Netflix’de Halloween öncesi yerini alan The Haunting Of Hill House korku izleyicisine klasik lanetli ev konseptinden nasıl farklı bir hikaye çıkabileceğini gösteriyor.

 “Akıl sağlığı yerinde olmayan Tepedeki Ev, tepelerin karşısında tek başına yükseliyor ve karanlığı içinde tutuyordu. Seksen senedir böyleydi bu, bir seksen sene daha durabilirdi. Duvarları dimdik yükseliyordu, tuğlaları düzgünce yan yana dizilmişti, döşemeleri sağlamdı ve kapıları sağduyulu bir şekilde kapatılmıştı. Sessizlik, Tepedeki Ev’in tahtalarıyla taşlarının üstünde muntazaman uzanıyordu ve orada gezinen her ne ise tek başınaydı.” – Shirley Jackson

Shirley Jackson’ın 1959 tarihli romanı “The Haunting Of Hill House” Lanetli/perili ev konseptinin yapı taşlarından biridir. Türkçe’ye “Tepedeki Ev” olarak kazandırılan romanın şimdiye kadar pek çok da sinema çevrimi olmuştur. 1963 ve 1999 tarihli The Haunting türü sevenler açısından beğenilen kült filmler arasındadır.

Tüm bu başarılı yapıtlar düşünüldüğünde Netflix The Haunting Of Hill House efsanesini yeniden dizi konsepti ile önümüze koyacağını öğrenince tabii ki korku izleyicisinin dikkatini çekmeyi başardı. Halloween öncesi bu güzel hediyeyi bizlerle paylaşan Netflix Tepedeki Ev’e farklı bir gözle bakmayı başarıyor.

Son dönemde çektiği korku filmleri ile isim yapan Mike Flanagan(Oculus, Hush, Absentia)’a emanet edilen seri 10 bölümlük romanın serbest bir adaptasyonu olarak ortaya çıkarılmış. Shirley Jackson’ın psikolojik-gerilim altyapısını, derin karakter altyapılarını ve perili ev konseptini alan yapımda öne çıkan taşıyıcı unsur ise dramatik aile yapısı oluyor. Tabi bunda uzayan sürenin doldurulması için her karakterin bütün hikayesini ayrı ayrı dinlememizin rolü büyük. Bu yapı dizinin sürükleyici unsuru da oluyor. Bu yüzden bir negatiflik olarak göstermiyorum. Gerçekten dolu dolu bir dizi var karşımızda.

Flanagan’ın adaptasyonu romandaki doktor-hasta ilişkisi yerine perili evde bir yaz geçirmek zorunda kalan 5 çocuklu bir aile ile değiştirilse de önceki filmlerden çok daha sadık bir şekilde ana konsepte bağlı kalmayı başarıyor. Bu yönüyle diziye tam bir adaptasyon demek yerine yeniden yorumlama demek daha mantıklı olur. Karakterler ve zaman tamamen değiştirilmiş olsa da Tepedeki Ev’in yarattığı terör ve insanlarda açtığı derin yaralar dizide yerini koruyor.

Dizide hikaye iki ayrı zamanda geçiyor. 1980’lerde ailenin eve girişi ve yaşadıkları yıkım ile günümüzdeki halleri arasında kamera sürekli gidip geliyor. Crain Ailesi, baba Hugh, anne Olivia, çocuklar Steven, Shirley, Theodora, ve ikizler Nell ve Luke’dan oluşan oldukça kalabalık ve koşturmacalı bir ailedir. Baba’nın elinden gelen inşaat işleri ve annenin mimarlık geçmişi onlara kimsenin istemediği Hill Evini alıp onarıp satma fırsatı verir. Bu kararla yazı evde geçirip, yeniledikten sonra yüksek fiyata satıp zengin olmak isteyen Hugh ve Olivia hayatlarının en kötü kararlarından birini verdiklerinden habersizdir.

Günümüzde ise aile tamamen dağılmıştır. Herkesin bir sorunu vardır. Luke uyuşturucu batağından başını kaldıramayıp sürekli kardeşlerine yük olmakta, Steven yaşadıklarını kitaba aktarıp ailesinin acısından para kazandığı için sevilmemekte, Shirley ölüleri cenazeye hazırlamaya kendini adayarak yaşadıklarını unutmaya çalışmakta, Theodora duygusallıktan uzaklaşıp, anlamsız ilişkilerle içindeki boşluğu doldurmaya çalışmakda, Nell ise tüm ailenin Hill Evi’ne tekrar dönmelerine neden olacak büyük bir yanlışa hazırlanmaktadır. Ailenin babası Hugh ise tüm çocukları tarafından dışlanmış bir yabancıdır artık.

Hikaye yapısı, zamanlar arasındaki gelgitler sürekli gizemi arttırırken, o son gecede ne olduğuna dair sorulara verilecek cevapları saklamayı başarıyor. İlk beş bölüm beş kardeşi tanımamıza ve hikayeleri onların gözünden izlememize olanak veriyor. Böylece neler yaşadıklarını, neden böyle insanlar olduklarını öğreniyoruz.

Flagan karakterlerin yıkılmışlığı ile ana yapıyı kurarken korku figürlerini de tek tek hikayeye eklemeyi ve sona doğru bütünü sunmayı başarıyor. Böylece yavaş yavaş dizinin en önemli başarısı tüm karakterlerin elinden başrolü alan Hill Evi oluyor. Hill Evi başlı başına tüm hayaletleri ve tehlikeleri ile başrole otururken de hikaye sona yaklaşıyor ve yaşayanlar ve ölüler Hill Evi ile bir tür anlaşmaya varıyor.

Flagan’ın Oculus ve Hush gibi filmleri ile yarattığı psikolojik dehşet Hill House’da da büyüyerek devam ediyor. Her odada, koridorda karşımıza çıkardığı boynu yamuk kadın hayalet, yataktaki yaşlı teyze, geceleri şapkasını arayan uzun boylu, uçarak giden bastonlu amca gibi figürler yatağınıza gittiğinizde de aklınıza kazınacak derecede güçlü imgeler.

Korku imgelerinin yanında iyi oyuncuların canlandırdığı karakterler hikayeye inandırıcılığı arttırıyor. Deliliğin eşiğindeki anneyi oynayan Carla Gugino’nun gülümseyişi bile o kadar tekinsiz ki hayalet görmeyi yeğleyebilirsiniz. Özellikle çocuk oyuncuların da seçimi çok iyi yapılmış. Özellikle ölüm ve hayaletler ile ilgili zor diyalogların altından başarılı bir şekilde kalkıyorlar. İlerleyen yaşlarını oynayan Michiel Huisman, Victoria Pedretti, Oliver Jackson-Cohen, Elizabeth Reaser, Kate Siegel ve baba Timothy Hutton da başarı ile rollerinin altından kalkıyorlar. Cenaze evinde tutuştukları kavga ve kameranın sürekli kardeşler arasında dönerek birbirlerine olan hınçlarını üstümüze vurması unutulmazlar arasına girecek kadar başarılı bir sahne.

Katmanlı yapısı, yavaş yavaş işlenen hikayesi, gizemi, yarattığı atmosferi ve psikolojik-gerilim ve korku arasında gidip gelen senaryosu ile The Haunting Of Hill House hem anlık sıçramalar, tekinsiz sesler, kapı tokmaklarının hareketleri, duvarlardan gelen vuruş sesleri gibi türün klişelerini kullanırken zaman ve mekanların karışması ile daha modern bir anlatıya doğru yol alıyor. Özellikle Nell’in hikayesinde bu durumu daha iyi anlıyoruz.

Flagan’ın yorumu ile Hill evi grotesk yapısı ile her an sizi salonlarınızın koltuklarından hoplatmaya hazır. Peki siz bu teröre hazır mısınız? Korkuya doymak istediğiniz her zaman Hill Evi ve içerisinde hikayelerini anlatmaya hazır ruhlar sizi bekliyor olacak.

 

Masis Üşenmez
1979 İstanbul doğumlu yazar ilk sinema deneyimini Superman ve Star Wars’la yaşayıp kendini çizgi roman ve bilim kurgu dünyasına atar. Biriktirdiği haftalıklarıyla Star Wars oyuncakları alıp kendi serüvenlerini yazmaya başladığı yıllarda ailesi tarafından Rus edebiyatına yönlendirilmeye çalışsa da orada da Stanislaw Lem, Asimov gibi yazarlarla takılarak bu türden kopamayacağını anlamış, lise yıllarında Arthur C. Clarke, Stephen King gibi yazarları hatmederek …

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.