Colette (2018), Still Alice (2014) ile tanınan Wash Westmoreland tarafından yönetilmiş. Film, 1873-1954 yılları arasında yaşamış olan Fransız yazar Sidonie-Gabrielle Colette’in 1893-1910 yılları arasındaki, kendisinden 14 yaş büyük ilk eşiyle olan evliliğine odaklanıyor. Colette’in Fransa ve ardından dünya çapında ünlü olduğu, yaşadığı ilişkilerle “sansasyon” yarattığı süreç ise aslında tam da evliliğin ve dolayısı ile filmin bittiği tarihlere denk geliyor. Colette’in hayatı evliliğinin bitişi ile başlıyor denebilir, kendi adıyla yayınlanan ve ünlü olmasını sağlayan kitaplar tam da 1910 yılından sonra basılır. Bunun basit bir tercih olduğunu söyleyebilir miyiz ?

Dolayısıyla Colette’in temel meselesi, karmaşık bir kadın sanatçıyı / karakteri anlatmaktan ziyade, son dönemde The Wife (Björn Runge 2018), Mary Shelley (Hayfaa El Mansour 2017) ve özellikle Big Eyes (Tim Burton 2014) filmlerinin temel meselesiyle kesişiyor. Stephanie Boland’ın[1] da ifade ettiği gibi; bu filmler kadın sanatçıların eserlerine el koyan eşlerini ve hala devam eden bir mücadeleyi anlatıyor, en büyük adaletsizlik ise sadece emeklerinin değil aynı zamanda kişiliklerinin ve karakterlerinin de çalınması.

Colette’in 20 yaşından 37 yaşına dek geçirdiği değişimi, karakterinin ilerleyişini, sahip olduklarından vazgeçerek özgürleşmesini izliyoruz. Kadraj içinde kadrajlarla küçük alanlara hapsedilmiş gösterilen genç Colette’i, filmin sonunda kendisini çılgınca alkışlayan izleyicilerin karşısında, büyük bir sahnenin ortasında kollarını açmış vaziyette görüyoruz. Yani karakter anlamında bir ilerleme söz konusu. Ancak bu çizgi ikinci karakter Willy için tam tersi yönde ilerliyor. Başlangıçta Willy, köyde yaşayan Colette ve ailesi için büyüleyici biri, aynı zamanda çeyiz almadan evlenmeyi kabul ettiği için de adeta bir “velinimet”.  Colette ve Willy evlenip Paris’te yaşamaya başladıklarında da bir süre böyle devam ediyor ancak Colette eşi için yazmayı bıraktığı andan itibaren Willy’nin çöküşü de başlıyor. Çünkü Willy tek başına bir hiç. Onu var eden kişi Colette. Willy, Claudine serisi çok satma ve fenomen olma bağlamında yerini garantilediğinde dahi Colette’in ortak yazar olmasını ya da Colette’in kendi adıyla yazmasını “edebiyatın ve erkeklerin ne istediğini bilirim (…) kadın yazarların kitapları satmıyor” diyerek kabul etmiyor. İşin ironik yanı ise bir kadın tarafından yazıldığı gizlenen ve erkek adıyla yayınlanan bu romanları en çok genç kadınların satın alıyor olması. Claudine karakteri, 21.yy’da ikon haline gelmiş pop starlar ya da sosyal medya fenomenleri ile denk düşebilecek bir rol model haline geliyor.

Colette, sevgilisi Missy’nin (3. Napolyon’un yeğeni Mathilde de Morny) eleştirileri sayesinde kişiliğini kaybetmekte olduğunu, Colette değil ama Claudine serisindeki karaktere dönüştüğünü, kitaplardan tek kuruş gelir elde etmediğini “fark etmeye” “görmeye” başlıyor. Kendisine yeni bir ifade alanı yaratıyor, dans ediyor, sahneye çıkmaya başlıyor. Willy karakterine karşı biriken öfke ise filmin sonunda Colette tarafından gayet güçlü bir monologla dile getiriliyor; “Beni bir hiçken buldun, kendi arzuna dönüştürdün ve asla özgür olamayacağımı sandın ama yanıldın. Claudine öldü ben onu aştım”.

Colette’in filmde özellikle vurgulanan, adeta bir karakter gibi işlenen, özenle yazdığı defterlerinin ise, Claudine serisinin telif davasını kazanmasını sağladığı bilgisi jenerik yazılarıyla veriliyor. Böylece kurmaca, tarihsel süreç içerisine yerleştirilmiş oluyor..

[1] https://www.theguardian.com/film/2018/dec/18/keira-knightley-colette-female-writers-the-wife

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.