Uluslararası Antalya Film Festivali bu yıl oldukça tartışmalı bir kararla 53 yıldır devam eden ‘Ulusal Yarışma’yı kaldırıp ‘Uluslararası Yarışma’ adı altında yerli ve yabancı filmlerin bir arada yarışacağı bir konsept tasarladı. Yarışma filmlerinin iyiliğinden ya da kötülüğünden ziyade uluslararası yarışmanın Antalya izleyicisinde ulusal yarışma kadar heyecan yaratmadığını söylemek gerek. Umarız, çok geçmeden Antalya’da ulusal yarışmanın geri döndürülmesine karar verilir ve sinema yazarlarından, oyunculardan, yönetmenlerden, yapımcılardan, senaristlerden, Yeşilçam ekolünden herkesin sinema sevgisi ve ilgisi içerisinde bir arada olduğu nice Antalya Film Festival’leri görürüz.

  1. Antalya Film Festivali’nin 10 filmlik yarışma seçkisinin tamamını izleme fırsatı buldum. Bu filmler arasında törende Angels Wear White ‘en iyi film ve en iyi kadın oyuncu’, A Man of Integrity ‘en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu’, The Florida Project ‘jüri özel ödülü’, Misafir ‘izleyici ödülü’, Scary Mother ‘genç jüri ödülü’ ve Zor Bir Karar ‘Behlül Dal genç yetenek ödülü’ ile ayrıldı. Benim yarışmada en sevdiğim filmler ise A Man of Integrity, Redoubtable, April’s Daughter ve The Florida Project oldu.

Redoubtable

Michel Hazanavicius’un yeni filmi Le Redoutable, usta yönetmen Jean Luc-Godard’ın gençlik yıllarını ve Anne Wiazemsky ile olan ilişkisini temeline alıyor. Yönetmen filmin biçimsel özelliklerini öyle zeki ve eğlence şekilde tasarlamış ki, Godard’ın Fransız Yeni Dalgası ile sinemaya getirdiği deneysel dokunuşlar esprili bir dille tamamına yayılmış. Godard’ın hezeyanları, sorunlu aşk ilişkisi, 1968 olaylarına katılımı, Maoist çizgisini belirginleştirip olay yarattığı Çinli Kız filmi, burjuva sistemine film yapmayı reddetmesi, komedi filmlerine oluşan düşmanlığı, hayranlarına karşı ilgisiz ve kaba tutumu kahkaha attırdığı kadar sinir bozucu da olabiliyor. Bu yüzden Hazanavicius’un filmi Godard’ın özel yaşamındaki kişiliğine çok fazla hakim olmayanlar için cesur tercihlerle örülü kışkırtıcı bir hal alabiliyor. Filmin en cezbedici noktası da burası, zira yönetmen aşırı ciddi bir Godard biyografisi yapmaktan itinayla kaçınıyor ve bunu mümkün olduğunca sinefil hale getirerek tartışmalarıyla ve referanslarıyla son derece keyifli, hareketli ve ilgi çekici bir hale getirebiliyor.

Radiance

Naomi Kawase, filmlere sesli betimleme yapan bir kadınla kör bir adamın melodramatik aşk hikayesini ele aldığı filminde bugüne kadarki ‘yönetmen sineması’ özelliğini yine sürdürüyor. Dingin ve duru bir anlatım, kimileri için fazlasıyla bitmek bilmeyen uzunlukta gelen sahneler, kimilerinin ise anlatısından değerli bir şeyler çıkarabildiği zor ama önemli bir yönetmen. Lakin, Kawase 2014’te Still the Water’da ağır aksak ilerleyen hikayesini etkileyici görsel anlarla birleştirebilmişti. Burada ise dar açılı objektifler ve soluk renkler kullanarak filmi belirli bir alana hapsetmiş ve bu sefer görsel açıdan tatmin edici olmayan bir yapım ortaya koymuş. Yönetmenin hikaye kurgusu, oyuncu yönetimi, görsel dili ve müzik kullanımı konusunda aşırı demode bir anlatımı mevcut. Film esasında sesli betimleme ve sinema sevgisi gibi ilgi çekici iki materyale sahip olmasına rağmen bol duygulu müzikler eşliğinde Yeşilçam melodramını andıran, her saniyesi tahmin edilebilir bir aşk hikayesine dönüşüyor.

Scary Mother

Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’ kitabındaki ‘Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!’ sözlerini hatırlatan bir ana karaktere sahip olan film, Tiflis’te bir Sovyet sonrası betonarme apartman dairesini adeta ayrı bir karakter olarak kullanıyor. Manana’nın aile yaşamındaki daireyi dışarıdan sıkıcı bir gri şehir manzarası olarak görürken, kırtasiyeci Nukri’nin dükkanına sığındığı yoğun kırmızı renklerle boyanmış Noe/Refn stili benzeri odayı ise bir nevi ‘yazarın/kadının/annenin kurtuluşu’ olarak görüyoruz. Filmin ilk yarısı cinsiyet rollerinin farklılığı, baskı altındaki bir kadının çatlamaya başlaması ve feminist okumalara açık tahlillerle ilerlerken ikinci yarı daha rahatsız edici, gerçeküstücü ve kabus hali alıyor. Finale doğru devreye giren ‘aile hesaplaşması’ filmin sıra dışı yaklaşımını bir miktar klişeleştirse de Nato Murvanidze’nin performansı ve görüntü yönetmeni Konstantin Esadze’nin kadrajları filmi sürüklüyor.

Angels Wear White

Küçük bir sahil kasabasındaki bir otelde 12 yaşındaki iki kız çocuğunun orta yaşlı ve yüksek mertebeden bir adamın saldırısına uğramasını ele alan filmin rahatsız ediciliği ve kurduğu dramatik yapı şablonu esasında Asghar Farhadi filmleri düzeyinde bir materyal içeriyor. Ayrıca filmi konusu ve kullandığı metaforları üzerinden bir nevi ‘Çin usulü Mustang’ olarak değerlendirmek de mümkün. Lakin, filmin kullandığı sinema dili ve tekniği sert hikayesini besleyemiyor, daha çok bir televizyon filmi düzeyinde kalıyor. Beyaz elbisesinin altındaki iç çamaşırlarıyla turistlerin üzerinde gezinen Marilyn heykeli hikayeye metafor / görsel olarak hizmet ediyor etmesine ama tematik açıdan basit kalıyor. Filmin polislerden bürokratlara, hastanedeki bekaret kontrollerinden toplumun aile yapısına, göçmen / kimlik problemlerinden adaletsizliğe kadar birçok söylemi mevcut. Lakin, Angels Wear White bu konuda Rus ya da Rumen sinemasının ortaya koyduğu örneklerin yetkinliğine sahip değil.

A Man of Integrity

A Man of Integrity, başlangıcında Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ını hatırlatacak bir mülkiyet meselesi üzerinden hikayesini ve karakterlerini oluşturuyor. Güçlünün güçsüzü ezmeye çalıştığı bir dünyada İran toplumundaki yozlaşmayı ve adaletsizliği her saniyesinde sinirlerimiz bozularak izliyoruz. İran sinemasında mesaj odaklı yapının öne çıkıp sinematografik özelliklerin ikinci plana bırakıldığı çoğu filme kıyasla Rasoulof ikisini aynı güçte sentezleyebiliyor. Filmin atmosferi çok güçlü, gözünüzü bir an olsun ayırmak istemeyeceğiniz güçte bir senaryosu var. Rasoulof, ülkede cezası ne olursa olsun kendi bildiklerini söylemekten, dürüstlüğünden ve sistemi eleştirmekten vazgeçmiyor. Başrollerin güçlü performanslarıyla İran toplumundaki mücadelelerine dahil olurken bankacılardan polis memurlarına, doktorlardan toplumun her kademesine kadar baskıya, rüşvete ve adaletsizliğe tanıklık ediyoruz. Rasoulof, bu meseleyi unutulmayacak repliklerle ve görüntü yönetmeninin çok şey anlatan kadrajlarıyla birlikte hafızamıza işliyor.

April’s Daughter

Michel Franco her zamanki gibi karakterlerine karşı keskin bir soğukkanlılıkla ve tavizsiz şekilde yaklaşırken izleyiciye sürekli sesli tepkiler verdirecek kadar şaşırtıcı yönlere gidebiliyor. April’s Daughter bu konuda belki de yönetmenin en çok izleyici reaksiyonu alan filmi olabilir, zira Chronic’te sadece final sahnesiyle bir şok edicilik yaratan Franco burada ilk 30 dakikadan sonra filmin her anına şaşkınlıkla dahil olabileceğimiz bir yapı tasarlıyor. Karakter motivasyonlarını izleyiciden saklayarak olayların geldiği noktayı yine izleyicinin hayal gücüne bırakıyor. Öyle ki, sakin ve ağır ilerleyen film bir anda salondaki izleyicilerin hayret nidalarına, birbirlerine bakmalarına, aralarında konuşmalarına, kahkaha atmalarına ya da koltuğa çivilenmelerine neden olabilecek bir sürü meziyetlere dönüşüyor. Bu yüzden filmin konusunu okumadan, minimum bilgi sahibi olarak filme girmek seyir zevkini katlayacaktır. Franco’nun da masterclass’ta dediği gibi ‘İzleyiciyi şaşırtmayacaksak sinema yapmanın ne anlamı var ki?

The Florida Project

Baker, gençlik/çocukluk filmleri türünde Richard Linklater’in hikaye anlatımındaki ve Andrea Arnold’un görsel vizonundaki başarılarını birleştirerek Florida’ya neorealist bir bakış açısı getiriyor. Her anı duygusal bir dürtüyle dolu olan, çoğu zaman gülümsetmesine rağmen aniden gözyaşlarımızı da doldurabilen film, çocukluğa dair en etkili, dokunaklı, keskin portrelerden biri. Baker’ın yönetimi bu konuda büyüleyici, zengin renklerin hafızamızdan çıkmayacak şekilde kullanılması, Alexis Zabe’in görkemli geniş açılı kadrajları ve özellikle finaldeki kamera kullanımı yönetmenin vizyoner dokunuşlarını hissettiren hamleler. Florida Projesi dünyası somut, lirik, yasaklayıcı ve büyülü bir anda, çocuklar için sınırsız bir oyun alanı yaratıyor. Willem Dafoe’nun ödül sezonunda ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ dalında adaylık alınmasına neredeyse kesin gözüyle bakılsa da, beyazperdedeki ilk performanslarında Bria Vinaite ve Brooklynn Prince’in çok etkili olduklarını söylemek gerek.

Human Flow

Weiwei, Afganistan, Bangladeş, Fransa, Yunanistan, Almanya, Macaristan, Irak, İsrail, Meksika, Pakistan, Filistin, Sırbistan, Suriye ve Türkiye’de yaptığı çekimlerde toplamda 65 milyonun savaş, açlık ve diğer sebeplerle zorla yerlerinden edilmesini panoramik görüntüler eşliğinde anlatıyor. Bu film özelinde Çin’in Michael Moore’u gibi davranan Weiwei’nin filmi teknik / görsel anlamda etkileyici görüntüler barındırmasına rağmen mülteci meselesini 140 dakikalık uzun süresinde bir nevi tekrarlar silsilesine dönüştürüyor. Human Flow, mülteci meselesine dair farklı ve yeni bir şeyler söylemediği gibi politik açıdan da tartışmalı yanlar barındırıyor. Mesela filmin bu konuda Almanya’yı neredeyse hiç eleştirmemesi, her ülkede meseleyi ‘mültecilik’ ile ilgili tutmasına rağmen konu Türkiye’ye geldiğinde Kürtler üzerinden ‘kimlik siyaseti’ yapmaya başlaması Weiwei’nin öznelliği konusunda tartışılması gereken bir durum. Film, sessiz olduğu ve görüntülerle konuştuğu kısımlarda yükselirken Weiwei’nin mültecilerle bizzat diyaloga girdiği kısımlarda aksamaya başlıyor.

Misafir

Mülteci meselesinin yoğun şekilde beyazperdeye aktarılmaya başlandığı ve zamanlamasının doğru olduğu bu dönemde Andaç Haznedaroğlu, Suriye’de savaştan kaçan ve İstanbul’da yeni bir hayat kurmaya çalışan bir grup insanı mercek altına alıyor. Haznedaroğlu’nun filminin insanların Suriyeli mültecilere bakış açısında bir değişiklik yaratabilmesi olası, en azından konumu Türkiye olan bir filmde bu duruma her gün şahit olan ama onları bu duruma getiren dinamiklere gözlükleri olmadan bakamayan kişiler için. Misafir, tv dizilerinden gelen bir yönetmenin hiç de tv dizisi standartlarında olmayan, sinema duygusu yakalayabilen bir filmi. Bazı sahnelerinde yönetmenin dizilerden gelen reklam/klip tarzı hissedilebiliyor, lakin filmin başarılı cast çalışması karakterlerle yoğun bir şekilde empati kurabilmemize olanak sağlıyor. Ürdünlü oyuncu Saba Mubarek’in ekran personasıyla beraber çocuk oyuncu kadrosu da gayet başarılı. Filmin duygu sömürüsüne kaçtığını düşünen kişiler de mevcut lakin böylesine bir konuda nesnel olduğu kadar öznel yargılara da ihtiyacımız var.

Zor Bir Karar

Esas mesleği çizerlik olan, zamanında Leman’dan ve Gırgır’dan tanıdığımız Ender Özkahraman’ın ilk uzun metrajlı yönetmenliği olan Zor Bir Karar, birkaç Türkçe diyalog haricinde tamamen Kürtçe çekilen bir yapım. Burun ameliyatı olmak isteyen bir kadının üzerinden politik bir hikaye arka planı sunmaya çalışan film, plastik cerrahi ve Kürt toplumunu aynı hikaye içinde değerlendirmesiyle kağıt üzerinde oldukça ilginç gözüküyor. Lakin, hikaye anlatımı, görsel yapı ve oyunculuk performansları bakımından hiçbir ilgi çekicilik barındırmayan film, kağıt üzerindeki ilginçliğiyle çelişiyor. Tüm fikrini ‘burun ameliyatı olmak isteyen bir kadın’ üzerine kuran yönetmenin finalde olayı bağladığı yer kendisine dahice gelmiş olabilir fakat kişisel olarak sığ bir propaganda olmanın ötesine geçebildiğini söyleyemeyeceğim. Zor Bir Karar’ın belki sinemaya tek kazanımı Esme Madra’yı anımsatan ve festivalde Behlül Dal Genç Yetenek Ödülü’ne layık görülen Şükran Aktı olabilir.

 

Halil İbrahim Sağlam
20 Temmuz 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemayla 16 yaşında ilgilenmeye başladı ve usta Yeşilçam yönetmenlerinden ders alarak kendini geliştirdi. Kısa metraj filmler yönetti ve senaryolarını yazdı. İstanbul Arel Üniversitesi’nin ve Erciyes Üniversitesi’nin “Sinema ve Televizyon” bölümlerinden mezun oldu. 2011’den bu yana sinema yazarlığı yapıyor. Güney Kore sinemasına ve polisiye romanlara özel bir ilgisi var. İlk uzun metrajlı filmini çekebilmek ve polisiye türündeki ilk romanını yayımlatabilmek için çalışmalarını sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.