Son dönemde sıklıkla karşılaştığımız remake yani yeniden çevrim filmler sizce de oldukça can sıkmaya başlamadı mı? Daha aradan 10 yıl bile geçmemişken çekilen yeniden çevrim ya da reboot dediğimiz hikayeyi en baştan alan yapımlar bu kelimeyi sevmesem de çöplük kıvamına getirmeye başladığı film sektörünü.

Bundaki en büyü etken ise elbette para. Şaşırdınız mı? Özellikle köküne kadar her şeyi sömürmeyi kendine misyon edinen Hollywood aman para gelsin de nasıl gelirse gelsin mantığı ile art arda yeniden çevrim yapımlara kucak açıyor. Bunu kendi arenasında yapsa yine iyi, dünyanın pek çok yerinden kaliteli yapımları da ağına düşürerek filmleri adeta hiç ediyor. Orijinal filmlerin değeri elbette düşmüyor, onların yeri gönlümüzde ayrı ve “taklitler asıllarını yaşatır” ekseninde sadece isimlerine zarar veriyorlar bir nebze. Ancak bu durum yeterince can sıkmaya başladı. Özellikle 2000’lerden sonra.

Tür ayırt etmeksizin hemen her filmin yeniden çevrimi ile karşılaştık, karşılaşıyoruz. Korku, dram,polisiye, gerilim… Yani sınırımız yok çok şükür. Uzak Doğu’dan Avrupa’ya dünya genelinde başarılı bulduğumuz, sevdiğimiz filmler elbet yapımcıların gözünden de kaçmıyor. Hangisi daha önce atlarsa payını alacağını bildiğinden birbirleri ile adeta yarış halindeler. Hangi film tutmuş, hangi filmi uyarlarsak paraları cebe en kolay yoldan indiririz mantığı ile önümüzdeki yıllarda adı dahi anılmayacak yeniden çevrimler tozu raflardaki yerini alıyor. Gişede başarılı oluyor bazıları, ancak sinema anlamında ortaya adeta bir kirlilik çıkıyor. Seyirci elbette bunu affetmiyor.

2000’ler, Çıkmaza Giren Hollywood ve Hoş Geldin Yeniden Çevrimler

Hatırlanacağı üzere eskiden remake dediğimiz yeniden çevrim filmler en azından aradan 15-20 yıl geçtikten sonra seyirci ile buluşurdu. Bu geçen süre aslında seyirci için demlenme süreci denilebilirdi. Çünkü uzun bir aradan sonra bir yeniden çevrim ilgi odağı olabiliyordu. Ancak 2000’lerde işin ayarı o kadar kaçtı ki daha aradan 5 sene bile geçmemişken hemen apar topar remake’ler, reboot’lar derken seyircinin başı döndü. Ha bu 15-20 senelik zaman dilimini de mecazen verdim. Bunun sebebi ise günümüzde o kadar hızlı tüketiliyor ki yapımlar.

Elbette bu süreç illa ortaya iyi bir filmin çıkacağını işaret etmiyor. Örnek de verelim hatta yeri gelmişken. Çocukluğumuza gidelim. 80’lerin unutulmaz filmlerinden ve büyük ihtimal çoğunluğumuzda ayrı bir yeri olan ‘Hayalet Avcılar’nın kadınlardan oluşan yeni ekibi ile çekilen, remake’den ziyade hikayeyi baştan ele alan 2016 yapımına ne denebilir? Daha fragmanı düşer düşmez tepki yağmuruna tutulmamış mıydı? (Ancak bu ne pişkinliktir ki yönetmen Paul Feig hala devam filmi konusunda ısrarlı)

Ama Ama Ama Para Para Para…

1959 yapımı epik kült film Ben-Hur’un geçtiğimiz sene çekilen yeniden çevrimi de bu kervandan payını aldı. Böyle bir filmi yeniden çekmek ne kadar tehlikeli, ne kadar büyük bir risk taşır işte bunun cevabı denebilir. Konu efekt değil, konu yeni bir bakış açısı değil, konu ismi taşıyamamak ile alakalı. Sen o günün şartlarıyla zorluklarla çekilen bir filmi seyircinin önüne bol efekt sosuyla ve aynı adla verirsen seyirci o yemeği yemez. Filme gitmez demiyorum, ama akıllarda kötü bir yeniden çevrim olarak saplanıp kalır.

Epik hikaye demişken 1982 yapımı başrolde Arnold Schwarzenegger’in oynadığı Conan’ı da es geçmeyelim. 2011 yılında yeniden çekilen versiyonda Game Of Thrones dizisi ile adını duyuran şimdilerde Justice League ile gündemde olan Jason Mamoa başroldeydi. Film elbette kötü senaryo, kötü efektler ile yerden yere vuruldu. Ha orijinal Conan’ı da sevmeyebilirsiniz, ancak zamanı için oldukça iyi bir yapım olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Daha çok televizyon uyarlaması ile bildiğimiz Hercules ise 2014 senesinde 2 farklı uyarlama ile gelmişti. Bu nasıl bir açlık siz düşünün.

Uzak Doğu filmlerini yeniden çekmek ise Hollywood için adeta bir gereklilik halini almış durumda. Kabul edelim Japon yapımı orijinal Halka oldukça başarılı bir şekilde uyarlanmıştı. Ancak İhtiyar Delikanlı (Oldboy) için aynı şeyi söylemek mümkün mü? Spike Lee yönetmenliğinde çekilen bu yeniden çevrim, hali hazırda belli tüm sürprizleri açık bir kart gibi olan filmi yeniden ısıtıyordu.

Korku sinemasında ise durum daha vahim. Elm Sokağında Kabus, Günah Tohumu (Carrie), Kötü Ruh (Poltergeist), Mumya Evi (House of Wax), 13. Cuma, Teksas Testere Katliamı, Cadılar Bayramı (Halloween) gibi 2000 sonrası yeniden çevrim yapımlar seyircinin hızla unutmak istediği yapımlar olarak adlarını yazdırıyorlardı. Bu dönemde korku furyası adına başarılı bir şekilde uyarlanmış nadir yeniden çevrimlerden birisi 2008 yılındaki İsveç yapımın Matt Reeves yönetmenliğinde 2010 yılında yeniden çekilen uyarlaması Kanıma Gir (Let Me In). Onu ayrı bir yere koymak gerek.

Hep kötülerden bahsettik, biraz da iyilere değinelim. Bu kervanda adından söz ettiren hiç mi film yok? Olmaz mı? 1958 yapımı Sinek (The Fly), 1986 yeniden çevriminde usta yönetmen usta yönetmen David Cronenberg’in elinde şahlanmadı mı? Ya da 1932 yapımı Scarface’in 1983 yılındaki yeniden çevriminde Al Pacino harikalar yaratmadı mı? 1974 yapımı Kadın Kokusu (Scent of A Woman), 1992 yılında yine Al Pacino’nun başrolü ile hafızalara kazındı. Ancak dikkat ederseniz bu yeniden çevrimlerde başarılı olanlar yazımın başında da belirttiğim üzere aradan uzun bir süre geçtikten sonra çekilen filmler. Bu bir kural değil elbette ancak 2000 sonrası furyanın 70’lerde 80’lerde çekilen mantıktan uzak düştüğü de malumunuz. Zaten o nedenle kaliteli bir yeniden çevrim ortaya konmuş oluyor.

Yıllar Sonra Kaldığın Yerden Devam Etme Sen

Bir de yıllar aradan yıllar geçtikten sonra diriltilmeye çalışılan seriler var ki bunlar gerçekten insana fenalık getiren türden. Örnek vermek gerekirse, Terminator, Jurassic Park, Independence Day, Indiana Jones gibi daha çok gişe filmleri. İsimlerinden faydalanarak yıllar sonra para kaldıralım mantığı ile çekilen anacak hiçbir amaca hizmet etmeyen, yaşlanmış oyuncuları ve kötü senaryoları ile seyircide nostaljik bir tat bile bırakmayan filmler. Keşke o eskiden hatırladığımız şekliyle kalsaydı diyor insan. İsminden yararlanalım, gişeyi vuralım parayı cebe indirelim de ne olursa olsun. İyi tamam da her yaz bu devam filmler ile boğulan seyirciye de yazık değil mi.

Bir de kötü uyarlamalar var ki en son meşhur anime Death Note’un Netflix’e uyarlanan versiyonundan bahsetmeden geçmeyelim. Bu kadar efsane bir anime nasıl hiç edilir en güzel örneği ile karşılaştık. Oturmayan karakterler, değiştirilen ve adeta aceleye getirilmiş hikayesi ile bittiğinde “Ben animeyi yeniden izleyeyim en iyisi ve bu filmi sonsuza kadar unutayım” etkisi yarattı. Ghost In The Shell ise bir başka tepki alan manga uyarlaması oldu. Başrolde Scarlett Johansson’ın seçilmesi daha ilk etapta büyük bir kriz yaşatmışken hikayenin tamamen farklı bir şekilde uyarlanması manga hayranlarını hayal kırıklığına uğratmıştı. Film belki fena değildi ama taşıdığı isimden ötürü beklentiler özellikle hayranlar tarafından çok yüksekti.

Gel gelelim önümüzde bizi bekleyen pek çok yeniden çevrim var. Çoğu sinir krizi etkisi yaratabilir şimdiden hazırlıklı olmak lazım. Yukarıda övgü ile bahsettiğim Scarface üçüncü kez yeniden çekilecek. Bunun yanında 2016 yılında Altın Palmiye için yarışan ve oldukça övgü alan Alman yapımı Toni Erdmann da Amerikan versiyonu ile karşımıza çımaya hazırlanıyor. 1994 yapımı kült film The Crow ve ısıtıp ısıtıp önümüze koymaktan usanmadıkları Terminator de yeniden karşımıza çıkacak yapımlar. Eh para geliyorsa her şey mübah kafalar bitmedikçe biz bu furyadan iyisiyle kötüsüyle nasibimizi alacak gibiyiz.

 

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.