Gösterildiği festivallerde hatırı sayılır iyi eleştiriler alan Borg vs. McEnroe sonunda ülkemizde de vizyona giriyor. Shia Labeouf’un McEnroe, Borg’u da İsveçli oyuncu Sverrir Gudnason canlandırdığını hatırlatarak filmin vizyona girmesi şerefine yakın dönemde kotarılan tenis filmlerine bir göz atalım dedik. Son yıllarda tenise ilginin artmasını bir kenara bırakırsak nitelikli tenis filmlerinin pek üretilmediği gerçeği de aklımızın bir kenarında not olarak kalsın.

Battle of the Sexes (2017)

Emma Stone ve Steve Carrell’in başrollerini paylaştığı bu tenis filmi, sporun rekabetçi ruhundan çok cinsiyetçi tarafını mercek altına alıyordu. Pek çok sporda erkek sporcular ilgi görürken kadın sporculara yönelik çifte standatlı uygulamalar bu filmin odak noktası olmuştu. Emma Stone ve Steve Carrell’in harika oyunculuklarıyla göz doldurduğu yapım, ne yazık ki ödül sezonunu kıl payı kaçırarak kendi halinde bir spor filmi olarak anılmaya başlamıştı.

Wimbledon (2004)

Tenis sporunun en gözde turnuvalarından biri olan Wimbledon Açık’ı arkaplanına alan bu romantik komedi filmi, başrolündeki Kirsten Dunst ile seyircileri tavlamaya çalışmıştı. Ancak o dönem iyi bir karakter oyuncusu olan ne Paul Bettany tanınıyordu, ne de günümüzün yıldız oyuncularından James McAvoy’un varlığı biliyordu. Sam Neill ve Game of Thrones ile adını tüm dünyaya duyuran Nikolaj Coster-Waldau da cabasıydı. Ancak bu özel kuralları olan turnuvanın beyaz giyme takıntısı, rengin berraklığı kadar filme yaramadı. Böylelikle hafif bir seyirlik olarakunutuldu gitti.

Match Point (2005)

Tenis sporundaki film kıtlığından dolayı listeye aldığım Match Point kesinlikle tam anlamıyla bir tenis filmi olarak yorumlanamaz. Ancak Woody Allen’ın son 15 yılda yaptığı en iyi filmlerden biri olan Match Point, özellikle akılda kalıcı tenis sahnesiyle akıllarda yer etmişti. Yeni yeni parlayan Scarlett Johansson’a daha çok televizyon dünyasında tanınan altın çocuk Jonathan Rhys Meyers eşlik ediyordu. Emily Mortimer gibi bir oyuncu da bu kadroya eşlik ediyordu. Tenis sporuna olmasa da, sinemaya dair güzel bir iş olan Match Point tenisi akılda kalıcı hale getirmek adına önemli katkılarda bulundu.

Players (1979)

Antony Harvey imzalı Players tenis dünyasını konu alan romantik filmlerden biriydi. Gösterildiği yıl sinemalarda iyi tepkiler alamayan Players, garip bir şekilde Altın Küre ödüllerinde bir adaylık almayı başarmıştı. Love Story filmiyle hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinen Ali MacGraw’un başrolünde yer aldığı filmin kadrosunda Dean Paul Martin, Steve Gutenberg ve Maximilian Schell gibi büyük potansiyelleri olan ama bu durumu kullanamayan aktörler yer alıyordu. Bir tenis yıldızın kendinden yaşça olgun bir kadınla ilişkisini anlatan yapım, çalkantılı bir ilişkinin anatomisini vasat bir şekilde anlatmıştı.

Break Point (2014)

Genel hatlarıyla komedi soslu bir spor filmi olan Break Point, iki tuhaf kardeşin bir tenis turnuvasına katılma macerasını anlatıyordu. Bir nevi aile filmi diyebileceğimiz yapımda oyuncu kadrosunda Jeremy Sisto, David Walton ve Adam Devine gibi sinemaya çok da katkısı olmayan oyuncular yer alıyordu. Filmin ağır topu J.K. Simmons ise henüz Oscar heykelciğine kavuşmamıştı. Çok sıradan bir komedi filmi olan yapım, odağına aldığı tenis sporuna odaklanmaktan çok aile ilişkilerini mercek altına almıştı.

7 Days in Hell (2015)

Adam Samberg, Kit Harrington, Will Forte ve onlarca tanıdık ismin cameo olarak destek verdiği bu televizyon filmi projesi 7 Days in Hell, belgesel şeklinde çekilmiş bir kurmaca yapım olarak kendi üslubunun arayışına geçiyor. Samberg komedilerinin çoğundaki gibi sulu mizah üst seviyelerde gezerken, gelmiş geçmiş en iyi iki oyuncunun kapışması öncesinde olanları izliyoruz. Türlü göndermeler ve mizahi öğeleri bir kenara bırakırsak benzerlerine göre ilginç bir proje olsa da pek kenarda köşede kaldığından unutulup giden işlerden biri olmuştu.

Balls Out: Gary the Tennis Coach (2008)

Niteliksiz bir komedi olsa da Sean William Scott’ın lise öğrencilerine işkence ettiği bu sulu mizahla dolu spor komedisini özel kılan yan ise tenise koçun bakış açısıyla bakması diyebiliriz. Bu açısından da kendini listedeki filmlerden farklı bir tarafta buluyor. Sean William Scott’ın komedilerinde yer alan bolca ergenlere yönelik hamleler ve cinselliğe dokunan mizah, belli ki Scott’ın American Pie’dan bu yana benzer rollerden kurtulamadığının resmi gibi. Filmin konsepti tenis de olsa sulu komediler pek de farklı değiller.

 

Haktan Kaan İçel

Haktan Kaan İçel
1984 yılında İstanbul’da doğan Haktan Kaan İçel, öğretim hayatını aynı şehirde devam ettirdi. Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema-TV bölümünden mezun olduktan sonra çeşitli kısa film çalışmalarında bulundu. Dizi sektöründe çeşitli dizilerde senarist olarak yer aldı. 2002 yılında Mahzen Öykü Yarışması’nda “Kalplerdeki Mutluluk Masalı” adlı yazdığı öyküsü birinci seçildi. Aynı öykü 2003 yılında “Ölümsüzler” adlı antolojide yer aldı. "Öğrenciliğin Kitabını Yazdık, Üstelik Kopya Da Çekmedik" adlı mizah kitabının yazarlarından biri oldu. 2006 – 2014 tarihleri arasında Xasiork Öykü ve Roman Yarışmaları jürilerinde yer alan Haktan, son yıllarda çocuk ve gençlik yazını ile de ilgilenmektedir. “Xasiork Dergi”, “Zifir”, “Genç Haberler”, “Genç Kalemler”, “Come” gibi dergilerde yazıları ve öyküleri yayınlandı. “Kült, Kitsch, Klişe”, “sinemasal dünya” ve “bakınız” adlı bloglarda sinema yazıları yayınlanan yazar, belli aralıklarla bu dergilere yazmaya devam etmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.