“Sinemada kadınlar yükseliyor efendim durduramıyoruz!” Durduramayın da zaten! Ulusal ya da uluslararası, hangi camiada olduğu da fark etmez, bilinçli bir kadın yükselişine her daim ihtiyacımız var. Cinedergi’de ikinci yazımda yine feminist bir konu bahtıma denk geldiği için ‘umarım azılı erkek düşmanlarından ilan edilmem’ temennisi ile bu ay sonunda vizyona girecek Atomic Blonde eşliğinde, sinemada “tek kişilik ordu” lakabını hak etmiş kadın karakterlere değinmek istedik.

Öncelikle, yıllandıkça şaraplaşan Charlize Theron’u baş rolüne taşıyan malum Atomic Blonde başlayalım. Esasen Antony Johnston ve Sam Hart imzası taşıyan 2012 tarihli “The Coldest City” adlı çizgiroman serisinden Kurt Johnstad senaryosu ile beyazperdeye aktarılan Atomic Blonde’un yönetmen koltuğunda aktörlükten ve hatta dublörlükten gelen bir isim olan David Leitch oturuyor. “Karşımıza acaba nasıl bir kadın ajan aksiyonu çıkacak?” diye düşünerek fragmanları izlerken, yeterince dikkatli bir seyirciyseniz Theron’un canlandırdığı Lorraine Broughton karakterinin yakın dönemin ölüm makinesi John Wick’i ne kadar çok andırdığını fark edebilirsiniz. Amansız John Wick hayranları sıkı durun, yönetmen Leitch her iki JW filminde de yapımcılık ve yürütücü yapımcılık görevlerini üstlenen isim! Yani tek kişilik ölüm makinemiz, bu sefer JW kodlarını barındırarak kadınsal bir estetiğe bürünmüş halde karşımıza çıkacak! Servis edilen videoları izlerken, Theron’un 42’lik taş bebekliğine hayran olmamak elde değil ama “adam döven/biçen ortalığı darmaduman eden ve nihayetinde dünyayı kurtaran kadın ajanlar/kahramanlar hep mi seksi, hep mi bu kadar kusursuz biçimde göz alıcı olmalı?” diye sormaktan da kendimi alıkoyamadım. Bakalım cevabı aşağıdaki satırlar arasında bulabilecek miyiz?

Yakın zamandan başlayarak geriye gidersek geçen ay ülkemizde de gösterime giren DC’nin başat iyileri temsil eden kadın kahramanı Wonder Woman’ı nihayet dört başı mağrur bir prodüksiyonla sinemada izledik. Gal Gadot’ın canlandırdığı Prenses Diana, kendi serisini şimdiden garanti altına almış biçimde I. Dünya Savaşı’na katılarak tek başına orduları devirebileceğini kanıtladı bile! E kadın hem Amazon, hem Zeus’un kızı olarak Tanrısal güçlere haiz; olsun o kadar.

Star Wars’un evveliyatını perdeye taşıyarak, tereddütte olan en sıkı hayranlarını bile tatmin etmeyi başaran Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi’nin bu başarısının ardında yönetmen Gareth Edwards’ın efsaneye yaklaşımı kadar Felicity Jones’un canlandırdığı Jyn Erso karakterinin sağlamlığının payı olduğu muhakkak.

Bir yeniden çevrim olan ve yine dişli bir Charlize Theron şiiri gibi akan 2015 mahsulü Mad Max: Fury Road, Furiosa ile yükselişe geçmiş güçlü kadın karakterleri adeta şaha kaldırıyor, zulme karşı kadın başkaldırısını ve teslim olmamayı öğütlüyordu. Furiosa’nın, Ölümsüz Joe’nun kaç adamını hacamat ettiğini hatırlatmaya gerek var mı?

Öte yandan her ne kadar modaları geçmiş olsa da 2000’lere damga vurmuş Ölümcül Deney ve Karanlıklar Ülkesi serilerinin Alice (Milla Jovovich) ve Selene (Kate Beckinsale) karakterleri en azından sağlam, yıkılmaz kadın savaşçı ya da tek kişilik ölüm/intikam makinesi olarak hatırlanmayı hak ediyorlar. Tabii yine lateksler, deriler içinde, yine son derece seksi…

2000’lerin kadın savaşçı serisinde Angelina Jolie’li yine seksi bir uyarlama olan Lara Croft’u da atlamayalım. Gerçi ne yapımcılar ne seyirciler Angelina’nın Croft’u ile tatmin olmamalarına rağmen, 2005’te sevgili kocasını bile öldürmekten çekinmeyen Jane Smith’i (Bay ve Bayan Smith) , 2008’de Fox’u (Wanted), 2010’da Ajan Salt’ı izlemek durumunda kaldık. Neyse ki Jolie, Salt ile kadın süper savaşçılarına noktayı koymuş gibi görünüyor.

Dünyanın tüm yükünü sırtında taşıyıp, kötüleri haklayan bu kadın kahramanlarımız ne hikmetse ağırlıklı olarak bilimkurgu-aksiyon ve fantastik türleri arasında geziniyorlar.

Zeki ve teknoloji meraklısı bir çocuğun sıradan annesiyken, bir gün ‘şartlar öyle gerektirdiği için’ hayattaki yegane amacı oğlunu yokedici robotlardan korumak ve akabinde dünyayı kurtarmak olan Sarah Connor, özellikle Linda Hamilton’ın oyunculuğu ile halen bu listelerin zirvesindedir mesela. Öyle ki gerçek yokedici Sarah mı yoksa T serisi terminatörler mi, bir durup düşünmek gerek!

Bilimkurgu-aksiyon sinemasını titretip kendisine getiren Matrix üçlemesine imza attıkları sırada erkek yönetmen kardeşlerken, artık trans yönetmen kardeşler olarak andığımız Wachowski’lerin tek başına bir orduya bedel, savaşçı kadın karakter listesine armağan ettikleri Trinity (Carrie-Anne Moss) de asla unutulmayacaklar arasında, yine siyah lateksleriyle gönlümüzde. Kadıncağız kendini sürekli kopyalayan Ajan Smith’leri temizlerken ömründen ömür gitti…

Uyarlandığı romandan ötürü bilimkurgu-aksiyon sinemasını, sosyolojik okumalarla da heyecanlandıran Açlık Oyunları’nın Katniss Everdeen’ini (Jennifer Lawrence) böylesi bir listede anmadan geçmek olmaz. Gerçek bir karakter dönüşümü de sunan senaryosuyla Hunger Games’in Katniss’i fiziksel anlamda tek başına ordu olmak bir yana, koca bir sisteme nasıl kafa tutulması gerektiğini göstermesi açısından da, maneviyatı güçlü bir örnek olarak hafızalarımızda.

Liste aslında o kadar uzunki ‘en iyiler’ desek bile dışarıda pek çok örneğin kalabileceğini göz önüne alarak, sıradaki isimleri hızlıca yad etmekte fayda var. Aksiyon sinemasına romantik Fransız dokunuşları sokmazsa gözüne uyku girmeyen Luc Besson, bu dişi savaşçılara 1990’da Nikita’yı, 2014’te ise Lucy’yi (Scarlett Johansson) katmıştı örneğin. Mathilda’ya bir spin-off devam filmi çekseydi, şüphesiz o da bu listedeki yerini alacaktı…

Scarlett Johansson demişken halen kendine has bir serisi olmadan o üçleme senin bu üçleme benim diye Marvel filmleri arasında fink atan, kızıl afet Natasha Romanoff/Kara Dul’u da tek kişilik ordulara iliştirmek gerek. Tabii yine siyah deriler içinde, demiş miydik?

Uma Thurman’ın Mia Wallace (Ucuz Roman) karakterinden sonra kesinlikle en en iyi rolü olan “the gelin” (Kill Bill) ise aslında Tanrı ya da biyolojisi değiştirilmiş fark etmeksizin tüm kadınları ikişer ikişer atlayıp, bu listenin en tepesine yerleşmeli. John Wick’ten önce intikam meleği olarak gelin vardı, gelin!

 

Birden çok uyarlanmış Cat Woman’ı, ah nerede o eski Western’ler diyerek çocukluk idolümüz olan Calamity Jane’i ve Margot Robbie ile gönülleri heyecanlandıran Harley Quinn’i de bonus sıfatıyla dosyaya iliştirip, temmuz ayının hiti Atomic Blonde için vizyonda herkese iyi seyirler dilerim! Eksiklerimiz olduysa af ola, bir sonraki sayıya…

Duygu Kocabaylıoğlu
Egeli bir ailenin ilk kızı olarak 1984’te İstanbul doğan Duygu Kocabaylıoğlu Arazlı, lise eğitimini İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Lisans eğitimindense, İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden 2007’de Edebiyat Uyarlamalarının Sinemadaki Yansımaları üzerine hazırladığı bitirme projesi ile mezun oldu. İlkokul çağında başlayan edebiyat sevgisini görsel sanatlarla birleştirdi ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini sürdürdü. Türkiye’de ilk kez ele alınan Polonya Sinemasında Ahlaki Kaygı Sineması bitirme projesi ile 2010’da yüksek lisans eğitimini tamamladı. Kısa film senaryo ekiplerinde, web sitesi projelerinde yer aldıktan sonra 2010 Ekim ayında Beyazperde.com sitesinin editör kadrosuna katıldı. 6 yılı aşkın süre dizi, sinema editörlüğü, proje yönetimi ve genel yayın yönetmenliği pozisyonlarını sürdürdüğü Beyazperde.com’dan 2017 Mayıs ayında ayrıldı. Sinema yazılarına Beyazperde’nin yanı sıra Popüler Sinema, Cine Dergi ve Öteki Sinema gibi farklı yayın organlarında sürdürmektedir. Sinema dışında en çok bisiklet sürer, koşar ve Heybeliada’nın tadını çıkartır. Evli ve bir ayağı İzmir’de olan Arazlı, sinema-kültür projelerine çok yönlü devam etmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.