Cansu Karakartal 

Dar ve ufak bir kapsül içinde çekilmiş, klostrofobik ve çoğunlukla karanlık bir film ne kadar sürükleyici olabilir? Netflix’in yeni Fransız yapımı Oxygen; benim için, adeta bu soruya meydan okumak için çekilmiş gibi.

Filmin açılış sahnesinde, karakter dar bir kapsül içinde, her şeyden habersiz olarak uyanırken, görüntü ve ses yönetimiyle, karakterle beraber kendimizi aynı sıkışmış durum içinde buluyoruz.

Beraberinde tüm ilk yarı, başrol Melanie Laurent’in hafızasını geri kazanmaya çalışmasıyla devam ediyor. Aslında bu durum izleyiciler için sıkıcı olabileceği gibi, benim çok hoşuma gitti. Çünkü çoğu bilimkurgu filmlerindeki klasik hareket olan; ileri bir teknoloji ile tanışmanın, izleyiciye soğuk ve teknik okutacak şeklinde verilmesinden daha farklı olarak, karakterin hatırlamaya çalışırken sorgulaması ile öğrenmesini sağlıyor.

Ve biz de karakterin bulduğu cevaplardan nasipleniyoruz. Bu sayede, filmin sonu için fikir üretmeye başlayabiliyoruz ve filmin içine daha çok çekilebiliyoruz. Tek mekanda geçmesine rağmen 1 saat 40 dakika boyunca merakı her an canlı tutmayı başarabilen de sanıyorum ki tam olarak bu kısım..

Filmin ikinci yarısında, hikaye klostrofobik detaylardan daha çok bilimkurguya evriliyor ve devam ettirdiği gerilimle güçlü plot twistlere itiyor izleyiciyi. Filme dair beğendiğim bir diğer detay, ana karakterin mesleği gereği fareler üzerinde yaptığı deneylerin, kapalı kaldığı kapsülde klostrofobik halüsinasyonlar ile ona geri dönmesiydi.

Bu detayın hikayede daha fazla yer almasını beklerdim tabii..

Sonucunda, Alexandre Aja’nın yönetimiyle ve Melanie Laurent’in performansıyla ortalamanın çok üstünde bir Netflix bilimkurgusu.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.