Bu ay Uzun Filmin Kısası’nda konuğum Naftalin isimli çalışması ile başarılı bir çıkış yakalayan yönetmen Furkan Daşbilek. Kendisi sorularımı yanıtlarken sektöre de çok güzel bir çağrıda bulunmuş. İyi okumalar…

 Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

1990 Elazığ doğumluyum. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Sinema bölümünden 2014 yılında mezun oldum. Üniversite sürecinde öğrenci filmlerinde ve çeşitli kısa filmlerde görüntü yönetmenliği yaptım. Üniversitenin dördüncü yılında yarı otobiyografik olan Bekleyiş filmimin senaryosunu yazdım ve Türsak Vakfından senaryo desteği kazandım. Üniversite bittikten sonra İstanbul’da dizi sektörüne girdim ve farklı formattaki dizilerde kamera departmanında çalıştım. Bu süre zarfında kısa film üretimlerim devam etti. 2015 yılında Turan Haste ile Galip Derviş adlı dizi setinde tanıştık. Cinemans adında bir ekip kurduk. Bu birliktelikle yönetmenliğini Turan Haste’nin yaptığı senaristliğini ve görüntü yönetmenliğini üstlendiğim ilk kısa filmimiz olan Hasat Zamanı’nı çektik. Bu filmle bir çok festivalde gösterim ve ödüller kazandık. Son olarak Yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiğim Naftalin adlı kısa filmimizi çektik. Şuan festival aşamasında. Çalışmalarımız bu ekip çatısı altında devam ediyor.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

 

Sinema sektörünün en özgür platformudur benim için. İstediğin konuyu, istediğin tarzda, istediğin kamerayla, istediğin an ve zaman diliminde, belli kurallara bağlı kalmadan çekip insanlara sunabileceğin bir alan. Ayrıca kreatif yaratım ve dil oluşturma sürecine doğrudan etki ettiğini düşündüğüm bir mecra. Özgürlüğü tatmak isteyen her sinemacının mutlaka bir kısa film çekmesi gerektiğini düşünüyorum.

Biraz Naftalin’den ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

 

Biraz benden biraz çevremden kırıntılar barındıran bir hikaye Naftalin. Çocukken soğuk kış gecelerinde naftalin kokulu yorganlara sarılarak uyuduğumu hatırlarım. Ben, anneanneme ve dedeme hasret büyüdüm. Yıllardır Almanya’da yaşıyorlar ve hala oradalar. Anneannem Almanya’dan oyuncaklar, kıyafetler gönderirdi. Güvelenip böceklenmesin diye naftalin dolu çantalara koyardı. O koku hep anneannemin kokusu olarak kaldı hafızamda. Bu film bana hep o günleri anımsatır. Aslında kendimle, yaşadıklarımla yüzleşmemi sağlayan bir film. Naftalin, alzheimer hastası bir dede(Cemil) bir oğul(Murat) ve torun(Meriç) arasında geçen bir hikaye. Üç erkek ve üç farklı amaçlara sahip ego. Hayatının son dönemlerini yalnız geçiren Cemil torunuyla geçirdiği iki yılda yaşama yeniden bağlanır. Fakat bir gün alzheimer olduğunu öğrenir. Ve onu hayata bağlayan tek varlığın yani torununun doğum gününü unutur. Karakterin iç çatışması burada başlar. Murat büyük bir trafik kazasından sağ kurtulur ama bu kazada eşini kaybeder. Cemil’in evine yerleşen Murat bir yandan geçirdiği travmayı atlatmaya çalışırken diğer yandan tekrardan babasının hegemonyası altına girmiş olmanın rahatsızlığını yaşar. Bir gün Murat Tokyo’dan iş teklifi alır. Cemil bunu öğrenir ve gitmelerini istemez. Baba oğul arasındaki sessiz çatışma bu noktada alevlenir ve Cemil’in alzheimer krizi ile son bulur. Hikayede kadın olmamasına rağmen kadının yokluğuyla yollarını kaybeden ve iç huzursuzluğa sürüklenen 3 farklı karakter işleniyor.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

 

Side By Side adlı bir belgesel izlemiştim. Orada teknoloji ile gelişen dijital kameralar ve film kameraları, dünyaca ünlü yönetmenler ve görüntü yönetmenleri tarafından karşılaştırılıyordu. Bazı yönetmenler dijital kameraları savunurken bazıları ise sinemayı ruhsuzlaştırdığından bahsediyordu. Teknoloji ile birlikte dijital kameraların, sinemanın yeni estetiği haline geldiğini düşünüyorum. Üretim maliyetinin azalması ve ulaşılabilir hale gelmesi ile birlikte bir çok sinema üreticisinin yüzünü fazlasıyla güldürdü. Öğrencilik zamanımda dslr makineler yeni yeni çıkmaya başlamıştı. Saatler süren capture olayından bir anda kurtulduğumuzu hatırlıyorum. Fakat teknoloji ile birlikte insanların bazı disiplinlerinide kaybettikleri kanaatindeyim. Sinema başlı başına disiplin gerektiren bir süreç. Dijital kameraların pratikliğini kendi estetik anlayışımızla birleştirip disipline edebildiğimiz sürece anlatılan öykülerin bir karaktere sahip olduklarını çok geçmeden farkedebiliriz. Bu sebeple o kırmızı düğmeye basmadan önce daha çok planlama yapmamızda fayda var.

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler? 

 

Rahmetli Ömer Kavur ve bana samimiyet ve aşkla sinemayı sevdiren ve filmlerini izlerken tüylerimi gımıl gımıl gımıldatan rahmetli Ahmet Uluçay örnek aldığım yönetmenlerdendir. Ayrıca son zamanlarda takip ettiğim kendine has bir dil oluşturmayı başarabilmiş Tolga Karaçelik, sinemasını beğendiğim yönetmenlerden. Yabancı yönetmenlerde liste kabarık. Ama özet geçecek olursam; Bela Tarr, Bahman Ghobadi, Akira Kurusowa ve Denis Villeneuve başlıcalarından sayılabilir.

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

 

Ben bu sorunun cevabını sinema, dizi ve reklam yapımcılarına bir çağrı yaparak cevaplamak istiyorum. Bütün festivaller kuruluş amacı gereği kendi çıkarlarına uygun hareket ediyorlar. Biz kısa filmciler endüstride ve sinema sanatının diğer platformlarında yer edinebilmemiz için bu vitrinlerde yer almamız gerektiğini biliyoruz. Evet, festivaller yapılıyor, kimi iyi, kimi ehh işte, kimi çok vasat… Konuşabileceğimiz olumlu olumsuz onlarca detay sayabilirim. Asıl mesele bu vitrine çıkan ürünün alıcılar tarafından rağbet görmesi. Çağrım şudur! Türkiye’de yüzlerce festival gerçekleşiyor. Ve birbirinden başarılı kısa filmler ve kısa film yönetmenleri bu mecralarda boy gösteriyor. Bunlar Türk Sineması’nın dinamoları yeni ve taze beyinleri olarak kendi yağlarında kavruluyorlar. Eğer bu filmler ve yönetmenler bu vitrinlere çıkıyorsa gelin bu arkadaşlara ve filmlere bir göz atın bir kulak verin. Sizler gelemiyorsanız bile sizleri temsilen arkadaşlar gönderin. Filmleri izlesinler, yönetmenlerle tanışsınlar ve böylelikle bu genç beyinleri sinema endüstrisine kazandırmış olun. Kastettiğim bir nevi yetenek avcılığı. Türkiye’de sistem bunu dayattığı için kısa film bir alt yapı durumu olarak görülüyor. Madem bu şekilde görülüyor, gelin bu alt yapıya bir göz atın. A takım için hatta Milli Takım için öyle hazır yetenekler var ki…

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

 

Uzun süredir üzerinde düşündüğüm kısa bir hikayem vardı. Bunu 10 ya da 20 dakikada anlatamayacağımı hissettim ve uzun yapmaya karar verdim. Şuan ki planım, bu hikayeyi senaryolaştırıp ilk uzun metrajımı 2019’un sonlarına doğru çekmek…

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.