Belgesel yönetmeni Murat Erün’le Dişçinin Korkusu filmi sayesinde tanıştık. Dişçinin Korkusu’nun baş aktörü Ertuğrul Sabah öğretim görevlisi, kendisi engelli çocukların diş sağlığına adamış bir gönül adamı. Erün’ün belgesel yolculuğu çok eskilere uzanıyor. Hacivat Ve Karagöz Neden Öldürüldü ve Araf filmlerinin kamera arkalarını da çeken Erün’le belgesel sinema üzerine keyifli bir söyleşi yaptık… Dişçi’nin Korkusu bu yıl 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde belgesel kategorisinde yarışma filmi olarak karşımıza çıkıyor.

Banu Bozdemir

Genelde bir belgeselle yani belgesel fikriyle yolunuz nasıl kesişir?

Bekleyerek. Kendimi balkonda oturup mahalleyi izleyen amcalara benzetiyorum. Orada otururken olup biteni görebiliyorum ama “hadi tam zamanı şunu yapalım” diyemiyorum. Fikirler benim de nasıl olduğunu bilmediğim bir zamanlama ile ortaya çıkıyor. Üstüne hiç düşünmediğim konularda hızlıca karar verip yaptıklarım da oldu.  Bir filmin bittiğinde bir diğerini tetiklediği birbiriyle ilişkili işler de yaptım. Bundan sonraki de son ikisinin birikiminden doğacak gibi. Şimdiye dek okuduklarımdan derleyerek şunu yapsam bi de dediğim hiç bir işe başlayamadım. Bir gün olur umarım.

Basında çalışmak  ve belgesel çalışmaları neredeyse başa baş gidiyor. Haber belgeselciliği ve serbest ya da bağımsız belgesel arasında ne gibi farklar var? Teknik ve içerik olarak anlatmanızı istesem?

Ben haberci olarak başladım ve sonra belgeseli seçtim. Bildiğim şey kamerayı omzuma alıp olan biten hakkında ilk kaynak olarak belge üretmek. Bir şey oluyor, siz onu herkesten önce görüyorsunuz ve başkaları da bunları sizin gözünüzden görecek. Bu büyük bir şans ve sorumluluk. Haberci denen insanın özel olduğunu, aynı zamanda da çok sağlam ve güvenilir biri olması gerektiğini de düşünürüm. Kötü haberci insanlık için bir felaket. Haber belgeselciliğinden kastınız bir yayın kurumu bünyesinde çalışanlar tarafından üretilen belgeseller ise en temel farkımız editöryal bağımsızlığımız olabilir.

Ülkemizde yayın kurumlarının çoğunluğu “tarafsızlığı” önceliklerinden çıkaralı epey  zaman oldu. Kavgada yumruk sayılmaz hesabı ile herkes amacına ulaşmak için kullandığı iletişim yollarını deforme etmekte sakınca görmüyor. Belgeselin gerçeklik duygusundan faydalanmak isteyen, tarafsızlığı sorunlu, tarihin yeniden yazımını amaçlayan ya da ait olunan kurumun ticari girişimlerine destek vermesi beklenen fırsatçı ürünler çıkabiliyor.

Bugün için teknik ve finansal sorun yaşamadan belgesel yapma, yayınlama olanağına sahip tek kurum olsa olsa TRT.  Bugün onlar da belgesel kanalını popüler Discovery Channel, Animal Planet tarzı yönetmeyi tercih ediyorlar. Böylesi daha “sorunsuz“ oluyor herhalde.

Bağımsız belgeselcilik ise bu kurumların ve ilişkilerin dışında kalmayı bilinçli olarak seçmiş  insanların işi. Gerçekten bağımsız olmak için hayatınızı sürdürmenin ekonomisini çözmek, piyasaya hiç bulaşmamak ya da piyasa şartlarında hayatta kalmayı becermek ve sonrasında inandığınız konuda istediğiniz filmi yapmayı başarabilmeniz gerek. Bu söylediklerim pek bilinmeyen şeyler değil. Bağımsız sinemacıların da iyi bildiği durumlar.

 

Teknoloji görece ucuzladı. Görselliği iyi olan işler yapmak daha kolay artık. Kamerayı kendim kullanıp, kurguyu da kendim yapıyorum. Yönetmen ve yapımcı da aynı kişi olunca kavga edecek kimse de olmuyor.  Bu iyi işte! Ama bazen “keşke bu kadar bağımsız kalmasaydık” dediğim de olmuyor değil.

Belgesellerinize baktığımızda bir konu bütünlüğü ya da sınırlaması görmüyoruz, kişisel hikayeler de var, bir yöreyi, beldeyi anlatan belgeseller de. Hatta filmlerin kamera arkasına da sizin objektifinizle baktığımız oluyor. Kendinizi en iyi ifade ettiğiniz alan hangisi sizce?

Başlarken her şeyi bilip de onu kanıtlamaya çalışmaktan çok, bitirdiğimde bilmediklerimi öğrenmiş olmamı sağlayan işleri daha çok seviyorum. Hedefim çok belirgin değil. Yolculuk bittiğinde geldiğim yerde durup bir bakıyorum ne oldu diye.  Bu amaçsız, muğlak bir tarz gibi görünse de ilkesiz değil tabii. Sizi hem geliştiren hem de biçimlendiren bir şey bu. Bu yüzden yaşanan her anın kıymetini herkesten iyi bildiğimizi iddia edebilirim. Sinemacı, romancı “dur şunu bi kenara yazayım ileride kullanırım” diyebilir. Bizim böyle bir olanağımız yok. Hem yaşayıp hem de kaydedip belgeleyeceksiniz. Bunun ödülü olarak her belgeselde yeni bir hayat sizi bekliyor. Bir yıl yaylacı, öbür yıl denizci, bir sonrasında doktorlar arasında yaşarsınız. Her yere serbestçe girip çıkan bir ruh gibi. Bu ayrıcalığı ve size tanınan krediyi izleyenlerin de beğeneceği bir işe dönüştürmek size kalmış. Fotoğrafçılığa diğerlerinden daha yakın duruyor anlatım olarak.

Filmlerin içeriklerinin birbirinden farklı olmasına karşın hepsinde hikayeyi bir ya da birkaç insanın üzerinden anlatmayı seçmişim. Film bittiğinde mekanlardan ve olaylardan daha fazla insanlar kalıyor akılda. Yani izleyenlerin söyledikleri böyle. Ayrıca özel bir durum daha var. Son yıllardaki yakın dostlarımın hemen tümü filmlerimi yaparken tanıştığım insanlardan oluşuyor. Ben sosyal hayatımı da buradan yaşıyorum sanırım.

Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü (Ezel Akay) ile Araf (Yeşim Ustaoğlu) filmlerinin kamera arkasını çektiniz ve filmlerin detaylarıyla bizi baş başa bıraktınız? Bu iki filmin olması tesadüf mü, yoksa sizin tercih ettiğiniz bir şey mi? Nasıl bir deneyimdi? Her filmin bir kamera arkası belgeseli olmalı sizce?

Tematik sinema kanallarını izleyenler yabancı filmlerin kamera arkalarının tanıtım için nasıl kullanıldığını biliyordur.  Ne keyifli zaman geçirdik bir bilseniz, yönetmenimiz çok özel birisi ya da ne biçim masraf yaptık diye övgüler düzen kamera arkası filmleri yapmak istemezdim. O başka bir iş olur. Belgeselci olarak var olabileceğiniz aynı zamanda kendi bakışınızı da katabileceğiniz bir iş olarak oldukça ilginç deneyimlerdi bu filmler. Çünkü orada yani film seti dediğimiz yerde izleyicinin asla göremeyeceği insani ilişkiler ve olaylar var. Set dışında da kendince doğru mantığı olan bir yaratıcı süreç var. Beklentiler var, hayal kırıklıkları var. Bütün bunlar filmi oluşturan ruh halinin ve gerçeklerin toplamını oluşturuyor. Reklam yapmaktan çok, sinemanın kendisi üzerine belgesel değeri taşıyan böyle bir iş yapmak istediğinizde de aynı görüşü paylaşan yönetmenleri bulmanız ve onları iyi bir iş çıkaracağınıza ikna etmeniz gerekir.  Onların sizi bulması da ayrıca güzel bir şey olur tabii.  Bu iki sinemacının geçmişte kesişen yolları bana da onlarla peş peşe çalışma yolunu açtı.

Ezel Akay’la onun ders verdiği üniversitedeki oyunculuk yüksek lisans programına yaptığım yardımcılıkla tanıştık. “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü”nün kamera arkasına da filmi kadar değer verdi. Sette büyük kabul gördüm. Her yere girdim, her istediğimi gördüm. O nedenle belki de bir yerli film için yapılmış en ayrıntılı kamera arkası oldu uzun zaman boyunca. Ezel Akay hala kendi derslerinde gösterir. Başka sinema hocalarının da öğrencilerine izlettiğini biliyorum.

Yeşim Ustaoğlu’nun filmi Araf’ın kamera arkası, yönetmeni ve sinemasını anlamaya daha fazla odaklanmış bir filmdi. Herhalde şu ana kadar Yeşim Ustaoğlu sineması için de yapılmış en detaylı görsel çalışmadır. İstanbul Modern Sinema’daki Yeşim Ustaoğlu retrospektifi içinde yer alarak gösterilmesi beni çok gururlandırmıştır.

Sinemayı anlatan belgesellerin işine en iyi yarayacağı kesim müstakbel sinemacılardır. Ayrıca izleyicinin de kendisi ile bu yaratıcı süreç hakkında daha içeriden bilgi paylaşılmasıyla filmden yaptığı çıkarımlar hakkında tekrar düşünmesini sağladığını söyleyebilirim.  Hacivat Karagöz’ün  yapımcılarından Serkan Çakarer kamera arkasında “ bu filmin değeri sonradan anlaşılacak” diyordu. Bugün buna katılacakların sayısı az değildir bence.

Kamera arkası belgesellerinde filmi çeken bir yönetmen var zaten ve kalabalık bir set ekibi. Siz bu kalabalık ve yönetim ağı içerisinde yerinizi nasıl belirlediniz, bir kurmacanın gerçekliğini çekmek nasıldı, her şeyi koyabildiniz mi?

Fazla egoist davranırsanız ortama girmiş yabancı madde muamelesi görebilirsiniz. Film seti, pazar yeri, köy düğünü fark etmez. Kendiniz bir şekilde o işin doğal bir parçası gibi kabul ettirmeniz gerekir. Sonuçta nazik ama ısrarcı bir misafirsiniz. Kovulmamak size bağlı.

İlk kez sete girdiğimde küçük uyarılar da aldım. Bu kadar yakın olunmaz filan diyerek. Sonra sonra ekip benim neyin peşinde olduğumu anladı, ben de ne kadar yaklaşabileceğimi öğrendim. Ama yine tekrarlayayım, yönetmenlerin açık desteği olmadan böyle belgeseller yapmak olanaksız. Büyüsünü bozmadan gerçekte bir film setinde ne olduğunu anlatmak zor.

Ama şunu söyleyebilirim. Yaratıcılık, zaman, para ve insan ilişkilerini harmanlayan böyle müthiş bir organizasyonda çalışan herkes işini ne kadar iyi bilse de yeni bir şeyler öğreniyor. Her filmde de üstüne koya koya ilerliyorlar. Deneyimli sinemacı demek bu türden bir sürü badireler atlatmış insan demek. Ömründen en fazla eksilenler de yönetmenler sanırım.

Sizinle Dişçinin Korkusu sayesinde tanıştık. Sizin doktor Ertuğrul Sabah’la tanışma hikayeniz nasıl oldu, o belgeselden sonrası için neler kaldı size?

Bir önceki belgeselim “800 Kilometre Engelli”nin Ayvalık’taki Engelliler Şenliği’nde gösteriminden sonra tanıştım. Aslında o belgeselin çekimleri sırasında bir yıl önce de karşılaşabilirmişiz. Ama birkaç saat farkla hocayı kaçırmışım. İyi ki de kaçırmışım. Yoksa o filmin içinde kısa bir bölüm olarak kalabilirdi.

İlk karşılaşmamızda bana porselen salata kaselerinden yaptığı kreşuarları ve şezlongdan dönüştürülmüş tedavi koltuklarını gösterdiğinde sıra dışı ve özel bir durumla karşılaştığımı anladım. Hani başta sormuştunuz ya “belgesel fikri ile yolunuz nasıl kesişir?” diye. İşte o an bu an oluyor. Neyi anlatacağımı bulmuştum. Gerisini de yaşayarak öğrenecektim. Hemen bu işi belgesel yapmaya ve kendisinin peşine takılmaya hazır olduğumu söyledim. O da istekliydi.  İki ay sonra telefonu geldi. İzmir’de diş hekimliği fakültesinin bahçesinde buluştuk. Bana içi tepeleme tedavi malzemesi dolu kendi arabasının anahtarını verdi. Kendisi de doktorları taşıyacak ödünç minibüsü kullanacaktı. Böylelikle yönetmen olarak gidip şoför olarak belgesele başladım! Sonrasında aramızdaki ilişkinin geldiği nokta için şöyle diyebilirim: Onu neden bu kadar geç buldum ki?  Film çoktan bitti ama ben onunla zaman geçirmek için bulduğum her fırsatı değerlendiriyorum. Herkesin hayatında bir Ertuğrul hoca gibi birinin olmasını dilerim. Şahane bir adamdır.

Dişçinin Korkusu ironik bir isim, burada dişçiden korkulur duygusunun yerini dişçinin duyduğu korku almış gibi. Bir dişçi neden korkar?

En başından akla gelmediyse filme isim bulmak her zaman zor. Merak uyandıran bir isim koyarsanız sonunda da cevabını vermelisiniz. İroni tamam ama bizim dişçimiz hiçbir şeyden korkmuyordu. Parasızlıktan, bürokrasiden, kösteklenmekten. Sonunda korkuyla bağı buldum. Engelli çocukların aileleri arasında çok bilinen ama zor dile getirilen bir düşünce var: “Biz ölürsek bu çocuklara kim bakacak? “Çocuğundan önce ölmemeyi dileyen” annelerin arasında yaşayan, hayatını bu çocuklarla uğraşamaya adamış birinin bu korkuyu görmemesine olanak var mı? O aslında annelerin yerine korkuyor.

Ertuğrul Sabah gerçekten de çok değerli bir doktor, engelli ve yatılı öğrencilere diş hizmeti vermesinin yanında onun yaptığı şeyi değerli kılan yollara düşüp, çocuklara ulaşması. En büyük dayanağı nedir, maddi ve manevi olarak güç aldığı yerler neresi?

Sağlığı yerinde olan ve bu ülkenin kaynakları ile yetişen herkesin diğer insanlara karşı bir diyet borcu olduğuna inanıyor. Kendisini beş kuruş almadan yetiştirip doktor yapan ülkesine karşı bir diyet. En büyük dayanağı öncelikle eşi diş hekimi Seher Sabah. Biri akademide çalışarak diğeri serbest hekimlik yaparak hayatta var olmanın yolunu bulmuşlar. Bu kafa ile ikimizin de akademide yaşaması pek mümkün olmazdı diyor.

Bunun dışındaki desteği de meslektaşlarından, onu tanıyan ve yıllar geçse de ilişkilerini koparmayan, önce öğrencisi, sonra meslektaşı olan diş hekimlerinden alıyor. Yıllar içinde 1400 kişiyi aşan bu topluluktan hala destek olan çok sayıda diş hekimi var. Onların ekipman ve iş gücü desteği ile bu işi yıllardır sürdürüyor. Son yıllarda destekçileri arasına İzmirli diş medikal firması Gülsa da katılmış ve epey faydası olmuş. Kurduğu dernek şimdiye kadar önemli bir kurumsal destek ve mali yardım almamış. Kasasındaki paradan çok yaptığı imeceyle var olan bir hareket bu.

Bir belgeselci çektiği, takip ettiği konu, kişi ya da olaylara ne kadar yakın olmalıdır, yakın olması sübjektif bir etki yaratıp ortaya çıkacak bakış açısını değiştir mi? Ya da sizin başınıza böyle bir şey geldi mi?

Geçen yıl İFSAK’ da “Üç Mevsim Bir Ömür” belgeselimin gösteriminden sonra tartışmayı “mesafe” kavramı üzerine yapmıştık. Hem kameranın konuya olan fiziksel mesafesini hem de çeken ile çekilen arasındaki kişisel mesafeyi.

“Kamera sizin istediğiniz kadar değil çekilenin izin verdiği kadar yaklaşabilir ve bu mesafeyi belirleyen çekenin çekilenle kurduğu/kurabildiği ilişkidir” demiştim. Yaklaşmaktan kastınız onun ruhunun derinliklerine girmek ise, girdikten sonra dışarı çıkınca size ne olacağının da cevabını bulmak zorundasınız. Görüp de görmemiş, bulup da bulmamış gibi yapamazsınız.

Dolayısı belgeselcinin kendi niyeti ile gördüğü arasında hep mücadele olacak.  Son tahlilde buna bir de izleyenin niyeti eklenecek ki bu daha öncekilerin üstüne binecek.

Filmlerimiz izleyicideki niyeti harekete geçirsin ya da niyeti tamamen değiştirsin ki bir etki yaratsın diye düşünüyoruz.  Aynısı biz çekene neden olmasın ki? Yani biz filmi çekerken aynı zamanda film de bizi biçimlendiriyor.  Son iki filmde de bakması da anlatması da zor şeyler çektim. Eskiden en fazla “hah bu güzel oldu işte” der geçerdim. Artık gördüğüm ve çektiğimin etkisinden daha uzun zaman çıkamıyorum.

Ya da çekip bitirdikten sonra bakış açınızın değiştiği, gerçekliği ve samimiyetinden kuşku duyduğunuz bir iş oldu mu? (bunu yanıtlamak istemezseniz anlarım)

Böyle bir kuşkuyu en başından bile hissetmeye başlayabilirsiniz.  Devam edip etmemek tamamen sizin elinizde. Ediyorsanız o artık kuşku değil bir tercihtir. Herkesin az çok kendi filmini örselememek için gayret ettiğini düşünebilirsiniz, ama bu gayretin sonucu ilk gösterimden sonra izleyiciden gelecek sorularda mutlaka karşınıza çıkacaktır.

Benim başıma sorduğunuzun tam tersi bir kez geldi.  Özellikle sözlü tarih içeren işlerde gerçeği anlayabilmek için neredeyse çapraz sorgu yöntemlerine benzer şekilde davranmanız gerekebilir.  Çünkü büyük oranda söyleştiğiniz kişiler tarafından size anlatılanlara dayanmak zorundasınız. “Ayla Dikmen” belgeselinde, konuştuğum birisinin anlattıkları abartılı ve dayanaksız gibi görünmüştü gözüme. Çünkü tanınan bir insanın bilinen hayat hikayesini tamamen değiştirecek bilgiler veriyordu. Çekimlerin tamamlanmasına doğru taşındığım yeni evde, ev sahibinden kalan kitapların arasında eski bir Hayat dergisi cildi buldum. Hayretten bağırdığımı hatırlıyorum. “Vay canına sen neymişsin abi?” diye. Anlatılanların hepsi aynen yaşanmış ve derginin içinde fotoğrafları, haberleri ile duruyordu. Şarkılar isimler, tarihler. Tabii bu aslında benim suçum. O dergide anlatılanları daha önce bulup okumam ve söyleşiyi ondan sonra yapmam gerekirdi.  Ama okumuş olsaydım da okuduklarım beni o kişiye götüremezdi o da ayrı.

Filmlerinizi nasıl finanse ediyorsunuz

Uzun metraj kurmaca filmlerin standart bir yapım süreci var. Ortakların getirdiği fonlar, yapımcıların koyduğu para, finans planları vs… Bunlar tamamlanmadan ve bütçe gerçekleşmeden kimse filmi çekmeye başlamaz. Ya da akıllı olanları.

Bizde ise her filmin finansı ayrı bir hikaye. Bağımsız belgeselciler Kültür Bakanlığı’nın verdiği yılda bir kez verdiği 15-16 adet destekten birine ulaşabilirler ise o yıl varlıklarını sürdürebiliyorlar. Bunların dışında filmlerin nasıl üretilebileceğine dair bir öngörüde bulunamıyoruz. Çocuğu veren, rızkını da verir diye özlü sözlerimiz var ya!  Birkaç yıl önce belgeselci arkadaşımız Hakan Aytekin yaptığı araştırmada ülkemiz belgeselcilerinin ortalama 35 bin lirayı bir filmi yapmaya başlamak için yeterli gördüklerini söylemişti. Yani bayaa gözü kara insanlarız.

Ben şimdiye dek iki filmime sponsor bulabildim. Birinde de masrafların bir kısmını karşılayanlar oldu. Bu film 11. belgesel filmim ve kendi adıma bakanlık desteği alarak yaptığım ilk film. Dolayısıyla parasız film nasıl yapılır biliyorum diyebilenlerdenim. Uzun süre üniversitelerde yarı zamanlı çalışarak geçindim. Böylelikle belgesele ayıracak zamanımı kazanmış oldum. Küçük tanıtım filmleri yaptım. Hayatımı kazanabildiğim gümüşçülük, tekne yapımı, kaynakçılık gibi başka becerilerim de var. Para kazanmak için yeni bir iş öğrenmek ve bir süre başka bir hayat yaşamak gerekirse ona da hazırım. Böyle böyle satın alınacak bir özgürlük size istediğiniz belgeseli çekme ayrıcalığını veriyor. Böyle bir hayatı önerir miyim? Bilemem?

Belgesel sinemanın değeri nedir ülkemizde, yeteri kadar ilgi ve destek görüyor mu?

Belgesel sinema bir ülkenin vicdanıdır. Bu yüzden iyi ve kötü arasında, doğru ve yanlış arasında hep çatışma noktasında durur. Mecburen de politiktir. Politika kelime anlamı olarak “polis” ten yani kentten ve kent yaşamından geliyor. Dolayısıyla günlük yaşamdaki her şey politiktir. Siz de günlük yaşamla ilgili bir şeyler anlatıyorsanız politik bir şey yapıyorsunuz demektir. Ve kaçınılmaz olarak içinde bu kadar politik lafı geçen her şey çoğu ülkede olduğu gibi ülkemizde de otoriteler için bir tabudur.

Sosyal sorunlar, eşitsizlik, ayrımcılık gibi konularda yapılmış eleştirel belgeseller ana akım medyalarda yer bulamıyor. Vicdanını çoktan kaybetmiş ve ya kaybetmeye meyleden ülkelerdeki gibi aslan geyiği yedi, megalo makineler belgeselciliği bizde de ana akım medyaya giderek hakim oldu.

Bu gün bağımsız belgeselcilerin yaptığı işlerin çoğu aslında haber kanalları ya da televizyonlar  tarafından yapılması gereken özel haber dosyalarının uzun versiyonları durumunda. Sanki o açığı böyle kapatmak gibi bir sorumluluk yüklenmişler gibi. Çünkü bu görüşleri anlatabilecek başka alan kalmadı. Son yıllarda belgesel film festivallerinin başına gelen dolaylı ve dolaysız sansür maceralarını hepimiz biliyoruz.

Festivaller, ödüllendirme sistemi vs. hakkındaki görüşleriniz?

Bu soruya 2019’daki festivaller üzerinden yanıt verecek olursam, Adana Altın Koza Festivali’nde belgesel bölümünün olmaması,  “ama isterseniz kurmaca bölümünün içine gönderebilirsiniz” gibi bir yolun önerilmesi ile zaten belgesellerin rekabet içinde olmadığı/olamayacağı uzun metrajlarla aynı yarışmada katılmaya çalışılması tuhaf bir durum ortaya çıkardı. Niye oldu bilmiyorum. Yarışmada illa ödül kazanacak durumda olan bir belgesel varsa bunu belgesel yarışması içinde de kazanabilirdi. Diğer belgesellere de en azından gösterim yolu açılmış olurdu.

Antalya Altın Portakal Film Festivali için 4 yıl önce 150 sinemacı ile yarışma eski haline gelene kadar destek vermeyeceğimizi duyuran bir bildiri imzalamıştık. Altın Portakal, Antalya halkının oyları ile yeniden hayata döndürdüğü bir festival oldu. Ben de bu yılki yarışmaya “Dişçinin Korkusu” ile katılıyorum. Ödüllendirme sisteminden önce ön jürilerin seçim tercihlerini tartışmak gerektiğini düşünüyorum.  Bu yıl bu konuda yeterince kanaatim oluştu.  Ama bu daha uzun bir tartışmanın konusu olur.

Bundan sonra sizi hangi yolculuklar bekliyor belli mi?

Festivaller belgeselleri görünür bilinir kılıyor. Bu açıdan önemli. Olabildiğinde tüm festivallere katılmaya çalışacağız. Ama bizim en iyi izleyiciye ulaşma yolumuz üniversiteler ya da STK’ların davetleriyle yaptığımız özel gösterimler. Bütün davetlere gitmeye çalışıyoruz. Almanya’dan da davetler olmasını bekliyoruz. TRT yarışmasının ödülü karşılığında önümüzdeki iki yıl boyunca televizyon yayınları da olacak.

Son olarak neler söylersiniz?

Meslektaşlarımla konuşurken bazen “kamerayı hiç hissettirmemişsin” diyorlar.  Kamera hissedilmeyebilir mi hiç? Bir silahtan sonra üzerinize doğrultulan en tedirgin edici ikinci şey o.  Doğrusu “kamaracıyı” hissettirmemişsin olmalı.  (Meraklısı için: Deneyimlerime göre Anadolu’da çekim yapan herkesi “kamaracı” olarak çağırıyorlar)

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.