ALİ DEMİR 

Diğerlerinden farkının olmadığını düşündüğünüz bir sabah, ayna karşısında dişlerinizi fırçalarken o ana kadar yaptığınız her şeyi edebi bir dille ifade eden bir dış ses duyduğunuz da tepkiniz ne olurdu?  Peki ya aynı sesin sizin hakkınızda “Öleceğinden haberi yok” dediğini bir düşünün!

“Lütfen Beni Öldürme” olarak dilimize çevrilen, yönetmenliğini Marc Foster’ın yaptığı, Dustin Hoffman , Emma Thompson , Maggie Gyllenhaal , Queen Latifah  ve Will Ferrell  gibi oyuncu kadrosuyla 2006 yılında gösterime giren “Stranger Than Fiction” adlı film, işte tam da bu sorunun cevabını veriyor bizlere.

Film, sayılarla arası iyi olan vergi memuru Will Ferrell’ın canlandırdığı Harold Crick karakterinin,sonu ölümle bitecek bir romanın baş kahraman olduğunu yine kitabın yazarı olan Emma Thompson’ın canlandırdığı Karen Eiffel’i dış ses olarak duymasıyla başlıyor. Harold’ın “Ben onun başkarakteriyim” diyerek yazarını aradığı film, Harold’ın kendisini bulmasıyla son buluyor.

“Onu yaz tatilinden bir gün önce öldürmüştüm. Bu nasıl bir zalimliktir. “

Filmde yazarımız Karen Eiffel, dağınık, bakımsız kısa saçları ve aşağıya düşürdüğü yorgun omuzlarıyla yaklaşık on yıldır tek satır yazamayan, tıkanmış bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Yazarlığı adeta yaşan Karen, baş karakterini nasıl öldüreceğini bilmemektedir. Yazar, ölüm mekânı ve şekli için arayış içerisindedir. Bunun için şehrin farklı yerlerini bizzat geziyor. O anı yaşayıp o atmosferi soluma çabası içerisine giriyor. Filmin yönetmeni, münzevi bir yaşamı olan yazarın, görünüşüyle, jest ve mimikleriyle, yıpranmışlığı ve geçirdiği nöbetlerle bir kitabın doğuşunda yazarların nasıl  sancılar çektiğini gayet  başarılı bir şekilde  beyaz perdeye aktarmış.

Kitabında öldürdüğü insanlar için üzülen, ağlayan kaç yazar vardır? Karen, hayat verdiği kahramanlardan biriyle karşılaştığında şok geçirir. Ellerini, ayaklarını, saçlarını, yüzünü inceler. Ayakkabısı bile hayalindeki gibidir. Şimdiye kadar trajedi türünde yazdığı tüm kitaplarında baş kahramanları öldürmesiyle ünlüdür. Bu son kitabı, eğer Harold Crick’ın ölümüyle son bulursa yazdıklarının en iyisi olacaktır. Yarattığı karakteri kanlı canlı karşısında gören Karen, onun “Lütfen Beni Öldürme” ifadesiyle kendisini, yazarlığını ve daha önceki kitaplarda öldürdüğü karakterlerini gözden geçirir. Müsvedde kağıtların sağda solda olduğu dağınık bir odada sırt üstü yatan yazar, yardımcısına içinde bulunduğu duygu durumunu şu sözlerle ifade eder.

“Bu zamana kadar kaç insanın canına kıydım sence? Sekiz insanı öldürdüm. Saydım. Çok iyi insanlar ölüyor üstelik. Şu okul öğretmeni Helen’le ilgili kitabım mesela. Onu yaz tatilinden bir gün önce öldürmüştüm. Bu nasıl zalimliktir.

” Eylemsizlik ve çatışmamanın olmaması hikâyeyi sonlandırır”

Bir vergi dairesinde çalışan Harold Crick, düzenli ve planlı yaşayan biridir. Diş fırçalamak, kravat bağlamak, adımlarını saymak gibi tüm eylemlerini belirli sayılara sabitlemiştir. Kendi çizgileri dışına çıkamayan bu karakterin, üstündeki ince uzun kahverengi pardösü, adeta renksiz hayatının dışa yansıması gibidir.

Tanrısal bakış acısıyla yazılan bir kitabın başkarakteri olduğunu ve öleceğini bir dış sesten duyan Harold, bu olağanüstü deneyim karşısında her insanın yapacağı gibi profesyonel destek almak için bir psikologdan yardım alır. Şizofren tanısını kabul etmeyen Harold, edebiyat teorisi alanında uzman olan Dustin Hoffman’ın hayat verdiği karakter olan Dr. Jules Hilbert’ten yardım almaya başlar.

İşinin uzmanı olan Dr. Jules Hilbert’in her repliğiyle, yönetmen, adeta biz seyircilere edebiyat dersi vermeyi amaçlamış gibidir. Dr. Jules Hilbert, edebiyat hakkında teorik bilgi verirken bir kurmaca ürünü olan roman türünü de analiz etmeyi ihmal etmiyor. Harold’ın hayatını gözden geçirmesini, bunun bir komedi mi yoksa trajedi mi olduğunu tespit etmesini istiyor.” Eylemsizlik ve çatışmamanın olmaması hikâyeyi sonlandırır” diyen Dr. Jules Hilbert. Bir romandaki ölümün karakterin eylemsizliğinin durduracağını inandığı için, Harold’a hiçbir şey yapmadan zaman geçirmesi gerektiğini söyler. Ancak dış dünyayla kuşatılmış insanoğlunun eylemsiz kalması düşünülemeyeceği için bu öneri de işe yaramaz.

“Acaba bu yaşadığımız kendi hayatımız mı? Değilse o zaman bizi öldüren kim?”

Filmde izleyicinin alaka kuramadığı yeşil elma, bisikletli çocuk ve siyahi bir kadının varlığı filmin sonunda anlam kazanarak seyirciye ünlü Rus yazar Çehov’un tüfeği kuralını hatırlatmıştır. “Eğer ilk bölümde ‘duvarda bir tüfek asılı’ diyorsanız ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır. Eğer ateşlenmeyecekse o silah orada asılı olmamalıdır.” Yönetmenin, Harold Crick’ın fırıncı olan sevgilisinin replikleri üzerinden devlet ve vergi sistemini politik-felsefi açıdan eleştirmesi dikkat çekici olmuş. Filmde çiçek yerine sevgiliye un verilmesi iyi düşülmüş bir özgünlükte. Tanrısal bakış acısının uzun bir süre filmde duyulmaması filmin temposunun düşmesine neden oluyor.

İster gerçek hayatta isterse de bir yazarın kaleminin ucunda yaşıyor olalım, öleceğimizi bilmek aynı Harold Crick’ın yaptığı gibi hayatımızı gözden geçirmemize neden olacaktır. Hayatı istediğimiz gibi mi yaşıyoruz yoksa bizim dışımızdakiler mi belirliyor?  Harold Crick, şanslı olanımızdı. Hayatını gözden geçirdiğinde yaşadığı toplumun, sahip olduğu mesleğin ve çevrenin onun nasıl yaşaması gerektiğine karar verdiğini gördü. Buna karşı çıkarak kendi yaşamı için mücadeleye girişti. Yönetmen Marc Forster, Harold Crick karakteriyle izleyen tüm seyirciye yaşadıklarının kendi hayatı olup olmadığını sorgulattı. Acaba bu yaşadığımız kendi hayatımız mı? Değilse o zaman bizi öldüren kim?

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.