Üçüncü kısa filmi “Tor” ile festivallerde güzel başarılar elde edeceğini düşündüğüm Ragıp Türk ile filmi ve kısa film dünyası üzerine konuştuk. İyi okumalar…

Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?

 Tabii ki. İstanbul Üniversitesi Sinema Tv. bölümü mezunuyum. Yaklaşık 12-13 yıldır sinema sektöründe yapım ve reji alanlarında çalışıyorum. Bütçe ve zamanı denkleştirince kısa filmler yapıyorum. Filmlerin arasında kaybolmayı, senaryolara dalmayı, müzikle uğraşmayı, yalnız kalmayı ve kitapları çok seviyorum. Futbol ve basketbol oynamaktan büyük keyif alıyorum.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

 Kısa film benim için; bir fikri, kısıtlı imkanlarla, kısıtlı zamanda, kısıtlı zamana sığdırıp film haline getirmek demek. Bu arada yanlış anlaşılmasın, kısıtlılık yaratıcılığın en temel motivasyonlarından biridir bence. Kısa filmin batma kaygısı küçük, fikri doğru iletme kaygısı büyüktür.

Biraz Tor’dan ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

 Tor, benim Adana’da yaşadığım çocukluk dönemimdeki köpeğimizin adıydı. Toros’tu aslında ama biz kısaca Tor diyorduk. Bir gün yoldan geçen biri Tor’un boynuna bir şiş saplamış. Bir köşede bulduğumuzda kanlar içindeydi. Anneannem eski yöntemlerle tedavi etmeye çalıştı. Tor aylarca hasta yattı, ölmedi ama bir daha tam olarak kendine gelemedi, hayata küstü. Benim için çok trajik bir olaydı. Yaşamımda ve hayata bakışımda önemli değişikliklere yol açtı. Daha sonra 4-5 yıl önce sinemacı ve astrolog arkadaşım Cihan Barış Yazkan’ın dağ evindeki köpeği hastalandı. Kendisi şehirdeydi ve köpeklerini emanet ettikleri köylü komşuları, köpek iyileşsin diye tavuklarından birini kesip yedirmişti. Arkadaşım köpeğe baktığı için komşusuna arada maddi yardımda yapıyordu. Komşunun niyetini sorgulayarak başladığımız sohbet, doğal seleksiyon dışında bir canlıyı yaşatmak için başka bir canlıya kıymanın mantığı üzerine kadar geldi. Epey konuştuk. BunuN üzerine bir film olabileceğini tartıştık ve konu üzerine düşünmeye başladım. Yaklaşık iki yıllık bir süreçte senaryoyu yaşadığım bu olaylar çerçevesinde kurdum. Senaryoda kurduğum ana karakter Ayşe’nin anaç ve onurlu mücadelesi ile hayvan dostlarımın dili olma isteğim filmi çekmemin temel sebebi idi.

 Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir, neler götürür?

 Bence, henüz tam alışamasak da çok olumlu katkıları var ve olmaya devam edecek. Birincisi masraflarımız azaldı, film çekebilme ihtimallerimiz ve umudumuz arttı. Artık kameraya kolay ulaşıp, evde kurgu yapabiliyoruz. İkincisi ise izleyiciye ve yönetmenler olarak birbirimize ulaşmak için festivallere alternatif bir yol oluştu. İzleyiciyle dijital platformlar üzerinden direk temas edebiliyoruz. Bu çok güzel. Ben bu yoğun teknolojik gelişimin olumlu şeyleri götüreceğini pek düşünmüyorum. Götürse götürse gelenekçilerin kökleşmiş yapılarını götürür. Bu da bence çok güzel.

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler?

 Direkt olarak her şeyiyle kendime örnek aldığım bir isim yok. Her ustanın ayrı bir özelliğini beğeniyor ve örnek alıyorum. Yolun başlarında biraz işçi arı gibi olmak, çok çiçek dolaşmak gerektiği kanaatindeyim. Sinemasını sevdiğim yönetmenleri düşününce yerlilerden filmleriyle Metin Erksan, Yılmaz Güney, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan öne çıkıyor ama benim sinema algımın gelişmesinde en büyük etken Mehmet Eryılmaz’dır. Yabancılardan sinemasını sevdiğim çok isim var ama aklıma ilk gelenleri söyleyeyim; Alexander Sokurov, Akira Kurosawa, Andrey Tarkovsky, Alejandro Jodorowski, Andrei Konchalovsky, John Cassavates, Luis Bunuel, Lars von Trier, Sergio Leone, Robert Bresson ve hepsinin biraz önünde Tarr Bela.

 Türkiye’deki kısa film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

 Filmleriyle çok festival gezmiş, çok ödül alıp gösterimden gösterime koşmuş biri değilim açıkçası. Bu sebeple organizasyon sıkıntıları veya yaklaşımlarla ilgili bir şeyler söylemem olumsuz duyumları aktarmaktan öteye gitmez. Ama film festivalleri konusunda kişisel olarak neler yaşadığımı ve hissettiğimi paylaşayım sizinle. Belki ilk kez filmini festivallere gönderecek yönetmen arkadaşlara da bazı fikirler verir. İlk filmim ’Bir Kelebeğin İntihar Denemeleri’nde, bir kaç bağımsız festival ödülü dışında çok olumsuz dönüşler aldım. Film festivalleri dünyasında neler olup bittiğini pek bilmiyordum. Böyle olunca kendimi çok sorguladım. Yetersiz olduğumu hissedip, umutsuzluğa kapıldım. Ben bu işi beceremiyorum, bir daha film yapmam diyordum. Bir süre sonra filmi internette paylaştım. Film bir yıl içinde yüz elli bin civarında izlenmeye ulaştı. Deneysel ve sürreal bir kısa film için büyük bir rakamdı. Daha sonra Youtube sansür uyguladığı için kızıp filmi kaldırdım ama bu süreçte yerli, yabancı sinema alanında etkin insanlardan da, halktan izleyicilerden de çok güzel dönüşler aldım. Önemli ustalar filmimi izledikten sonra benimle görüşüp, devam etmem konusunda telkinlerde bulundu, destek oldu. Hepsine minnettarım. Bu da bende tekrar bir umut ışığı yaktı. Böylece, festivallerin bir filmin iyi ya da kötü olduğu konusunda belirleyici bir unsur olmadığını kanıksadım. Kafam da daha bir rahatladı ve özgürleşti açıkçası. Biliyorum ki festivallerde pek ilgi görmemiş taş gibi filmler olduğu gibi, gösterim ve ödül listesi kabarık çok kötü filmler de var. İkinci filmim ’Harun Diye Bir Adam’ın festival süreci de ilkinden çok faklı olmadı. İlk filmde inancım sarsıldığı için çok da peşine düşüp sağa sola göndermedim açıkçası. Zaten çekmeye başlamadan önce çok oyuncu ile çalışmak, dar mekanda çatışması yüksek bir film denemek istiyordum. Festivallerden ve izleyicilerden daha çok kendim kendimi görmek istiyordum. Kısa filmde böyle lüksleriniz olabiliyor. Amacı doğrultusunda verimli geçti. Yakın zamanda internette paylaşacağım, bu beni daha çok heyecanlandırıyor inanın. ‘Tor’da neler olacak bilmiyorum. Yine elimden geldiğince seçici davranıp festivallere başvurular yapıyorum. Filmim izlensin, üzerine konuşulsun, düşünülsün, eleştirilsin istiyorum ama açıkçası ülkemizdeki çoğu festivalin bana adalet duygusunu hissettirmediğini söyleyebilirim. Ama içim rahat. İnanıyorum ki adalet terazisi şaşmış her şey yıkılmaya mahkumdur ve zaman her şeyi er ya da geç hak ettiği yere koyar.

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

 Şu ana kadar elimden geldiğince iyi olmalarına gayret ederek 3 kısa film yaptım. Ama artık bir uzun metraj film çekme isteği de içimde epey büyüdü diyebilirim. Kendimi uzun metraj bir filmle sınamak istiyorum. Üzerine çalıştığım bir projem var. Onu gerçekleştirmek için harekete geçtik. Umarım yolumuz açık olur.

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans ve doktora öğrenimini tamamladı. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır. Esenyurt Üniversitesi Radyo Tv. ve Sinema bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.