Roger Deakins 14. Adaylığında İlk Oscar’ına kavuştu…

Sinema kuşkusuz görsel bir sanat dalı ve bunun en büyük etmenlerden biri ‘sinematografi’. Bir filmi sanat eseri formuna kavuşturan, muadillerinden net bir şekilde ayrıştıran görüntünün gücü, bugüne kadar nice usta görüntü yönetmenlerinin estetik tercihlerinde şekillenmiştir. 68 yaşındaki İngiliz görüntü yönetmeni Roger Deakins, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinin başında gelir. Filmografisi boyunca Coen kardeşlerden Denis Villeneuve’a, Sam Mendes’ten Night Shyamalan’a, Frank Darabont’tan Ron Howard’a, Martin Scorsese’den Mike Figgis’e, Stephen Daldry’den Andrew Dominik’e kadar birçok önemli yönetmenle çalışan Deakins, ortaya çıkardığı eserlerle ‘usta’ sıfatını hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde hak eden nadir isimlerdendir. Ne yazık ki Deakins, Oscar ödüllerini veren Akademi tarafından bugüne dek bir kere bile ödüllendirilmemişti. 14 kere Oscar’a aday olan Deakins, gerek o yıl karşılaştığı daha güçlü rakiplerine karşı kaybederek gerekse hakkının yendiği yıllar dahil olmak üzere hak ettiği heykelciğe bir türlü kavuşamamıştı. Lakin, bu yıl Deakins’in Blade Runner 2049 ile heykelciğe kavuştu. Bunda Deakins’e yıllardır haksızlık yapıldığını düşünen sinemanın her alanından kişilerin sosyal medyada ‘Deakins’e artık hak ettiği Oscar’ını verin’ kampanyası oluşturmaları etkili oldu mu bilinmez.

Deakins, kuşkusuz Blade Runner 2049’da sanatsal tercihleri, ışık, renk ve objektif kullanımları, her biri kusursuz bir tabloyu andıran genel plan çerçeveleriyle sinematografik anlamda orijinal Blade Runner’ın çok daha üzerine çıkan bir görüntü orgazmı yaratmış durumda. Deakins’in bu yılki en yakın rakipleri ise The Shape of Water’la ilk Oscar adaylığını alan Danimarkalı Dan Laustsen ve Dunkirk ile ilk Oscar adaylığını alan İsviçreli Hoyte van Hoytema gözüküyordu. Lakin, gerek bahis siteleri, gerek sinema çevreleri, gerekse BAFTA, ASC (Görüntü Yönetmenleri Birliği) ve çoğu eleştirmen birliklerinin ödülleri Deakins’i bu yıl açık ara favori gösteriyordu. Deakins’in 14. Oscar adaylığında ödüle ilk defa kavuştuğu anı görmek herkesi mutlu etti. Gelin son 10 yılda içinde Deakins’i de fazlasıyla göreceğimiz ‘sinematografi’ dalının adaylarına ve kazananlarına hep beraber bir göz atalım.

2008

En iyi film Oscar’ını kazanamasa da sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak çoğu kişinin hemfikir olduğu There Will be Blood ile görüntü sanatının en üst düzey emsallerinden birine imza atan Robert Elswit ödülün sahibi olmuştu. Roger Deakins’in tüm kariyeri boyunca en iyi çalışmalarını ortaya koyduğu yıl da ne yazık ki bu seneye denk gelmişti. Hem No Country for Old Men hem de Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (özellikle ikincisi) ile gölge, ışık, kadraj, estetik konusunda ders vererek adeta sinemasal sarhoşluk yaratan Deakins’in ödülü kaybetmesinde iki büyük dezavantajı vardı. Hem iki harika filmle aday olmasından dolayı yarattığı oy bölünmesi, hem de There Will be Blood gibi bir sinematografi şaheseriyle aynı yıla denk gelmesinin şanssızlığı. Bu yıl öyle bir yıldı ki, diğer adaylardan Seamus McGarvey (Atonement) ve Janusz Kaminski (The Diving BEll and the Butterfly) de kariyerlerinin en unutulmayacak çalışmalarına imza atmıştı.

2009

Slumdog Millionaire’in tam 8 dalda Oscar kazanarak şov yaptığı ve büyük sansasyon yarattığı 2009’da bu ödüllerden biri de Anthony Dod Mantle’ın çektiği sinematografi dalıydı. Mantle’ın en dişli rakibi The Curious Case of Benjamin Button ile Akademi’nin sevdiği türden gösterişe sahip bir iş ortaya çıkaran Claudio Miranda olmuştu. Fakat o yıl Akademi, Benjamin Button’a karşı mesafeli duruşunu sinematografi dalında da gösterdi ve Hollywood dışında Bollywood esintilerini taşıyan bir başarı hikayesi olan, Benjamin Button’a göre daha riskli ve radikal kadrajları olan Slumdog Millonaire’e ödülü verdi. Roger Deakins, bu yıl da Chris Menges ile birlikte çektiği The Reader filmiyle adaylar arasındaydı fakat kazanmak için iddiasının en az olduğu yıllardan biriydi.

2010

En iyi film Oscar’ını The Hurt Locker kazansa da sinematografi dalında şaşaayı seven Akademi üyeleri elbette ödülü 2010’a dünyada damgasını vuran Avatar’a yani Mauro Fiore’ye vermişti. Fiore, dev bütçeli bir stüdyo filmi olarak ve şu an hala dünyanın en çok gişe yapan filmi konumundaki Avatar’da yarattığı çalışmayla -görsel efektlerle- birlikte filmin bu başarısının en büyük mimarlarından biriydi. O yıl ‘görüntü yönetmenleri birliği- ödülü bir stüdyo filmi olmayan, siyah beyaz sinematografisiyle buram buram sanat eseri kokan Haneke filmi Das Weisse Band’a, yani Christian Berger’e vermişti. Berger, bu yıl Fiore’nin de en yakın rakibi konumundaydı lakin, sinematograflar ‘saf görüntü’yü seçerken, Akademi ‘efektli şaşaalı görüntüler’in yanında olduğunu gösterdi.

2011

Dünyada yankı uyandıran ve sinema tarihine adını kazıyan Christopher Nolan bilimkurgusu Inception, 2011’de bu dalın en büyük favorisiydi ve yanına yaklaşacak pek rakip de gözükmüyordu. Wally Pfister, sayısız farklı teknik denediği sinematografi çalışmasıyla hem Akademi’nin şaşaasına yakın, hem görüntü yönetmenleri birliğini etkileyecek kadar devrimci bir estetiğe imza atmıştı. Roger Deakins bu yıl yine bir Coenler filmi olan True Grit ile adaydı fakat kazanamayacağı belli olan yıllardandı. Fincher’ın görüntü yönetmeni Jeff Cronenweth (The Social Network) ve Aronofsky’nin görüntü yönetmeni Matthew Libatique (Black Swan) da nitelikli işler ortaya koymasına rağmen Inception’ın üst düzey çalışmasıyla pek savaşabilecek kalibrede değillerdi.

2012

Akademi ve görüntü yönetmenleri birliğinin farklı tercihler yaptığı yıllardan biriydi 2012. Akademi, ödülü usta yönetmen Scorsese’nin Hugo filminde ‘3 boyut’ teknolojisini belki de bugüne kadar en anlamlı şekilde sinematografi çalışmasına uyarlayan Robert Richardson’a verdi. Görüntü yönetmenleri birliğinin tercihi ise Deakins’in sektörde ustalık kalibresindeki en azılı rakibi olan, The Tree of Life’taki çalışmasıyla harikalar yaratan Emmanuel Lubezki olmuştu. Lubezki, daha sonraları 3 yıl üst üste bu dalda Oscar ödülünü kazanacak olsa da Akademi’nin geç yüz verdiği bir görüntü yönetmeniydi. Görüntü yönetmenleri birliği ise bugüne kadar 6 kere aday olan Lubezki’yi 5 işinde ödüllendirerek kendi dalı içerisinde zirveye taşıdı. Akademi’nin Hugo dahil olmak üzere tam 3 kere ödüllendirdiği Robert Richardson ise aslında ‘görüntü yönetmenleri birliği’nin Roger Deakins’i konumunda kaldı. Deakins 13 kere Oscar’a aday olup hiç kazanamadı ama buna rağmen görüntü yönetmenleri birliği tarafından 3 kere ödüllendirildi. Richardson ise 10 Kere görüntü yönetmenleri birliğine aday olup hiç kazanamadı ama Oscar tarafından 3 kere ödüllendirildi. Fincher’In görüntü yönetmeni Cronenweth ise The Girl with the Dragon Tattoo ile belki de kariyerinin en iyi işini ortaya çıkarmasına rağmen bu yıl Richardson – Lubezki çatışmasının arasında pek fazla konuşulmadan kaybolup gitti.

2013

2013 yılı Deakins’in yine en güçlü senelerinden biri olmasına rağmen kaybettiği yıllardan biriydi. Ang Lee’nin görsel epey şatafatlı Life of Pi’sinin her bir karesi muazzam bir tabloyu andıran kareleri elbette Akademi’yi tam kalbinden vurdu Claudio Miranda ödülü beklendiği şekilde kazandı. Fakat görüntü yönetmenleri birliğinin tercihi ise Skyfall ile kariyerinde ilk defa böyle salt bir aksiyon filmini çeken ve görüntülerde adeta harikalar yaratan Roger Deakins’i ödüllendirdi. Öyle ki, Skyfall bugüne kadar çekilen 24 Bond filmi içinde açık ara en sinematografik filmdi ve bir aksiyon/ajan filminin görüntü konusunda bu denli devleştiği film sayısı sinema tarihinde çok azdı. Fakat, Akademi’nin en iyi film dalında zaten Life of Pi gibi görüntü konusunda çok iddialı bir aday varken bir Bond filmini bu konuda ödüllendirmeyeceği tahmin ediliyordu. Spielberg filmlerinin gedikli görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ise Lincoln’da mat renklerle çok stilize bir iş ortaya koymasına rağmen Miranda – Deakins karmaşasının ortasında kaldı.

2014

Daha önce Children of Men ve The Tree of Life ile Akademi’nin ödülü vermediği ama görüntü yönetmenleri birliğinin hakkını teslim ettiği Emmanuel Lubezki, Deakins’le beraber dünyanın en iyi iki görüntü yönetmeninden biri sıfatını hak etmeye başlayacak işlerini bu yıldan itibaren gerçekleştirmeye başladı. Cuaron’un uzayda geçen gerilimi Gravity’de özellikle 17 dakikalık plan sekans açılışı ve uzayda sıkışmışlık hissiyatı yaratan klostrofobik atmosferi kuşkusuz çok değerliydi ve o yıl rakipsiz bir şekilde ödülün sahibi oldu. Deakins, bu yıl Prisoners ile aday olmuştu fakat belki de kariyerinin en iddiasız yıllarından biriydi. Bruno Delbonnel’in Inside Llewyn Davis’te, Philippe Le Sourd’un ise The Grandmaster’da harikalar yarattığı sinematografi çalışmaları bile Gravity’nin altında kalıyorken Deakins’in filmi Gravity’le aşık atabilecek bir güce sahip değildi.

2015

Lubezki’nin sinematografi çalışmalarının belki de zirvesi olarak nitelendirilebilecek olan Birdman, 120 dakika boyunca baştan sona tek plan çekilmiş hissiyatı yaratan tekniğiyle Lubezki’nin günlerce bel ağrısından yatmış olmasına sebebiyet vermiş olabilirdi. Fantastik türüne kaçan bir anlatıyı tek plan gibi çekmek ve oluşturmak kuşkusuz aşırı zor bir deneyimdi ve Lubezki 120 dakika boyunca tüm detayları aklımıza kare kare işeyecek görsel nüanslar ortaya çıkarmayı başarıyordu. Nitekim, üst üste ikinci Oscar’ını kazanarak Children of Men ve The Tree of Life’da görülmemesinin rövanşını almış oldu. Lubezki’nin en yakın rakibi The Grand Budapest Hotel’de yine görsel bir şov yapan Robert D. Yeoman idi. Wes Anderson’un belki de en sinematografik filmi olmasına rağmen Yeoman’ın Lubezki’nin sınırları zorlayan çalışmasını geçebilmesi çok zordu. Deakins ise bir Angelina Jolie filmi olan Unbroken ile yine bir adaylık almayı ihmal etmedi lakin yine şansı çok azdı.

2016

Lubezki, olağanüstü bir çalışmanın ürünü olan The Revenant ile üçüncü Oscar’ını üst üste kazanarak alanında rakip tanımadığını gösteriyordu, lakin bu yıl önceki iki yılda olduğu gibi rakipsiz olduğu da söylenemezdi; aksine çok güçlü bir rakibi vardı: John Seale. Mad Max: Fury Road ile hem post apokaliptik atmosferi hem de sarı mat görsel dokuyu olağanüstü geniş kadrajlarla, müthiş bir aksiyon hızıyla ve adeta bir rock operasını andıran dinamizmiyle yansıtan Seale, yarışta Lubezki’nin ciddi bir alternatifiydi. Lakin, hem Akademi hem görüntü yönetmenleri birliği Lubezki’nin bu durdurulamaz başarısını ve yeteneğini tekrar tescilledi. Deakins ise bir yıl Coenlerle bir yıl Villeneuve ile çalışma geleneğini devam ettirirken çektiği Sicario ile adaylığı tekrar kaptı. Sicario kuşkusuz Deakins’in güçlü işleri arasında yer alıyordu lakin hem Lubezki’yle hem de Seale ile kapışması çok zor bir yıldı.

2017

2017 yılı ne Lubezki’nin, ne Deakins’in ne Richardson’ın, ne de Kaminski’nin aday olmadığı bir yıldı. Lubezki o yıl film çekmediği için aday değildi lakin, Deakins (Hail, Caesar!), Richardson (Live by Night) ve Kaminski (The BFG) ‘nin o yıl çekmiş oldukları birer film vardı. Fakat bu filmlerin hiçbiri Oscar yarışında iddialı filmler olmadığı gibi başarısız bulunan da filmlerdi. Richardson ve Kaminski’nin aday olmadığı çok rastlanmıştı fakat en vasat işinde bile Deakins’i aday yapan Akademi, Hail, Caesar! İle gayet güçlü bir sinematografi ortaya koyan Deakins’i bu yıl aday etmedi. Bu boşlukta ve mevcut adaylar içerisinde adeta yılın en trend filmine dönüşen La La Land beklendiği gibi şov yaptı ve hem açılışındaki muazzam tek plan müzikal sahnesi hem sinemaya aşkını ilan eden şaşaalı sinematografisi ve her bir karesi hafızamıza kazınan renkleri, dokusu, koreografileri ile Linus Sandgren ödülün sahibi oldu. Görüntü yönetmenleri birliği bu yıl şaşırtıcı bir tercih yaparak ödülü Lion filmini çeken Greig Fraser’a verdiler. Şaşırtıcı olan şuydu ki, Sandgren’in bir rakibi varsa Moonlight’la James Laxton, Arrival’la Bradford Young ve Silence’la Rodrigo Prieto’ydu, kesinlikle beşlinin en iddiasız adayı Fraser değildi.

Halil İbrahim Sağlam

 

Halil İbrahim Sağlam
20 Temmuz 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemayla 16 yaşında ilgilenmeye başladı ve usta Yeşilçam yönetmenlerinden ders alarak kendini geliştirdi. Kısa metraj filmler yönetti ve senaryolarını yazdı. İstanbul Arel Üniversitesi’nin ve Erciyes Üniversitesi’nin “Sinema ve Televizyon” bölümlerinden mezun oldu. 2011’den bu yana sinema yazarlığı yapıyor. Güney Kore sinemasına ve polisiye romanlara özel bir ilgisi var. İlk uzun metrajlı filmini çekebilmek ve polisiye türündeki ilk romanını yayımlatabilmek için çalışmalarını sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.