Bu ay köşemin konuğu yetenekli bir yaratıcı yönetmen, Onur Doğan… Kısa filmi C.O.D. ile dikkatleri çeken yönetmen sorularımızı cevapladı.

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

1991 İstanbul doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Radyo Sinema TV lisans mezunuyum, şu sıralar Marmara Üniversitesi’nde Sinema bölümünde yüksek lisansımı tamamlıyorum. Sinemanın hemen her alanını denedim diyebilirim. Lisede oyunculuk, sinema filminde kurgu, tv programında kamera, reklam prodüksiyonunda reji, kliplerde yönetmenlik. Bunu kendimi yönlendireceğim alanı seçmek için yapmadım aslında. Çocukluğumdan beri yönetmenlik ve oyunculuk tek hayalimdir. Özellikle kendi bağımsız sinemasını yapan, günümüz dijital film sektöründe ‘filmmaker’ denilen filmcilerin multidisipliner olması şart bana göre. Sektörde buna ihtiyaç kalmasa da, profesyonel bağımsız sinemacılıkta buna doğru gidiyor ve bir yönetmenin tüm bunları tamamen bilmesi gerekmese bile hepsinden biraz bilgisi olmalı. Halen deneyerek öğrenmeye devam ediyorum.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

Kısa film benim için ağızdan çıkan son sözdür. Son sözler gibi yalın, net ve tek bir anlam içerir. Asla uzun metraj filmin kısaltılmış hali ya da uzun metraja geçmek için sadece öğrencilik zamanlarında yapılan bir film türü değildir. Kısa filmde birden fazla mesaj verilmeye çalışılması ya da uzun film fikrinin kısaya uyarlanmaya çalışılması kısa film dili öğrenilmeden film üretilmesinin bir sonucu.

Biraz C.O.D.’den ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

C.O.D. filmi aslında benim uzun süredir dert edindiğim bazı konuların, kendi hayatımdan ve çevremde gözlemlediklerimden yola çıkarak oluşturduğum bir hikayesi. Aslında bu filmde bir hikaye anlatmaktan da çok bir ayna tutmaya, atmosfer yaratmaya, içimdeki hissi filmi izleyenlere geçirmeye çalıştım. Film bittiğinde ağızda o tadı bırakabildiysem derdimi tam olarak paylaşabilmişimdir diye düşünüyorum. Filmle ilgili beni en mutlu eden yorumlar filmin pesimist bir film olduğu görüşü. Karamsar bir film. Size bir mesaj veriyor ama bir çözüm sunmuyor. Tam da yapmak istediğim bunu hissettirmekti. Çünkü içinde yaşadığımız bu düzenin bir çözümü yok. Varsa da henüz bulunmadı ve sistemin çaresizliğinin içindeyiz. Toplumun büyük bir yüzdesi her gün işe giderken, ömürlerimizden zamanlarımızı şirketlere kiralarken filmdeki o adam oluyoruz. İçinde yaşadığımız sistem ( sadece kapitalizm çerçevesinden bakmak istemiyorum daha da genelinden bahsediyorum ) kesinlikle doğru değil. Sanayi devriminden sonra getirilen sistem tamamen yanlış ve çok yeni. Bir kere gelinen hayatta insanlar başka şirketler daha da büyüsün diye kendi hayatlarını yaşayamıyorlar. Gerçekten büyük bir distopyanın içinde yaşıyoruz. Matrix, 1984, Kafka, Orwell hikayeleri… yaşadıklarımızın hiçbirinden farkı yok gibi geliyor. Her metroya bindiğimde düşündüğüm bütün bu durumların bir toplamı bu film. Böyle bir durumu da en iyi sinemagraf tekniği ve renk kullanımı ile anlatabileceğimi düşündüm. Bu yüzden deneysel bir film oldu.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

Teknolojinin hızla gelişmesi film üretimine olağanüstü bir ivme kazandırdı ve bu harika bir şey. Bu, film yapmak isteyip ekonomik imkanı olmayan bir sürü beynin nasıl filmler tasarladığını gösterdi seyirciye. Bu demokratikleşme arttıkça kısa film festivalleri arttı, filmler arttı dolayısıyla seyirci de arttı. Kalite düştü mü diye soracak olursak evet dijitalleşme kalitesiz filmlerin daha kolay üretilmesine de neden oldu ama bu filmler kendi içlerinde kendi ekosistemlerinde kalıp eleniyorlar zaten, o nedenle bunun bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Gelişen teknoloji film yapmayı kolaylaştırmadı. Film yapma imkanının artmasını sağladı. Bunlar bence çok farklı şeyler. Evet artık herkesin bir dijital kamerası var ama ışık,renk, komposizyon, oyuncu yönetimi, senaryo yazmak, bir filmin ön hazırlıklarını tam anlamıyla yapabilmek, color granding, kurgunun ve görüntünün temel ilkeleri bunlar hala olduğu yerde olan konular. Bu nedenle teknolojinin gelişmesi değil onu kullananların gelişmesi daha önemli bir konu. Yoksa iş sadece teknolojiyi kullanmaksa , ”Temel: Sümela’nın Şifresi” de Türkiye’de ve Arri Alexa kamera ile çekildi, ”007: Skyfall” da.

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler?

Örnek aldığım, idolüm olarak gördüğüm, kendisinden ders alma ve kendisiyle çalışma şansı yakaladığım, benim için en değerli yerli yönetmenimiz, hocam Ezel Akay. Filmlerinin Türk Sinema Tarihi’nde çok farklı bir yeri olduğuna ve bunun daha sonraları daha net anlaşılacağına inanıyorum. Yabancı yönetmenlerde örnek aldığım ve sinemasına hayran olduğum genellikle kendi türlerinde başarılı bulduğum birbiriyle çok alakasız en uç en aşırı yönetmenler diyebilirim. Fikir vermesi için onları da şöyle sıralayayım : Gaspar Noe, Alejandro Jodorowsky, Pierre Paulo Passolini, George A. Romero, John Waters, David Cronenberg, Lucio Fulci, Warner Herzog, Joe D’Amato, Robert Rodriguez, Quantin Tarantino, David Fincher, Edward Zwick, Martin Scorsese, Stanley Kubrick, Peter Jackson, Ridley Scott, Aronofsky, Tim Burton, David Lynch

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

Bu konuda bir şeyler söylemek için henüz erken. C.O.D. benim ilk kısa filmim. İlk kez festivallere katılıyorum. Şubat sonunda tamamladım filmi ve üç ayda 8 festival gezdik filmle. Hala filmin festival süreci devam ediyor. Katıldığımız festivallerin içinde organizasyonu çok özensiz yapılanlar da vardı hakkıyla yapılan da. Örneğin bir festivalde film gösterimlerinin yapıldığı salonda oranın festival olduğunu anlatan tek şey kapıya iğnelenmiş bir a4 çıktısı üzerine ‘paint terk’ bir afişti. Finalist filmleri de video oynatıcıdan biri bittiğinde birini açıyorlardı. Festivallerin bir görsel sunumu ve özeni hak eden organizasyonlar olduğunu düşünüyorum. En azından filmleri birbiri ardına 10 ar saniye ara ile dizip seçki halinde göstermek, sunumda biraz daha titiz davranmak bunlar bir festivalin bütçesi düşükte olsa az biraz özen gösterilerek yapılabilecek şeyler. Şimdiye dek katıldığım her anlamda harika bir festival olan 6.Atıf Yılmaz Kısa Film Festivali vardı. Ödül gecesinden atölyelerine, sinemacıları birbiriyle ve seyirciyle buluşturması temas ettirmesi adına her ayrıntı düşünülmüştü ve biz kısacılara gerçekten değer verdiklerini hissettirdiler. Önceki yıllarda farklı illere davet edilip oralarda mağdur edilen kısacıların paylaşımlarını okumuştum. Bu tür durumlar da yaşanıyor olabilir. Bunlardan öte bir festivalin en önemli görevi bence filmi ve filmi üretenleri seyirci ile buluşturabilmek. Festivalin bütçesi çoktur, ünlü oyuncu yönetmen getirir, türlü imkanları vardır bu başka bir şey ama bir festival filminizi ne kadar fazla seyirci ile buluşturabiliyorsa benim için o kadar çok başarılıdır. Birincil görevinin bu olduğunu düşünüyorum. Tanıtmak. Diğer yandan festivallerin sayılarının artmasını yine olumlu buluyorum bundan on yıl önce bu kadar festival yoktu. Çocuktum ve hatırlıyorum Türkiye’de kısa film denince internette o zamanın benimsinemalarım.com’u vardı. Tan Tolga Demirci’lerin kısa film çektikleri zamanlar. Türkiye o kurak kısa film dönemlerinden buraya evirilerek geldi. Artık her yıl uluslararası standartlarda kısa filmlerimiz çıkıyor bunlar dünyadaki önemli festivalleri de dolaşıyor. Şu an dile getirebileceğim tek sorun festivallerin tema çeşitliliğinin olmaması. Bu da Türk sinemasının tema tür çeşitliliğinin olmamasıyla bağlantılı tabii. Dünyada da her konuya ait bir festival var. Yalnızca deneysel filmler festivali, korku filmleri festivali, yemek filmleri festivali, spor filmleri festivali vb. Bu türde bir artış ileride gözlenebilir. Son olarak da ödüllerde kategorizasyonun olmaması. Bunu yapan çok az festival var. Yüksek lisans yaptığım Marmara Üniversitesi’nin düzenlediği festivalde bu var. Kısa filmlerde en iyi oyuncu, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi müzik, en iyi kurgu ödülleri var. Bu hem filmlerde hangi unsurların öne çıkacağı ile ilgili bir belirleyici hem de daha fazla ekibe daha adil bir motivasyon. Bir film en iyi kısa film seçiliyor ama en iyi oyuncu başka filmde ödülsüz kalıyor. Bu şekilde olunca bir kısa filme oyuncu ya da kurgucu çağırdığımızda o kişilerin katılmak için, kendi yeteneğini tanıtmak için bir motivasyonu olmayabiliyor.

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

Planlarım arasında sıraya koyduğum 3 kısa film var. Biri büyük bütçeli . Bir de uzun metraj senaryo taslağım var onun üzerinde zaman zaman çalışabiliyorum ancak yakın zamanda sıraya koyduğum kısa filmleri yapmaya çalışacağım. Gelecekte ne tür film yapmak istediğimi, örnek verdiğim yabancı yönetmen isimlerinin buluştuğu ortak payda özetliyor. Son olarak size ve Cinedergi ailesine teşekkür ederim.

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.