İçerik
Artık pusludur manzaralar!
Banu Bozdemir
Evet bir kısmını vizyonda bir kısmını da sağolsun İstanbul Film Festivali’nin sanırım 2000 yılında yaptığı bir Angelopoulos seçkisiyle izledim usta yönetmenin filmlerini… Uzun filmlerinin tadı hala damağımda desem… 1975 yılında çekilen Kumpanya dört saati aşan filmdi, Atlas’ın salonunda onu izlemeye nevalemizle birlikte dahil olmuştuk… Evet o uzun plan sekanslarıyla ünlü bir yönetmendi ama asla ve asla sıkmadı şimdiki gibi. Keyifle, hüzünle, geçmişe ve geleceğe ait düşüncelerle çıktık onun filmlerinden hep!
Ulis’in Bakışı’ndaki Lenin heykeli aslında onun ülkesine, Balkanlara ve politikasına bakışını irdeler. Zaman zaman politikadan uzaklaşır garip bir melankolinin içine dalar. Mesela ben Puslu Manzaralar’ı çok severim. Babalarını arayan iki çocuğun başlarından geçenler beni fazlasıyla etkilemişti, sık sık hatırladığım filmdir o yüzden. Puslu manzaraları da eksik etmez zaten filmlerinden, insanları o pusun ardında, içinde kaybetmeyi seven bir yönetmendi!
Sonsuzluk ve Birgün şaşırıp kaldığım, uzaklara baktığım ve hayran kaldığım bazı şeyler için sıkça kullandığım bir deyim gibi adeta. Bir hayatın dökümü gibi, bir de bayıldığım Eleni Karaindrou’nun müzikleriyle birleşince hayat bir geçmişe bir geleceğe doğru tüm yönleriyle yaslanıp durmuştu! Eleni Karaindrou en sevdiğim müzisyenlerden diyebilirim… O filmlere yakışan en sahici müzik zira o…
Hem kendi tarihine hem de ülkesinin tarihine dönük işler yapan başka bir yönetmen yok neredeyse. Ve ülkesinin doğal yapısını bu kadar güzel resmeden bir yönetmen… Uzatarak, yayarak bizi o anın içine çeken, o anın kalbine yerleştiren nadir yönetmenlerden bence! Aksi söylense, iddia edilse de!
Leyleğin geciken Adımı’nda mültecilerin sorunlarını dert edinerek, kayıp bir siyasetçinin izini sürer ve ‘eve dönmem için kaç sınır geçmem lazım’ dedirtir oyuncusuna. Hem fiziksel hem de içsel sınırlara seslenir… Bütün filmlerinde yoğun bir şiirsellik olan usta yönetmenin film çekerken hayatını yitirmesi üzüntüyle karışık bir sevincin içine itiyor insanı… Mesleğin içindeyken, üretirken ölmek ama keşke bu kadar acı olmasaydı… O da yatağında Arıcı filmini tanımladı gibi ‘sevginin Sessizliği’nde huzurlu bir biçimde tamamlasaydı bu hayat yolculuğunu!
Kitaraya Yolculuk onun için komünizmin ölümü demektir, ama bir yandan da bitmeyen bir yolculuğu anlatır… Teknoloji ilerlerken vicdan berraklığını yitirir derken herkesi içsel ve bölgesel yolculuklara sevk eder… Onun filmlerini izlerken tarihi, siyaseti, kişiselliği ve derin bir bakış açısını hep beraber yaşadığımı söylemeliyim… İnsan çok sevdiği bir insanı, yönetmeni kaybedince eli hemen bir şeyler yazmaya varmıyor, aslında eli hiçbir şeye varmıyor. Bekliyor, bekliyor, içindekileri biriktiriyor ki… Bir an önce uçup gitmesin. Onun da dediği teknoloji bizden bekleneni yapıyor, vicdanımızı alıyor ve acımasızca yargılıyoruz herkesi ve her şeyi! Keşke hepimiz Angelopoulos gibi çok katmanlı bakmayı ve yargılamayı öğrenebilsek ve bunu bütünüyle yaptığımız için sıfır hatayla bu hayatı tamamlamayı başarabilsek! Güle güle büyük usta!
Sonsuzluk bir gün mü sürer, be usta?
Fırat Sayıcı
96 yılları civarıydı… Üniversitenin ilk yılı… Sinemanın sadece bir eğlencelik olmadığını, hayatı çözümleme için verilmiş bir fırsat olduğunu ve her filmde başka hayatları yaşamanın imkanını sunduğunu anladığım dönemler… Okuldan arkadaşım, dostum Eray’la birlikte İstanbul Film Festivali’ne gitmeye başladığımız, deli gibi film izlediğimiz, sinema kitaplarını değiş tokuş ettiğimiz ve en önemlisi de birlikte Theo Angelopoulos ustayı keşfettiğimiz o eşsiz zamanlar… Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde (O zamanlar Beyoğlu’nda Aznavur Pasajı’nda üst katlardaydı) ardı ardına Angelopoulos seçkisini izlemeye gitmek, ardından Nevizade’ye (Genelde Pano’ya) süzülüp bir yandan demlenirken bir yandan da filmleri tartışmaya, çözümlemeye çalışmak… Belimizdeki kemere takılı walkmanlerden Eleni Karaindrou müziklerini dinlemek… Gazete veya dergilerden Angelopoulos ve filmleri üzerine yazılanları okumak, araştırmak… Angelopoulos, İstanbul Film Festivaline katıldığı zaman Emek sinemasındaki film gösterimi ardından ilgiyle, sevgiyle söylediklerini dinlemek… Unutulmaz anlardı…
Aradan yıllar geçti. Ancak tıpkı Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün”ü gibi, ona karşı sevgimiz, ilgimiz hiç azalmadı. Ürettiği her başyapıtı takip ettik, tekrar tekrar izledik. Hiçbir yönetmen uzun, derin, anlamlı plan-sekansları ondan daha iyi çekemedi… Hiçbir yönetmen bireyden yola çıkarak büyük bir toplumun, evrenin portresini ondan daha iyi çizmedi… Hiçbir yönetmen sessizliğin ve sonsuzluğun hissettirdiklerini ondan daha iyi aktaramadı… Hiçbir yönetmen karakterlerinin arayış acılarını ondan daha iyi yansıtamadı…
Hayat bir “Kumpanya” idi onun için, eşsiz karakterleri, umudu ve acılarıyla… İzleyicisini “Kitera’ya Yolculuk”a çıkardı, ağır adımlarla… “Arıcı” Marcello Mastroianni, onun yönetiminde hem daha gerçek ama bir o kadar da ‘hayal’ oluyor, “Leyleğin Geciken Adımı”yla kayboluyordu… “Ulis’in Bakışı” içimize işlerken, “Sonsuzluk ve Bir Gün”le yaklaşıyorduk “Puslu Manzaralar” arasında ölümün kıyısına bir adım daha… Yurt özleminin ve aşkın tasviriydi “Ağlayan Çayır”… “Zamanın Tozu” aşkın mutlaklığını kanıtlarken bir yandan da yakın dönem tarihinin dönüm noktalarının hatırlatıyordu…
Mekanın sonsuzluk olsun büyük usta! Bir gün biz de yanına geleceğiz elbet!