Tuhaf Bir Tren Kazası: Halkından Kaçarken Devrilen Sinemamız

0
223

Birkaç gün önce bir tren devrildi. Düz ovada, kar-kış yokken üstelik, başka bir trenle dahi çarpışmadan… Tren raylarını kontrol eden insanları çok masraflı diye işten çıkarmışlar, rayların bakım onarım işini de taşerona vermişler. 24 kişi işte bu yüzden öldü gitti. Kimi 7, kimi 70 yaşında, hepsi kocaman bir hayat ve hayaller kitabı.

Eleştirmenler hayata bakarken akıllarına hep izledikleri filmleri getirirler. Var mı bizim sinemamızda tren raylarını kontrol eden birinin ne kadar gerekli olduğunun filmi? ¨Onun da filmi mi olur, ne saçma¨ diye düşünmeyin sakın. Mesela; Kazakistan sinemasından tam da böyle bir adamı anlatan bir film var. 2014 yılında Eskişehir’de bir festivalde izlemiştim. Orijinal adı: Zapiski Putevogo Obkhodchika (Demiryolcunun Günlüğü olarak çevirmek mümkün). 2006 yapımı bu film kör bir demiryolcunun hayatını ve çevresiyle etkileşimini anlatıyor. Kör olmasına rağmen raylardaki her sıkıntıyı sezebilen, tüm duyularını bu işe adamış, mesleğine bağlı yaşlı bir adam ama gün geliyor teknoloji onun işini elinden alıyor.

Demiryolu deyince bizde ne var peki? Soma’da 301 canı yitirmemize yol açan katliam gibi kazadan sonra sinemacılarımız madene iniyor mu diye sormuştum. Hepimizin aklında tek bir film; Tarık Akan’ın inadıyla çekilmiş 1978 yapımı Maden… Sonrası festivallerin evcilleştirdiği yeni bir sol sinemacılar kuşağının elinden çıkan kocaman bir sessizlik. Ha, unutmayalım; Soma faciasına yol açanların davası bugün görüldü. 5’i tutuklu, 51 sanığın yargılandığı Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada, aralarında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın da bulunduğu toplam 14 sanığa ceza verildi. Şirketin patronu Alp Gürkan’ın da aralarında yer aldığı 37 sanık ise beraat etti. Yani, ölenler sevdiklerinin yüreğinde bir kez daha enkaz altında kaldı.

Ve bugün sevgili Fikret Hakan’ın ölüm yıldönümü. Geçtiğimiz yıl ayrıldı aramızdan ama sinemamıza güzel şeyler katarak gidenlerden o da. Mesela, sinemamızdaki nadir Demiryolcu hikayelerinden biri olan Demiryol’da (Fırtına İnsanları olarak da bilinir) onun unutulmaz bir oyunculuğu vardır. Tesadüfe bakın; o filmde de Tarık Akan var. Sinema sanat için mi, toplum için mi? Tarık Akan cenaze töreninde bunun cevabını vermiş olmalı.

İlginçtir, bir zamanlar, her türlü engellemeye rağmen yapılabilen politik bir sinemamız varmış, oyuncular da şimdiki kadar apolitik değillermiş. Maden ve Demiryol’da oynayan Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Sevda Aktolga (evet o, Arzu Film’in çektiği aile komedilerinin cici kızı), Halil Ergun, Mete Sezer, Meral Orhonsay gibi gişe isimlerini düşününce şaşırıyor insan.

Sinema sanat mı, sanatın ödüle ihtiyacı var mı? Eğer sanat olabiliyorsa sinema diye yaptıklarınız aradan 30 yıl geçse bile ödülüne kavuşuyor.

Sansür baskısı nedeniyle yapılamayan 16. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jüri üyeleri (yaşamlarını yitiren Abdülkadir Gündüz, Kami Suveren ve Süreyya Duru dışında) Prof. Dr. Özdemir Nutku, Hale Soygazi, Selahattin Tonguç, Tonguç Yaşar, Vecdi Sayar, Emge Kongar ve Muammer Sun, 32 yıl sonra bir araya geldi. Geç Gelen Altın Portakal Ödülleri başlığı altında düzenlenen seçimde, 1979’da yarışmaya katılan on iki film değerlendirildi. Demir Yol (Yusuf ile Kenan filmiyle birlikte) En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini kazandı (Agah Özgüç, Türk Filmleri Sözlüğü, 527).

Ne oldu bizim sinemacılarımıza, akıllarını başlarından ne aldı? Ne oldu da tersanede, şantiyede ölen işçinin, kafası copla ezilen, gözü gaz kapsülüyle çıkarılan öğrencinin yaşadığı zulüm, Tekirdağ’dan yola çıkıp devrilen tren, ekmek çıkarmaya girilen ama mezar olan maden sinemaya bir daha konu olamadı.

Burada Gaia Dergi’nin yaptığı bir ¨işçi emekçi konseptli 25 yerli film¨ listesi var. 2000’lerden bu listeye giren tek film, Erdem Tepegöz’ün Zerre’si, ben yapmış olsam Babamın Kanatları’nı da dahil ederdim ancak festivallerle palazlanan ve epey eser üretmiş son 20 yılın bağımsız sinemacılarının, işçi-emekçi-toplumcu sinemaya bu kadar uzak duruyor olmasının temel sebebi nedir araştırmak gerekir.

Son 15 yılda, devletin verdiği parayla film çekip devletin yaptırdığı festivallerden ödül toplayan ve bununla da övünen bir sinemacı nesli yetişti. Bizim biletlerimizden kesilen ancak siyasilerin kontrolündeki fonlarla yönlendirilen iktidara bağımlı bir ‘bağımsız sinemacılar’ çağındayız. Bu sinemacıların çoğunun bağımsız olabildikleri tek kısmın ¨seyirciden bağımsız olmak¨ olduğunun altını çizeyim. Hükmedenlerin tasarladığı özgürlük alanlarında çekilmiş filmlerle doldu ortalık. Formül belli; bakanlığın dağıttığı fonu kap, filmi çek, festival festival gez, ödülü al, evine dön. Sonra zamanı gelince vizyonda salon bulamıyorum diye yalandan dövün. Sinema sanat, evet ama mutlaka bir kitle sanatı. Nihayetinde bilmem kaç yüz kişiyi birlikte bir salona sokup 2 saat boyunca perdeye düşeni izletiyorsun. Film yapma işinden seyirciyi çıkardığın an o bina çöker. Acı ama gerçek; festivallerde yarışsın diye çekilen filmler izlenmiyor. Nuri Bilge Ceylan’a da güvenmeyin, o kazanınca biz de kazanmış sayılmıyoruz. 80 milyonluk bir ülkenin sinemasını tek bir ismin temsil etmesi ne büyük bir acz içinde olduğumuzun işareti olsun.

Film çekmek için fonlara talip olan sinemacılar istemsiz de olsa daha özgür bir Türkiye’de yaşadığımız illüzyonuna hizmet ettiler, ona göre yazılmış senaryolar fonlandı. Bu araçlarla sinemacılarımızın özgün hikaye ve biçimleri fon-festival-ödül üçgeninde gasp edildi. Koca bir festival seçkisinin ortalama bir Kemal Sunal filminden daha fazla eleştiri üretememesi içimi acıtıyor.

Bağımsız sinemacılarımızın bizi günden güne kötüleşen filmlerde, bitmiş karakterlerle dolu bir nihilist bataklıkta boğmalarının sebebi bu; meselesi olan  sinema artık herkesi ürkütüyor. Festival yönetimleri iş başındaki kültür bakanının tercihleriyle %100 uyumlu çalışıyor. Üstelik, teslimiyete ve kaybedişe güzelleme yapan onca işi, halka yaklaşmak için değil ondan uzaklaştığını göstermek için çekilmiş estetik taşra sıkıntılarını (hepsini) her seferinde bir başyapıt çekilmiş gibi övme derdinde olan pek çok film eleştirmeni var. Özellikle bu noktadaki ittifaklar fotoğrafı çekilebilecek kadar net. Bir sürü kötü sinemacı bu sayede cesaretlendirildi ve onlar da daha kötü filmler çektiler.

Bu filmleri yapanların ve takdir edenlerin sol ya da özgürlükçü (liberal) dünya görüşüne sahip olup eninde sonunda sağcı iktidarın kültür hedeflerine bu kadar uygun düşmesi sadece tesadüf mü? Sanat direnmektir derler ama bu filmler sanki bizi uyuşturmak ve elimizdeki gücü de almak için yapılıyor gibiler. Yeşilçam filmi deyip geçtiklerimizde daha çok direniş ruhu vardı.

Sinemamızın genel manzarası belli; varsa yoksa küfürlü komediler, 400 binlik ödül peşinde koşan 10 plandan ibaret sanat filmleri… Kimlik meselesine dokunmuyorlar diye hep oradan muhalifleşme çabası… Ne zamana kadar? Bakur ile işi hepten propagandaya çevirene kadar! Bu film, iktidarın artık kimlik meselesine yatırım yapmaya ihtiyacı kalmadığı anda pimi çekilerek festivallerin kucağına fırlatılmış bir el bombası gibiydi. Bir film bütün Kürt sinemacılarının ipini çekiverdi. PKK ile savaşan devletin bakanlığının desteklediği festivale örgüt propagandası yapan film göndermek gerçekten harika bir fikirdi! Bu haltı yedikten sonra alabildikleri tek önlem entelektüel çetecilik yaparak bütün filmleri yarışmadan çektirtmek geldi. Gerçekten de, filmleri seyircinin gözünün önünden çekerek sansür protestosu yapmak kurbanlık koyunun eline bıçağı alıp “ben hallederim, sen yorulma” demesinden farklı değildi. Bakur, eser işletme belgesi mecburiyeti için harika bir katalizör olma görevini de başarıyla üstlendi.

Ülkem sinemacılarından bir ricam olacak, özellikle de ‘bağımsız’ olduğunu iddia edenlerden… ‘Ödül kazandıran film’ üretimini şişeye girecek kadar formülize etmeyin. Filmlerinizin içinde biraz da bugünü yaşayan insanlar olsun. Bırakın şu sinizmin peşini, vazgeçin şehirli insanın düştüğü kasaba sıkıntısının suyunu çıkarmayı… Soma’yı çekin, Gezi’yi çekin. Yüz bilmem kaç film çektiğiniz senede bir-iki film olsun, bunları da çekin!

Memleketin derdini film yapıp çığıracaklara ihtiyacımız var. Çünkü derdimiz çok, derdimizi sinemada anlatan yok! Kadim sinema yazarlarının beğenisi, bakanlık fonları, festival kokteylleri… Bu mu sinemacı için önemli olan?

Cevabınız buna da Evet ise unutmayın, iş o hale geldi ki bu ülkede artık kendi filmlerini yarıştırmayan Cannes çakması festivaller yapıyorlar. Fonlar, festivaller derken sizi emzikli bebeye çevirmek istiyorlar ama bari siz o emziği emmeye bu kadar meraklı olmayın.

[email protected]

Murat Tolga Şen
2005 yılında "Öteki Sinema" sitesini açtı. Rahmetli sinema yazarı Metin Demirhan ve Ali Murat Güven’in verdiği güçlü destekle başlayan bu kişisel macera şimdilerde Türk sinema bloglarının amiral gemisi haline geldi. Murat Tolga Şen, Sinema yazarlığı ve blogculuğuna önem vermeye devam ederek katıldığı platformlarda sinemanın farklı taraflarını konuşmaya devam etti. Blogculuktan profesyonel sinema yazarlığına geçişi ise 2010 başlarında sinema sitesi Beyazperde kadrosuna katılmasıyla oldu. Ayrıca online sinema dergisi Cinedergi, Fotografya, Gölge, Yeni Harman, Modern Zamanlar, Film Arası gibi yayınlara da katkı sağlıyor. 2012 Ocak ayından bu yana Medyaradar sitesinin sinema ve televizyon yazıları da yine Murat Tolga Şen’in kaleminden çıkma.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.