Home Röportaj ‘Hikayenin ihtiyacı yoksa ağır bir dil kullanmak istemiyorum’

‘Hikayenin ihtiyacı yoksa ağır bir dil kullanmak istemiyorum’

0
85

 26.Altın Koza Adana Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yaptıktan sonra, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu ve Umut Vaad Eden kadın Oyuncu Ödülleri’ni alan Kıvanç Sezer’le ikinci uzun metraj filmi Küçük Şeyler’i, festival esnasında konuştuk.

İlk filmin Babamın Kanatları’nın da prömiyeri Adana Film Festivali’nde olmuştu ve buradan pek çok ödülle ayrılmıştın; şimdi üçlemenin devamı olan 2. filmin Küçük Şeyler ile yine yarışmadasın. İki filmin bağlantısından ve bu filmin hikayesinden başlayalım istersen? 

Kıvanç Sezer: Ben şöyle düşünüyorum; kapitalizm insanlar arasında büyük bir yabancılaşma yaratıyor. Ve bir evin içerisinde oturan insan o evi yapan işçiyi asla tanımıyor, orada bir iş kazasında ölmüş olabilir; bunu hiç bilmiyoruz ve bunu hiç bilmeden orayı huzurlu bir yuva olarak adlandırıyoruz. Sonrasında bunun üzerinden zenginleşen bir müteahhit meselesi var. Aslında bu 3 toplumsal sınıfı temsil eden kişi aslında konut dediğimiz şey üzerinden birbirine güçlü bir ekonomik bağ ile bağlanıyor. Ben Babamın Kanatları’nı yazma aşamasında aslında bunu bir üçleme olarak planladım. Amacım bu 3 görünmez bağı biraz daha açmak ve birbirinden ton olarak da bağımsız, tematik anlamda da farklılıklar içeren ama böyle bir üçleme yapmak istedim. Ve Küçük Şeyler de bu anlatının ikinci parçası olarak buralara geldi.

Peki, Küçük Şeyler film adı olarak biraz ironik değil mi?

Kıvanç Sezer: Çünkü bu bir evliliğin çatırdaması hikayesi. İnsanlar arası konuşulmayan şeyler iletişimsizlik ya da ilişkideki maskeler takma meselesi… Bizleri çok küçük bir şeyden aslında neredeyse kendi varlığımızı sorgulayacak noktaya kadar iten tartışmalara götürüyor. Sen diyorsun ki “Ben bu kadar küçük bir şeyden dolayı mı tartışıyorum acaba?” Aslında değil. Dolayısıyla ismindeki ironi, filmin içinde de var. Aslında bizim küçük şeyler gibi gördüğümüz ve önem vermediğimiz şeyler aslında büyük semptomlar. Mesela ödemesi gereken konut kredisi var ama işsizlik var; aslında aile olmak isteyen iki kişinin aslında hüzünlü bir şekilde savruluşu söz konusu.

Bir açıdan bakarsak komik tarafı da var bence; yakından bakınca trajik ama uzaktan bakınca komik olan durumlar vardır. Çok kendinizi ciddiye aldığınız zaman bunu fark etmezsiniz ama sinema bir şekilde bu duruma dışarıdan bakabilen bir sanat.

 Biraz önce üçlemeden bahsederken “birbirinden ton olarak da bağımsız” dedin. Babamın Kanatları gerçekten çok sert bir dramdı. Bu film ise tür olarak dramatik komedi; o zaman hikayenin içeriğine göre de anlatım dilin şekillendi?

Kıvanç Sezer: Evet, öyle hikayenin içeriği ile ilgili bu. Kendimi de katarak söylüyorum, hayatımda büyük bir trajedi yok. Küçük trajedilerim var ve dolayısıyla bu ikisini aynı seviyeye koyarak anlatamazdım. Çünkü orada (Babamın Kanatları)  gerçekten bir insanlık trajedisi olduğunu düşünüyorum. Buradaki meseleyi de aslında biraz “Ionesco-vari” bir absürt üzerinden kurgulamak ve bunun içinden de böyle bir tuhaf bir mizah çıkartmak istedim. Bir de şunu ekleyeyim; Babamın Kanatları filmi çoğu seyirciyi çok sarstı, çok ağlattı ve sonrasında ben bunun sorumluluğunu hissettim bir şekilde. Ve hikayenin ihtiyacı yoksa o kadar ağır bir dili kullanmak istemediğimi fark ettim; biraz etik gibi de geldi. Öte yandan gülmek gün içerisinde sıklıkla da yaptığımız bir eylem. Benim yönetmenlik mesleğinde geldiğim nokta açısından da güldürebilmenin önemli bir aşama olduğunu düşünüyorum, filmlerimde bir tür mizahı kullanabilmek isterim.  Ama tabii ki bu her zaman için hikayenin gerektirdikleri üzerinden gerçekleşir.

Karakterlerden bahsedecek olursak aslında erkek işsizliği çevresinde şekillenen bir hikaye var karşımızda. Çiftin mesleklerini kurgularken Onur’u bir ilaç firmasında beyaz yakalı, Bahar’ı ise anaokulu öğretmeni olarak neden bu meslekleri tercih ettin? Kadın da mesela neden beyaz yakalı değil?

Kıvanç Sezer: Kadının mesleğinde, çocuklarla olan hikayesinde şöyle bir nokta var bence; anaokulu öğretmenliği bence daha az yabancılaştığımız mesleklerden bir tanesi. Bu insan emeğinin karşılığını daha net gördüğü ve insana dokunabildiği bir iş. Ama plaza tam olarak da bunun zıttı.

Aslında yaptığının, emeğinin kendisini hiçbir zaman göremediğin, onun sonuçlarını bir prim olarak ya da tam tersine bir cezalandırma sistemi olarak gördüğün; bir şekilde daha maskeleri takarak çalışmak zorunda kaldığın bir yer plaza. İkisi arasında böyle bir fark koymak istedim. İlaç firması tercihi ise şu fikirden çıktı: sonuçta antidepresan çağımızın kurtarıcısı gibi; çünkü mutsuzuz . Bunu satan karakterin de kendi içerisinde böyle bir ironisinin olmasını istedim. Mutluluk satma gibi bir şey söz konusu orada ama kendisi de mutlu değil.

Anaokulu öğretmenliği, genel olarak öğretmenlik de hep cici bir meslek olarak görülür ya; ama aslında tam da öyle değildir; onun da zorlukları vardır… Bir de iki karakterin bir de çocuk sahibi olma meselesi de var…

Oyuncu seçimlerinden bahsedersek?

Kıvanç Sezer: Filmin karakter hikayeleri üzerinden döndüğü için oyunculuklar ön plana çıkıyor tabii ki. Bu yüzden Başak’la da Alican’la da hem provalarda, hem de öncesinde üzerine konuştuğumuz çok şey oldu. Her ikisi de kendi karakterleri ile yakınlığı, duygusal alışverişi çok iyi yaşadılar. Tüm süreç boyunca da beraber çok iyi çalıştılar. Mesela, anlık değişimler de oldu; bazen senaryoda diyalog olan bir sahneyi diyalogsuz çektiğimiz oldu, bazen de hemen orada bir şey eklendi, doğaçlamalar oldu çekim esnasında. Aslında işin zanaat kısmı ile ilgili yoğun bir çalışma süreci oldu; aynı şekilde hikayenin akışını destekleyici yan karakterlerle de uzun prova süreçlerimiz oldu.

O halde, çekimler ne kadar sürede tamamlandı?

Kıvanç Sezer: Filmi 3 bölümde çektik ve kronolojik olarak ilerledik. İlk kısmını Ocak ayında çektik; sonra Mart ayında orta kısmını çektik ve Nisan sonunda filmin sonunu çektik. Burada şöyle bir avantajımız oldu aslında; her çektiğimiz bölümü ben çekimler sonrası kurguladığımda bir sonraki bölümde senaryoda istediğimiz değişiklikleri görebilme şansımız oldu. Oyuncular da karakterleri tanıdıkları için ikinci ve üçüncü kısımlar da çok daha rahat oynamaya başladılar. Karakterler bir şekilde demlendi onların içinde de. Fiziki değişimler de aynı paralel de geldi. Bunun da bir gerçeklik kattığını düşünüyorum. Filmin bütünün de o değişim hissiyatının karşı tarafa geçtiğini düşünüyorum.

Karşımızda “erkek düştükçe kadının güçlendiği” bir çifti ilişkisi var. Ve bu değişimde bir şekilde şiddet boyutunu da görüyoruz aslında işin. İkisi arasındaki şiddetin dozunu nasıl ayarladın?

Kıvanç Sezer: Tabii ki, Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri çok büyük bir sorun ama bu film oraya giden bir film değil. Onur da şiddet eğilimi olan birisi değil. Fakat aslında daha tehlikeli bir noktaya gidiyor bence. O da şiddetin kendisini görünür kılmamak. Bir tür psikolojik şiddet kullanıyor Onur ve bence bu erkeklerin çok da sık yaptığım şey: bir kadını sistematik olarak değersizleştirmek ve onu hiçleştirmek…  Burda da şu tuhaflık var; Onur Bahar’ı manipüle etmek değersizleştirmek istiyor, ama şu gerçeklik var eve ekmek getiren de kadın! Ve evdeki işlerin çoğu da yine kadında. Dolayısıyla bu hikayede daha da dik duran bir kadın görüyoruz; boyun eğen değil.  Oradan itibaren artık ikisinin arasındaki durum da daha çetrefilleşiyor.

Yan karakterlerden Fikret Çiçek nefis bir gözlemin ürünü gibi geldi bana?

Kıvanç Sezer: Oradaki o haliyle hem komik hem hüzünlü. Gözlemlediğim gerçek karakterler var o haliyle, yakınımda olan.  Ben zaten film yazarken en çok gözlemlerden besleniyorum. Kendimi çok yaratıcı birisi olarak görmüyorum ama bu gözlemlerin maruz kaldığım ve bana dokunan kısımları bende bir şeyleri harekete geçiyor. Film yapmamın temel motivasyonu gözlem. O yüzden yanımdaki yöremdeki insanları çaktırmadan da filmin içerisine yerleştiriyorum.

Akşam yemeği sahnesinde de günümüz sosyal medya üzerinde yaşanan tüketime dair de bir şeyler görüyoruz sanki?

Kıvanç Sezer: İnsanlar kendini, tükettiği şeyler üzerinden var etmeye çalışıyor; anlattığı, yaşadığı hep daha iyisi ne ise onu yapmak üzerinden yaşıyoruz. Tatilin, yemeğin daha iyisi, en iyi mezeyi bulmak gibi şeylerin hepsinin çok zorlayıcı şeyler olduğunu düşünüyorum. Tüketim kültürünün bizlerde yarattığı arızalar var ve bunların koflaştıran şeyler olduğunu düşünüyorum. Belki benim de bazen yaptığım, çevremde maruz kaldığım konuşmaları biraz Bahar’ı, biraz da seyirciyi bıktırmak için yaptım diyebilirim. Seyirci seyrettikten sonra kendisini o muhabbette hissetsin istedim.

Mekan seçiminde rengarenk, sırtını ormanlık alana dayamış bir site görüyoruz. Özellikle miydi bu tercih?

Kıvanç Sezer: Mekan bakarken benim aklımda ilk başta uzun uzun soğuk bloklar vardı. Fakat sonradan mekan gezerken çektiğimiz yere gittiğimizde oradaki o renklilik bana birden bambaşka bir çağrışımı yapmış oldu: Aslında burası bizim cennetimiz! Ağaçları, çardağı, manzarası vs. ama bir yanıyla da yalnız. Site hayatı, şehirden bir şekilde uzak, aynı zamanda komşunu da çok tanımadığın vb. bu şekilde bir uzaklık ve yalnızlık duygusu bu mekanda daha iyi çalışır gibi geldi. Çünkü filmin dilinde de böyle bir şey var. Renkli ve komik gibi ama aynı zamanda yalnızlık ve hüzün de var. Bu iki noktayı çarpıştırmak, bir araya getirmek fikri orayı gördüğüm anda birden ikna etti beni.

Müzik kullanımı nasıl şekillendi?

 Kıvanç Sezer: Bazı şarkılar önceden aklımda vardı; örneğin Kimseye Etmem Şikayet ya da telif sıkıntısı nedeniyle kullanamadığımız Felicita şarkısı gibi. Ama daha sonra filmin yapısını, o gidişatı da destekleyecek müzisyenlerle beraber çalıştık. Onur’un iç dünyasını yansıtacak birtakım müzikler çalıştık, mesela başlangıçta daha oyuncaklı sonrasında daha sade bir ton üzerine… Bu filmde beraber çalıştığımız Can da Turgut’un da ilk film müziği deneyimiydi ama benim bazı tekrar tekrar taleplerime hep daha iyisiyle karşılık verdiler. Müzikte de farklı duyguları da bir araya getirmek istedik.

Son olarak festival için yorumlarını da alalım…

Kıvanç Sezer: Yarışma filmlerinin yönetmenleriyle bir aradaydık demin ve herkesin ortak söylediği şey Adana seyircisinin çok güzel olduğu, salonları doldurduğu ve filmleri kucakladığı. Bir yönetmenin de bundan başka bir isteği olmaz herhalde. Eleştirse de, çok sevse de filmleri kucaklayan seyirciyi, dolu salonları görmek oradan geri dönüş alabilmek bizim için çok güzel.

Küçük Şeyler’in de Türkiye’deki ilk durağının Adana olması beni çok mutlu etti. 6Vizyona da Kasım sonunda girmeyi planlıyoruz, seyircimizi de çok bekletmemek istiyoruz.

 

Duygu Kocabaylıoğlu
Egeli bir ailenin ilk kızı olarak 1984’te İstanbul doğan Duygu Kocabaylıoğlu Arazlı, lise eğitimini İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Lisans eğitimindense, İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden 2007’de Edebiyat Uyarlamalarının Sinemadaki Yansımaları üzerine hazırladığı bitirme projesi ile mezun oldu. İlkokul çağında başlayan edebiyat sevgisini görsel sanatlarla birleştirdi ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini sürdürdü. Türkiye’de ilk kez ele alınan Polonya Sinemasında Ahlaki Kaygı Sineması bitirme projesi ile 2010’da yüksek lisans eğitimini tamamladı. Kısa film senaryo ekiplerinde, web sitesi projelerinde yer aldıktan sonra 2010 Ekim ayında Beyazperde.com sitesinin editör kadrosuna katıldı. 6 yılı aşkın süre dizi, sinema editörlüğü, proje yönetimi ve genel yayın yönetmenliği pozisyonlarını sürdürdüğü Beyazperde.com’dan 2017 Mayıs ayında ayrıldı. Sinema yazılarına Beyazperde’nin yanı sıra Popüler Sinema, Cine Dergi ve Öteki Sinema gibi farklı yayın organlarında sürdürmektedir. Sinema dışında en çok bisiklet sürer, koşar ve Heybeliada’nın tadını çıkartır. Evli ve bir ayağı İzmir’de olan Arazlı, sinema-kültür projelerine çok yönlü devam etmektedir.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.