Eskişehir Film Festivali’nde gece yarısı sineması etkinliğinde izleme şansı bulduğum ve bu ay vizyona girecek olan “Berlin Sendromu” maalesef ki türünün başarısız örneklerinden biri. Peki ama neden?

Avusturyalı foto muhabiri olan Clare Andi, Berlin’de tatil yaparken oranın yerlisi olan karizmatik bir erkekle tanışır ve arlarında anlık bir çekim yaşanır. Tutkulu bir gecenin ardından romantik bir başlangıç yaşanmış gibi görünmesine rağmen, Clare uyandığında kendini Andi’nin apartman dairesinde kilitli bulur. Bunun bir unutkanlık sonucu olduğunu zanneden Clare’in bilmediği şey ise Andi’nin onu bırakmaya hiç niyeti yoktur. Cate Shortland’in yönettiği Teresa Palmer, Max Riemelt ve Matthias Habich’in oynadığı film Avustralya’nın son dönem göz bebeklerinden biri olarak gösterilse de gereksiz uzunluğu ve seyirciyi ikna edemeyen senaryosuyla bariz bir şekilde çuvallıyor.

Filmin Avustralyalı yönetmeni Cate Shortland, Avustralya Film Televizyon ve Radyo Okulu’nda Yönetmenlik Bölümü’nü bitirdikten sonra birkaç tane kısa filmle sektöre giriş yapmış. İlk uzun metrajlı filmi “Somersault” 2004 yılında Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde ilk kez gösterildi. Eleştirmenler tarafından hayli ilgi görmüştü bu film. Ancak Shortland kendisinden bekleyen ivme ve üretimi pek gösteremedi. 2012’de “Savaşın Gölgesinde” isimli dramdan sonra bambaşka bir alanda, gerilimde şansını denedi. Ancak iyi bir fikirden yola çıkan “Berlin Sendromu” yönetmenin önünü tıkayacağa benzer. Zira film dünya çapında da pek beğenilmedi.

Kanımca bu filme uzun gelen 116 dakikalık süresiyle, parlak fikrini saçma sapan, çetrefilli yollara sokarak öldürmüş yönetmen. Melanie Joosten’ın aynı adlı romanından uyarlanan senaryonun o kadar çok çapağı var ki, seyirciyi filmin içine almamak için çok bahanesi var. Hastalıklı bir öğretmenin sıradan bir kadın turisti alıkoyup ona aşırı sevgi besleyerek kişisel hak ve özgürlüğünden mahrum bırakması fikri elbette bir gerilim filmi için kulağa hoş gelen fikir olarak gelebilir. Ancak filmin çetrefilli senaryosu, bunu mümkün kılmayarak gerilimin ve seyircide oluşabilecek kötü ruh halinin oluşmasına mani oluyor. Bir süre sonra da filmin hiçbir inandırıcılığı kalmıyor. Örneğin öğretmenin babası ile olan ilişkisi ve yaşadıkları belki romanda işlevseldi ancak bunun senaryoya hiç bir katkısı yok. Avustralyalı, sıradan, tek başına Avrupa’yı hem iş hem gezi için dolaşan bir turist kadını çok iyi canlandırmış Teresa Palmer. Yine, aynı şekilde, dışarıdan bakıldığında hiç bir ruhsal rahatsızlığı gözükmeyen, sürekli çevremizde gördüğümüz başarılı insan tiplemelerine layık ancak içinde titiz ve oldukça planlı bir sapığı yaşatan Berlinli öğretmeni canlandıran Max Riemelt filmin elle tutulur değerlerinden. Film ne yazık ki bu iki performansı boşa çıkartmış. Stockholm sendromu deyişini duymuşsunuzdur; rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan, duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan bir terim… Film ismini ve içeriğini bu terime dayayarak seyirciyi başta koşullandırarak avantaj sağlamaya çalışsa da filmin sadece çok kısa bir bölümünde bu sendromun etkisini görebiliyoruz. Gerisi, tutsak olduğu evden kaçmaya çalışan ve bunun için her yolu deneyen çaresiz bir kadınla ilgili…

Filmde sevdiğim ender ayrıntılardan biri ise ünlü ressam Gustav Klimt’e yapılan göndermelerdi. Turist Clare’in kitapçıda Klimt’in eserlerine hayranlıkla bakması ve Andi’nin de bir Klimt hayranı çıkması onların en büyük bağlantı ve hatta belki de tek ortak noktası. Zira, eserlerinde çoğu zaman zarif bir erotizm göze çarpan Klimt’in birincil resim konusu kadın bedenidir ve resimlerinde aşık olduğu bir kadını sık sık model olarak kullanmıştır. Filmimizin arızalı adamı Andi de, Klimt’e olan hayranlığını evinde tutsak aldığı kadınların polaroid fotoğraflarını çekerek belki de onun sanatını bir bakıma yeniden yaratmaya ya da taklit etmeye çalışıyor.

Şurası kesin ki, seyirci bu tarz filmlerde daha fazla şiddet, sapkınlık ve de kan görmek istiyor. Buna bir şekilde alıştırıldı çünkü… “Berlin Sendromu” heyecan yaratabilecek fikri ve iyi oyunculukları dışında seyircisini tatmin edemeyeceğini düşündüğüm zayıf bir yapım olarak hafızamda kalacak. Hiç kalmayabilir de…

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.