Netflix’in yeni ve iddalı yapımlarından Altered Carbon, siber punk edebiyatının önemli yapı taşlarından, Richard K. Morgan’ın aynı adlı kitabının televizyon uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor.

Dizi eleştirmenler tarafından şimdilik yerin dibine sokuldu. Metascore’un eleştirmen notu sadece %65’lerde gezinirken, seyirci notu ise 8.5 civarında. Yani her zamanki gibi eleştirmenler tarafından beğenilmeyip, genel izleyiciyi çeken bir yapımla baş başayız.

Altered Carbon aslında özünde distopik bir kara film örneği. Bu yüzden sık sık diziyi izlerken Blade Runner’dan esintiler bulacaksınız. Özellikle şehir planları, dizinin genel havası sanki bizi alternatif bir Blade Runner dünyasına çekiyor. Blade Runner 2049’un düşük gişe hasılatını göz önüne alırsak aslında Altered Carbon’un Netflix için bile büyük bir kumar olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bu kumarın kazananı kasadan çok, bizim gibi bilim kurgu hayranları oluyor (Buraya kadar okuduysanız sizi de bir bilim kurgu izleyicisi olarak görüyorum artık).

House of Cards ve The Killing gibi severek izlediğimiz dizilerin yakışıklısı Joel Kinnaman’ın başrolü The Fallowing’in tarikat başını canlandıran karizmatik aktör James Purefoy ile paylaştığı yapım, günümüzden yüzyıllar sonra farklı bir dünyada geçiyor. Bu yeni dünyada torunlarımız uzaylılar ile tanışmış, bilinci kaydetmeyi öğrenmiş ve bunu farklı bedenlere taşımayı sağlayan bir teknoloji keşfetmiş. Bu sayede ölümsüzlük de nerede ise bulunmuş, ne var ki tek problem ense kökünde bulunan bilinç çiplerinin hasar görmesi.

Aslında yaşadığı dönemde sisteme karşı bir terörist olduğundan öldürülen Takeshi Kovacs(Joel Kinnaman), yok edilişinden 300 yıl sonra pek de bilmediği bu yeni medeniyette yeni bir bedenle can buluyor. Onu dünyaya geri getiren ise sistemin en zengin insanı olan Laurens Bancroft(James Purefoy)’dur. Bancroft kısa bir süre önce öldürülmüştür, ancak bilinci sürekli bulutta yedeklendiğinden beden kopyasına geri yüklense de onu öldüren kişiyi bilmemektedir. Bu yüzden Kovacs’ı katilini bulmak için seçmiştir. Ona iki seçenek sunar, ya katilini bulacak ya da ölüme geri dönecektir. Kovacs bu yabancı dünyada yaşamak istemese ve halihazırda hatırladığı pek çok acısı olsa da hayatın zevklerinden tatmak için bir süreliğine işi kabul eder ve bu zengin adamın oyuncağı olmaya karar verir.

Ancak Bancroft’un pek çok düşmanı vardır ve dedektif Kristin Ortega(Martha Higareda) gibi pek çokları aslında Bancroft’un intihar ettiğini düşünmektedir. Kovacs hem bu gizemi çözmeye çalışıp hem de ailesinden ve savaşından geri kalan hatıralarla baş başa kalarak bir maceraya çıkar.

Her bilim kurgu dünyasının başarısı aslında yan karakter ve teknolojilerde ortaya çıkar. Altered Carbon’un da en önemli başarısı bence ana konudan çok Kovacs’ın maceralı yolculuğunda karşısına çıkan karakterlerde yatıyor. Örneğin ilk gördüğümüz anda kanımızı kaynatan AI Otel’i Raven’ın hizmetkarı Poe(Chris Conner). Kısa bir yan bilgi, yazar, şair Edgar Allan Poe’ya bir saygı duruşu olan bu karakter ve otel bir yandan da dizinin diğer ana karakteri Bancroft’u canlandıran Purefoy’a da gönderme yapıyor. The Fallowing seyredenler bu ayrıntıyı hemen fark edeceklerdir sanırım. Purefoy’un canlandırdığı Joe Carroll karakteri de Poe’ya kafayı takmış ve peşinden bir tarikat kurup katliamlara başlamış bir seri katildi.

Altered Carbon pek çok detaylı içerik ile ortam oluşturmada büyük başarı sağlıyor. Örneğin insanlar ölümsüzlüğü bularak kendilerini tanrı olarak görseler de neo-katolik diye adlandırılan bir grup insan da bu teknolojinin tanrıya bir küfür olduğunda hem fikir ve ölümün bir son olmasını istiyorlar. Örneğin bir diğer önemli karakterimiz Ortega’nın ailesi de tam da bu düşüncede ve bu yüzden Ortega’nın annesi ile olan dalgalı ilişkisi ve aslında Kovacs’a başlarda gösterdiği agresif tutumun nedenini ilerleyen bölümlerde konu geliştikçe anlıyoruz.

Gerek görüntü yönetimi, gerek oyuncu seçimi gerekse müzikleri ile olsun Altered Carbon sürekli ilgiyi üstünde tutsa da diyalog konusunda dizinin biraz aksadığını söyleyebiliriz. Sanırım eleştirmenler tarafından nefretle karşılanmasının ana nedeni de bu. Diyaloglar bazen çok basitleşiyor ve dizinin hızını yavaşlatıyor, ama ortam ve karakterler diziyi götürmeye yetiyor.

İlerleyen bölümlerde ortaya çıkan kırılmalar ve çözülen gizemler de diziyi bir üst noktaya taşıyor. Ancak biraz aşka ve özellikle gereksiz çıplaklığa fazlaca yer verilmesi dizinin dinamiklerini baltalıyor. İlk başta Kovacs’ın poposunu görmenin sinemasal anlamda bir etkisi olabilir, ancak Kinnaman’ın zaten ortalama bir insandan çok daha tanrısal çaptaki vücudunu her bölümde çıplak ya da sevişirken görmek bir yerden sonra “yeter! Biz de insanız.” dedirtiyor.

Altered Carbon, bilim kurgu türü içinde Expanse gibi son yıllarda ortaya çıkan büyük çaptaki yapımlara yeni bir halka katıyor. Bu tarz yeni dünyaların en büyük problemi seyirciyi alıştırmadaki zorluktur. Örneğin herkesin bildiği Star Wars ya da Star Trek serisinde bir film ya da dizi çekmek zaten var olan seyircisini yeni hikayeyi seyretmeye itse de Expanse, Altered Carbon gibi yeni, bilinmeyen dünyalar ile karşılaşmak pek çok bilim kurgu seyircisini izlemekten alıkoyuyor ve bu tarz yapımları ıskalamaya neden oluyor. Oysa ki bu tür cesur hareketleri pamuklara sarıp saklamalı ve yeni dünyaların da önünü açmalıyız.

Yeni seyirlerde görüşmek üzere.

Masis Üşenmez

Episode

 

1979 İstanbul doğumlu yazar ilk sinema deneyimini Superman ve Star Wars’la yaşayıp kendini çizgi roman ve bilim kurgu dünyasına atar. Biriktirdiği haftalıklarıyla Star Wars oyuncakları alıp kendi serüvenlerini yazmaya başladığı yıllarda ailesi tarafından Rus edebiyatına yönlendirilmeye çalışsa da orada da Stanislaw Lem, Asimov gibi yazarlarla takılarak bu türden kopamayacağını anlamış, lise yıllarında Arthur C. Clarke, Stephen King gibi yazarları hatmederek …

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here