p>
<p><a href="#_ftnref" name="_ftn2">[2]</a> Mehmet Arslantepe,”Sinemada Feminist Teori”, 3. Uluslararası Bir Bilim Kategorisi Olarak Kadın: Edebiyat, Dil, Kültür ve Sanat Çalışmalarında Kadın Sempozyumu, 28-30 Nisan 2010, Selçuk Üniversitesi, Dilek Sabancı Devlet Konservatuarı, Konya.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/05/20/kadin-yonetmenlerin-elinden-cikan-feminist-filmler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçinden Antik Mısır Geçen Filmler</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/04/10/icinden-antik-misir-gecen-filmler/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/04/10/icinden-antik-misir-gecen-filmler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2016 12:44:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[İçinden Antik Mısır Geçen Filmler]]></category>
		<category><![CDATA[Ten Commandments]]></category>
		<category><![CDATA[The Egyptian]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8723</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlık tarihinin en büyük medeniyetlerinden biri olan Mısır uygarlığı ve mitolojisi, Antik Yunan’dan sonra sinemanın rağbet ettiği mitlerin başında geliyor. Bugün bile gizemini korumaya devam eden dünya harikası piramitleri, firavunları ve uçsuz bucaksız hazineleri ve efsaneleriyle Mısır uygarlığı, ne yazık ki daha çok fantastik ve korku sinemasına hizmet ediyor ve döneme ilişkin film bulmak zorlaşıyor. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihinin en büyük medeniyetlerinden biri olan Mısır uygarlığı ve mitolojisi, Antik Yunan’dan sonra sinemanın rağbet ettiği mitlerin başında geliyor. Bugün bile gizemini korumaya devam eden dünya harikası piramitleri, firavunları ve uçsuz bucaksız hazineleri ve efsaneleriyle Mısır uygarlığı, ne yazık ki daha çok fantastik ve korku sinemasına hizmet ediyor ve döneme ilişkin film bulmak zorlaşıyor. Lanetli Mumyalar, Akrep Krallar ya da Indiana Jones gibi serilerde karşımıza çıkan Antik Mısır hikâyelerinden yalnızca ikisi öne çıkıyor: Mısır Kraliçesi Cleopatra’nın meşhur aşkları ve Musa’nın peygamber olma öyküsü… Hâlbuki yüzyıllarca ayakta kalmış, pek çok uygarlıkla iletişim kurmuş, hatta tarihin ilk yazılı anlaşmasını yapmış, papirüsü, mumyalamayı icat etmiş, çok önemli bir mitolojiye ve bugün bile hayranlık duyduğumuz bir bilgi birikimine sahip bir uygarlıktan kayda değer bir film çıkmaması oldukça enteresan bir durum. Üstelik yapılanların da, son dönemde karşımıza çıkan Gods of Egypty gibi efektten ibaret, özensiz filmler olmasına diyecek pek bir şey yok…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8724" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-1024x640.jpg" alt="" width="696" height="435" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-1024x640.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-300x188.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-768x480.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-696x435.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-1068x668.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-672x420.jpg 672w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/elodie-yung-as-hathor-gods-of-egypt-1920x1200.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>İşte meraklısı için, mumyalı fantastik filmlerin dışında kalan Antik Mısır filmleri…</p>
<p><strong>1.Caesar and Cleopatra (1945)</strong></p>
<p>Gabriel Pascal’ın, Major Barbara’dan (1941) sonra yine bir Bernard Shaw eserinden uyarladığı Caesar and Cleopatra, yönetmenin ikinci uzun metraj filmi… Cleopatra ve Caesar’ın meşhur aşklarından yola çıkan film, Roma İmparatorluğu’nun Mısır’a hâkim olduğu yıllara dönüş yapıyor ve dönemi tüm detaylarıyla canlandırmayı başarıyor. Dekorları ve kostümleriyle En İyi Sanat Yönetimi dalında Oscar’a aday olan film, Claude Rains, Vivien Leigh ve Stewart Granger gibi önemli isimlerin yer aldığı kadrosuyla da öne çıkan filmler arasında…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2.The Egyptian (1954)</strong></p>
<p>Casablanca (1942), The Adventures of Robin Hood (1938) ve Angels with Dirty Faces (1938) gibi filmleriyle bilinen Michael Curtiz’in yönettiği The Egyptian, putperest bir Mısırlı ile Firavunun mücadelesinden yola çıkıyor. Filmin kadrosunda, Jean Simmons, Victor Mature ve Gene Tierney gibi isimler var…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3.Ten Commandments (1956)</strong></p>
<p>Hz. Musa’nın, çocukluktan itibaren firavunun sarayında yetişip daha sonra kavmiyle birlikte Mısır’ı terk etmesini anlatan Ten Commandments, devasa setleriyle zamanın çok ötesinde duran ve ses getiren filmlerden… Cecil B. DeMille’in yönettiği ve Charlton Heston, Yul Brynner ve Anne Baxter’ı gördüğümüz film, teatral oyunculuklarıyla eleştirilse de beğeni toplamış…</p>
<p><strong>4.Cleopatra (1963)</strong></p>
<p>Elizabeth Taylor, Richard Burton, Rex Harrison, Roddy McDowall ve Martin Landau&#8217;nun yer aldığı dev kadrosuyla, üç yılda, oldukça büyük bir bütçeyle çekilen Cleopatra, tıpkı Caesar and Cleopatra (1945) gibi efsanevi kraliçenin önce Caesar ardından da Marcus Antonius’la yaşadığı aşkları konu alıyor. Dokuz dalda Oscar’a aday gösterilen film, teknik dallarda dört ödül birden kazanmış…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>5.Exodus: Gods and Kings (2014)</strong></p>
<p>Ridley Scott’ın, Kitab-ı Mukaddes’ten esinlenerek yarattığı Exodus: Gods and Kings, Ten Commandments gibi Mısır firavunu Ramses ile Peygamber Musa’nın kesişen hayatlarını konu alıyor. İbranileri özgürleştirmek için vaat edilen topraklara doğru yola çıkan Musa ile Ramses’in mücadelesi filmin ana hatlarını oluştururken, film başrollerinde Christian Bale, Joel Edgerton, John Turturro, Aaron Paul, Sigourney Weaver ve Ben Kingsley var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>6.The Prince of Egypty (1998)</strong></p>
<p>En İyi Özgün Şarkı dalında Oscar ödüllü bu animasyon film, yine benzer bir hikâyeyi merkezine alıyor: Musa’nın peygamber olma süreci… Brenda Chapman, Steve Hickner ve Simon Wells’in birlikte yönettiği film, döneme ilişkin en iyi animasyonlardan biri&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<ol start="7">
<li><strong>Astérix &amp; Obélix: Mission Cléopâtre (2002)</strong></li>
</ol>
<p>1999 yılında çekilen Astérix &amp; Obélix contre César filminin devamı niteliğindeki Mission Cléopâtre, Albert Uderzo&#8217;nun Asteriks ve Kleopatra isimli çizgi romanından beyazperdeye aktarıldı. Claude Zidi’nin yerine Frédéric Forestier, Lee Payant ikilisi geçerken film; Asteriks ve Oburiks’in Kraliçe Cleopatra’nın emrinde çalışması ve Sezar’la iddiaya girmeleri üzerine kuruluyor. Mission Cléopâtre’ın başrollerinde, Gérard Depardieu, Christian Clavier ve Monica Bellucci var.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Başak Bıçak –basakbicak@gmail.com</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/04/10/icinden-antik-misir-gecen-filmler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DOĞADA YAŞAM SAVAŞI KONULU 10 FİLM</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/dogada-yasam-savasi-konulu-10-film/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/dogada-yasam-savasi-konulu-10-film/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2016 18:43:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Alive]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[Cast Away]]></category>
		<category><![CDATA[The Edge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8540</guid>

					<description><![CDATA[Alejandro González Iñárritu’nun yönettiği ve bir kürk avcısının vahşi doğadaki yaşam mücadelesini konu alan Diriliş’ten (The Revenant) hareketle, doğada geçen 10 etkileyici yaşam savaşı filmini hatırlayalım… Yaşamak İstiyoruz (Lifeboat, 1944) Usta yönetmen Alfred Hitchcock’un, Rope (Ölüm Kararı, 1948), Dial M For Murder (Cinayet Var, 1954) ve Rear Window’la (Arka Pencere, 1954) birlikte tek mekân filmleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alejandro González Iñárritu’nun yönettiği ve bir kürk avcısının vahşi doğadaki yaşam mücadelesini konu alan Diriliş’ten (The Revenant) hareketle, doğada geçen 10 etkileyici yaşam savaşı filmini hatırlayalım…</p>
<p><strong>Yaşamak İstiyoruz (Lifeboat, 1944)</strong></p>
<p>Usta yönetmen Alfred Hitchcock’un, Rope (Ölüm Kararı, 1948), Dial M For Murder (Cinayet Var, 1954) ve Rear Window’la (Arka Pencere, 1954) birlikte tek mekân filmleri arasında yer alan Yaşamak İstiyoruz, Almanlar tarafından batırılan bir geminin yolcularının bir filikada geçen günlerine odaklanıyor. John Steinbeck’in elinden çıkan öykü, Alman karşıtı olmakla suçlansa da, o dönemde savaşın hala devam ediyor olması, filme yöneltilen eleştirileri haksız çıkarıyor. Farklı statüden insanların bir arada kalma mücadelelerine yoğunlaşan film, zamanı için oldukça nesnel bir bakış sergiliyor.</p>
<p><strong>Vahşi Adam (Man in The Wilderness, 1971)</strong></p>
<p>Diriliş filmiyle aynı hikâyeyi uyarlayan ve Hugh Glass’ın gerçek yaşam mücadelesini konu alan Vahşi Adam, Richard Harris’in performansıyla öne çıkıyor. Karakter isimlerini değiştirdiği ve kurgusal öğeler eklediği filmine, kendisine özgür bir yorum getiren yönetmen Richard C. Sarafian, dine yönelik eleştirileriyle de zengin bir felsefi taban oluşturuyor. Diriliş’ten sonra izlediğinizde sıradan gibi görünse de, oldukça güçlü bir anlatıma sahip.</p>
<p><strong>Kurtuluş (Deliverance, 1972)</strong></p>
<p>Dört arkadaşın, birkaç günlüğüne iyi vakit geçirmek amacıyla çıktıkları doğa gezintilerini, sarsıcı ve rahatsız edici bir psikolojik gerilime dönüştüren John Boorman, müthiş bir mücadeleye tanıklık etmemizi sağlıyor. Filmin açılış sekansında izlettiği eğlenceli dakikalarla seyircisini hazırlıksız bırakan yönetmen, giderek yükselen gerilim dozuyla da şok etkisi yaratıyor. En İyi Film ve Yönetmen ile birlikte toplamda 3 dalda Oscar’a aday olan filmi, türün meraklıları es geçmemeli…</p>
<p><strong>Sineklerin Tanrısı (Lord of The Flies, 1990)</strong></p>
<p>William Golding’in aynı adlı romanından uyarlanan film, uçakları okyanusun ortasına düşen bir grup çocuğun ıssız adada yaşadıklarını konu alıyor. Hiç beklenmedik gelişmelerle seyircisini ters köşeye yatıran, insan doğasının vahşi yaşama ne kadar uygun olduğu ve ehlileştirilmediği takdirde neler yapabildiğini hayretler içerisinde izleten film, görüntü yönetimiyle de etkileyici sekanslar sunuyor.</p>
<p><strong>Yaşamak İçin (Alive, 1993)</strong></p>
<p>Film, 1972 yılında maç için Şili’ye giden Uruguay rugby takımını taşıyan uçağın, And dağlarında düşmesi sonucu hayatta kalanların verdikleri 72 günlük gerçek yaşam mücadelesinden yola çıkıyor. Dondurucu soğukla baş başa kalan yolcular, sadece doğal felaketlerle değil, açlıkla ilgili de zor bir sınav veriyorlar. Hayatta kalma savaşının, insan kalma savaşına dönüştüğü film, görülmeye değer…</p>
<p><strong>İhanet (The Edge, 1997)</strong></p>
<p>Anthony Hopkins ve Alec Baldwin’i başrollerinde gördüğümüz İhanet, zengin bir işadamı ile arkadaşının, geçirdikleri kaza sonucunda ayılarla dolu bir bölgede yaşadıklarını anlatıyor. Film, sürekli artan gerilim duygusu, aksiyonu ve Hopkins’in kusursuz oyunculuğuyla seyircisini sürüklemeyi başarıyor.</p>
<p><strong>Yeni Hayat (Cast Away, 2000)</strong></p>
<p>Robert Zemeckis’in yönetmenliğinde çekilen ve Tom Hanks’in tek kişilik şovuyla Oscar’a aday olduğu Yeni Hayat, bir FedEx çalışanının Güney Pasifik’te yaşanan bir uçak kazası neticesinde ıssız adada geçirdiği yılları ele alıyor. İşkolik bir adamın yaşadığı değişimleri gözler önüne seren film, seyirlik arayanlar için ideal.</p>
<p><strong>Özgürlük Yolu (Into The Wild, 2007)</strong></p>
<p>Alaska’da vahşi doğada tek başına yaşamaya çalışan Chris’in öyküsü, sinemaseverlerce son yılların en beğenilen filmleri arasında kabul ediliyor. Usta oyuncu Sean Penn’in, Jon Krakauer’ın kurgusal olmayan romanından uyarladığı film, Emile Hirsch’ün performansıyla da unutulmazlar arasına giriyor…</p>
<p><strong>Özgürlük Yolu (The Way Back, 2010)</strong></p>
<p>Ülkemizde yine Özgürlük Yolu adıyla vizyona giren bir başka film olan The Way Back, Colin Farrell, Ed Harris, Jim Sturgess ve Mark Strong gibi isimlerin yer aldığı kadrosuyla dikkat çekiyor. Film, 1940’lı yıllarda, Sovyet Rusya’ya bağlı bir çalışma kampından kaçan bir grup esirin, 6000 km yürümek zorunda kaldıkları trajik olayı ele alıyor. Durağan anlatımına rağmen, ortalamayı aşabilen yapımlardan…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8541" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-1024x640.jpg" alt="" width="696" height="435" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-1024x640.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-300x188.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-768x480.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-696x435.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-1068x668.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-672x420.jpg 672w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/06/Lifeee-of-Pi-1920x1200.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p><strong>Pi’nin Yaşamı (Life of Pi, 2012)</strong></p>
<p>Brokeback Dağı (Brokeback Mountain, 2005) ile ödül kazanan yönetmen Ang Lee’ye ikinci Oscar’ını getiren Pi’nin Yaşamı, Yann Martel’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlandı. Bir gemi faciası sonucu 16 yaşındaki bir çocukla, bir Bengal kaplanının aynı teknede yaşamak zorunda kalmasını anlatan film, görsel efektleriyle de büyüleyici bir atmosfer yaratıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Başak Bıçak</strong></p>
<p><strong>basakbicak@gmail.com</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2016/02/07/dogada-yasam-savasi-konulu-10-film/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ARGENTO’DAN ÜÇ ANA EFSANESİ: INFERNO (Vol.2)</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/argentodan-uc-ana-efsanesi-inferno-vol-2/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/argentodan-uc-ana-efsanesi-inferno-vol-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Nov 2015 19:14:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Argento]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[Inferno]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8259</guid>

					<description><![CDATA[İngiliz deneme yazarı Thomas de Quincey’nin Suspiria de Profundis isimli kitabında yer alan üç kız kardeş betimlemesinden etkilenen İtalyan yönetmen Dario Argento, bu hikâyeden yola çıkarak üç cadı efsanesi oluşturdu. Quincey’nin kız kardeşlerini kötücül varlıklara dönüştürerek filmlerinin ana malzemesi haline getiren yönetmen, Suspiria’yla başlattığı doğaüstü üçlemesini 1980 yılında çektiği Inferno ile devam ettirdi. Suspiria’da yarattığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İngiliz deneme yazarı Thomas de Quincey’nin <em>Suspiria de Profundis</em> isimli kitabında yer alan üç kız kardeş betimlemesinden etkilenen İtalyan yönetmen Dario Argento, bu hikâyeden yola çıkarak üç cadı efsanesi oluşturdu. Quincey’nin kız kardeşlerini kötücül varlıklara dönüştürerek filmlerinin ana malzemesi haline getiren yönetmen, Suspiria’yla başlattığı doğaüstü üçlemesini 1980 yılında çektiği Inferno ile devam ettirdi. Suspiria’da yarattığı soyut evrende stilize bir yönetmen sineması örneği ortaya koyan Argento, Inferno’da da bu tarzı sürdürüyor ve sıra dışı bir filme daha imza atıyor…</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8260" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-1024x437.jpg" alt="" width="696" height="297" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-1024x437.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-300x128.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-768x328.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-696x297.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-1068x456.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17-984x420.jpg 984w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/suspiria-17.jpg 1429w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Gialloların ustası Argento’nun, doğaüstü güçlere sahip katillerin hüküm sürdüğü Üç Ana Efsanesi, yönetmenin filmografisinde farklı bir yerde dursa da, giallo dünyasından uzak olmadığını görmek mümkündür. Suspiria’da türe ait pek çok özelliğin doğaüstü güçlerle harmanlamasını durumunu, Inferno’da da sürdürüyor fakat bu kez daha ileri boyutlarda… Suspiria’da karşılaştığımız cinayet sahneleri, giderek akıldışı, gerçeküstü boyutlara varıyor ve insan bilincini ve mantığını zorlamaya başlıyor. Soyut bir dünyayı, sürreal ölüm sekanslarıyla motifleyen Argento’nun, bu konuda ziyadesiyle başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Üçlemenin başlangıcı Suspiria’da, Almanya’da bir dans okulunda kötülük saçan Mater Suspirorum’u (İnlemelerin Anası) anlatan yönetmen, Inferno’da ise Mater Tenebrarum’un (Karanlıkların Anası) New York’ta bir apartmanı kendisine mesken edinmesini odağına alıyor. Filmin açılışı, Rose Elliot isimli karakterin, Kazanian adlı bir antikacıdan aldığı Üç Ana kitabını okumaya başlamasıyla yapılıyor. Filmin ana teması ölümün ifade edildiği bıçak görüntüsünden sonra, daha önce hiç okunmamış olan kitabın sayfalarını bıçak yardımıyla açmaya başlayan Rose’a, üçlemenin analarını tarif eden bir dış ses eşlik ediyor. Mimar ve simyager Varelli tarafından yazıldığını öğrendiğimiz* Üç Ana’nın aynı zamanda üç kardeş, üç cadı olduğundan bahsediliyor. Suspiria’da geçen Mater Suspirorum’un (İnlemelerin Anası) anaların en yaşlısı, Inferno’daki Mater Tenebrarum (Karanlıkların Anası) anaların en genci ve en acımasızı, Roma’da yaşayan Mater Lachrymarum’un (Gözyaşlarının Anası) ise kardeşler arasında en güzeli olduğunu anlatılıyor. Böylece Suspiria’nın alt metnini de tamamlamış olan yönetmen, üçlemesinin konu bütünlüğünü de sağlamış oluyor.</p>
<p>Üçlemenin ana fikrini oluşturan kitaptan bilgilerin verildiği bu sahneden sonra, bahsi geçen üç anahtarı betimleyen bir mektup yazma planı görülüyor. Kitapta okuduklarından etkilenen Rose, Roma’da yaşayan kardeşi Mark’a yazdığı mektubun yanında, üç ananın üç anahtar sırrına atıfla üç anahtarın yer aldığı bir anahtarlık bulunduruyor. Nitekim bu anahtarlık, Rose’un başına gelecek olanların da bir başlangıcı oluyor aynı zamanda. Açılıştan sonra, Rose’un da tipik meraklı ve belanın üzerine giden karakterlerden biri olduğuna ürkerek tanık olduğumuz metruk oda sekansı geliyor. Bir kadın, gecenin bir yarısı, tek başına neden havuza dönüşmüş korkunç bir odaya girer düşüncesiyle hayretler içerisinde kalırken, Argento’nun meşhur imgeleri birer birer dökülmeye başlıyor. Siyah eldivenler, rengârenk gölgeler ve irkiltici koridorlar…</p>
<p>Roma’da müzik eğitimi alan Mark’la, Verdi’nin Nabucco operası eşliğinde tanıştığımız sekans ise aynı zamanda İtalya’ya hâkim olan Mater Lachrymarum’la yani La Terza Madre’de karşılaşacağımız anaların en güzelini gördüğümüz yer oluyor. Etkileyici bakışlara sahip cadının sevdiği kedi, film süresince göreceğimiz söz konusu hayvan türünün, cadıların etkisinde hareket edeceğinin sinyallerini vermiş oluyor. Suspiria’da doğaüstü güçlerin etkisiyle kör piyanisti öldüren köpek gibi, Inferno’da da büyülenmiş hayvanların yaptığı korkunç saldırılara tanık oluyoruz. Mark’ın sıra arkadaşı Sara’nın mektup vesilesiyle lanete dâhil olmasının ardından, Suspiria’daki Susan’la birebir benzeyen bir yağmur-taksi-kırmızı ışıklandırma sekansı yer alıyor. Sara’nın Üç Ana kitabına ulaşmak için gittiği kütüphanede, su dolu metruk odadan sonra ikinci tuhaf mekân karşımıza çıkıyor. Sara’nın taksiden inerken elini kesmesi detayına neden dikkat etmemiz gerektiğini de, Sara’yla başlatılan ölümlerin gelmesiyle birlikte anlamış oluyoruz. Sara’dan sonraki tüm cinayet sekanslarında, karakterler ölmeden hemen önce bir şekilde elini kesiyor ya da cama benzer bir cismi kırıyor.</p>
<p>Sara’nın ve diğer kurbanların öldürüldüğü vahşi sekanslara eşlik eden Nabucco’nun Va Pensiore pasajı filmin korkutucu atmosferini tamamlarken, Mark’ın devreye girmesi duyguyu bir parça bozuyor. Filmde yer alan her mekân, her cinayet sahnesi alabildiğine absürt olsa ve bu durum seyirciye normal gelse de, en yakın arkadaşının cesediyle karşılaşan birinin yüzünde en ufak bir mimik dahi bulunmaması yapay gelebiliyor. Argento’nun farklı yöndeki kararına rağmen, filmin başrolünde bir Amerikalı olması konusunda baskı yapan yapımcıların ne denli hatalı bir karar verdiklerini de Mark’ın bu ifadesiz oyunculuğuyla görmüş bulunuyoruz.</p>
<p>Inferno’da ana karakterler korkutucu koridorlarda, katil gölgelerin ellerinde birer birer vahşice öldürülürken, filmin yan karakterleriyle gerçekleştirilen en olağandışı ölümlere geliyor sıra. Antikacı Kazanian’ın kedi sevmemesi, Central Park farelerinin işine yararken, Rose’un komşuları da kâh büyülenmiş hayvanlar tarafından, kâh kimliğini asla öğrenemediğimiz katiller tarafından en iğrenç ve en tuhaf şekilde öldürülmeye devam ediliyor. Hatta Kontes’in arkasından iş çeviren kötü yardımcıları, Suspiria’nın başındaki çifte cinayet sekansına benzer bir biçimde, bina boşluklarını tamamlayan cam vitrayların yardımıyla siyah eldivenli katillerin kurbanı oluyorlar. Mark’ın Mater Tenebrarum’u keşfettiği sekansta, 70’lerin progressive rock ilahı Keith Emerson’ın ilk kez bir film için bestelediği Mater Tenebrarum isimli muazzam parçası eşliğinde, yine yağışlı bir gecede finale giriş yapıyoruz.</p>
<p>Suspiria’da yarattığı tarzı, Inferno’da da başarıyla devam ettiren Argento, cinayet sekanslarında ilk filmin tuhaflığını aşsa da, mekân ve kostüm açısından çok fazla ayrışmıyor. Hatta kostümler Suspiria ile neredeyse aynıyken; filmin New York’taki ana binası, kırmızılı, morlu, mavili ışıklandırmalar sebebiyle Freiburg’daki dans akademisinin dış görünüşünü çağrıştırıyor. Dante’nin Inferno’su gibi, yere en yakın yerde yaşayan Mater Tenebrarum’u gördüğümüz final sekansı, Suspiria’ya göre bir parça yapay dursa da, filmin geneli itibariyle olağanüstü bir anlatım biçimi eksiklikleri görünmez kılıyor. Gerçeküstü bir dünyada, müthiş ışık, müzik ve dekorların yarattığı kompozisyonların fon olduğu vahşi ve bir o kadar absürt cinayetlerle bezeli Inferno, tıpkı Suspiria gibi her açıdan gösterişli ve stil sahibi bir film. Keza giderek şiddet ve vahşet dozu artan üçlemenin de, sanat kokan son filmi.</p>
<p>*Dario Argento, Mimar ve simyager Varelli ve kitabıyla aslında, gizemli bir biçimde ortadan kaybolan Fransız simyager Fulcanelli ve onun yazdığı Le Mystère des Cathèdrales’e atıfta bulunur. Detaylı bilgi için bkz: Tuğrul Sezer, <strong>Korku Sineması Ansiklopedisi, 60’lardan Günümüze</strong>, Cinius Yayınları, İstanbul, 2015, s. 270.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/11/30/argentodan-uc-ana-efsanesi-inferno-vol-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ARGENTO’DAN DOĞAÜSTÜ ÜÇLEME: ÜÇ ANA EFSANESİ (vol.1)</title>
		<link>https://www.cinedergi.com/2015/10/27/argentodan-dogaustu-ucleme-uc-ana-efsanesi-vol-1/</link>
					<comments>https://www.cinedergi.com/2015/10/27/argentodan-dogaustu-ucleme-uc-ana-efsanesi-vol-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Başak Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2015 18:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[başak bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[Dario Argento]]></category>
		<category><![CDATA[Suspiria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cinedergi.com/?p=8133</guid>

					<description><![CDATA[İtalyan korku sinemasının en mühim alt türlerinden biri olan giallo devri Mario Bava’yla başlasa da, 70’lerden itibaren çektiği sayısız filmle türe altın çağını yaşatan hiç şüphesiz Dario Argento olmuştur. Kariyerinin ilk yıllarında “İtalyan Hitchcock’u”, “şiddetin Visconti’si” gibi yakıştırmalar yapılan Argento, ortaya koyduğu farklı yaklaşımla giallo furyasının fitilini ateşlemekle kalmadı, uluslararası alanda tanınmasını da sağladı. L’Ucello [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İtalyan korku sinemasının en mühim alt türlerinden biri olan giallo devri Mario Bava’yla başlasa da, 70’lerden itibaren çektiği sayısız filmle türe altın çağını yaşatan hiç şüphesiz Dario Argento olmuştur.</p>
<p><a href="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-8135" src="http://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-1024x576.jpg 1024w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-300x169.jpg 300w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-768x432.jpg 768w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-696x392.jpg 696w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-1068x601.jpg 1068w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328-747x420.jpg 747w, https://www.cinedergi.com/wp-content/uploads/2018/05/Suspiria_3901_4ea621a69dc3d83c3b004235_1320285328.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a></p>
<p>Kariyerinin ilk yıllarında “İtalyan Hitchcock’u”, “şiddetin Visconti’si” gibi yakıştırmalar yapılan Argento, ortaya koyduğu farklı yaklaşımla giallo furyasının fitilini ateşlemekle kalmadı, uluslararası alanda tanınmasını da sağladı. L’Ucello Dalle Piume Di Cristallo, Profondo Rosso, Opera, Tenebre, Trauma ve daha pek çok filmle korku sinemasına muazzam katkılar sunan İtalyan yönetmenin filmografisinde, ayrı bir yerde duran doğaüstü üçlemesi de mevcuttur ki, Argento’nun ününü tüm dünyaya yaymayı başarmıştır. Giallo ruhundan uzaklaşmadan çektiği Üç Ana üçlemesi olan Suspiria, Inferno ve La Terza Madre yönetmenin ilk doğaüstü çalışmalarıdır ve stilize Argento sinemasının en çarpıcı örneklerinin de başında gelir…</p>
<p>İngiliz deneme yazarı Thomas de Quincey’nin <em>Suspiria de Profundis</em> isimli kitabının bir bölümünde yer alan üç kız kardeş betimlemesinden esinlenen ve üç cadı efsanesi yaratan Argento, filmlerini bu cadı hikâyelerinin üzerine kurar. Suspiria’da, Almanya’da bir dans okulunda kötülük saçan Mater Suspirorum’u (İnlemelerin Anası), Inferno’da, Amerika’da bir apartmana yerleşen Mater Tenebrarum’u (Karanlıkların Anası), La Terza Madre’de ise İtalya’yı cehenneme dönüştüren Mater Lachrymarum’u (Gözyaşlarının Anası) anlatan yönetmen, bilhassa Suspiria ve Inferno ile korku klasiklerine yenilerini eklemeyi başardı.</p>
<p><strong>SUSPIRIA (1977)</strong></p>
<p>Üç Ana Efsanesinin ilk ayağı olan Suspiria sadece Dario Argento’nun değil, modern korku sinemasının da köşe başlarından biridir. Müthiş bir renk skalasıyla bezenmiş, sanatsal fonlarda ve görkemli müzikler eşliğinde, sürreal bir tabloya dönüşen şiddet sahneleriyle Argento, korku sinemasına adeta bir meydan okur…</p>
<p>Bale eğitimi almak üzere, Almanya’nın Freiburg şehrinde bulunan bir dans akademisine gitmeye karar veren Suzy Bannion’ın (Jessica Harper) başına gelenleri konu alan Suspiria, Argento’nun o dönem birlikte olduğu ve filmin senaryosunu beraber yazdığı Daria Nicolodi’nin büyükannesinin bizzat yaşadığı ürkütücü olaylardan yola çıkıyor. Kimisi uydurma, kimisi gerçek bu hikâyelere, Thomas de Quincey’nin Mater Suspirorum’unu (İnlemelerin Anası) eklemleyen Argento, filmini doğaüstü bir öykünün üzerine inşa etmesine rağmen kariyerini devam ettirdiği giallo ruhundan da uzaklaşmıyor. Türün gereksinime uygun yapıtaşlarını özenle ve dikkatle yerleştirerek, sanatın her formunda çağdaşlarının ötesinde bir sinemasal anlatımı benimsiyor. Cinayet hikâyelerini korku öğeleriyle sunan gialloların, stilize edilmiş şiddet sahnelerini, siyah eldivenler, bıçaklar ve diğer kesici aletler gibi fetiş objelerini, güzel kadınlarını, ihtişamlı müzik ve dekorlarını harmanlayan yönetmen, kendine has ışık oyunlarıyla Suspiria’da müthiş bir işçilik ortaya koyuyor. Filmin açılış sekansı olan Suzy’nin havaalanından çıkışından itibaren, kırmızı renklerin ağır bastığı ışıklandırmalarla gerçeküstü bir dünya yaratan Argento, attığı her adımla bu dünyaya hizmet eden planlarla karşımıza çıkıyor. Terminal kapısının ürkütücü açılış kapanışı, Suzy’nin yüzüne vuran ışık ve ünlü müzik grubu Goblin’in Cembalo ile Re minor tonunda kulaklarımıza çalınan notaları vahşi bir açılış sekansına bizleri hazırlamakla meşgul Argento’nun sunumunun sadece aperatiflerini oluşturuyor. Devamında gelen klasikleşmiş çifte cinayet sekansı, öyle bir ara sıcak sunuyor ki, o dakikadan itibaren ana yemeği merak etmeye başlıyorsunuz!</p>
<p>Geometrik desenlerin ve renkli vitrayların fon oluşturduğu bir yapıda işlenen estetik cinayetlerin yardımıyla, filmin soyut ve dahi absürt anlayışına iyiden iyiye kapılıyorsunuz. Suzy’nin yerleşmesiyle tanıştığımız okulun içyapısına hâkim olan renkler, desenler ve çizgiler yönetmenin bilhassa art nouveau ve art deco hevesini fazlasıyla ortaya çıkaran çarpıcı görüntüler oluşturuyor. Mekânın dış cephesinde, koridorlarında, gölge oyunlarında, hatta Olga’nın ojesinde bile karşımıza çıkan kırmızı ve tonları Suspiria’nın ana rengi olurken, Suzy’nin okul çalışanı kadının elinde gördüğü taştan etkilendiği plan görselliğiyle en akılda kalıcı sahnelerden biri haline dönüşüyor. Suspiria’nın en tuhaf fakat bir o kadar da ilgi çekici sahnesi ise öğrencilerin hep birlikte dans salonunda uyumak zorunda kaldığı bölümdür. Beyaz çarşaflarla bir yatakhane formuna sokulan yerin etrafını, yine kırmızı ile pembe tonların hâkim olduğu bir ışıklandırmayla çevreleyen Argento, kolay kolay göremeyeceğiniz enteresanlıkta bir ortam yaratıyor. Gerçek olamayacak kadar olağandışı duran bu sahneye rağmen, Argento’nun bitmek bilmeyen sürprizleriyle filmin duygusundan bir an bile uzaklaşmanız mümkün olmuyor.</p>
<p>Suspiria’nın kurban listesine yenilerini eklemeye kararlı olan Argento, kör piyanist sekansı ile bu kez herhangi bir katil eli ya da kesici alet olmaksızın, doğaüstü güçlerin etkisiyle gerçekleştirilen vahşi bir cinayete tanık olmamızı sağlıyor. Görkemli binaların tam ortasında beyaz bir ışıkla aydınlatılan çaresiz ve zavallı piyanistin, düşmanının ne olduğunu bile anlayamadan korkunç bir biçimde katledildiği sekanstan sonra, Argento’nun tipik meraklı kurbanlarına geliyor sıra… Özellikle Inferno’da “yok artık!” dedirtecek derecede korkusuz ve burnunu bile bile belaya sokan karakter tiplemelerinden yalnızca biri olan Sara’nın ölümü, Suspiria’nın geriliminin zirveye en yakın sahnelerinden biridir. Gizemi ilk çözenin ölmesi düsturuna uygun bir biçimde ortadan kaldırılan karakterimizden sonra açılış sekansının hava durumuyla paralel bir final gecesi yaşanıyor ve nihayetinde, renklere ve notalara bulanmış bir şiddet senfonisiyle, vahşete doymuş bir halde filmi tamamlıyoruz.</p>
<p>Popüler oyuncularla çalışmayı sevmemesine rağmen başrolüne Jessica Harper’ı seçen Argento’nun ne kadar doğru bir karar verdiği malumunuz, ancak yan rollerdeki karakteristik yüzler de filmin en büyük tamamlayıcıları arasındaydı. Suzy’nin filmin başında sohbet ettiği Olga’dan, kadın çalışanın yanındaki sarışın çocuktan, tuhaf dişli erkek görevliye kadar performans konusunda sıkıntı yaratmayan oyuncularla çalışan yönetmenin, filmini nasıl ilmek ilmek dokuduğunu görmemek neredeyse imkânsız. Göz alıcı renklerin, Goblin’in ürkütücü notalarıyla dans ettiği, işitsel ve görsel bir ziyafete dönüşen Suspiria, müthiş bir yönetmen sineması örneği… Gösterime girdiği yıl, tüm dünyada adını duyurmayı başaran film, hem korku sinemasının hem de Argento’nun en göz alıcı işlerinden biri olarak bugün hala yerini korumaktadır.</p>
<p>BAŞAK BIÇAK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.cinedergi.com/2015/10/27/argentodan-dogaustu-ucleme-uc-ana-efsanesi-vol-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
