Kötü Şair lakaplı Şerafettin Kaya ‘Ben İyi Biri Olmadan Önce’ oyununu sinemaya uyarladı, çekimler bitti. Film montaj aşamasında. Eskilerden tanıdığım, üretken arkadaş Kaya’ya soruları yönelttim. İyi Biri Olmadan Önce ve sonra neler olmuş bakalım!

İlk filmini kendi yazdığın bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarladın. O süreci biraz anlatır mısın?

Söyle anlatayım benim yazdığım oyunların başlangıç noktası bir sinema filmi projesini oluşturur. Oyunlarımın tiyatroda oynandığı süre içinde aynı zamanda onları sinema filmine dönüştürme çalışmalarını da sürdürdüm. Bu diğer oyunlarım içinde geçerli. Oyunlarımı sinema projesi olarak hazırladığım için filme dönüştürmekte zaman içerisinde yerine oturmuş oldu.

Daha önce bazı gazetelere verdiğim mülakatlarda zaten oyunlarımı sinema filmine uyarlayacağımı da belirtmiştim. Bununla birlikte “Ben İyi Biri Olmadan Önce” isimli tiyatro oyunu bireyin psikolojisinden yola çıkarak  genel toplum psikolojisini değerlendiren bir senaryoya dönüştürmem gerekiyordu. Bu süreç yaklaşık olarak üç yılımı aldı. “Ben İyi Biri Olmadan Önce” oyun metnini anlattığım şekilde hassas ve ince detayları atlamadan senaryoya aktardım. Burada filmin özüne uygun, natürel, doğuştan gelen iyilik ile geleneksel daha sonra bize doğalmış gibi gelen iyilik, toplumun dayattığı iyilik, “bunu yaparsan bu iyi bir şey” gibi durumların çatışmasını ortaya koymayı ve bir anlamda hayatı,  farklı bir şekilde sorgulatmayı önemseten bir film olmasını istedim.

Filmin başrolü de sensin, kendi hayatından esinlenmeler var mı metinde?

Evet soyut anlamda esinlenmeler çok var. Doğuştan gelen içimde, ki herkeste olan vicdanın, kendimi dar ağacına asacak kadar sorgulatan bir vicdana sahibim. Bu vicdanımı kirletmemek için bütün içgüdülerimle bir savunmaya dönüştürmemden dolayı kendimi geleneksel toplum yapısının dışında buldum. Bu beni “Ben İyi Biri Olmadan Önce” adında bir eser yazmaya götürdü. Önce bunun oyununu yaptım daha sonra sinemaya uyarladım. Uyarlamamın nedeni insanların kendi vicdanını yargılayan, geleneksel kirlenmiş iyiliğin hayatımızdaki farkındalığını artırmak.

Başrol oynamamım en büyük nedenlerinden birisi, karakter üzerine çok çalışılması gerektiğiydi. Karakterin bir adı yok. Bunun en büyük nedenlerinden birisi vicdanın iyiliğin ve kötülüğün, ön yargının ya da çok iyi niyetli olmanın, doğuştan gelen natürel iyiliği bozmadan yaşayabilen insanların vicdanlarına bir isim koymamaktı. Bu yüzden de bu filmin başrolünü üstlendim ve akabildiğim kadar aktım.

Ben İyi Biri Olmadan Önce… İyilik kavramının hangi yönüne eğiliyorsun, salt iyilik diye bir şey var mı sence, ya da tam tersi?

İyilik kavramıyla ilgili farkındalığı yaratmak. İyiliğin önüne salt gibi sıfatlar eklemek iyiliği kirleten birinci nedenlerden birisi. Onun boşlukta olması en önemli özelliği. İyilik, iyi olmak boşlukta duran herkesin dokunabildiği, herkesin kendi içine de de alıp koyduğu, içinden alıp boşluğa bıraktığı bir durum. Bu bütün evrenle ilgili bir şey. Taş, kaya, ağaç burada insan kavramının ve düşüncesinin  çok ötelerinde geniş bir alanı var. Bunu fark ettirmek için bu filmi yaptım.

Filmde birçok oyuncu arkadaşın sana destek olmak için rol almış, imece usulü bir film çektiğini söylüyorsun? Maddi olarak nasıl geçti set ortamı, zorlandın mı?

Filmin senaryosunu yazmaya başladığımda görüştüğüm, iç dünyalarını iyi bildiğim, bana göre çok iyi niyetli, hümanist, pozitif olan sanatçı dostlarımla düşüncelerimi paylaştım. Tabi birçok arkadaşımın film projesinde olmak istediğini de biliyorum. Filmin içindeki karakterlere uygun arkadaşlarıma, “iyi biri olmadan önceki hallerinizle” bu projede olmak ister misiniz? diye sorduğumda çok olumlu cevaplar aldım.

Köyde yaşadığım süreç içerisinde imece dayanışmasının üretime katkı sağladığını, insanları çoğu zaman eşitlediğini gördüm. Ve bu noktada kendi ekonomik durumumu da değerlendirerek filmi ancak bu şekilde çekebileceğimin kararını verdim. Ve bu konuyu film içerisinde görev alan ekibe açıkladım. Bu projenin içinde bu şartlarda olan arkadaşlarla filmimizi çektik. Hepsine çok teşekkür ediyorum.

Film çekerken zorlanmak güzeldir. Ki zorlanmışımdır.

Büyük kent ve insanlar ikileminden bahsediyor metin. Küçük kentlerde her şey daha mı farklı, samimi ya da anlaşılır. Büyük şehirlerin bizi yapmaktan alıkoyduğu şeyler neler sence?

Büyük kentlerde vicdanların daha çok ötelendiğini, üzerinin örtündüğünü söyleyebilirim. Küçük kentler ile büyük kentler arasındaki en büyük fark bu. İnsan vicdanı ile ilgili. Büyük metropol kentlerde insanların çok iyi biri olma görüntüsü vermekten korktuğunu, bunu gizlediğini fark ettim. Çünkü insanlar bu özelliklerini gösterdiklerinde bu özelliklerinin kullanılabileceğinden korkuyorlar. İyi olmanın ihanete uğraması, insanın vicdanında ve ruhunda tahribatı onarılmaz sonuçlar oluşturur.

Bu yüzden bir şiirimde

“yer kırmızı , yıldızlar kaçaktır, gözümüze saklanmıştır en yakınımız, “

diye bir dizem de mevcuttur bu konu ile ilgili.

Küçük kentlerde iyilik ve kötülük çok çabuk teşhis edilir ve edilmiştir. Burada herkes birbirini daha çok tanıdığı için, kötü olduğunu bildiği kişiyle iletişimi sürdürür. İnsanlar birbirine bu çok iyi ya da bu kötü kavramlarla yaklaşmazlar, kurdukları iletişim şekli ile birbirine yaklaşırlar. Çünkü birbirlerini tanır ve bilirler. Aradaki fark budur.

Tiyatro yönetmenliği, yazarlık, oyunculuk vs.. yapıyorsun. Kendini çok yönlü ifade etme yöntemi seni rahatlatan bir şey mi?

Bunların tümü ile ilgilenmeyi kendimi ifade yöntemi olarak düşünmüyorum. Fark ettiğim her şeyi yazıya, şiire, tiyatroya, sinemaya dönüştürerek kuvvetli bir biçimde anlatma isteğimden dolayıdır. Hangi konuyu nasıl  daha etkili anlatmam gerekiyorsa onu yapmak için çalışıyorum.

Bir filmi yönetmek sana yeni bir deneyim kazandırdı mı?

Her şey ve her geçirdiğin gün insana bir deneyim kazandırdığına göre bir filmin senaryosunu, yönetmenliğini,  başrol oyunculuğunu ve yapımcılığını yapmak benim için bir bütünün her parçası olmak gibi bir deneyim kazandırdı. Mutlaka büyük bir tecrübeydi benim için. Kolektif üretimin de bana  çok şey öğrettiğini söyleyebilirim.

Bu filmi çekerken vefa kavramını da sorguladın mı aynı zamanda?

Filmin konusu içerisinde zaten bu var. Vefa bir borç değildir. Vefanın bir borç olmaması ile birlikte aynı zamanda ömür boyu taşınılmaması gereken bir baskı olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanı yoran bir yüktür. Yük olmaktan kurtarılmalıdır. Sürekli bir insana minnet duymak bence eşitliksizliktir.

Herhangi birinin, diğer bir insana ömür boyu kendisine minnet duyması için yaptığı iyiliğin o insana zarar verdiğini düşünüyorum. Minnet duygusunu insanlara yaşatmamalı, minnet borcu gibi bir borcu kimse kimseye yüklememelidir. Ben hiçbir şeye minnet duymam. Olması gereken olmuştur. Ve o orada öylece kalmıştır. Minnet borcu diye bir borç yoktur. Bu sağlıksız bir iyiliktir. Filmin temasında bu da vardır.

Filmin çekim yeri Balat’ın tarihi yerleri. Eski bir semt, eski mekanlar. Eskiyi arama, eskiye duyulan özlem mi bir yandan da?

Kesinlikle eskiye duyulan bir özlem bende hiçbir zaman olmadı. Sadece eski bir kentin sokaklarının karakteri olduğuna inanan bir insanım. İnsanların karakterlerini de daha çok oturdukları semtlerden aldıklarına inanan birisiyim. Filmin mekanlarını bu semtten seçmenin karaktere uyumlu olacağını düşündüm. Bu yüzden filmin çekimini Balat’ta yaptım.

 

 

Film bittikten sonra içine sindi mi? İçine sinmeyen yerler var mı, oldu mu?

Film beklentimin üzerinde oldu. Başta görüntü yönetmeni Sedat Şahin ve olmak üzere bu filmde emeği geçen oyunculardan teknik ekibe kadar hepsine gönülden teşekkür ediyorum. Filmin yapım aşamalarına devam ediyoruz.  Söyleşi için de size çok teşekkür ediyorum.

Bundan sonraki planların nedir?

Bundan sonra üç tane sinema filmi projem hazır. Onlarla ilgili çalışmalarımı sıraya koyarak ve zamanlamasını düşünerek hazırlanıyorum. Cibali oyuncuları tiyatrosu devam ediyor. Bu sezon üç tane oyun ile devam edeceğim. Bu yıl aynı zamanda “Yarım Ağızlı Kurbağa Sesli Kertenkeleler” adlı romanımı yayınlamak istiyorum. Sağlığıma ve sıhhatime de özen göstereceğim.  Bütün hayata saygılarımı sunuyorum. Size de selamlarımı iletiyorum.

 

 

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.