75.Venedik Film Festivali bu yıl 29 Ağustos – 8 Eylül 2018 tarihleri arasında düzenlendi. Altın Aslan ödülünü Guillermo Del Toro başkanlığında Taika Waititi, Christoph Waltz, Naomi Watts, Sylvia Chang, Trine Dyrholm, Nicole Garcia, Paolo Genovese ve Malgorzata Szumowska’dan oluşan jüri belirledi. Festivalin büyük ödülü olan ‘Altın Aslan’, Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un Netflix yapımı olduğu için Cannes’da ana yarışmaya alınmayarak tartışma yaratan filmi ‘Roma’nın oldu.

Festivalin yan bölümlerinde bu yıl üç Türk filmi yer aldı. Orizzonti bölümünde yarışan Mahmut Fazıl Coşkun imzalı Anons, ‘jüri özel ödülü’ ile ayrılarak gurur kaynağımız oldu. Emre Yeksan’ın yeni filmi Yuva ve Deniz Tortum’un VR filmi Selyatağı ise dünya prömiyeri olarak ilk kez izleyiciyle buluştu.

Geçen yıl Venedik’ten Altın Aslan’ı kazanan The Shape of Water aynı zamanda Akademi Ödülleri’nden de ‘En İyi Film’ Oscar’ını kazanma başarısı göstermişti. Bu yılın galibi Roma da şimdilik Oscar sezonunun favorilerinden olarak nitelendiriliyor. Roma’nın Aralık ayında Netflix platformuna gelmesini merakla beklerken son 10 yılda “Altın Aslan” ödülünü kazanan filmlere bir göz atalım.

2008 – The Wrestler

Sıra dışı filmlerin heyecan verici yönetmeni Darren Aronofsky’nin Mickey Rourke’a ve Marisa Tomei’ye Oscar adaylığı kazandıran spor filmi The Wrestler, bildiğimiz güreşçi filmlerine Aronofsky’nin bağımsız sinema vizyonunu getirmesiyle beraber esaslı bir dramaya da dönüşüyordu. Başta Nicolas Cage’e oynaması için teklif götürülen Randy “The Ram” Robinson karakteri Mickey Rourke’a verilerek kariyerinde büyük bir düşüş yaşayıp herkes unutulan Rourke için ödüllerin kapısını aralayan bir sıçrama tahtası oldu. Film, eleştirmenler tarafından genel anlamda beğenilse, toplamda kırk bir ödüle layık görülse ve sevilen Aronofsky filmlerinden biri olsa da, klasik biyografik film formatına ufak dokunuşlar haricinde bir yenilik getirdiğini söylemek zor. Aronofsky’nin diğer filmlerinin duygusuna, kurgusuna ve sıra dışılığına oranla daha sade ve klasik bir yapıda seyreden The Wrestler, daha çok Rourke’un güçlü performansı ve Clint Mansell’in her zamanki gibi unutulmaz müzikleri ile hafızalarda yer edindi.

2009 – Lebanon

İsrailli yönetmen Samuel Maoz’un ilk filmi olan Lebanon, 1982’de İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını bir tankın içindeki karakterler aracılığı ile yansıtan ve çoğunlukla bir tankın klostrofobik ortamında geçen bu filmiyle büyük yankı uyandırdı. Savaşın tüm çirkinliğini ve savaşın içine atılan bireylerin (askerlerin) yaşadığı dehşet duygusunu tankın periskopundan göründüğü kadarı ile göstererek izleyiciyi bizzat olayların ortasına atan film, izleyiciyi de en az tankın içindekiler kadar bunaltan/nefessiz bırakan bir sonuç sağladı. Tankın periskopundan görünen öfkeli, korkan, nefret eden, anlamayan, yaşananların dehşetinden donakalmış insan yüzleri ve kimi anlarında gerçeküstücü, çarpıcı sekanslarında yaratılan unutulmaz kareler ileride daha fazla konuşulacak bir yönetmenin doğuşunu müjdeledi.

2010 – Somewhere

Sofia Coppola yönetmenliğindeki Somewhere, Hollywood bunalımına ve bireylerin yabancılaştırıldığı bir evrene odaklanırken çıkışsızlığın ve yalnızlığın postmodern bir tasvirini ortaya koydu. Bunu yaparken minimalist bir yönetmenlik anlayışı deneyen, yabancılaşmayı had safhada tutarak bütünlüklü yapıyı bir olay örgüsü veya hikaye üzerinden götürmekten ziyade akışın uzağında durarak soyut ve yapıbozumcu hamlelerle anlatan Coppola, üst sınıfın gözünden Hollywood’a eleştirel bakışını ortaya koydu. Filmin orta ölçekli hikayesiyle gereğinden fazla uzatılmış hissiyatı veren süresi arasındaki bu uyumsuzluk da yine Coppola’nın izleyiciyi ikiye bölecek bu tercihlerinden kaynaklanıyordu, lakin bu tercihler Venedik jürisinin kalbini kazanmaya yetti.

2011 – Faust

Rus sinemasının günümüzdeki en önemli yönetmenlerinden Aleksandr Sokurov, bilindik Faust öyküsünü sinematografik açıdan yapıbozumcu tercihleriyle Alman dışavurumculuğuna saygı duruşunda bulunan, destansı, mistik, yer yer hipnotik, imgeler üzerinden farklı alt metinler aralayan bir uyarlamaya dönüştürdü. Her sekansı bir tablo gibi canlandırılan, edebiyat, resim, felsefe ve mitolojiden bolca beslenerek Ortaçağ Avrupa’sının gotik ve sofistike bir manzarasını çıkaran, geleneksel sinema izleyicisinin alışık olmadığı yoğunlukta diyalog kullanımı barındıran film, yeşilin yoğunlukta olduğu atmosferinde rüya ile harmanlanmış hissiyatı yaratarak belleklerde iz bıraktı.

2012 – Pieta

Kim Ki-Duk’un oldukça tartışmalı bir kararla (normalde The Master’a verileceği belirtilen ama festivalin ‘bir filme iki büyük ödül birden verilemez’ kuralından dolayı) Altın Aslan ödülünü aldığı filmi Pieta, şiddet içindeki bir adamın 30 sene sonra çıkıp gelen anneyle ilişkisini kapitalizm eleştirisi ekseninde irdeledi. Daha çok Chan wook-Park filmlerinin sarsıcı ve acımasız intikam filmleri düzleminde yer alan film, yeşilimsi renk paletinin yarattığı atmosferle ve başrol oyuncusunun performansıyla öne çıktı. Çok tartışılan şiddet sahneleri bazen rahatsız edici boyutlara ulaşsa da Kim Ki-Duk, “Seom” türü filmlerindeki şiddeti “Time” tarzı filmlerindeki anlatı gücüyle destekleyerek farklı bir yapı ortaya koydu. Fiziksel acı, psikolojik faktörler, anne sevgisinden yoksunluk gibi faktörler yer yer sinir bozucu bir şekilde işlenerek “istismar sineması”nın yakınlarında dolaştığından ötürü bazı sahneler fazla zorlama bir etki yaratabiliyor ve bu da eski doğal Kim Ki-Duk filmlerini aramamıza sebebiyet verebiliyordu.

2013 – Sacro GRA

Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan ilk belgesel olarak tarihe geçen Gianfranco Rosi imzalı Sacro GRA, kent ve insan yaşamı üzerinden düşündürmeyi baraşan, kamerayla yazılmış sosyolojik bir makale. Bir anlatıcısının olmadığı, karakterleri uzaktan izleyerek hayatlarına dahil olduğumuz, anaakım sinemanın özdeşlik kuran yapısından hayli uzak olan belgesel, yönetmenin kendi söylemiyle Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabının esin kaynağı olarak alındığı bir yapım. Otoyolun çevresinde yaşayan insanların yaşamlarından gündelik kesitler sunan ve kamerasını duygusal etki yaratacak noktaların uzağına kuran Rosi, farklı yaşamların kesişim noktalarını yollar üzerinden gözler önüne seren bu belgeseliyle birçok iddialı kurmaca yapımı geride bırakarak Altın Aslan’a ulaştı.

2014 – A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence

2000 yapımı İkinci Kattan Şarkılar ve 2007 tarihli Siz Yaşayanlar’la beraber “insan olma hali” üzerine kurgulanmış bir üçlemenin son halkası olan İnsanları Seyreden Güvercin, İsveçli usta yönetmen Roy Andersson’un kendine özgü, aykırı melankolik vizyonu ve kara mizah ağırlıklı üslubuyla öne çıkıyordu. Andersson kırılganlık, aşağılanma ve empati eksikliği temaları üzerinden yola çıkarak karanlık, tuhaf ve tedirgin edici bir dünya içerisinde güldürdüğü kadar düşündüren göndermelere sahip bir ‘auteur sineması’na imza attı. Her biri durağan çerçevelerinin resim, tarih ve felsefeyle birleşmesi sonucu skeçli bir anlatı yapısında geniş bir sosyolojik analiz sunmayı başaran film, yönetmenin filmografisinin zirve noktalarından biri olmayı başardı.

2015 – Desde Alla

2009’daki Lebanon zaferinden bu yana ilk defa Venedik’te bir yönetmenin ‘ilk filmi’ olmasına rağmen Altın Aslan’ı kazanmayı başaran Desde Alla, bu başarısıyla o yılın adayları içerisinde beklenilmeyen bir sürprize imza attı. Guilermo Arriaga’nın hikayesinden uyarlanan film, izleyiciye olan mesafesi ve dar odaktan flu çekimlere sahip görsel tercihleri bakımından Pablo Larrain sinemasının soğukluğunu anımsatsa da (filmin görüntü yönetmeninin Larrain’le çalışan Sergio Armstrong olduğunu belirtmek gerek) hikayesini huzursuzluk ve belirsizlik üzerine çok fazla dayandıran, bu yüzden duyguyu izleyiciye geçirmede zorluklar yaşayan bir yapımdı. Rahatsız edici tercihleriyle şekillenen bir psikolojik drama olarak ilgi çekici bir çabaydı lakin büyük festivallerin ana yarışmalarında yarışıp büyük ödülü kazanmasından daha çok yan bölümlerinde yer alan umut vadeden ilk filmler kalibresinde olduğu söylenebilirdi.

2016 – The Woman Who Left

Uzun süreli filmlerin Filipinli yönetmeni Lav Diaz, aynı yıl Berlinale’den ödülle dönen 8 saatlik filmi A Lullaby to the Sorrowful Mystery’den 6 ay sonra Venedik’e 4 saate yakın filmi The Woman Who Left ile katıldı ve büyük ödülü kazandı. Diaz, insanlığın varoluşu üzerine inşa ederek toplumsal ve bireysel yozlaşmayı incelikli bir şekilde irdelediği bu filminde insani ve etik değerler üzerine roman detaycılığında kompozisyonlar yaratmayı başardı. Yozlaşmadan insan kaçakçılığına, yoksulluktan cinayete, kimlik arayışından intikam duygusuna kadar çok katmanlı bir hikaye skalasını siyah beyaz atmosferinde ve dört saate yakın süresinde aksamadan, güçlü bir sinema diliyle anlatan Diaz, finalindeki Citizen Kane göndermesiyle beraber hafızalardaki yerini sağlamlaştırdı.

2017 – The Shape of Water

Del Toro’nun bugüne kadar açık ara en çok ödül kazanan filmi olmayı başaran The Shape of Water, yönetmenin filmografisinin görsel yetkinliğinin, masalsı hikaye anlatısının ve kendine has duygusunun Hollywood formüllerince biçimlendirilmiş hali. Del Toro, yine bir fantezi/aşk/masal konseptini bu sefer İspanya İç Savaşı’nda değil 2. Dünya Savaşı’nı fon alarak kullandı. The Devil’s Backbone ve Pan’s Labyrinth’te oldukça dokunaklı ve orijinal olmayı başarabilen bu yapının The Shape of Water’da yerini Amelie ve E.T. filmlerinin birleşimine bırakmış, temelinde klişe bir yaratık/insan aşkına dönüştüğü söylenebilirdi. Duygusu her zamanki gibi izleyiciye geçse de, Del Toro’nun yönetimi ve masalsı atmosferi seyir zevki yaratsa da, Sally Hawkins, Michael Shannon ve Richard Jenkins’in başarılı performansları filmi sürüklese de, sinemada çok fazla kullanılmış olan bu konseptin belirli bir ‘bu filmi daha önce defalarca izlemiştik’ hissini beraberinde getirdiği de aşikardı.

Halil İbrahim Sağlam

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.